29 Aralık 2012 Cumartesi

2013 için “iyi” dilekler





Gelecek zamanı düşünmek, hayatın en önde gelen kurgusudur. Ve umutlar da kurgunun kurdu... Ne yapacağım? Nasıl yapacağım? Kiminle, neden ve nerede? Bütün bunları 2013 adına cevaplamak için az bir zaman kaldı derken 2013’e giriyoruz bile...

2013  nasıl bir yıl olacak? Ece Ajandası şimdiden buna karar verdi bile: 365 gün ve 6 saat. Günler soldan sağa doğru ilerleyecek. Siyah sade bir kapak. Babıâli Caddesi no. 111 bizim Greenwich’imizdir. Her eylül ayında yeni yılın günleri orada çoktan üretilmiş ve bir ajandanın içine paketlenmiş olur. Ve sıra onu almaya geldiğinde iki adım gerilersiniz. 2012 daha bitmedi ki. Bölme ve çıkarma işlemleri yüzünden her şeyin en tatlı ikinci yarısını “bitecek” endişesi içinde yaşarız. Ve 2. yarılar hep güme gider. Bir şey bitmeden yenisini elimize alırız. Bugün bitmeden yarın başlar. Gelecek geri düşer. Bugün ileri fırlar. Kucaklaşırlar.
Az sonra 2013 üzerine bazı dilekleri okuyacaksınız. Yazanın hafızası ve gelecek duygusunda hiçbir arıza yok. Bozukluk zamanın kendisinde. Zaman hiçbir yerde eşit, homojen ve adil geçmez. Bütün sorunumuz aslında budur. Bir yere ve zamana bağlı olarak yaptığımız her şeyde bilinmeyen bir bozukluk vardır.

Evlilik

2013 ’de evlilik dileklerine girmeden 2012’in evliliklerine, bu yıl içinde insanların dilek-gerçekleşme oranlarına ve istatistiklerine bakmayı aslında çok isterdim. Böyle bir enstitü kurulmadığı ve kurulamayacağı için orta karar şahsi gözlemlerime dayanmak ve istemeden de olsa kuru sıkı atmak zorundayım. Mesela: “2012’de evlenmek, evlilik hayali kurmaktan daha kolaydı.” Nikah ve düğün salonları doldu taştı. Birinden ötekine savrulan davetlilerden biri olarak ben de bu hengameden kafamı kaldırıp kendi hayatıma bakamadım doğrusu. Evlenmeli miyim, evlenmeli miyiz hala bilmiyorum. Gözlemlerim sonucunda 2012'den destek alarak 2013 için bazı “evlilik paketleri” ortaya çıkardım.

Hiç evlenmemek

Mümkün. Daha çok evliliğin ne manaya geldiğini bilenler, o köprünün altından geçenler için... Ama başlığın olumsuzluğu sizi yanıltmasın. Kimileri futbol oynayamaz, ama top satın alabilir ve ayağıyla istediği kadar vurabilir. Evliliği de dar kriter ve önyargılardan, çevredeki gözler ve sözlerden soyutladıkça bu örnekte olduğu gibi daha rahat yaşanabilir her şey. Herkesin kendine göre bir çözümü, metodu olmalıdır. Değişmeyen sadece gelinlikler, damatlıklar, düğün listeleridir

Düşük Yoğunluklu Flört

İsterseniz birlikte yaşama deyin. Çiftler ayrı oldukça ve durdukça platonik mekanizma devreye girer ve aşk yoğunlaşır, evliliğe doğru eğilim giderek artar. 2012’i platonik engellerle geçiren çiftler için 2013  aharı çok uygun. Kapı eşiğinden her an birlikte, aynı yastığa doğru yönelebilirsiniz. Platon ruhundan uzak duranlar için birlikte yaşamanın sosyal formu olan evliliğin gerçek sınırları üzerine fikir tartışmalarında bulunmaları tavsiye edebilir. Zaten felsefe de en çok evlilikte bulunmaz mı?

Ön Balayı

Evlilik testlerine hiç inanmıyorum. Ölçülemeyen şeyleri ölçmenin adı test olmamalı. Bence test dışında üç soru yetebilir, niyet ve eğilimlerini anlamak için çiftin: Seni seviyorum, ama  bundan ne yapmak istiyorum? Seni biz için mi kendim için mi seviyorum? 10 yıl sonra gene seninle olmayı isteyecek miyim? Gene de kendimizi kandırmayalım... Bunlar sınav sorusu bile olsa bu sınavı vermek imkansız. Çünkü cevap anahtarı yok. Bu paket ise evliliğe doğru yürüyen ilişkiler için önemli bir haz durağı. İlgilenenler mutlaka denemeliler.

Seyahat

No man’s land

Türkçesi “kimsenin olmadığı-gitmediği yer”. Issız yer. Çorak ülke. Yani “bir yere gitmemek”... Seyahat etmekle bir yere gitmek arasındaki güçlü nüansı bu terim daha iyi anlatıyor aslında. Buradan 2013'te hiçbir yere gidilmemesini tavsiye ettiğimiz çıkarılmasın; işaret etmek istediğimiz sadece seyahat ve gitmek üzerine derin düşüncelere girmek. Genel turizm ve seyahat kalıpları gidilen destinasyonları paket turlara, otel ve eğlence yerlerine, gezi markalarına indirgeyebilir; ve de alternatif gezi kuruluşları da seyahati sadece bu indirgemelere karşı çıkmaya... Bu arada gitmeden yazılan gezi yazıları, masabaşında kültür egzersizleri, tekrarlanan konular, basmakalıp yorumlar ve sürekli coğrafya değiştiren trend’ler... Gittikleri, birkaç sezon kalıp üzerlerine çöktükleri yerleri bir başka trend uğruna hızla terk edip “no man’s land”e çeviren turizm politikalarını anlamak artık hiç zor değil. İddia ediyorum günün birinde bu sebepten yeryüzünde “gidilen” yer sayısı bilinen yer sayısından daha fazla olacak.

İstanbul’da Kalmak

2013 ’de İstanbul, Türkiye’nin 1/3 reel nüfusuna sahip olmasıyla en gözde destinasyonlardan biri olmayı sürdürecek. Ama bu üstünlük bir türlü İstanbul’a ironik olarak bakmamızı engellemiyor. Eminönü yarımadasına sıkıştırılmış, hatta hapsedilmiş yurtdışı turizm potansiyeliyle İstanbul dünyanın en beceriksiz turizm şehirlerinden. Bırakın markayı, gazoz kapağı bile olamıyor. Güzelim Boğaz kıyılarında milyarlarca dolar turizm geliri yurdum ekonomisini beklerken, sahiller Osmanlı ve Cumhuriyet döneminden kalma mirasyedilerin torunları ve çocukları tarafından mesken olarak zaptediliyor. Girişimcilik ruhunu uykuyla bağdaştırran ve atadan babaya rantiye geleneğine asla halel getirmeyen yeni kuşakların kulağına küpe olsun bu sözler. Ekonomik kalkınma mı? Bunu biraz da hepimizin aynı anda istemesi gerekmiyor mu?

Alacakaranlık Kuşağı Turları: Beyoğlu

Beyoğlu’na övgüler düzmek suya yazı yazmak gibidir. 365/24 bulanıktır suları. Ana cadde dışında (İstiklal) iç sokaklarda başka kentlerden ve kasabalardan parçalar yaşar. Canlı, derin ve uzun bir seyahat imkanı barındırır. Cenevizliler, Venedikliler, Levantenler, İtalyan, Fransız, Rumlar, Osmanlılar ve Musevilerin kurduğu bu tepelik semtte saatler asla aynı zamanı göstermez: Gitme vakti, kalkma vakti, bekleme vakti, unutma vakti, soğuma vakti... Olumsuz saatler. Olağanüstü yüzler kımpanyası. Seçilmişlerin mabedi... Sayıklama gibi görünse de Beyoğlu’nun hakkını en sonunda “şiirsel adalet” verecektir.

Yemek

Evde

Mutfaklar giderek daha fonksiyonel hale geliyor. Geriye zaman kalıyor. Ne için? Daha iyi yemel yemek, eğlenmek için. Evde yemek yemek, beslenmenin kesilmemesi bakımından en riskli faktör. Ana ve ikinci yemeklerden artakalanlar buzdolabına konulduktan sonra mutfağın atıştırma definelerine iç gıcıklayıcı bir yolculuk. Ve bu yolculuğun sonunda sürekli kanalları değiştirilen bir TV. Kumanda adeta direksiyon, gaz pedalı ve fren gibi olmuş.
Kırmızı düğme ve ışık. TV kapanır. Midede bir kazınma. Saat geceyarısını geçmiş. Gündüzleri yeterli gıda alınmadığı için uyuyamayan vücudun gece bekçisi açlığın karanlık yüzüyle de ilgilenmesini buyuruyor.

Dışarda

Restoranlarda, pub’larda, cafe ve fast food lokantalarda yemek için geçirilen zamanlar. Acaba oralarda tam olarak yemek yiyor muyuz? Besleniyor muyuz? Beslenme içgüdüsünü bir endüstri olarak kovalıyorlar. Adını saydığımız yemek mekanları da bu kovalamacaya evsahipliği yapıyor. Uygun lokanta seçimi... Günlük olarak pişirilen yemeklerin ya da hızlıca üretilen menülerin içinde bir sağa bir sola bakıp gene en çok sevilen -şüphesiz en az gastronomik ve sağlıklı olan- seçiliyor: Sosis tava, yoğurtlu İskender, su böreği, karides güveç, kalamar tava, tas kebabı, musakka ve daha neler neler...


Davetler

Yetişmek ayrı bir dert. Ama herkes için. O yüzden sorun yaşanmıyor. Davetlerde yemekten daha çok kaçırılan ve tehlikeli olan içkiler... Normalden daha hızlı tüketilen alkollü sıvılar atıştırmalarla yeterince desteklenmediğinden ortaya amacını aşan bir yemek modeli çıkıyor. Ama her gece davet mi var? Arada bir kaçamak dünyanın ruhunda var.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Seni Çok Sevdim



Seni sevdim
Kör sokaklar tanık
Yıkık evler solgun yüzler
Bir deniz kıyısından apansızın kaçış
Ve kalbin olan hayatıma varış

Apansızın orda o saat o güneşte
İki beden yarım bir güneşlik altında
Dalgalardan söz ederken sen, başım bulutlarda
Aşkıma hece ararken kum taneleriyle boğuşuyorum
Dudaklarında yarım kalmış öpüşlerim boğum boğum

Şimdi bu küçük adadan, kıta kadar büyük varlığına
Sesleniş bir defter içine gizlenmiş
Nereye baksam piyanonun siyah beyaz parmaklarında
Evet’leri görüyorum hayır’ları çoktan görmüşüm
Yarınlarımıza diz çökmüşüm

Hayır. Gözyaşlarım hiç kâr etmez
Yedi bucak sekiz şehir dolaşmışım seni bulmak için
Göğsümdeki sızı haritam olmuş, dudaklarımdaki sedef kutup yıldızım
Sen parla ve koş. Nereye? Ama sen neredeysen ben oraya
Doğru adımlarım gezegenlerle konuşmada

Sedef kırıldıysa üzülme demiş Rumi
Âşığın kırık faylarının altında inciyi bulacaksın
Gövdem siper mana aynalarına ruhum gezgin
Seni hiçbir zaman sevmediğim kadar seveceğim
Yıldızlar kayar ancak parmaklarımın acısından ellerimin

Seni çok sevdim
Duymadın gözlerin bendeyken bile
Sadece bu iç sözü fısıldamak için bağırıyordum
Beni duyman tıkanıp kalmış boğazımın düğümlerinde
Seni çok sevmek yetermiş gibi bize

Seni sevdim
Kaç şehirde? Hiçbirinde…
Büyük bir odada
Bir gözümde siyah bir gözümde beyaz
Seni sevmek bu kadar mı sana varmaya az

Defterleri okuyorum
Hiç yazılmamış
Şiirleri
Söylenmemiş
Bilinmemiş

Çıkıp geliyorsun Ay’ın arkasından
Bulutsun belki ama yağmur ayları var sözlerinde
Sarılıyorsun, beni doğuran kollardayım ve
İsyan ediyorum beni daha önce doğurmayan rahime
Ellerim tutuluyor gözlerim kitleniyor sensizce yine

Seni sevdim
Çok sevemezdim
Körlük engel olurdu ve güneş bazen
Göğsümde toplamıştım hayatımın inkâr zamanlarını
Bir sen oluyordun bir hayatım ve bir gül sarı

Yaklaşana kadar güneşe gül bahçesi
Eriyen taçyapraklara cevaptı suyun ergime noktası
Yosun bilir balık bilmez bu âlemde yanmayı
Ve sen bilirdin ölmeyi
En iyi son ihtimallerinde dirilmeyi

Seni seviyordum
Çimenler uzadıkça
Güneş ufukta yassıldıkça
Seni seviyordum
Ve senden beni ummuyordum

Güneş beni anlar
Ay beni yerden göğe koyar
Aşk dediğin iki damla suyu âlemin
Çalkandıkça sözlerinde diyar diyar
Seni içerim her yaz kanarım her bahar


6 Aralık 2012 Perşembe

B Kitap, buyrun benim!


Perşembe günü Microsoft ve Barnesandnoble.com 
kişisel bilgisayarlar ve cep telefonlarından
 okunabilecek elektronik kitapların satış planını açıkladılar.

REUTERS, 1 Haziran 2000


Önlenemez tarihsel soru: B Kitap nedir?

B Kitap, e-kitabın daha çok söylem ve eylemlere oturduğu son on yılda standarttan adının yeniden söylenmesine doğru bir ihtiyaca yürüyen kitap türüne verilen addır: Basılı kitap!
Basılı'yı B olarak adlandırmamızdaki pratiklik sadece altı harf yerine tek harf kullanmaktan değil, "basılı, baskı kağıt, normal, eski, klasik vs..." kelimeleri de içine alan kafa karışıklığını gidermenin de basit bir yolu olmasından ileri gelmektedir.
E kitap mı B kitap mı?
B'den E'ye kitap.
B kitabın E kitaba karşı dayanılmaz direnişi... gibi yazılar bundan sonra daha kolay yazılabilsin diyedir tüm bunlar. Zira her yazı öncelikle bir başlık demektir.

İnternet yeni bir kağıt ya da baskı türü mü? 

Hep sorguladığımız bir şeydi internet yeni bir kağıt ya da baskı türü mü? Çıka çıka oradan elektronik ve sayısal grafikler halinde, daha çok okuma-araştırma ve bilme pratiklerine yönelik e-kitap çıktı. Aslında e-kitap 90'lı yılların sonundan beri konuşuluyor ve okunuyor. Bilgisayara indirilen dosyalar ve korumalı CD'lerden e-okuyucu cihazlarına, oradan akıllı cep telefonlarının geniş ekranlarına ve tablet bilgisayarlara kadar e-kitap hakkında neredeyse yirmi yıla yaklaşan  bir tarih içinde çok şey söylemek artık mümkün. Nereden geldiği belli olan bu fenomenin bir video oynatıcısı gibi dönemsel, foto-roman gibi araçsal ya da küçülen ve sonra büyüyen cep telefonları gibi ergonomik ve fonksiyonel olarak yola devam etmeyeceği kesin, tek başına. Artık e-kitap da masaüstü, cep telefonu hafızası ya da sınırlı ve özel cihazlarla durdurulamayacağı kesinleştiğinden bir ağ üzerinden okuma paylaşımını gerektiren son platformuna kavuşmuş durumda. Sürekli değişen dosya türleri ve keskinleşen büyük ağ kartelleşmelerinin yanı sıra yazılımın ve içeriğin teknoloji devleri bu platformu besleyen işlem tabanları üretme yarışındalar.

E-kitap pasta mı portföy mü?

Daha fırından çıkmadan yapılan bir kek tarifi düşünün. Bir şeyler için geç kalınmış olmaz mı? Pasta fırında ama kek tarif henüz ortada yokken nasıl yapıldı? Sanırız 90'lı yılların sonunda internet ve bilişim teknolojileri ile atağa geçen risk sermayesi alanının satış-pazarlama konusuna bakışı biraz da böyleydi. Aynı bakışla içeriğin, yazarın, okurun içinde bulundurulmadığı bir e-kitap teknoloji ve iletişiminin içinde yazar ve okur olarak nasıl ayakta kalacağız. Teknoloji sermayesinin devamlılığı için kültürün hiçbir temel kuralını takmayan bu risk şövalyeleri için e-kitap, tablet bilgisayarlar ile akıllı ve daha akıllı cep telefonlarının satış dayanaklarından başka nedir ki?
Kültür, şu özelliği ile yüzyıllar boyunca ayakta kalmıştır: O sadece bir kek tarifi değil, aynı zamanda kekin yapılış mantığıdır da...
Kek kabının bu mantığa egemen olması ancak rüyalarda olur.



11 Kasım 2012 Pazar

Engelsizsinizlikleştiremediklerimizdenmisinizliksizlik

Empati

Pazardan domates alır gibi yap. Bunu yapmadan sakın konuşma. Durumlara ve kısıtlara isim takma. Önce yap, sonra düşün ve konuş.
Şimdi başla. Domates alır gibi. Koklaya koklaya, dokuna dokuna, eze eze. Tezgaha geri koyma. İçinde o anı bir mücevher gibi sakla.
Ellerini ya da ayaklarını bağla. Hareketsiz on dakika bekle.
Yataktan düş. Kaslarını hareketsizleştir. Hiç kımıldama. Kımıldayamamayı düşün.
Gözlerini kapat. Kulaklarını. Ağzını. 10 dakika. Çok değil.

Enerji

Bunları yaparken neler hissettin.
Hissettin mi? İçindeki o bilmem hangi vitrindeki auratik yerleştirmeden ya da bambu kaplı pahalı el çantasından ya da cilt kürlerinden, şifa seanslarından ve bitki özlerinden, kılcal feng-shui damarlarından ve reiki kolbastılarının erken saatlerinden fışkıran sessiz durgun sakin potansiyel derin serin enerjiyi aldın mı?
Kahve kokusundan bile çıkıp gelebilen bu ne idüğü belirsiz bir farkındalık mıydı tanrım o?

Engelsizsinizlikleştiremediklerimizdenmisinizliksizlik

Dil her şeyi yapamaz. Tarif edemediğin bir "olumluluğu" olumsuz ifadeyle anlatmaya çalışmak, o eksik ya da yetersiz durumu anladığın anda içinde beliren korkunç kaçma isteğini gizlemekten başka bir şey değildir.
Katilden -Beni öldür! diyerek kaçamayacağın gibi "olumluluğu" olumlu ifadeyle anlatmaktan da ancak -Beni öldürme! yani BANA DOKUNMA, BANA ENGEL OLMA diyerek kaçabilirsin. Bu oyunu nasıl dilin sana oynamış olabilir.
Onu sen yazdın.

9 Kasım 2012 Cuma

Bir gün herkes 15 sayfalığına yazar olacak!


Neden 15 sayfa?

İşareti Andy Warhol çakmıştı aslında. Fakat 15 dakikalık şöhretler kimseyi tatmin etmedi. Daha da fazlası istendi.
Kısa süreli şöhret olmayı kabul eden unutulmayı neden hazmedemez, anlaşılır değil. Warhol'ünki bence bir lanetti, bedduaydı. "Beni de meşhur ettiniz ya, tanrı belanızı verir  inşallah!" diyerek popüler unutulmuşluğun ateşini yaktı ve geriye unutulmayan tek pop starı olarak da o kaldı.
Andy Warhol, bu yazıda olduğu gibi birçok yazının konusu haline geliyor günümüzde. Önemsenmenin ve önemli olmanın popülizme denk olduğu çağımızda, o beklemediği kadar ünlü ve lanetli olmayı lanetini yayarak tadıyor; hatırası bundan da bıkmıyor.

Bu 15 sayfaya ne yazılacak?

Hangi gün olacak bu "bir gün"? Ve bir sayfa ne kadar sürecek?
Şöhreti, şiddet yerine süre olarak algılamamız işleri karıştırıyor. Ses, yazı ve görüntü medyaları arasında birimsel bir denklik ya da ölçek çalışması yapmadık şimdiye kadar. İlerlettiğimiz teknolojilerle onları kelime, byte ya da piksel olarak algılama çıkmazına girdik.
Neler neler? İtiraflar, kişisel profiller, dedikodular, hakaretler, flörtler, date'ler, chat'ler, SMS'ler, MMS'ler... Bunlar tanıdık geliyor mu? Bunca metinle haberleşmeyle ne yapacağız? Stokçuluktan ya da stok fazlalığından stoksuzluğa doğru gidiyoruz. Dünya da zaten çok kısa bir zaman içinde aşırı nüfus yoğunluğundan "dünya" ve "hayat" kelimelerinin anlamlarıyla vedalaşıp insansız bir gezegen olarak kozmik macerasına devam edecek.

16. sayfadan geliyorum

16 ile sonsuzluk arasında büyük bir mesafe yok. Günün birinde birşeylerin sonunun olmasına alışmalıyız. Beklediğimiz ölümsüzlük sanatın, devrimlerin ve belleklerin elinden tıp ve farmakolojinin eline geçemez mi? Mutlak iksirle başlayan serüven ölümsüzlüğün yarına kalan, ölümden sonra da yaşayan "dosya"larla kağıttan elektronik sayfaya kadar süregiden ilişkisinde kabuk değiştiriyor.
15. sayfa, ortalama olarak bir kitabı rezil edecek düzeyde içeriksizliği, iletişimsizliği de içeriyor. Süreyle birlikte sayfa sayısıyla da ölüme karşı durma gücünü tarif eden yayıncılık elektronik kitaplarla yeniden kodeks öncesi volumen dönemine dönüşüyor.
Kağıt ya da papirüs, taş ya da tuğla... insanın her yüzeye yazdığı işaretlerde ölüme karşı bir ağıt bulmak her zaman mümkün.
17. sayfa artık hiç gelmeyecek.


31 Ekim 2012 Çarşamba

Açlık, işsizlik ve yoksulluk YOKTUR!

Kader mi kaza mı?

Semirmiş bir anne babanın kucağında kemikleri sayılan "aç" bir siyahi bebek.
İşsizlik yüzdesinin 10'un altına düşmediği ülkede keyfi gıcır % 70'lik bir istatistik.
Metropolün merkezine çok yakın bir gecekondu semtinde yıllardır hiç değişmeyen yardıma muhtaç ve içinde göçmen insanların geldikleri yerdeki konforu aratmayan şartlarda yaşadığı ev yıkıntıları.
Bir türlü iyiye gitmeyen ülke ekonomileri.
Küreselleştikçe krize boğulan kıtasal finans grupları.
10 milyar kişilik küresel sebze üretimi ve kötü beslenen 7 milyar insan nüfusu.
Tarihinin en zengin ve ileri dönemini yaşayan Avrupa'da küresel kriz savrulmaları.

Kaza kaderim demez!

Bu sahnelere insani onurdan, yaşam hakkından ve insan hakları evrensel bildirgesinden bakamayız. Bu üç kavram silsilesi tarih içinde şurası kesin ki insanlar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Doğada özgür iradesiyle bugünkü noktaya kadar birkaç milyon yılda gelen insanoğlu iş gıda, para ve servete gelince dolaylı bildirge ve kavramların tacına topu atmakta, oyunu bilerek geciktirmektedir. Eğer çok şeyi açıklama yetisine sahip olan ve bu yüzden çok popüler olduğu sanılan futbol her şeyse, maçın süresi hiçbir kara parçasında değişmez ve doksan dakikadır. Topu taca atarak kişisel yükümlülük ve zorunluluklarını geciktiren insanoğlu asla ve asla başlamış ve devam etmekte olan bir maçı erteleyemez. Bunu da bilen kişi ne yapar? Maçı iptal eder ya da oyunu bozar, kuralları değiştirir. Bunun adına da tarih içinde zaman zaman devrim, isyan, başkaldırı hatta kutsal savaş da diyebilmiştir.
Bilinen her türlü anlamıyla açlık, işsizlik ve yoksulluk yoktur. Bunların yerine hasıraltında bile bile bırakılan geçim yöntemleri söylemi olarak "açlık, işsizlik ve yoksulluk" vardır.

Nerede yanlış yapılıyor?

Bir kere, dostluk ve akrabalık konuları çok farklı yerden, değişik beklentiler üzerinden çalışıyor. Sanki açlık, istatistiklerin bir konusu; işsizlik, iş bulma kurumların görevlerinden en önemsizi; yoksulluksa zenginlerin elinde tuttuğu bir veri. peki zenginlik ne? Bunu yoksullar da tarif edemiyor, zenginleri de ne olduklarının farkında değiller. Servetlerini kaybetseler bile yine de farkına varamıyorlar felaketlerin. Geçici zenginlik ise en kötüsü... İşi tat düzeyinde tadan bu talihsiz zenginler için dip de gök de aynı seviyedir.
Ülkemizde ise eğitim-sağlık-sosyal güvenlik ve iş konularında vatandaşının kendi varlığının bir sonucu ortaya çıkan devletin bütün bu kolaylık hizmetlerini geri ödememesi yüzünden herkes bu dört ana hizmeti eşten, dosttan, bankadan ve arkadaştan deyim yerindeyse her ay çıkarmakta, borçlandıkça borçlanmaktadır.
Bütün bunların ardından ülkemizdeki bütün arkadaşlık-akrabalık-misafirperverlik ilişkilerine yeniden bakmak ve gözden geçirmek gerekmektedir.



16 Ekim 2012 Salı

2012'nin En İyi 10 Kitabı


Hepsini biliyorum, çünkü ben yazdım.
Bana kimse gülemeyecek, bunu biliyorum. 2012'nin en iyi 10 kitabını bana sorsalardı bir cevap verirdim elbette. Ama daha önce benim daha önce yazdığım ve bu sene çıkacak en iyi 10 kitaptan biraz bahsedeyim, sonra 2012'de en çok okunacak kitaplara bir ara gelirim. Okuyun, beğenin ya da "unlike" edin, untweet'leyin hiç önemli değil.  "-İki yüzlü okur, -benzerim, -kardeşim, onu, / Bu kibar canavarı iyi tanırsın sen de!" diyen Charles Baudelaire'e inanmıyorum ben. Okurum, canım benim...


1. Paristanbul, şehir/gezi

Paris yolculuğunun bir yazınsal deneyimi içermesi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den  Nedim Gürsel’e kadar, kendi manzaramıza batıdan bakmayı öğrenmeyi ve bu karışık düzeyde bir parça da bir nostalji öğretimini kapsıyor. İlhan Berk’e “ Yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz “  dedirten o dişi şehir, Ahmet Haşim’de o bilinen ‘delaleti’ çıkarıyor ortaya.
Paris, içinde yolculuğun bir yalnızlık okulu olduğu öğretiyi Paris Tesadüfleri’nde Ahmet Hamdi Tanpınar’a yazdırıyor. Tanpınar’a göre, Paris’te kendi manzaramız daha ilgi çekicidir. Gerçekse şudur: “Edebiyatımızın bugünkü manzarası, merkezi bilinmeyen bir vilayet manzarasıdır. Bundan kurtulmaya bakmalı."


2. Devrim Plajı, deneme
Onun için neler neler demediler? Eylemin propagandanın kendisi olduğu noktadan Sovyetler’in Soğuk Savaş reklam hizmetine kadar devrim sözcüğü sözün bile çok ötesine geçip etimoloji ve sözlüklere sığmadı. Yerelden küresele bu kavramın en çok göze batan, kalabalık merkezi olan 1968, 1789’dan kendi zamanına kadar aynı zamanda devrimin de kronolojisini üzerinde taşıdı.


3. İstanbul 1998, şiir
Bana göre şehir tek bir kadından oluşuyor.
Sokaklar tek bir eve çıkıyor yollar tek bir yola. Bu şehirden başka bir kadını sevemiyorum. Bu şehir başka bir kadın veremiyor bana. Nereye gitsem aynı sokak karşıma çıkıyor. Hangi kadına gitsem aynı kadını buluyorum. Şehri sevince sanki o kadını seviyorum. O kadını sevince şehrin içinde yalnızlıktan terliyorum ve boş yere boşalıyorum. Şehri terk edince o kadını buluyorum. Bana göre o kadın birçok şehirde. Benim yüzümden birçok şehirde o kadına rastlanmıyor.
4. Anahtar Deliği, öykü
Saat 19.30

Devamlı bakıyorum anahtar deliğinden. Görünürlerde henüz uyanmış bir kadın yok.
Dün sabahtan beri uyuyorlar. İki kadın aynı yatakta.
Ev benim benim olmasına, ama üç gün önceki tuhaf bir telefon konuşmasından sonra zorlukla hatırladığım eski bir sevgilimin kadın arkadaşıyla birlikte ziyaretini kabul etmek zorunda kaldım.





5. Nasıl Yazıyorlar?
Çocukluğumdan kalma hayal meyal bir imge kitap NASIL YAZIYORLAR? Siyah kapağı ve içinde –belki yazar babamın da sayfalarının bulunduğu ya da bulunmuş olmasını isteyebileceğim- o dönemin birçok yazarının kaleme aldıkları yazılar. Soluksuz olmasa da dönüp dönüp tek tek okumuş olmalıyım yazarların sırlarını ve o kitabı elimde bırakmadığım dönemde karar vermiş olmalıyım yazar olmaya…

6. 100 Saatte Kendi Kitabını Yaz, inceleme

1-50 SAAT
     Yazı ve kitap
     Kitap nasıl yazılır?
     Konu nasıl bulunur?
50-100 SAAT
     Nitelikli yazarlık
     Roman yazma teknikleri
     Akıcı, etkileyici anlatım (...)




 
7. Adamlar Kadınlardan Daha Orospuydu, anlatı
Canım
Huzurlu bir yüzle dönüyorum evime bu akşam. İstanbul’da bu kadar zaman evime döndüm akşamları, bir yalnızlık vardı ki çok kötü çökerdi üzerime. Adamlar kalabalıklaşırdı. Temiz yüzlerini takınırlar siyah ceketler giyerlerdi. Pipoları vardı ve nutuk atarlardı. Bütün değerleri ceplerine doldurmuşlardı. Ne var ki sirk çadırlarında kulis olmaz. Herkes anadan üryan dolaşır, soyunur, koşuşur ve çiftleşir. Palyaço bir cüce bile damızlık olabilir. Her şeyin birbiriyle yer değiştirdiği yerde, yani sahnenin tam ortasında adamlar kadınlardan daha orospuydu.


8. Doğu'nun Bulunuşu, deneme
Anlatırlar ki Sâsâni hükümdarları içinde, Hint ve Çin adalarının efendisi bir hükümdarın Şehriyar ve Şahzaman adını taşıyan iki oğlu varmış. Bu yiğit ve gözüpek iki kardeş yirmi yıldır halklarını yönetiyorlarmış. Derken büyük kardeş küçüğü Şahzaman’ı çok özlemiş ve ülkesine çağırmış. Yola çıkan Şahzaman ilk konak yerinde sarayda bir şey unuttuğunu hatırlamış ve sarayına döndüğünde  eşini yataklarında bir zenci kölenin koynunda yakalamış. Ve hemen orada hayatlarına son vermiş karısını ve kölesinin. Geri dönerek konak yerine varmış ve hareket emrini vererek gece gündüz kardeşinin şehrine doğru yol almış.


9. Scriptomax, deneme
Birisi sizi yazmaya mı zorladı? Veya okuduklarınız size yazma cesareti mi verdi? Okuduğunuz okullarda adınız şaire çıkmıştır muhakkak ya da kompozisyonları en iyi siz yazardınız. Evde, kendi odanızda, küçük dünyanızda günlükler tutardınız. Kendiniz için yazarken hep başkası bunları okusa veya beğendiğiniz şu yazarın gözleri yazdıklarınıza değse acaba ne düşünürdü? Bunu sormaktan kendinizi asla alamıyordunuz. Çevrenizdeki insanların da konuyla ilgili en ufak bir fikri bile yokken bu bilgisizlik ortamında nasıl kendinizi, sizi doğru çözüme ulaştıracak yöntemleri bulacaksınız.
10. Yazının Hyper Derecesi, deneme

İnsanlığın ortak mirası olan yazısal belleğin başka partnerlerle komşuluğa zorlanarak yeni bir formla giydirilmesi (hipermetin) güzel yazma edimini de bir “ortak miras” çerçevesinde yer almaya mı zorlayacak?
Roland Barthes’ın Yazının Sıfır Derecesi’nin ilk parodisi mi olacak “hipermetinin sıfır derecesi”?
Hipermetin yeni bir yazı mıdır? Yoksa söz, yazı sıralama ve saymasının son ayağı mı?





11 Ekim 2012 Perşembe

Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak



Ben, ilk öyküsü Varlık dergisinde yayımlanan (1989) ve şanslı dergi kuşağında yetişen yazarlardanım. İlk yayım tarihi esas alındığında ise 23. yılı oluyor yazarlığımın, ki bu sayma işi artık daha eski kuşaklara özgü. Günümüzde yeni nesil kuşaklar artık okurlarına daha yakın olduklarından takipçileri, üyeleri ve yorumcularıyla "sayılıyorlar"...
Bu türdeki sayma işinin çöl olduğu zamanlarda 1997'de, günümüzün ruhuna yakın bir internet içerik ortamına girmiştim, çok iyi hatırlıyorum. İstanbul'daki ilk ikamet yılımdı ve o işi, çok sevdiğim bir yazar arkadaşım bana ayarlamıştı, sağolsun. Kadroya başvurudan itibaren iki sene sonra girdiğim Superonline şirketi, alan adından da anlaşılacağı gibi İngilizce olan adını dünyada önlerde yer alacak bir vizyonla, hem de Türkiye'den almıştı.
Şimdi, bir dakika, ben ne anlatıyordum, buraya nasıl geldik.
Bu hep başıma gelir. Çatallı bir anlatım tarzım vardır. Yazılı ya da sesli "konuşurken" çatalın ana dalından daha çok önemseyebileceğim bir canlı dalla karşılaşınca diplerde, ona takıldığımı hissederim. Böylelikle ana daldan kopunca konu ve bağlam da dağılır; hemen konuştuğum kişiden yardım isterim: "Ne anlatıyordum ben?" İşte o zaman da onun dinleme kapasitesini test etmiş olurum. Açık söyleyeyim bu testi çoğu dinleyicim (!) geçmiştir.
Şimdi de aynı şeyi yaşadım: Ne anlatıyordum ben?
Hemen yazının başlığına bakıp durumu düzeltiyorum. "Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak."
Bu önerme yirmili yaşlarıma ait aslında. Yazarlık dünyası -ki 4-5 senedir edebiyat dünyası demiyorum, zira 40 yaşına kadar ustalarla arandaki blokaj mesafesinin adı edebiyattır, ustalar yakınlarında gençleri sevmezler ve onları uzak, ilgilerini yakın tutmak için bir edebiyat terimi yaratmışlardır ki bu terimde yazarlığın kimlik tarafı eksiktir, sadece yazmaya odaklı bir alan tarif edilir ve genellikle orada kaybolduğun için kimseye rakip olup korkutamazsın, ama aslolan yediden yetmişe kadar yarışmaktır elbette - ne diyordum, yazarlık dünyası o yıllarda isimlere dayalı olarak çok daha engebeli, sarp ve uçum uçum uçurumlardan oluşuyordu... Yeni yazarın önünde müthiş bir dekatlon yarışı var. Atletizmde olduğu gibi toplam on yarış da olsa, yarış çok, ama yaşça senden ileri olanın doğrudan senden iyi olduğu -sayıldığı değil, günümüzdeki gibi- bir stadyum vardı. Bir yarışma havası, şenlik, huzur ve heyecan yan yana... Atletizmin o birleştirici, kavrayıcı ve sağlık tarafı bütün yazarlara, okurlara sinmiş, hazmedilmiş ve kazanılmış ayaklarla kendi boylarıyla yürüyor herkes.
Yoksa bunlar 20'li yaşların o saf idealizminin büyüteci ya da 3D gözlüğü müydü...
20'li yaşlarda sen "dünyayı değiştireceğim" dersin, senden öndekilerse "önce yarışmalısın," derler... Ya da sen o anlamı çıkarırsın her söylenenden. Ne söyledikleri önemli değildir. Zaten dünyayı değiştirmek isteyen birisi öncelikle, kendi egosu dışında bütün diğer otoritelere karşı sağır olmak zorundadır. Ve elinde harita yerine reçete vardır. Birçok reçetenin içinden tek bir haritaya doğru yapılan o yolculukta belki de parkurun zorluğu, senin de güçlü, ama yeni olman böyle algılamanı sağlıyordur.
İtiraf ediyorum ki bunların hiçbirini o günlerde düşünmedim bile. Sadece öyküler yazdım. Yüzlerce öykü. Kafamın içine edepli birisi girmiş ve beynimi tutsak etmişti. Ondan kurtulamayacağımı anladığımda ona uyarak kurtulma planları yapmak için kandırdım onu öykülerle. Her öykü yazışımda daha da susuyor ve uyuyordu. Uyandığında ise daha çok acıkmış bir halde etime saldırıyordu, ben de kolu bacağı kaptırmamak için anlatmaya başlıyordum. Düz, sıradan hikayeleri pek sevmiyordu, bense şaşırtmayı çok seviyordum. Bunun hep böyle devam edeceğine inanmaya başladığım bir zaman geldi ve çok korkmaya başladım. Ben yavaş yavaş o olmaya başlamıştım. O ise anlattıklarımla maddeleşip ben olmaya başlamıştı.
İşte Anahtar Deliği, yani 2000'li yıllarda yazdığım ve öyküler buzdağımın görünen kısmı sayabileceğim ilk öykü kitabım, onun ben olduğu ve uyutulduğu dönemlerde yazıldı. Ama ben kimim hala bilmiyorum...


Devamı var: HOLLYWOOD'DAN GELEN İLK TEKLİF (yakında)

8 Ekim 2012 Pazartesi

Alex de Zorba

Sadece kasanın başına geçtim

Futbolun ölümünün para olduğunu söyleyip duranlara, paranın öldürdüğü ilk şeyin futbol olmadığını söyleyerek söze başlayalım.
Bir süredir işlerim sebebiyle bu sanal "yalan" dünyaya dönemedim. Aslında hep burdaydım, sadece kasanın başına geçtim.
Kasa başında her şey daha yalandı ve gerçekti.
Sanal dünyaya sızmanız için gereken tek yalan söyleme gerekliliği, yalanlar artınca sanaldan yalana dönmeyi gerektiriyor.
Şimdi bunları yazarken parmak uçlarımda biriken antrenman fazlalığı ve maç eksikliği duyguları birbirine hiç karışmıyor. Hayatımda antrenman olan şeyleri hep öne aldım ve maç gününü ise hep erteledim. Bununla övünmedimse de kendimden bahsetmeden öleceğimi sanırken bu yalan dünya beni son anda ego pişmanlıklarından kurtardı ve kendimi okurummuş gibi de hissettiğim bu devranda çalakalem girişiyorum gündelik hayata...

Ben yokken bir ben yoktum yani

Ben buralarda yokken, öyle şeyler oldu ki, onları bilenlere, gören ve duyanlara onlardan bahsetmekle gerçekleşecek haberciliğe girişmemem onları unutmamı da gerektirmezdi. Ben yokken bir ben yoktu yani maaşallah. Bunda emeği olan herkesin allah cezasını versin, diyorum başka şey demiyorum. Herkes ve her şey üst üste geldi; gündem dev bir balona dönüşmenin ötesine geçince balon havalanamayarak bir zeplin edasıyla patladı.
Gerçek hayat patladığında ilk önce kelimeler düşer vitrinden. Söz kaybolur ve söyleyemezsiniz söylenmesi gerekeni. Buna ben daha çok sözün ele geçirilmesi diyorum. Geçici bir süre ya da kalıcı bir sağırlıkta...
İşte böyle bir şey oldu. Zorbaca ya da çelebice gerçek hayat elimizde patladı.
Geçtiğimiz yılı güzide bir futbol kulübümüzün şike davasıyla geçirmemiz sırasında, o kulübün taraftarları ve diğerlerinin elinde alından kelimeler serbest kalınca, yazı makinesinin işleme alışkanlığını yitirmesinden olacak futbol megafonunun ağzından yanlış kelimeler döküldü ve neticede sorumlu bulundu. Alexander de Souza.

Zorba bir taverna adı değildir

Her şey yunan olabilir, ama herkes Yunan olamaz. Taverna ahlakını tercih ederseniz adınız Zorba da olsa Aleksi Zorba ruhuna zerre yaklaşamazsınız, zira Zorba damıtılmıştan çok mayalı içkileri sever. Yunanlılar, yunan kültürünü günümüz turizmiyle birleştirip maliyetine satarken, Yunanlı Aleksi Zorba'nın çok ötesinden bile geçemezler. O halde ruh olarak Zorba, Akdeniz denen iç okyanusun her yerinde ve deminde gezer. Ona bir solukla bile ulaşmanız mümkündür. Aslen de tek yolu odur Zorba olmanın.
Alexander de Souza, aramızdan ayrılıyor. Sekiz yıl boyunca yunan tarzı tüketilirken bile Zorba ruhunu yaşayan bu büyük topçu, kader olarak da ona çok yaklaşmanın arefesinde, Alex de Zorba olup öldürülerek memleketine gönderiliyor.
Sarı-lacivert renklerin hakim olduğu bu cenazede ince yeşil bir kan sızıntısı var, ama ne yazık ki göze bile çarpmıyor.

5 Eylül 2012 Çarşamba

> anahtar deliği

anahtar deliği


Saat 19.30

Devamlı bakıyorum anahtar deliğinden. Görünürlerde henüz uyanmış bir kadın yok.
Dün sabahtan beri uyuyorlar. İki kadın aynı yatakta.
Ev benim benim olmasına, ama üç gün önceki tuhaf bir telefon konuşmasından sonra zorlukla hatırladığım eski bir sevgilimin kadın arkadaşıyla birlikte ziyaretini kabul etmek zorunda kaldım.

Saat 23.35

İçeride ışık yanıyor. Hol kapkaranlık. İki nefes çekip söndürdüğüm sigaralarla doldu döşeme. Gerginliğimi üzerimden bir türlü atamıyorum. Birkaç öğündür ağzıma hiçbir şey koymadım. Uyanmalarını bekliyorum. Hayır, diyorum, aralarında ilişki nedir tam olarak bilmek gerek. Belki bu tuhaflıktan bana da anormal olmamak kaydıyla bir pay düşebilir. İkisi ve ben. Üçümüz. Kendi aramızda…

Saat 23.55

Geceyarısına az kaldı. Sabrım tükenmeye başlıyor.
Günlerdir sıkıntıdan patlamama rağmen eski sevgilimi, onunla yaşadıklarımızı bir an bile düşünmedim. Yalnızca sevişme seanslarımızı –seans diyorum çünkü doktor ve hasta değiştirirmişiz gelir bana hep, kalplerimize kazımış bile olsak beden ve yüz değiştirirken zaman içinde- hatırlıyorum. En çok neyi yapmayı severdi ben onun bana ne yapmasını severdim ona neyi yapmayı severdim…
Şu anda deliler gibi merak ediyorum. Onunla ne yapmıştık? Neler geçti aramızda? Ne zaman tanıştık, birlikte olduk ve ayrıldık?
Tam bunları düşünmeye, hatırlamaya başlamışken kapı gürültüyle açılıyor ve 23. kez aynı cümle ve aynı ses tonu:
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Yirmi iki boş su şişesi. Boş bir aspirin kutusu ve boş hazır kek ambalajları. Bundan önce tam altmış altı dilim kek verirken yirmi iki tabak kirletmiş olmalılar. Geri verilen tabakları yıkamadım çünkü sular da kesik.

Saat 01.50

Büyük bir gürültüyle sular geldi. Bütün muslukların açık olması yüzünden ev küçük bir sel felaketi geçirdi. Dantelleri kurtardım, ama yer minderleri kurutulacak ertesi gün. Güneş açarsa tabii. Dört-beş gündür hava kapalı. Hiç yağmur yağmadı.
Giriş katındaki genel banyoda saatlerce yıkandım. Ve aynı evde iki kadınla birlikte bulunmak ne kadar azap veriyormuş bedenime öğrendim.
Yeryüzü bir şey söylemek isteyip de zamanını kestiremedikleri için susanlara benziyordu.

Saat 04.25

Anahtar deliğinden bakmaya devam ediyorum. Kadınlardan bir tanesi uyanmış. Çünkü yatakta sadece bir tanesi var. Uyanan banyoda olmalı. Vücutları birbirine benzediğinden yatmakta olanın kim olduğunu bel hizasındaki bu delikten göremiyorum.
Aynı yatakta yaklaşık iki gündür uyuyorlar. Bu durumun bende yarattığı derin kuşku çok sarsıcı geliyor artık bana. Kim bunlar? Ne yaptılar? Kaçıyorlar mı? Polisten mi kaçıyorlar?
04.33

Ev benim. O, yani eski sevgilim, hiçbir zaman bu evi tanımadı. Diğer kadın içeri girdiğinde hiç yabancı gelmemişti aslında bana. Üstü ters bellekle örtülü eski bir tanıdık. Sanki o da bu eve yabancı değil gibiydi. Üst kata çıkan merdivene açılan koridoru şaşırmadan buldu. Oysa girişte iki koridor vardır birbirine çok benzeyen. Diğeri kömürlüğe ve bodruma açılır.


05.10
Birden hatırladım. Yanlarından küçük bir bavul ve el çantası getirmişlerdi. Bavulu odaya aldılar ama el çantasını dışarda unuttular. Ama açmam uygun bir hareket olur mu? Ya içinde karıştırdıktan sonra tekrar eski düzenini veremeyeceğim şeyler varsa?


05.15
Tereddütüm uzun sürmedi. Merakıma yenilip el çantasını açtım. İçinden iki peruk çıktı. Makyaj malzemeleri. Bir de kalın bir telefon defteri.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Çantadan aralarındaki ilişkinin düzeyini işaret edecek bir eşyanın çıkmasını umuyordum. Yapay yardımcı cinsellik araçları ya da en azından bir sexshop’un kataloğu vs vs…

06.10
Telefon defterini karıştırırken uyuyakalmışım. İçinde bana ait hiçbir telefon ya da adrese rastlamadım. Çok yer ve iş değiştirdiğimden dostlarımın rehberlerinde esaslı bir yere sahibim ne zamandır. Belli ki bu defterin sahibi eski sevgilim değildi.

07.10
Onları, yani eski sevgilimi kıskanmıyor da değilim aslında. Onca zaman hiçbir haber vermeden ortalıktan kayboluyor ve kadın bir partnerle (?!) günün birinde çıkageliyordu. Eski sevgililerimle irtibatımı hiçbir zaman koparmadığımı iyi biliyordu. Zira son konuşmamızda bunu uzun uzun konuşmuştuk. Özel bir an değildi. Genellikle sevgililerimden ayrılırken hep aynı nutku çekerdim. “Bak canım biz ayrılsak da asla birbirimizden kopamayız, kopmamalıyız. Geçmişimizi inkar olur bu.”


07.25
Günışığı iyiden iyiye salonu doldurdu. Yirmidördüncü kez gelen buyruğa boyun eğdim gene.
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Kendimi giderek kat hizmetlisi gibi hissediyorum.
Benim otelim burası. Müşterilerimin kaydını bile almadan bir odaya kapadıklarına tanık oldum ve kim kiminle ne yapıyor bilmiyorum.
Gözlemci olmak yetmiyor bana. Hem müşteri hem otel sahibi hem hizmetli. Hepsini olmak her yerde yaşamak istiyorum.
Kapılı bir kapı ardında bana düşen tek şey bir anahtar deliği kadar hayat.
Bu deliğin arkasında 300 yaşında gibiyim.

08.24
Kapı ilk kez ardına kadar açıldı.
İki kadın ilk kez yan yana göründü. Artık onlarla beni ayıran bir yatak yoktu.
Üçümüz de ayaktaydık. Ağaçlar gibi… Anahtar deliği bu kez bedenlerimi bir arada aynı karede görüyordu.
Gözler yoktu bize bakan.
İki doymuş beden ve bir boş beden arasında hiçbir şeyi görmekten çekinmeyen bir anahtar deliği…

(Anahtar Deliği, Halil Gökhan, öyküler, 94 s, Zeplin  Kitaplar)

10 Temmuz 2012 Salı

HERKESİN UNUTMAK İSTEDİĞİ ŞEHİR: İstanbul


İstanbul'da tek umutla yaşıyorum. Sabah uyanıyorsun ve şehir bomboş. Herkes gitmiş.
Unutmak eylemi eğer kalkıp gitmeye yetecek kadar bir güce sahip olsaydı, İstanbul'da kimseler kalmazdı. Yazık ki unutmanın kendisi için bile kuvveti yok.
İstanbul, herkesin unutmak istediği bir şehirdir. Birşeyleri unutmak için yer değiştiren ve muhtemelen içinden kaybolacağı türden büyük şehirlere doğru yer değiştiren kişi, geldiği yeri en çok unutmayı istediği yerde, o yeri de hatırlamak istemeyecektir. Şehirleri hem unutup hem hatırlayamayız. Ayrıca bir şehri unutmuşsak başka bir şehri ve şehirleri asla hatırlayamayız.
Bu sıkıntılarla bir sabah İstanbul'da uyanıyorum. Söz vermişim. Bu şehri anlatacağım. Belki beş yüz belki birkaç bin kitapla. Şehrin hafızası sürekli direniyor. Başkaları da yaptı, başaramadı; başarmak yok burada, burada unutulmak var. Hatırlamadığını... diyerek.
Şehir konuşmaz, uyanır. Ben uyandığımda insan değil şehirim. Parçası değil kendisiyim.
İstanbul'da bir unutuş cetvelim ya da takvimim yok. Burada herkesi gördükçe ve kişileri de unuttukça buna alışıyorum.
İstanbul'da bir sabah ile her sabah sıfatlar alıp vermeden birbirlerine yabancıdırlar. Bu şehrin sabahının ve akşamının kötü şairlerine arkalarından bakarsanız siluetlerindeki şişkinliği fark ederseniz. Sadece karaciğerlerinin büyümesinden ileri gelmez bu fazlalık. Unuttukça hatıralarınız azalır, ama şişerler. En önemsiz günbatımı nostalji olur, en köhne kasaba kaçış yeri ve bir sabahtan her sabaha o müthiş tutulmayı yaşarsınız: Bu şehir, siz terk edip başka yere giderken aynı zamanda size arkanızdan da bakabilir.
Bu şehirde çok az numara hatırlayabiliyorum. Eskiden gittiğim her şehirde telefon ve kapı numaraları farklıydı. Sokaklara da tanınmayan, bilinmeyen kişi isimlerinin verilmesi belki de onların da unutulmamaları içindi. En doğru çözüm: Unutmak ve unutulmamak için İstanbul'a gel, saklan ve kazan.
İstanbul'a kötü sözler söylemek onu övmekle başlıyor. Ona bakmadan, bir sabahına uyanmadan, onu dinlemeden ona sırt çeviremezsiniz. Övgücüler ve yaygaracılara sorsanız nereden geldiklerini bilmezler; çok acil şekilde İstanbul'un tarihini kendi köylerine göre yeniden yazma ve inanılmaz bağlantılar uydurma peşindedirler.
Son olarak bir hayat kadını da şehrin soylu mahallelerinden kalkıp sonradan ucuzlayan bir semtine büyük alkışlar altında göç etti. Zengin bir koca bulmuştu kendine. Sadece renk uyumunun artık bir önemi vardı şehirde. Para, şehvetin kızı olmuştu ve sonra da karılık etti o bedene.
Ve bir sabah kocasının annesi olarak uyandı. Ve bunların hepsini unutmak, köyüne dönmek istediğinde İstanbul'a girdiği kapıyı bulamadı. Bu şehri kuranlar, özellikle çıkış kapılarını yapmayı bilerek unutmuşlardı. Herkes kolaylıkla gelsin ve ölsün ve başkaları da hep gelsin diye.





25 Haziran 2012 Pazartesi

Yalnızlık diyeti




Obez yalnız değildir, yalnız olan obezdir

Obezite bir yalnızlık hastalığıdır. Obez kişi, toplum ve aile tarafından bilinmeyen bir nedenle dışlanır ve sıkıntıyla alınan kilolarla oluşan obezite bu dışlanmanın geçici nedeni olarak kayıtlara geçer. Kişi, obezliği yüzünden dışlandığını düşünerek bir bakıma oluşan suçu topluma atar ve kendini bu şekilde teselli eder.  Tesellisini kaybetmemek için öfkesinde direnir ve odağı kaybederek yalnızlığını kalıcı hale getirir. Artık o sadece obez değil asabi bir insandır da.
Yalnızlığı en çok edebiyat sömürür. Sonra emlakçılar ve felsefeciler. İnsanın sorunları olmasa bu kimlik ve meslekler hayatta kalamazlardı.


Yalnızlık ekonomisinin kapitalist uzmanları 

Obez için her şeyin sonu törenle aldığı kiloları, tek başına, dört duvar arasında, ezik ve kompleksli bir hayat yaşayarak vermeye çalışmasıdır. Kilosunda ısrar eden obez aksine daha iyi karşılanırken, eski kilosuna ya da hiç ulaşamadığı bir ağırlığa inmek isteyen kişiye o geçiş hali boyunca her zamankinden daha acımasız davranılır. Özellikle de yalnızlık ekonomisinin kapitalist uzmanları tarafından obez iyice aşağılanır.

Tek çare, çare olmamasında


Her zaman ve her yerde olduğu gibi bu yazının da konusu çözümler değil. Bu yazıyı okuyanın, obeziteye burada bir çare araması boşunadır. Ve hayatın en büyük gerçeği yine karşımıza çıkar bu durumda da: Çare aranmaz, bulunur. Çare yoksa, yoktur. Olmayan çare asla bulunamaz.
Bu yazı belki de yeni bir diyete, yalnızlık diyetine bir giriştir. Bir kişinin kalabalık bir masada ve yalnız bir masada eşit derecede beslense bile besinleri tüketme ve harcama kapasitesinin farklılık göstereceğinden hareket eden her kişi yalnızlık diyetinden doğal olarak faydalanabilir.
Belki de tek çare, reçete vermemektir.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Kürtaj ve Futbol

Yakar ve top

Küçükken okulda en çok yakartop oyununu severdim. Kızlarla en yakın olduğumuz oyun galiba o oyundu.
Hayatsa onlardan arındırıldığımız, onlarla aramıza kalın duvarların örüldüğü acımasız, adaletsiz bir oyunmuş, çok sonraları anladık bunu.
Az önce gene büyük bir laf ettim. Doğru ya da yanlış, yerinde söylemediğimiz sürece yanlış atmosferde kaybolan sözler mezarlığının müdavimiyiz; bazen en iyi bildiğimin de bu haritacılık olduğunu düşünüyorum.
Kızlar kaçıp duruyordu ve biz onları yakmaya çalışıyorduk. Gen ve hormonlarımızın masum dürtülerinin ayarlarıyla oynadığımız zamanlardı.
Kimse inanmayacak belki ama bizim takımın yanmayan son adamı hep ben olurdum, çünkü kurbanların arkasına saklanmayı iyi bilirdim ve karşı takımda da genellikle Berrin kalırdı. Tazı gibi koşan ve sincap gibi zıp zıp zıplayan bir kızdı Berrin.
Ve Berrin her zaman en iyi yaptığı şeyi yapar, en iyi nişanını alır ve topu kıçıma nişanlardı.
Hala Berrin'e bilerek mi yoksa bilmeyerek mi yandığımı bilmiyorum. Bildiğim şey şu sadece: Bir tek ona aşık değildim.

Kürtaj ve futbol

Her ikisinin de en önemli ortak özellikleri önceden içlerine bir şey konulmasında yatıyor. Kürtajın kurtuluş macerası, futbolun gol tutkusuyla birleşince ortaya giriş-çıkış tüneli gibi, kafamızı sokmaktan ve çıkarmaktan bir türlü vazgeçemediğimiz o oyuk çıkıyor. Bu oyukta hem yalnız hem de galibiz. Yalnız olunca rakipler ve düşmanlar yok oluyorlar, gol atınca da doğumun tam tersi bir olgu gerçekleşiyor: Girenin çıkamaması durumu. Tabii ki gol öncesi ofsayt ya da faul yoksa.
Keşke sekste de benzer nizami kurallar olsaydı. Kuraldışılıkta goller sayılmasaydı. Seksteki tek kural biyoloji.
Seksi yönlendiren tek tehdit ise, bebek endişesi. Kadını doğurganlık jübilesine kadarki seyahatinde seks, bir partnerle uyum sorunuyken daha sonra zaten tedavülden kalkıyor.
Kürtaj ise bu seyahatte hep taca atılan top örneği, maçı durdurma ve sonra kalınan yerden hasarsız devam etme taktiği olarak karşımıza çıkıyor.

Ortaçağ'da çocukluk ve kadın var mıydı?

Şüphesiz yoktu. Tıpkı antik Yunan sitelerinde kadının soyu devam ettirme soyluluğunun bir bileşeni olması gibi Ortaçağ'da modern anlamıyla çocuk ve kadınlara rastlanmazdı. İnsanoğlu bebeklikten, yavruluktan sonra doğrudan yetişkinliğe terfi ettiriliyordu. Bu konudaki belirleyici başlangıç ise fertilite, yani doğurganlık ya da üretkenlikti.
Ortaçağ'ı şimdiki zaman kurallarına göre yargılayabilir miyiz?
Bunu yapmak bizi daha iyiye ve doğruya götürmez; aynı zamanda daha iyi ve doğru bir yere ilerlediğimizi inkar etmemize yol açar bu yargılama. Suçlar unutulmaz elbette, ama cezalar da geçmişe ilerleyemez.
20. yüzyılın ikinci yarısında kadın ve doğurmama haklarını elde eden dünyanın latif cinsi kadınlar için, gelecek daha açık ve güzel görünürken, kadraja giren siyah bulutlar gündoğumunu daha da belirginleştiriyor.
Doğada her şeyin bir vazifesi var.




25 Mayıs 2012 Cuma

Düzenli Medya Düzensiz Medya Düzen Medyası ve Düzen Medya



Düzenli Medya

Genelde yazılarımı üç kısımda yazıyorum son zamanlarda. Kısımlara ayırmamın ve başlıklar atmamın bir nedeni de o kısımlarda söyleyemediğimi söylemek ya da söylemek istediğimi vurgulamak. Aslında yazılarım daha önce kısımlı değildi, yekpareydi; yazı değil görüşlerimi içeriyordu. Sonra onlar bir düzene otursun istedim. Fikirlerin belli bir planda sunulmasının daha iyi anlaşılabilir olmalarına katkıda bulunduğuna dair çok filozof yazısı okudum. Gazetelere baktığınızda bunu görürsünüz zaten. Sıradışı yazanların pekçoğu okurlara ulaşamadan iletişimin absürd koridorlarında yitip giderler. Geriye ise sadelik, açık fikirlilik ve okur memnuniyeti kalır. Bu son on yazımdan oldukça hoşnutum. Okur sayısında çok ciddi bir artış olmasa da, en azından bütün yazıların hemen hemen yüzden fazla kez okunduğunu, okunma sayılarındaki dalgalanmaların sona erdiğini görüyorum. Düzenliliğin ilk kez burada yararını gördüğümü söyleyebilirim. Bu benim için ilginç bir deneyim oldu.

Düzensiz Medya

Eskiden parça parça yazardım. Herkese "yazılar bir kitaba yönelik de yazılmalı" desem de ben en son uygulayan olduğumu söyleyebilirim. Herkese söylememin sebebi aslında kendime çekidüzen vermekti. Bunlar öfke nöbetleri sonrasında oluşan anlık patlamalardı. Birikime açık değillerdi bu patlamalar. Yaydıkları enerji o ana özgüydü. Sonradan hatırlanması için şiddetliydiler. Belki gündem ya da genel kronoloji adına zayıf atıflardı, içerdikleri konu itibariyle. Onları zaman zaman hatırlayıp okumayı çok seviyordum. Üzülüyordum da bir kitaba giremeyecekleri için. Kimisi bir rüya, kimisi ciddi bir haksızlık gözlemi sonrasında öfke nöbetlerinin arasına sıkışan cümle öbekleriydi. Çok parçalı bir fanatiktim o yazılarda, kızdığım zaman. Zamanla o yazıların sayısıyla birlikte öfkeler de azaldı. Günün birinde sessiz alışkanlara dönüşerek şiddetlerinin almaması için öfkelerimi azar azar o yazılara -285 derecede depolamış ve öfke duyarlılığımın geleceğini garantiye almıştı. Yazılar da form olarak öfkelerimin sıkıştırıldıkları basınçlı tüpler oluyordu. Tam onları uzay boğluğuna sonsuzluğa salacaktım ki alfabenin yerini dilbilgisinin aldığı bir konumda o yazıların arasında birkaç kitaba doğru giden bir ortaklığın bulunduğunu fark ettim.

Düzen Medyası

O yazıları artık yazmıyorum. Zaman ile yaratıcılığın hiçbir zaman benden esirgemedikleri sabır ve çile, beni düzenin yeniden yarattığı bir adam yaptı. Onbinlerce kişi okuyordu artık beni. Konular, fikirler bitmemecesine aklıma yığılıyordu. Onları keyifle yazıya aktarıyor ve artık yazı süremin en az 5 katını da okur mesajlarına ayırmak zorunda kalıyordum. O cevapların bile her biri başlı başına ayrı bir yazı konusuydu.

Düzen Medya 

Yazarımız bilinmeyen bir süre için izne ayrılmıştır.

20 Mayıs 2012 Pazar

Adamlar Yalnız Olmaz 3


Yalnız adamın rüzgargülü

3.

Bir gün ben yalnızken
kendimden aşağı atlamak istediğimde
rüzgar buna izin vermedi

Ben rüzgarla uğraşırken bir çakı kesti dilimi
çok değil bir asma dalını dilimler gibi
içinden ne üzümler bağlar ve şaraplar aktı bu kesiğin

Ben bilemedim
kendime çoktum ya da acılara az
hep beni yeyip bitirdiler nefes aldıkça

Bu yüzden yalnız görünmek daha zor ölmekten



18 Mayıs 2012 Cuma

Geçmiş Zaman Mağduriyetleri

Mağdurya

Buraya yazarken iki elimden beşi siyasete kaysa da zamanın aritmetiğini kuşanıp "Hannibal ante portas" (Tartışmaya zaman yok savaşalım.) demek yerine "Hora fugit, stat jus" (Zaman geçer, hukuk kalır.) diyorum kendi kendime. Kültürel latin atalarım, coğrafi türk atalarımdan daha önce düşünmeye başlarken bir şeyi gözden kaçırmışlar ki o da coğrafi atalarımca çok sevilen bir eylemdir: Çok yürüyüp az gezmek.
Dolayısıyla topraktan gelen atalarımın az bildiklerini düşünmüşümdür hep. Latin atalarımsa, aynı toprakların bütün topraklar olduğundan hareketle oraya neden geldiğimiz ve durduğumuz konusunda sessizce düşündüler yıllarca. Tartışmayanların savaşa gittikleri, savaşanların ise tartışmadıkları yıllarda da düşünmeyi sürdürdüler. Eminim, bu fikirler çerçevesinin sınırları dışında kalan topraklara birçok toprağa çeşitli isimler verdiler, zamanlarının gereği olarak. Şimdi ben bu kalan topraklara son ismi veriyorum: Mağdurya.

Ya Mağdursun ya onlardan

Toprak senin değilse, onundur. Senin olmayan toprağı vermek istemezsen bütün değerlerini değiştirmek zorunda kalırsın. Ona toprağını geri vermek konusunda ise bütün değerlerini gözden geçirmelisindir o gücü ve kararlılığı kendinde bulmak için. Binlerce yılın ölümü, kaybı ve doğal seleksiyonu üzerinde, onların bıraktıkları topraklarda hem onlardan habersiz hem de yarın ne olacağından kaygısız yaşayabilir misin? Bu açıkyüreklilikle söyle! Kimdensin? Onlardan mısın bizden mi? Hiç değilse bir harita bul ve aynaya bakar gibi bak ona ve gör o ezeli ülkeyi:

MAĞDURYA
Rakım: Fahrenheit 451
Dili: Mağdur Dili ve Edebiyatı
Nüfus: %50 (Mükerrer oylar, sahte ikametgahlar, kömür stokları dahil)
Koordinatlar: Hoca aşağı Hacı yukarı
Yüzölçümü: Yüzsüz
Kişi (%50) başına düşen milli gelir: Sabırtaşı

Türkiye mağrur kalacak!

Çağlar, çanlarla çalıyor. Birisine birşeyler olacak. Benim coğrafyamda kan haritanın ta kendisidir. Yollar gitmez, akar. Yerler, durmaz çağlar. Benim ülkemde yollar serseri ve dilencilerle doludur, sen onlara insan diye bakarsan.
Onlar şu bildiğimiz meşhur kilometre taşlarıdır.
Batı uygarlığı onlara genellikle işaret ya da uyarı levhaları der.



3 Mayıs 2012 Perşembe

Tefrika mı e-kitap mı ö-reke mi?

Sorunsal, soru ya da sorun


Şimdi size dosya türü, program adı, marka ve yazılım isimleri vermeden bir e-kitap yazısı yazmaya çalışacağım. Çalışacağım diyorum, zira buna daha önce hiç çalışmadım. Yazılarımda genellikle çok az referans olsa da yeni teknolojilerle burun buruna olduğumuz son yıllarda belki de 45 yaşa yaklaşmanın huzuruyla ciddi bir adaptasyon sorunuyla karşı karşıya olduğumu görüyorum.
Kırk yaşımdan bugüne kadar hayatımın üçüncü büyük, ama bu kez gönüllü eğitim-öğrenim dönemimi geride bıraktım. Dörder yıllık bu üç çevrimin sonuncusunun farkı, ondan önceki geri teptiğim kişisel eğitim fırsatlarını reddetmemdi. Hayır, teknolojiyle asla onu reddederek flörtleşmedim. Tavrım biraz da bitmekte olan konvansiyonel bir dönemin araçsal üretim tarzlarının kayboluşuna dair bir yastı.
İlk kez bir yastan sonra kaybımı geri kazandığımı gördüm ve bu kez eğitime hayır demedim. Onu kabul ve buyur ettim, ağırladım ve işte bu dönem boyunca asıl ustanın bende gizlenmekte olduğunu gördüm. Usta ilk kez çırak kabul etmiyordu ve ustalar arası bir alışverişle bu son çevrimi de tamamlamış oldum.
Çevrimin iki ucunda çok garip ama hala iki insan duruyor. Birisi, çevrimin başındaki, hala yanı başımda duran adam. Öteki, çevrim sonundaki ben ise yanı başımda duran az meraklı kişiyle bir diyaloğu kesinlikle onaylıyor; ondan kopmayı, bırakmayı asla düşünmüyor, aksine ondan beslendiğini gizlemiyor. Ve biliyor ki teknolojik ilerleme, merakları mideye indirerek, onları azaltarak çalışıyor. Tarihinde ilk kez alet ve araç nesne durumundan çıkıp özne olduğunu iddia ediyor. Buna itirazımız yok, zira özne olarak tarihin en zayıf anımızdayız nesneler karşısında.

Nesne imparatorluğunun nesnesi olan özne


E-kitap'tan hala bahsetmedimse de ben su yatağından konuşmayı seviyorum konu nehir olduğu zamanlarda. Şu günlerde ilgililerinden epeyi beğeni ve merak toplayan tefrika.net çalışması, halen e-kitap'ın içinde bulunduğu ve şimdiki zamanımızla çakıştığı yeri tarif etmeye başladı, kanımca. Acaba ilk tefrikaların gazetelerde yayımlanmaya başladığı zamanlarda, şimdi kitap/e-kitap arasında birtakım tahterevallicilerin yapmayı çok sevdikleri giden kalan oyunu da oynanmaya başlamış mıydı. O devirlerde dünyadaki yazar, okur ve matbaa verilerinin kendi içlerindeki oranları, hiç kuşkusuz bugünkü oranlarla farklılık göstermiyordu. Gazetelerin yaygınlığının giderek artması, şimdiki internet ortamının daha dinamik hale gelişine benzediği kesin. Tefrikaların, okur ve yazarlarda yarattığı korku, imrenti ya da dehşet, insanın eskiyen aracı unutup yenisine gözünü diktiği trajik ana ilişkin olduğu açık.19 yüzyılın ortalarında büyümeye başlayan tefrika türünün başarısı karşısında elbette tepkiler hemen yerini aldı. Bazı eleştirmenler tefrika yayınlarını bir halk ve sanayi edebiyatı, kitle kültürünün değeri düşük bir özelliği olarak gördüler. Kimi asilzadeler meclis kürsüsünde söz alarak bu tür romanlar yüzünden hayal gücünün mantığı bozduğu tehlikesinden bile bahsettiler.

Tefrika/ahlak, e-kitap/modern ilişkisi

Tefrika.net'te bulunan ayrıntılı tefrika edebiyatı tarihinden okumaya devam edelim: "Sadece maddi çıkar taşıyan bu romanların okuyucuyu ahlak çöküntüsüne uğratacağı ve buna bağlı olarak yazarların da yeteneklerini kötü amaçlara alet edebileceğinden korkulduğunu belirtmiştir. Alfred Nettement ise tefrika romanların taşıdığı ticari kaygının bütün edebiyata yayıldığını belirtmiştir. Bu romanlar sadece içeriksel değil, biçimsel olarak da eleştirilmişlerdir. Okurun ilgisini ayakta tutmak zorunda olan tefrika yazarları ise bir bildirge yayınlayarak eleştirilere cevap vermişlerdir. Ayrıca, bu edebiyat türünün işçi sınıfına kolaylıkla okuma yazma öğreteceğini de savunmuşlardır."
Geçmişte edebiyata daha açık ve kesin görevler, hizmetler atfedildiği son derece aşikar. Bugünkü dolaylı durumunu da kötüye yormaktan ziyade insanın kuşkuları, korkuları ve sezgileri arasındaki bir meydan savaşı olarak görmekte çok yarar olacaktır.
Aşağıdaki son cümlelerden sonra da e-kitap'ın nasıl bir dar kapı ya da tünelden geçeceği, oradan da nereye gideceği daha iyi öngörülebilir sanıyorum:
"Bu roman türünün ilk çıktığı çağda kamuoyunun beğenisine göre ve hızlı yazılması yüzünden kötü eserler verdiği sıkça söylenmekteydi ama bugün bu düşünce geri tepmiştir çünkü birçok tefrikacının adı belleklerde kalmıştır. Günümüzdeyse, iki dünya savaşından sonra ve yeni medya araçlarının keşfedilmesiyle (sinema, radyo ve daha sonra televizyon) tefrika roman yavaş yavaş düşüşe geçmiş ve yok olmuştur."

Bu yazı için Küçük SANDIĞIN GİBİ DEĞİLSözlüğü
Tefrika.net:  www.tefrika.net adresindeki bir tefrika roman yarışması.
E-kitap (eBook ing.): E-okuyucu ya da tablet bilgisayar ve akıllı cep telefonlarından okunabilen elektronik kitap.
Öreke: Yünden ip yapmayı sağlayan bir düzenek.

Belki de rakip bile değildik seninle

Bir fenerliye can simidi atma denemesi

Belki de kardeş sayılırdık seninle. Deniz fenerinin Almanya'da bir örgüt olduğunu biliyordum ben. Dünyanın bütün fenerlerindeki ışıklardan fenerlerin yol göstericiliğine kadar, yüzümü aydınlatan bu büyük anlam bir yana o örgüt bir yana dedim. Nedense sınırlarımıza giren her adalet çabasının, anlamsızca geri püskürtüldüğü yetmiyormuş gibi adındaki fenerden gelen eylem de sorgusuz sualsiz, hayatımızın hapishanelerden yönetilme boşunalığına saplanıp kaldı. Hapistekine sen bir kere soramadın "Abi bunlar doğru mu?" diye. Fırsat mı verdiler. Köprülere, meydanlara, bağdatlara, store'lara yolladılar yoldular seni. Sene başında en iyi futbolcularını kaybettin, onlardan kalan paraların aritmetiği yasaktı. Çünkü ant içmiştin. Ölmek var dönmek yoktu.
Nasıl oldu da göremedin bugünlere gelen yolu? Sana hem kızıyor hem de teessüf ediyorum. Üç yıldızdan, üstüste 4 şampiyonluğa, ordan en büyük stada... aslında her şey bir adamın rakip takım kompleksi ve korkusundan başka bir şey değildi. Sana da bu korkuyu "başkasının korkusu" olarak geçirdi ve sen öyle bildin.

Artık yeşermeyen sahalardan sen sorumlusun

Mağduriyet memleketimi nasıl teslim aldı biliyor musun? Önce kanun hükmünde kararnameyle mağduriyetin adı değiştirildi. Sonra bu hastalık sana da sıçradı. Bir senedir kendini mağdur sanıyorsun. Ve kalkıp adını andın bir de, o ruhla, Kuvay-ı Milliye'nin; Atatürk'ün bile. Kendini o isimsiz kahramanlarla kıyasladın. Ben asıl bunu anlamadım. Biz İngiliz miydik, Yunan mı, İtilaf mı? Hadi zaten Atatürk'ün takımı şudur budur diye diline dolamıştın, rekabeti sahada bırakmayan her yerde onu arayan bir kelle avcısı olarak. Unutma arkadaş, çoğu savaşı da sen başlattın. Hiç merak etmiyor musun Avrupa ve Anadolu neden şimdi birbirinden elli bin Boğaz daha uzakta? Neden yalnızsın?
Bu sene hep sen çaldın ve sahnede bütün rolleri, tekstleri ve replikleri sen oynadın. Ama bu yaptığın tiyatro oldu mu ya da tiyatro yapmak sana yakıştı mı, buna tarih karar verecek. Provalara bakılırsa Shakespeare kararı çoktan vermiş aslında. Yaptıklarına gerçekten inandın mı?

Fırsat kriz de demektir uzakdoğuda

Şimdi kalkmış, son güne kadar, daha cenazeler kaldırılmadan bakıyorum da başarı kovalar oldun birdenbire. Herkesi o ya da bu şekilde ben mağdurum ben mağdurum diyerek kendine benzettin yıl boyu. Hep sana acımamızı sağladın. Yılın her gün her haftasonu her maç öncesi sonrası seni konuştuk, parlattık, kurtardık. Nasıl da unuttuk bak sen de gayet güzel bir başarı adayıymışsın. Ama sana yakışmayan şu oldu. Hiçbir zaman göğsünü gere gere ortalığa çıkamadın. Hep ezik hep başı önde, yerine gelince kaplan gibi -arslan gibi değil- yırtıcı.
Son terennümün de takımının ele geçirilmeye çalışıldığı üzerine.
Hani yirmibeş milyonduk eski kardeşim? Hani en çoktuk. Ve korktuk, korktun korkulmaması gerekenden. Kendinden. Sana benzemekten, senin ona benzememenden korkan adamdan.
Şimdi hepimiz birden o keyif için geldiğimiz, yakartop sıcaklığıyla maçlar, ligler çevirdiğimiz mesire yerinin bir uçurum kıyısına da komşu olduğunu öğrenirken oraya yuvarlanıyoruz aynı zamanda. Farkında mısın?
Yazık ettin bize kardeşim.
Uçurumdan düşerken gözlerime bile bakamıyorsun. Farkında mısın?






19 Nisan 2012 Perşembe

Bu Yaz


Bu Yaz



Geçen yaz bana bir baktın ve şöyle dedin:
geçen yaz "bu yaz"dı, bu yaz niye "geçen yaz" değil?

sana göre ben anlamıyorum yazlardan, tatillerden
zamanı geçirmek tüketmek sana göre, bana göre altın sarraflığı

tozları sayamazsın, tozsuzluğu bilirsin, elinde bir kaz tüyü
avluda şakıyan araba tekerlekleri hep sonbaharı bekler

yaz gelirken ben yaza doğru yürüyorum, ondan bir yere varamıyoruz seninle
zamanımızı kazanmak diyorum ben, sen harcamak diyorsun

yaz, nefes gibi tüketilmez, yıllar geçer unutulmaz
yaz hatıraları terazinin öteki kefesidir hep, ne koyarsan hayat tartar

üstelik tatile de çıkmadık bir hayat boyu seninle
bir hayat boyu ve fazlası sevmeye ettiğimiz yeminle nereye gidebiliriz daha başka

kordonda duruyoruz, bak gemiler içimizden geçiyor
bu şehrin yaşanmamış bütün anıları senin bir nefesinde yaşanır

şehrine kendimi teslim ettim seni alabilmek için, şehrin yaz halini terk ettiğim gibi yıllar önce
bana, bu şehirde, yazın en sıcak günlerinde yıllar önce seni aradığımı sen öğrettin

seni buluncaya kadar sensizlik çektim, hiçbir gölge teselli etmedi
geçen yaz, sensiz geçen bütün yazların adıdır, seni aramaktır... hâlâ...


19 Nisan 2012, İstanbul

Geçen Yaz 

10 Nisan 2012 Salı

Festivallerin sonu mu geldi?


Sanat için sanattan kurum içi(n) sanata

Geçenlerde gecenin epeyi de ileri bir saatinde, ahlak ve erdemine çok inandığım esaslı bir arkadaşım benden yardım istedi: Sinema festivali için gittiği bir seansta önde oturan bir hanımın film başlamasına rağmen olanca inatla akıllı cep telefonundan sosyal medya profillerinden kopmamakta gösterdiği ısrar arkadaşımı deliye çevirmişti. Saygısız izleyiciyi uyarmış, bu uyarıyı yanındakiler de desteklemiş, ama genç kadın onların kanını donduran ve orada, bir film festivalinin özel seansında neden bulunduğuyla ilgili gerekçelere çok ters mantıkta bir cevap vermişti:

-Sana ne!

Burada filmi donduralım ve biraz geriye gidelim. İnsanlık için çok kısa, ama sinema tarihi için uzunca bir süre geriye; kırk seneye yakın bir zaman öncesine. İstanbul'da bir kültür sanat vakfı kuruluyor. Saygın bir işadamı ve sanatsever ailenin önderliğindeki bu festival günümüze kadar birçok sanat etkinliğine imza atıyor ve ölümsüz İstanbul film festivalleri de bu vakfın himayesinde serpiliyor boy atıyor gelişiyor. İstanbul'un ölümsüz ve ezeli kültür semti Beyoğlu, bu etkinlikler sayesinde eski batılı tarzını sürdürebiliyor. Şehir kültürü bu vakfın duyarlılığı sayesinde çağdaş dokusuna kavuşuyor bir anlamda.

Peki o kız orada n'arıyor?

Bu soruyu arkadaşıma sorduğumda onu birkaç film seansında daha gördüğünü ve o ters cevabıyla bu durumun çeliştiğini söyledi. Biraz ara verip festivalizmden bahsetmeliyim. Senelerdir duyduğum ve bana amansız imrenti veren bir gelenektir artık bu İstanbul'da: Salonlar tıklım tıklım dolmasa da ellerinde koçan koçan biletler, başta hanımlar olmak üzere festival süresince o filmden bu salona, şu yönetmenden bu aktöre koşturulur durulur artık. Tarifsiz bir heyecandır bu. Yıllar içinde yavaş yavaş dünya çapında festivallerde yaşayan bir sinema tadı ve geleneği yer eder. Macaristan'da geçen sene "sanatsal" bir film mi çekildi? Onun ülkende vizyona girmeyeceğinden eminsen de bir gün mutlaka film festivaline geleceğini adın gibi bilirsin. İşte böyle bir şeydir festival. Entelektüel bir gusto yaratır kültürlü sanat gurmelerinin dimağında ve damağında. Gerçekten ciddiyim, buna inanıyor ve altını özellikle çiziyorum: Sanat yaşanabilir bir şeydir. İyi ki sinema var. Tabii ki diğer perde, sahne ve temsil sanatları da. Sinemasız bir opera, tiyatrosuz bir bale düşünülebilir mi aynı sanatsal çanakta. Hepsi birbirini etkiler, besler, anlamlandırır.

Arkamda oturan üç bayana anlatamadığım şey 

Gecenin o saatlerinde arkadaşıma hak verip, onun twitter mesajlarını başkalarına da yönlendirip dayanışmayı sürdürdükten sonra bir hayal kurdum: Bir arkadaşımı arıyorum. Beyoğlu'na çok inmez. Kültürle sanatla çok ilgisi yoktur. O sene bir yerden başlamaya karar verdiğini biliyorum. Bir şey olduğunu hissetmek, tahsillerinin karşılığını vermek, yüzeysel bulduğu yakın çevresinden uzaklaşıp, farklı ve farkındalıklı olmak adına geçerli nedenler aramak ve bulmak istediği her halinden belliydi. Derken film festivali programı geçiyor eline birden. İnternetten on tane film bileti satın alınıyor hemen. Saatlerin çakışmamasına özenle dikkat ediliyor. Mekanların da. İlk kez gittiği için de yeni şeylere tanık olacağını, yeni kişilerle belki karşılaşacağını hayal ediyor. İçi ısınıyor. Yüzeysel dostluklar, içi boş ortamlardan öteden beri sıkılıyordu. Başka bir şey arıyordu o.
Hayal bu ya. O arkadaşım festival esnasında tam film başlarken facebook veya twitter'dan heyecan içinde takipçilerine ya da arkadaşlarına gittiği filmin bilgilerini, o ortamın elitizmini, insanların şahaneliğini yeni yakaladığı farkındalıkla anlatırken arka koltuktan ciddi bir sesle uyarı alıyor. O anda başından aşağı inen kaynar sular, o gün takındığı günlük kültürel kimliğini de silip süpürüyor ve eller havaya ruhu kabarmış olan arkadaşım dönüp mahvediyor yeni kimliğini:

-Sana ne!



7 Nisan 2012 Cumartesi

Neden her şey Amerika'da geçiyor?

Nerden bileyim?

Ama anlamak istiyorum.
Sadece Amerika'yı izlerseniz bu izlenime kapılmanız çok normal, demem gerekiyor burada.
Eğer soruyu "her şey neden Amerikalıların başına geliyor" diye sorsaydınız o zaman cevap "çünkü senaryoları onlar yazıyor" olacaktı.
Bize göre Amerika diye bir yer var, ama Amerikalılara göre dünya diye bir yer yok: Dünya eşittir Amerika. Her şey Amerika'da geçiyor, çünkü her şey orada imal ediliyor.
Ediliyordu, madde olarak... Ama daha sonraları buna rüyalar da katıldı. Avrupa ve dünyanın kalanını dünya savaşlarına sürükleyen bütün nedenlerin tam karşıtı hayaller, beklentiler ve idealler... Din, ekonomi, yönetim konusunda Avrupa'da olanın ve yapılanın tam karşı kutupları Amerika'da "american dream" olarak adlandırıldı. Bu rüyayı belki de en iyi Türkler anladı -görmeyerek- zira dev sanal ansiklopedi Wikipedia'nın Türkçe'sinde amerikan rüyası 377 harf karakteri kadar tanımla yer bulurken, İngilizce'sinde bu tanım 23.709 karakterle kendini buluyordu.

O rüyayı biz gördük

Görmeye de devam ediyoruz. "American dream" deyince herkes 1.000.000 USD, Florida sahillerinde villa, malikane, süper hızlı otomobillere sahip olma hayali görüyor. Garsonluktan milyonerliğe, temizlikçilikten Hollywood yıldızlığına giden mesafe iki metro durağından daha kısa ve daha da önemlisi bu mesafe mümkün. Amerika bunu herkese kanıtladı. Dünya Amerika'yı, amerikan rüyalarını görmek için orada yaşayan, beklentiden kıvranan insanlar topluluğu olarak görürken, Amerika'da ise bu rüya çoktandır görülüyor. Avrupalı duyarlılığa göre rüya, psikanalizin önemli bir konusuyken Amerika'da pragmatik psikanaliz en trendy rüya konusu.
Amerika, tam da Avrupa'nın tersine insan ruhunu parçalamıyor, onu toplumu açıklamak için daha sonra toplayıp hapsetmiyor. Tam aksine insan ruhu rüya görmüyorsa toplumu defalarca parçalayıp, çekirdek rüyanın ayarlarını düzenliyor ve bundan sonra şehirleri, eyaletleri, ulusu ve devleti tayin ediyor. Avrupa iki yüzyıldır rüyaları analiz ederken, Amerika analizlerin rüyasını görüyor.

Amerikan rüya sineması

Bu rüya nasıl görülüyor?
Çok da karmaşık değil aslında.
Sadece Amerika'ya düşen göktaşları ve sadece orayı tercih eden uzaylıları hepimiz yakından tanıyoruz. Son yıllarımızı sarıp sarmalayan apokaliptik bilimkurgu filmleri, dünyanın sonu felaketlerini çeken zombi sineması... Vampir romanları, fantastik kurgu filmleri... Bunlar ve benzerleri Amerika'nın görmeye devam ettiği rüya kategorileri yalnızca. İşin daha da derininde bu rüya sinemasının sadece bir sahne perdesi olduğunu görüyoruz. Daha da derinlerde samimi olarak Amerika bu rüya sinemasını kendi dinsel ritüeli, ekonomik sarhoşluğu ve başkanlık zaferleri olarak resmen yaşıyor. Orada sadece bir güç, imparatorluk, zorbalık görmek isteyen avrupai bakışların hepsinde biraz eksiklik, kötü yerde konuşlanmışlık var cidden. İyi-kötü, doğru-yanlış eksenleri üzerinden Amerika'yı sonsuza kadar beğenebilir ya da nefret edebiliriz. Bu onu iyi anladığımızı asla göstermez.
Her şey her zaman Amerika'da geçer. Bu iyi ya da kötü değildir.
Bu bir rüyadır.
Sadece.







2 Nisan 2012 Pazartesi

Ayşe Arman Hürriyet'e genel yayın yönetmeni mi oluyor?





Rüyada Ayşe Arman görmek

Rüya tabirlerinin en iyi tarafı sembollerin kullanılmasıdır. Semboller, rüyaları sınıflandırırlar. En iyi tarafları da rüyalarda her şeyin iyiye yorulmasıdır. Gerçek hayat ve dünya zaten acımasız ve adaletsizdir. Bizler de kurtarıcılığı sembollere yükleyip her rüyadan bir kurtuluş umudu yaratırız. Anlayacağınız rüya tabirleri kitapları tam olarak "yardımcı" kitaplardır.
Gazetesinin rüyada ve rüya gören köşelerinin yazarı olan Ayşe Arman, bu rüyadan hiç uyanmayacağa benziyor. Hatta gazetesinde çok yakında uyanık düş gören kimse kalmayacak ve bunları görmezden gelen Ayşe Arman, hiçbir şey yokmuş gibi rüyalarına devam ediyor. Yakında bir hayaller alemine dönüşecek olan gazetesinin rüyası olarak sarı kaküllerini yüzüne döküp gene konuğundan rol çalan ve kendisini ön planda gösteren açılış resimlerini vermeye devam edecek.
Ayşe Arman'ın o gazeteden en son gidecek olması onu kendi rüyası içinde nasıl birisi yapar? Rüyasında Ayşe Arman'dan başka bir şey görmeyen Ayşe Arman, pek yakında gazetesini nasıl bir halde bulacak? Piyanonun torpilli pembe tuşu olan Ayşe Arman'ın karşı-notasına basılması için 20 senelik bir yayın yönetmeninin siyah tuşundan sonra bir beyaz aralığı verilmişti ve şimdi sıra bu pembe tuşa geldi.

Onun adından başka bir şey hatırlamamamız gerekiyor

Ayşe Arman sarı kakülleriyle çok yanlış yapıyor. Bu hatalı imaj çalışması ileride başına dertler açacak. O güneş gözlüklü ve tombul yanaklı fotografına kısılıp kalmıştı ilk yıllarda, sonra anoreksik bir yüzle, dikine, yüksek topukluları, mini etekleri ve çıkma dişleriyle halk arasında da endam etti. Ayşe Arman'ın TV'ye çıkmaktan kaçınması, birkaç kötü deneme dışında çok doğruydu, ama gelgelelim gazetesinde ona ayrılmış rüya köşelerini TV gibi kullanması son derece trajik bir yanılgı, bizden söylemesi.
Yirminci yılına muhakkak hızla yaklaşıyordur kendileri, ama yine de gazeteyi televizyonlaştırma çabaları tamamen boşa çıktı. Gazetesi amiraldi, ama neticede bir gemiydi ve bilirsiniz karaaşırı yerlerde telefonlar ve televizyonlar iyi çekmez.
Şu da var: İnterneti ve kitabı iyi kullanamadı Ayşe Arman. Sonradan bunlara çok hayıflanacaktır, eminiz. Hız sırasıyla işlemek kaydıyla bütün medyaları kullanabilirsiniz, sakınca yok; yeter ki yavaşla hızlıyı desteklemeye, hızlıyla yavaşı yarıştırmaya kalkmayın.
Ayşe Arman'ın adından başka bir şey geriye kalmayacak, öyle görünüyor ve bu durum "ee ne var başardı işte kadın, isim oldu marka oldu" diyenler açısından en az Ayşe Arman için olduğu kadar vahim. Müşterisi (ürün) ya da alıcısı (hizmet) olmayan bir çalışma (gazetecilik) ise sözkonusu olan, siz bunu gerçekten anlamamışsınız Ayşe Hanım.

Abyssus abyssum invoc

Son dersimiz olan Latince deyimlere gelmiş bulunuyoruz. Yukardaki ukala dümbeleği söz yumağı özetle şu anlama gelir: "Uçurum uçurumu çağırır." Veya hiç düşünmeden yorumlarsak felaket felaketi çağırır (doğurur). Sarı kaküllerden, gazeteyi televizyonlaştırmaya kadar Ayşe Arman'ın kendisi için hazırladığı kariyerde hızlıca tırmandığını çok iyi gözlemliyoruz.
Yazımızın başlığını tekrarlayalım şimdi: "Ayşe Arman Hürriyet'e genel yayın yönetmeni mi oluyor?"
Şu ana kadar yazdıklarımızla artık bir bağ oluşmuştur sanıyorum. Başından beri veya değil, ama Ayşe Arman Hürriyet'e genel yayın yönetmeni olarak hazırlandı. Hiçbir kriz, yönetici, hükümet ve mesleki türbülanstan etkilenmemesini başka neye bağlayabiliriz?*
Ayşe Arman çizgisi -çizgi demek zorundayım zira ona eklenmiş bir takipçi henüz görünürde yok ya da o vagonsuz bir tren hala- abyssus'lardan yani felaketlerden ve uçurumlardan, ama sadece bu dramatik seviyelerin yüzeysel duruşlarından beslendi yıllarca. Ayşe Arman hayatı boyunca sadece haber değerleriyle söyleşti, gazetecilik şadırvanının etrafında dolandı durdu, bir türlü abdeste ve imana durmadı. Hiçbir mabede girmeden bir mabed tarif etti ve şu günlerde ona hazırlanan amiral tersanesinde -deniz de bitti gemiler de- birkaç metreküp su içinde, sanal gerçeklik oyuncaklarıyla bu mabedin ilk ve son mümini olarak mutlaklığını ilan edecek.
Çünkü gazetede ondan başkası kalmadı.


*Ertuğrul Özkök'ün gazete yönetimini bırakmasından sonra onun devam eden etkisini soğuracak yeni bir pasif yönetim işi devraldı ki yeni ve esas genel yayın yönetmenine görev sert bir geçişle değil, uygun bir ortamda sunulsun, diye düşünüyoruz.

23 Mart 2012 Cuma

Adamlar Yalnız Olmaz 2

Yalnız adamlara iyi davran

2.

Yalnız adamdım. Dertlerin tam ortası. Unutulmakların mezarlığı.
Taşlara çarpa çarpa bitti tören. 22 pare mermi atıldı, kimse bilmiyordu nerde öldü bu cenazeler ve neden madalyalarıyla gömülmediler.

Yalnız adam, kefen ticareti yapmaz.
Yalnız adam, bakakalır, uyuyakalır, Galata Kulesi onun yıkılmaz mezartaşıdır.
Cenevizliler en yalnız adamlardı, kimse görmedi mezarlarını.
Ve İstanbul batarken ufukta sakaları gördüm, güneşi söndürmekten geliyorlardı, sarsılan kuyularla dipten sarnıçlar yaklaşıyordu il idare meclisine.

Camdan kefen yaraşır hiç batmayan şehre.
Yalnız adamlar aranıyor, pişmanlıklardan bıktık artık. Onlar gitmeden anlayamadık, bu şehirde nerelerden neler var?

Adamlar Yalnız Olmaz 1


11 Eylül'de aslında neler oldu?

Ve bir sabah uyanamadım

12 Eylül'ü o gün olmaktan çıkarmanız için ona 40 kere adını söylemenize bile gerek yok. 12 Eylül 1980'de ve sonrasında olanlar, o güne kadar olanları eğer 11 Eylül olarak adlandıracak olursak, ortaya şöyle bir denklemin çıkmasını sağladı: 11 Eylül = 12 Eylül.
Yaralarınızdan ve süren acılarınız üzerinden tarihe bakarsanız eğer, şimdiki zaman bile geçmez. Tarihe bakmadan tarihi konuşmak da o yara ve acıların sesinden başka bir şey olmaz.
Ya biz ne yapmak istiyoruz? Devam etmek mi yoksa kazdığımız çukuru isimsiz ıssız bir mezar yapmak için oraya devrilmek mi?
Ölümümüzden kazma ve küreği suçlayamayız. Ama 11 Eylül de kazma ve kürek değildir. Mezarcıyı 30 sene sonra müebbet hapse mahkum etmek ve hapse atmakla cinayetin suçlusunu yargılamış olmayız. Mezarcılar mezarlıktaki ölülerden sorumludur, onların başına gelen ölümlerden değil.

Bu bir faili meçhul faizi meşru bir darbedir

Müntehirin katili kimdir? İntihar eden kişinin ölümünün sorumlusunu tayin edebilir miyiz?
İntiharın sebeplerini araştırmak, onları saymak dökmek ve kişisel ölümü tamamen dışlamak, o dramı kullanmaktan öte bir şey değildir.
12 Eylül'de bütün Türkiye intiharın eşiğindeydi. Kurumlar toplumlar toplu olarak intihar etmek yerine iflas ederler, yani işlev bozukluklarının gereği olarak artık çalışmazlar, işlemeyi bırakırlar.
Kazayı, doğal felaketi yargılamak hiç ortada yokken o kaza ve felaketlerin gizli faili ve iştirakçisi konumuna sokar. Bir suçu işleyenle, olmayan bir suçu yargılayan arasındaki fark adaletin hangi karanlık yöresine götürür ki bizi?
12 Eylül'ü benzerlerinden ayıran tek şey travma yerine hastalığa dönüşmesiydi, içimizdeki durdurma eyleminin. Olacakları önceden göremezsiniz, olacaklara yenilirsiniz. Ve olacak olan, sizin kaderiniz olur. Tek sorun doğru yapmak değil doğru görmektir. Eylem ile bakış birbirini tamamlar, birbirinin yerine geçmez.

11 Eylül'de hepimiz neredeydik?

Şimdi neredeysek oradaydık. İçimizdeki bu durdurma hastalığı korkularımızla yüzleşemedi bir türlü.
Tarih devamlı olarak sorguluyor bizi. Dersten çok dershaneyi andıran tarih baba, müfredat yerine vicdanımızı, olayların akışı yerine tercihlerimizi kullanıyor.
11 Eylül'de hepimiz 12 Eylül'e bakarken bir şey yaptığımızı ya da yapmadığımızı sandık. Oysa ortada eylem falan yoktu. Eylemsizliğin devrimi başımızı döndürmüştü. Bu başdönmesine karşı  koyanlar da aynı dönme dolaptaydı, atlı karıncadaydı. Lunapark görevlileri, başka bir parka gitmişlerdi ve alabildiğince başıboştuk.
Görevliler gittikleri yerden dönmediler ve tarihimizde ilk kez yalnız bırakıldık. Kurucu atalarımızın hayaletleri de dönmediler gittikleri yerden. Tarihin hızına ve başdönmelerimize yenilmişlerdi belki ya da son treni kaçırmışlardı. Ne var ki uzaktan uzağa gülümseyerek, tek başımıza kalışımızın büyümemize delalet ettiğinin farkında, el sallıyorlardı.
Yolcu yolunda gerek.

20 Mart 2012 Salı

AŞK: Kısa Süren Sonsuz Mutluluk

Aşkın küçük yolculuğu

Yanlış formüllerle doğru deneyleri yaşayabilir miyiz?
İşte bütün sorun bu. Bir kafatasını yukarı doğru kaldırmamıza gerek yok Hamlet gibi. Tek sorun o kafanın içinde nelerin döndüğü.
Bize sonsuz zamana ve uzamla beraber verilen özgür irade neden ölümlü ve sonlu bir bedene hapsolunmuş? Bu bir ödev olamaz mı: Bedeni ölümsüzleştirme ödevi.
Bedenimizi ölümsüz kılacağımız güne kadar ödevi bize devamlı hatırlatacak eylemlerden en önemlisi aşk olabilir mi? Olabilir, ama aşkı hemen sosyal hastalıkların doktoru gibi göreve çağırmak, aşktan dönüşüm ve değişimler beklemek, onun rüzgarına kapılıp her türlü doğruyu kenara atmak ve terk edildiğinde ölümlü bedenin yasını tutarcasına susmak, hataları düşünmek, yanılgılar meditasyonuna gömülmek.
Aşkın bu küçük yolculuğu ruhu bedenden ayırmaya yeter de artar bile. Gelgelelim ona bir ilim, bir ansiklopedi ya da terapi olarak bakmak, ciddiye almak, gerçek dünyada ona çok yer vermek, onu yok etmenin en önemli silahlarıdır da.

Aşka kaç gün dayanabilirsin?

Aşksız yaşanmaz. Bu sözü parasız yaşanmaz sözünden daha çok duyarsın. Ortak noktaları ikisinin de kıt olmalarıdır. Farklılıkları da yöntem konusunda başlar. Aşık olmak ya da aşkı korumak için yöntemler yoktur.
Kimi onu görmeden duramaz, kimi her gün her saat düşünür kimi de ayrılınca anlar aşık olduğunu ya da sonsuz uzatmalara yaslanıp uzatır uzatır kimisi. Bunlardan en önemlisi melankolidir.
Melankoli bir yöntem mi? Aşk hastalığını güçlü bir semptomu olsa da bir kayboluştur daha çok. Aşka uzanmanın, ona sahip olmanın kıyısında acıları kurtuluş, hastalığı da aşk sanabiliriz. Melankoli görmekten vazgeçiştir. Duyusuz görmeyi denemek. Duygular yoluyla kimyaya haritacılığı öğretmek.

Tanrı, aşkın ışığı mı?

Seküler bir tanrı kadınları sevebilir. Kadınlar bu dünyadandır ve erkeklerse evrenin güçlerini -tek yanlı bir görev olarak- teslim ederler. Erkeklerin dünyadaki soylarını devam mecburiyetlerinin nesnesi olan kadınlarla anlaşmazlıklarının arasında geçerli etkin tek dil aşktır. Erkek ile kadın, haz ateşiyle yakınlaştıklarında ancak bu dil çözülebilir ve anlaşılır hale gelir. Her ikisinin de diyaloglarını onların dünyaya bıraktıkları şeyler olarak uzaktan gözetleyebiliriz bir tanrı gibi. Tanrı evrendir ve evrendeki her cisme eşit uzaklıktır.