28 Ekim 2016 Cuma

Genç bir yazara öğütler 5


Zamanın var mı?
Ya da zaman kaldı mı...
Birşeyler yapmalı diyerek mi çıkılırdı yola eskiden?

Eskiler, eskiyenlere ait olmamalı sadece genç yazar. Eskiyenler, eskilerin değerini düşürür yoksa. Zamanın varsa geçmişin önemlidir senin için. Yarın için birşeyler yapacak bir saniyen bile yoksa düş geçmişin  yakasından.

Evet bir zaman çizelgesi yapmalı, iyiliğin hatırı için.

İyilik kördür. Zamanca. Hiçbir zaman vakitlice gelmez, arandığında orada değildir.

Tesadüflerin belki daha çok yararı dokunur iyiliğe. İyilik ona bir harita sunulduğunda kör olduğunu unutur ve bakmaya çalışır gideceği yola.

Birisi ona kim olduğunu söylemeli ya da hatırlatmalı: Zaman, verilmiş sözleri olmayanlarla sözlerini unutanlar için lükstür.

Saati unuttuğumda birşeyler okurum zamanı yitirmekten korkmamak için. Satırlarda ararım gerçeğin saatini. Hepsini aynı kavşakta beklerken bulurum: Zaman, vakit, saat, an... Aynı noktada olmaları onların aynı olmaktan korur. Ve bu dört kız kardeş uzaklaşırlar birşeyler okunduğunda.
Okumak senin kavşağın olsun, kayboluşun yerine.

Ozanlardan uzak durma; zaten yaklaşamazsın. Şairleri geç bir kalemde, yoksa hayatın boyunca düşersin. Ve şiiri hep özle, asla yakanı kaptırma ona. Şiir, tanrının bile elinde değil hanidir.

Sana öğüt verenlerden kendini sakın. Öğüt vermediklerinde neler derler onları işit sessizce. En çok susarken birşeyler söyler bu kendini beğenmiş ustalar. Onların sadece ustalıklarını beğenmeye çalış. Boşver kendilerini, bütün kendi ve efendileri.

Sana bir şey sorulduğunda kendi sorularını hatırla: Hani uzun zamandır soramıyordun. Artık soru işaretlerinin kalmadığı bir dünyada nasıl bazı yalanların bile cevapların olabileceğini anlayabileceksin? Bazı sözlerini kapalı söyle, anlaşılmasın; anlaşılmaz olduğunu söylesinler ve hayatlarının kaçınılmaz işlerinden kaçmak için suçlasınlar seni, aldırmadan onlara yeni soruların işaretsiz geleceklerini söyle, uzun süre karanlıkta sınanmayan sözlerin soru olamayacağını da sözlerine ekle.


22 Ekim 2016 Cumartesi

Düşmanımı Arıyorum



İyi çocuk olmaktan bıktım'dır bütün kötü çocukların ilk sözü
Bir savaş var biliyorum ve düşmanımı arıyorum

İyi çocuk, göm sen de tüm dostlarını bir savaş baltası gibi
İçimden çıkacak o biliyorum geri dönmeyecek iyiliğin itmesi

İyi çocuk neredesin, hiç "bir yerde" olmakla beraber göründün mü
Dostlarımdan biliyorum önce hep ararsın ceplerinde hiç olmamış olanı

Matem izni istemek için gittiğim yerde ölümüme rastladım: birkaç kötü sözdü hepsi
Küreği ilk kapanın toprağında gömülüyüm aramayın başka yerde beni

Bir savaş var orada oldum ya da olacağım hiç inanmadım ateşkeslere
Beni bozuk düzenler buraya getirdi, hiç anlamamak'lar sükûneti

Sen o borazanı çalınca kaç asker daha terhis oluyor sanıyorsun
Oysa sıla mektupları bir türlü bitmiyor içine geç kalmak kaçınca beklemenin

"Seni seviyorum ya da öp beni hiç demeden savaşa gitmemeli" yazsın bütün trampetlerin derisinde
Ölüleri toplarken nolur ayırmayın memleketlerine göre ölünce heryerden oluyoruz ya hepimiz

Bu da yazsın hep şehit haberleri ve isimleri yazacak değil ya mermer dikililerde
Bir altyazı diğerini kovalayacak savaş anıtlarının adlarında bile savaş bitmediğinde

Hadi düşmanımı buldum diyelim ya kaybedersem dostlarımı veda bile edemeden
Ekliyorum: ben düşmanımı arıyorum sadece onunla savaşmayacağımı söyledi ağaçlar bunu biliyorum

Nefret askere alınsın öfkeler terhis edilmesin bütün şiddet ve kinler kurşuna dizilsin
Bir el bombası, usulca yaklaşırken verilmiş sözler siperime, bana sadece sorsun o günün ne olduğunu






24 Eylül 2016 Cumartesi

Eğer Senin Beni Sevdiğin Kadar Sevseydim Kendimi







Eğer senin beni sevdiğin kadar kendimi sevseydim, hiç terk etmezdim kendimi. Kendimi terk edecek kadar hiç sevmedim. Hiç de terk edemedim o yüzden. İnsan başkasını neden kendini sevdiği gibi sevemez? 


Eğer senin beni sevdiğin kadar sevseydim kendimi belki de sen olmazdın. Tanrı olurdum. Her şeyi kendim için baştan yaratır tıpkı onun gibi davranırdım: İstediğimi öldürür, doğurtur, herkesi kendime âşık ederdim. Mabetlerim, peygamberlerim, sözde benim yazdığım kitapları yazan kaçık şairlerim olurdu ve sabaha kadar saçmalatırdım herkesi; kendilerine saygılarını alır, deliliği ve kara sevdayı yayardım ortalığa. Ama sanırım bu oldu bu dünyada...


Eğer senin beni sevdiğin kadar sevseydim kendimi, belki de ben olmazdım. Yok ederdim zamanı ve geleceği ve geçmişi. Gezegenleri üzüm salkımlarına dizerdim. Kara delikleri geldikleri yere gönderir ve her şeyi unutup baştan kurardım evreni, bir şeyi patlatmadan. On beş milyar yıllık Büyük An sonsuz olurdu. Sonsuza dek sevebilirdim seni. Buna izin vermemek için benden çok sevdin beni.


Eğer senin beni sevdiğin kadar sevseydim kendimi, beni neden bu kadar sevdiğini anlayabilirdim. Hiçbir zaman bunu bilemeyeceğim. Sadece şunu biliyorum ve soruyorum bildiğimi: Beni bir gün terk etmek için mi bu kadar çok sevdin? Ben seni sevdim ve sana yaptıklarımı sen bana yapsan sırf onlar için terk etmezdim seni.


Eğer senin beni sevdiğin kadar sevseydim kendimi, hiç tanışmamış da olabilirdik. Pişman mısın bilmiyorum beni bu kadar sevdiğin için yoksa kadınlarda çok normal bir şey mi bu. Biliyorum daha da güçlüsünüz dünyadaki bütün güçlerden. Bir erkeği, hatalar yaptığında kapıya daha rahat koymak için mi bu kadar şiddetli seviyorsunuz ki o zaman o büyük aşkın cezası daha kesin ve sert oluyor. Bilmem, doğru mu anladım ben seni sevgilim... O kadar sevmesen terk etmez miydin beni?
"Keşke o kadar sevmeseydin beni, ama o zaman hiç mi hiç sevmezdim kendimi," dememek için zor tutuyorum kendimi...

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Kitap Yakmak

                                                  
                           



Bir yerde kitaplar yakılmaya başlamışsa 
nihayetinde insanlar da yakılmaya başlanacaktır.

Heinrich Heine (1797-1856) Musevi kökenli Alman şairi



Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 (1951) romanının yarattığı etkiler, edebiyatın gücünün de ötesinde günümüze kadar gelen birçok sosyo-kültürel tespit, kavram ve zihinsel deneyime yol açtı. Roman her bakımdan talihliydi de. Ünlü Fransız sinemacı, yeni-dalgacı François Truffaut sinema için bu romana el attığında F 451, G. Orwell'ın distopik 1984 romanıyla birlikte bir tiyatro oyununa çoktan dahil olmuştu bile. F 451 talihin garip cilvesi tam da 1984 yılında yeni bir yazılım şirketi olan Trillium ile aynı adı taşıyan bir bilgisayar oyunu için uyarlandı. Tabii ki Amerikalı siyasi aktivist ve sinemacı Micheal Moore'un Fahrenheit 9/11 belgeselini çekmesine kadar (2004) F 451 okurlarının ve okumanın da çok ötesinde kitap kültürünün en bilinen, en eleştirel ve aksiyomatik olgusu olmanın içini tamamen doldurmuştur.

Kitap yakmak. Bu sıkıcı eylemin tarihini ve krimonolojisini düşündükçe kitabın nasıl doğduğuna olan merakım giderek daha da artıyor. Bu da beni insanın dünyadaki düşünme, anlamaya dair kültürüne olan ilgimi fazlasıyla pekiştiriyor. Kitap yakmak daha büyük bir ölüm değil mi? Yakan ve yakılan için. Kitap yakıcı ya da F451'deki fütüristik itfaiyeciler, 10 Mayıs 1933'de, ilkin Berlin'de, Hitler iktidara gelir gelmez başlayan ve Almanya'nın üniversite kentlerine hızla yayılan kitap yakma eylemlerini basit bir alaylı/mektepli karşılaşmasına indirgeyebilir miyiz? Ya da yeryüzündeki tüm alet kullanan canlıların düşünsel açıdan bıçakla ortadan ayrılmış gibi iki ayrı paleo-antropolojik ve nörolojik cepheye ayrıldıklarına inanabilir miyiz gerçekten?

"Ben Thomas Mann, Maria Remarque, Erich Kästner´in yazdıklarını ateşe veriyorum."

Mayıs 1933'te Almanya'da bu olayları organize edenler, kitap yakmayı bir sembolik hareket olarak görerek bu sözlerle eylemlerini başlatıyorlardı. "Eski çağlarda olduğu gibi, ateşe temizleyici ya da hastalıktan arındıran bir güç olarak bakıldığından, kitap yakma olayında, nefret edilen Weimar Cumhuriyeti'nden kalan eserleri ve düşünüşleri ateş içerisinde yok etme amacı vardı." (1) Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels´in "Almanya´da toplumun iç ve dıştan temizlenmesi" sözlerinin yol açtığı bu eylemlere karşı Almanya´da hemen hemen hiç kimseden bir karşılık gelmiyordu. "Kitapçılar ve yayınevleri fırsatçı davranıyor, eğitimi yüksek olan halk, o dönemin gerçek karakterini ve politik durumunu gözardı ediyordu. Bunu üniversite öğrencilerinin yaptığı bir şaka olarak görüyordu. Yurtdışından gelen tepkiler de farksızdı. Çoğu bunu eğlenceli, üniversitelilerin işgüzarlığı olarak görüyordu." Bu tepkiler sanırız günümüzde de eşit ve benzeri karşılıkları olmasa da başka sosyo-kültürel nefret söylemler ve sosyo-mediolojik linçlerle kendini gösteriyor. Bu şiddetlerin gerçek aktörleri sanırız kütüphanelerin yerlerini ya da varlıklarını bilselerdi kitap yakma adına sonuç Almanya'dan farklı olmazdı.

Hitler döneminden çok önce doğmuş, eserlerini vermiş ve Alman kültürünü, edebiyatını tarihi içinde ötelere taşımış Musevi kökenli ünlü şair Heinrich Heine'nin "Bir yerde kitaplar yakılmaya başlamışsa nihayetinde insanlar da yakılmaya başlanacaktır." sözü şairlerin kâhin yönlerini bir kez daha ortaya koyuyor. Yazarların hâlâ açıklanması ve anlaşılması zor üslup ve içerik tercihlerinde elbette fizik koşulları ölçüsünde kalan olağan bir dil eyleminin sonuçlarını aramak yararsız olurdu. Kitap yakmakta bir cadı avı aramak da bu çaba kadar boşuna olur. Peki nedir kitap yakıcılarının eylemini, belirgin bir itaatkârın şuursuzluğunun ötesinde diğerlerinden ayıran neden? Sembol olmanın ötesinde kitapların dünyayı ve insanı getirdiği aşamaların akışını bu hiper-sembolik şiddet tutumuyla cezalandırmak ya da durdurmak bu şiddetsever sosyal karakter tipine ne gibi avantajlar verecek? Ya bu eylemler karşısında susanları ne yapmadıkları için suçlayabiliriz?

Kitap yakmak, çok açıkça görülüyor ki bu eylemin sorumlularınca, o ya da bu katakulliyle yeni devralınmış bir yönetimi otoriter ve totaliter bir rejime zorlamanın ani telaşıyla, en hızlı şekilde kültürel sınıfların üzerinde beklenen baskıyı yaratmanın önemli bir sembolik aracı gerçekte. Bu açıdan tarih içinde kitap yakmak en az bir uygarlığı yok etmek kadar değer taşıyor. Sırasıyla dünyanın ateşle eylem sınavında, rakibinin ya da düşmanının kültürel sınıf tedirginliğini artırıcı önemli bir silah. Fikirlerin çatışması ve tartışma kültürüyle yoğrulmuş, ilerleme ve modernliği seçmiş, yaşamına aktarmış, sonraki kuşaklara da kültürün ucunu açık bırakmış olan kuşaklara haddini bildiren bu ateşli eylem, dogmatik ilkel aklın ürettiği en "yaratıcı" marifet. Neden? Çünkü kitaplar yanabilir. Niye? Çünkü binlerce yılda milyonlarca masumu yaktılar, kitapları mı yakamayacaklar. Niçin? Çünkü bu işler böyle. Kendini asgari savunmaya almadan bilimdi felsefeydi kültürdü yok öyle. Kırılgan ve zayıf olmayacaksın. Kaleme ateşle karşılık tabii ki verilebilir. Ne sanmıştın? Türler arasında herhangi bir vicdanı ahlaki geçiş olduğunu mu? İnsan türleri olmadığını mı? Dünyanın okumuşlara, alimlere mi kalacağını? Cehaletin, kopukluğun, meraksızlığın, tinsel sömürünün ve insanın geleceğine dair büyük ilgisizliğin de şaşılası övünülesi kimlik göstergeleri olmadıklarını mı?

Kafanı o kitaplardan kaldırıp başka bir şeyle, mesela öteki karşı-tür ile, hiçbir şey olmadığı ve bilmediği halde, sadece canlı olduğu nefes aldığı ve ne olduğunu bilmediği için de hayranlık ve beğeni ilişkisi kurmaman yüzünden takındığın kibrin, o kitaplarının yakılarak cezalandırılacağını hâlâ anlamadın mı?

İtalyan devletinin 18 yaşına basan herkese kitap almak ve sanat etkinliklerini izlemek kaydıyla 500 € verdiğini yakın zamanda öğrendiğimden ve daha birçok şeyden beri kitapların daha yazılmadan yakıldığını düşündüğüm bir dilde yazmanın yanmak olduğunu da artık çok iyi biliyorum. (2)


(1) Nazilerin Kitap Yakma Eylemi 70 Yaşında, dw.com

(2) Bu yazı vesilesiyle kafekultur.com un başlattığı bir kitapçı kampanyasından söz etmenin tam da sırası. "F451 Değişik B1 Kitapçı" sözleriyle kendini tanıtan bu hareket en az 1000 Don Quijote gücündedir bence. "Bir kafekültür hizmeti" denildiğine bakmayın. "1 kitap al 10 kitabi yanmaktan kurtar ve 100 insan yarat" gibi bir söze de imza atan bu iddialı hareketin tek amacı var: Ne istediğini ve okuyacağını bilen ya da en azından bunu gerçekten merak eden gerçek okurlara maddi olarak destek olmak. F451 Değişik B1 Kitapçı bu sebeple piyasadaki, raflardaki bütün satışa açık kitapları %45,1-54,1 indirimleri arasında kitapseverlere sağlıyor. Sadece bir e-posta atmanız yeterli: iletisim@kafekultur.com  DEĞİŞİK degil mi?

83de3319-6fa1-4ece-bd4f-625b4de9af9c451.jpg






26 Temmuz 2016 Salı

İlahlı Kuvvetler 1 Silahlı Kuvvetler 1


Okura not:  Birazdan okumaya devam edeceğiniz İlahlı/Silahlı Kuvvetler yazı (dizisi) Ocak 2012'de kaleme alınmaya başladı. Çinli general Sun Tzu'nun yaklaşık 2500 sene önce yazdığı sanılan Savaş Sanatı adlı strateji kitabının verdiği ilham ve referanslarla; savaş ve insan hayatı üzerine yazarının kaleme aldığı bir deneme dizisi olacaktı bu yazı. Ne var ki ilk yazının kaleme alındığı tarih, yazarının geçmişi sebebiyle açıklamakta ve ifadede zorlandığı bir döneme isabet ettiğinden yazar bu deneme dizisine kişisel nedenlerden devam edememişti. 15 Temmuz 2016 günü sonrası bu yazı bu kez cidden bütün ruhuyla ete kemiğe bürün ve gelecek nesil okurlara da kalabilecek bir yazı olması dileğiyle yeniden gözden geçirilerek yazılmasına devam edilmesi düşünüldü. Bu açıdan okumadan önce yazının ilk kısmını  okumanız önerilir.)

Kâinat

Sun Tzu'nun generallere önerdiği ve "Harp Sanatı'nın, yerinde, koşullara uygun karar verme durumunda hepsi birbirine bağlı irdelenmesi gereken" beş faktöründen ikincisidir Kâinat. Diğer dillere çevirilerde space yani boşluk, uzay ve askeri terimlerce karşılanması gerekirse alan ve saha olarak karşılanmalıdır.
 
Sun Tzu, Savaş Sanatı'nda genellikle yüzbinlik ordulardan örnek verir. Toplamı 14 bölümden oluşan bu strateji kitabında her bölümde, kuşkusuz dünya askeri tarihini oluşturan harp strateji ve taktiklerini etkileyen değişik sayılarda bol maddeli listelere yer verilmiştir. Bu yazıya konu olan sembolik beş madde, Tzu'nun askeri bilgeliğinin ortaya çıkıp kaybolduğu en açık örnektir. Bunun dışında general Sun Tzu, savaşı sıradan bir işmiş gibi açıklar ve anlatır durur. Kuşkusuz iki asır önce çevirilerek batı dillerinde ortaya çıkan bu eserin günümüze kadar nasıl geldiği büyük soru işaretleriyle doludur. Kadim metinlerin zaman içinde birçok isimsiz yazar, okur ve yayıncı tarafından yorumlanarak değiştirildiği hatta "geliştirildiği" gün gibi açıkken Savaş Sanatı metnine anonim olarak bakmak da mümkündür. Yine de Sun Tzu adının günümüze kadar gelmesinde, onun Çinli bir general olması kadar üç bin yıl kadar uzak bir geçmişten gelerek neredeyse birçok çağdaş iletişim ve işletme bilimlerine günümüzde uyarlanan bir h seda olmuş olması da bu haklı şöhretin en önemli yanıdır bizce.

Sun Tzu'nu savaşı sıradan bir iş gibi yazmasında bir kötülük ve sakınca yok. Kendi döneminde sanırız önemli de bir işti savaş. Hatta varoluştu. Çin'in bugünkü nüfus yoğunluğunu birkaç bin yıl geriye götürecek olursak dört büyük krallığın uzun süren savaşları sonucu bir tek Çin imparatorluğu altında toplanmasıyla oluşan Çin belki de en yaşlı ve kadim devletlerden birisidir günümüzde. Bugüne ne Roma kaldı ne Konstantinopolis ve ne de Kudüs... Son iki asırdır milli adlarla kurulup parçalanıyor ülkeler. Bu rüzgâr kesin olarak sonlanmasa da halihazırda dünya haritası tarih içinde kaybolan ve günümüzde yaşayan binlerce dilin karşısında 200 kadar devleti barındırıyor. Eğer dil-kültür ve ulus-devlet bağlantısını ciddi olarak düşünürsek, ortada en azından yaklaşık bir uyum olmalı her şeyden önce.

Peki bunca dile ve kültüre rağmen, onların sayılarına oranla kat ve kat düşük ülke haritalarına indirgeyen temel etkenler nelerdi? Savaşı sanırız bunların başına yazabiliriz. Savaş, insani olan ne varsa onun aksine çalışan bir eylem kültürü her şeyden önce. Ve temelinde güç, iktidar, çıkar hırslarının yattığı bu eylem meşrulaştırıldığı ölçüde acımasızlığa ve vahşete evrildi hep. Şiddeti, dehşeti arttıkça giderek savaş daha da meşrulaştırıldı. Yasa, izin, hak ve adalet gerekçeleriyle; eylemin infazına kadar bunu durdurmamak hatta hiç yapmamak seçenekleri de dahil her türlü uzlaşma ve barış olasılıklarının yeterince tüketilmediği bir sürecin sonunda birilerini sistemli, planlı olarak öldürmek aslında ne kadar adil, doğru ve ahlaki? Dünya haritasının dil ve kültür kalemlerini ele geçiren silahların zoruyla çizildiğini toptan kabul etmemiz gerekir. Ve belki de gerçekten uğraşılsa savaşların yarattığı kayıp insan bedenlerinin yan yana koyulmasıyla da çekilebilirdi bu çizgiler. 

Binlerce kilometrelik Çin Seddi, bölünmüş şehirlerin ortalarından geçen hatlar, yüzlerce kilometrelik Batı Şeria güvenlik duvarı, Berlin Duvarı karşısında ağlama duvarları, hac mekânı duvarları, mabed duvarları daha mı kısadır? Hepsi savaşın kanlı çizgileriyle örülmemiş midir? Bir insanı öldürmemek; kişisel ya da sosyal eylem olarak neden hiç kutsallaştırılmamış ve yüceltilmemiştir? Tersiyle imparatorluklar, dinler ve ülkeler kurulmuş ve yıkılmıştır.

Sun Tzu'nun Savaş Sanatı bugünden bakıldığında savaşın kâinatının, yani savaş sahasının, harp alanlarından çıkıp dünya haritasının çizgileri haline gelişinin bir kök hücresi gibidir adeta. Bir general, siyasetçi ya da muktedir Savaş Sanatı'nı bu gözlükle okuyamaz mı acaba? Her ordu ve asker sadece savaşmak zorunda değildir. Sun Tzu'nun eserinde ve belki de insanın bilinçaltında eksik olan Barış, Savaş'ın karşıtı olarak görüldüğü sürece asla Huzur, Sükûnet ya da Dinginlik'e dönüşemeyecektir. Barış, Savaş için ancak bir rüyadir, ne var ki savaşlar da asla Barış'ın kâbusu olmamalıdır; bu ölüm uykusuna izin vermemeliyiz.

(devam edecek, Dünya)

İlahlı Kuvvetler 1 Silahlı Kuvvetler 0

13 Haziran 2016 Pazartesi

Kitabın Gezi'si ya da 8. Kadıköy Kitap Günleri


http://www.kafekultur.com/icerik/34
(Birazdan okuyacağınız satırlar son derece öznel ve nesnel bakış açıları ile tespitler içermektedir, mesleki deformasyon, pişmanlık ya da pes etme iddialarını reddetmektedir.)

1-5 Haziran 2016 günü Kadıköy Haydarpaşa Garı'nda güzel birşeyler oldu. Sanırım ilk kez okurlarla tanıştım hayatım boyunca. Hayır hiç imza günüm yoktu; son derece sınırlı sayıda kitabım vardı standımızda, çok azını da imzaladım; hatta bir arkadaş-okurum imzalamamı istemedi ve hayranlıkla şaşırdım ona yeni bir şey daha öğrenerek. Bu da sanırım olanların işaret fişeğiydi.
Tabii ben sadece bu arkasında durduğum 5.40 metreye 80 cm şeklinde dizilmiş birkaç bin kitabın içinden yazıyorum.
Bence kültür adına bu fuar Türkiye'de Kitabın Gezi'siydi. "Emniyetli" yayıncılar ve "güvenli" yazarlar bizi çevrelemişti iki ayrı peronda. Gaz maskeleri olarak sık sık tükettiğimiz kağıt bardaklar kullanıyorduk. Kitap standlarında ise elektrikler neredeyse kesilmişti. Pos cihazları ve kişisel taşınır bilgisayarlar dışında elektrik kullanmak yasaktı. Bunun, garın bir kez daha "yanabileceği" endişesi yüzünden yapılan dikkatli bir uygulama olduğunun farkındaydık. İyi ki mobil cihazlar şarj edilebildi orada ve Kitabın Gezi'sinin gerçek kareleri paylaşılabildi. İki gün aynı saatlerde yağan yağmur TOMA'larının karşısına gövdemizi siper edip kitaplarımızın üstüne kapandık, zira getirmediğimiz ama yarattığımız naylonlar kitapları örtmeye yetmemişti ve Gezici okurlar da bunu bir ritüel sanıp kapatılan naylonları yağmur altında açıp kafalarını içine sokarak kitaplarımızı incelemeye devam ettiler büyük bir olağanlık içinde. Buradan Avrupa yakasının daha az yağış aldığı sonucunu çıkardık ayrıca.

Hala kimse farkında değil aslında neler oldu. Bence resmen beklenen kesimden değil aynen Gezi'de olduğu gibi beklenmeyenlerden beklenmeyen tepkiler yağdı. Hem de sessizce, efendice.. Çünkü orada sadece kitaplar ve okurlar vardı. Olması gereken olduğundan kimse ne olduğunu anlamadı. Ve kitap kültürünün temaşa tarafının aslında ülkemizde saptırıldığı gibi danışıklı fuar yerleri olmadığı, ama tarihin ve talihin garip cilvelerinden birini bunun örneği olarak yaşadığımızı, bir daha olursa da aynısının olmayacağını iyice anladık. Aynı Gezi gibi 8. Kadıköy Kitap Günleri okurun yayıncıya, yazara, kitabevlerine, maniple hemcinslerine bir isyanıydı.
Anlayana.

Ben de kendime isyan ettim.
Kitap günlerinin her günü "bugün son yarın böyle olmaz" dediğim için. Bunu bildiğimi düşündüm böyle düşünürken, zira bildiklerim öğrendiklerimden ileri geldi hep şimdiye kadar ve şimdi anlamış bulunuyorum ki okur katında - ki aslında okurları hiç merak etmem onların devinimlerinin ölçülebileceğini düşünmediğimden ve bir yazar olarak da okurun kılıcını kafamın üzerinde değil de göğsümde saplı bulundurmayı tercih etmişimdir hep, çünkü hep kendimiz için yazarız, bu yazının temel iletim (iletişim değil) şansıdır, kendin için yazmadığın anlaşılırsa çok satarak ve en az okunarak ve zamanla da hiç satmayarak cezalandırılırsın, ey genç-yeni yazar kafana lütfen sok bunu, okuru düşünme, onun da seni düşündüğünü düşünme; bu işte iletişim diye bir şey yoktur; o kitap satıcılarının yazara müdahaleyle daha çok para kazanmayı düşlediği andır ve boz o anı - evet okur katında anlamış bulunuyorum ki okur tek başına vardır ve yazar vardır bir de gerisi başka alanların ürünüdür. Diyeceğim odur ki yazar ve okur - eğer bir araya gelmek istiyorlarsa, ki bunun pratik ve zihinsel değerlerini hiç anlamış değilim - asla bir araya gelemezler. Okur, imza seansında yazarını genellikle henüz okumadığı yeni kitabıyla büyülenmiş olarak bulur ve buna son derece üzülür, zira o, okuduğu kitabın filmini çekmiştir ve bunun hala bir gösterim cihazı keşfedilmediğinden, yazara bu filmi göstermek yerine anlatmak istemektedir. Araya giren imza ise tarihsel olarak bu imkansızlığın onayıdır.

8. Kadıköy Kiap Günleri'ne kadar neler oldu peki? Neler oldu da daha çok kitabın endüstriyel ilgililerine tokat atan bu isyan meydana geldi?
Efendim, kitap hala önemli bir modernist araçtır. Modern olmayan kitapların dünyayı ne hallere sürüklediğini gördük. Hala da görüyoruz. Kitap masumiyet tellallığı yapacaksa önce kendisi masum olmalıdır. Her kitap masum değildir. Buna hiç okunmamış, yayınlanmamış bir kitap da dahildir, çünkü her an patlayabilir... Şurası üzücü ki dünya yeniden sosyal medyalarla kitapları keşfetti ve sürekli manipülasyon, spekülasyon imkanları içinde bilmem kaç harflik, bilmem ne etiketlik cımbız ve büyüteçlerle onlara bakmayı, onları parçalamayı seçti deyim yerindeyse. Tam da bu satırları yazmadan önce bir arkadaşımdan gelen bir link beni iyiden iyiye çileden çıkardı. Sözkonusu linkin uzantısında yine şu 10-20-50'ci ve aslında yazı olmayan, aktarım değeri de taşımayan bir konu irdelenmişti: Şu Kadar Sayfadan Az Her Kayfede Okuyabileceğiniz Bilmemne Kadar Kitap.
Tabii ki inceledim. Kurucusu ve sahibi olduğum yayınevinin kitaplarından olmadığını anladıktan sonra derin bir oh çekerek sahifeyi kapattım. Ama şurama bir ok saplanmıştı resmen. Kitaplar arasında Albert Camus'nün Yabancı adlı romanı da vardı.

Efendime söyleyeyim iyi yazarlar, her yayıncının sadece tek başına yayıncısı olmayı düşlediği yazarlardır. Bir düşü nasıl paylaşabilir ki insan? Salt veraset süresi bitti diye bütün yayıncıların koro halinde bir yazarın hem de onun popüler kitabını intikam alırcasına yayınlamaları kusura bakmayın ama ticari orji gibi geliyor. Talihin cilvesi yayınlamakla övündüğüm yazarlar arasında veraseti tükenen yazarlar da vardır. Ama ben kesinlikle onları kitap piyasasındaki yaygın kullanım şekliyle değil hiç işlenmemiş ya da ilk kez işlenmiş haliyle yayınlamayı seviyorum. Bir kültür yayıncısı olarak benim ilk ödevimdir bu. Aynı zamanda bir zamanlar düzgün giden bu sektördeki iyi yayıncılardan uzak ve yakın mesafelerde gönüllü/gönülsüz aldığım derslerin görgüsüdür de bu.
Bu inanışla inandığım sevdiğim yazarların zamanla genç ölümlerle aramızdan ayrıldığı gibi ortak bir özelliğin üzerine yayınevimi kısmen inşa ettiğim sonucuna vardım bu kitap günleri sırasında. İrkilmedim bu acı gerçekle, tabii hemen savunmaya geçtim. İyi ünlü çağdaş ve yabancı yazarlar bütçe olarak çok meşakkatliydiler; üstelik çoğunun zaten yıllardır iyi yerli yayncıları vardı. Ama ben genç ölen yazarların yayıncısı mı kalacaktım hep? Böyle başlamamıştım ki zaten. İyi yeni yazarları bulmak, yeni ve iyi yazarlara yol açmaktı başından beri tek ve genel amacım. Falan filan... Ki bu fikrin hep peşindeyim henüz kendim de dahil başarılı olamasam da... Evet cidden çok zor ünlü ölümsüz ve ünsüz ölümlü yazarları arasında milyonlarca seçeneğe ve yeni müdahaleye açık bu bir yayıncı olmak.
Ve bu yazdan itibaren yazarlığıma yeniden dönmeye onu ve ona sımsıkı tutmaya/tutunmaya karar verdim. Bu tuhaf yayıncılık macerası benim için zihnen Kitabın Gezi'siyle bitti ve yazarlığım başladı. (Yayınevini kapatmıyorum bu arada, soranlara; aktif yazarlığımın yayınevine katacağı olağanüstü yeni sonuçlarla ilgilenen herkes şimdiden hazır olsun:)

Demem o ki bu minik fuar hem beş günde ülkenin en iyi kitap fuarı olma yolunda rekorlarla işe yeniden soyundu ve hem de bu konuda yeni rekor ve şaşırtıcı sonuçları oluşturma konusunda aktif ve tecrübeli yerel yönetim ve candan ekibiyle şu önemli işe ilk kez kendi çapında imza attı: Kitabın gerçek ilgilileri olan yazar ile okuru bir araya hem zihniyet hem de gerçek olarak bir araya getirmiş olmak. Tek dileğim bizde yanlış anlaşılan ve aslında dünyada sadece profesyonel olarak uygulanan, okurların hiç de ilgi göstermediği kitap fuarlarının adını ta ilk baştan Kitap Günleri olarak koyan Kadıköy Kitap Günleri yönetimi ve tüm çalışanları bizi yine Haydarpaşa Garı ambiyansıyla şaşırttı ve eminim buna yeni sürpriz ve başarılarla daha da fazlasıyla devam edecekler.
                                                                                               
                                                                                                                          09.06.2016/Ankara

Not. Dikkat edilirse yazımı bitirmedim, sadece sonlandırdım. Bunu yaparken bu fuar için kaleme alınan yazıların birinde rastladığım uzun ömürlü olsun temennisine ayrıca hiç katılmıyorum, çünkü iyi şeyler ve Gezi'ler bir kere olur. Fuar benim için bitti ve ben uyandım. Başka şeyler yapmak ve olmak zamanı.


16 Şubat 2016 Salı

Nuovo Cinema Paradiso yahut çocukluğun hiç geri dönmeyen masumiyeti


20. yaşı için oğlum Can'a

Çocukluk en neşeli yalnızlığımız.
Uzun sürmez. Kış çabuk gelir. Sorumluluklar, kimlikler. Çabucak büyütülürüz. Bu acele yüzünden çocukluğun masumiyeti hemen bizden uzaklaşır.

Nuovo Cinema Paradiso'yu ilk izlediğimde farkında değildim. Benzeri bir daha asla gelmeyecekti. Tıpkı otuz yıl boyunca kasabasına geri dönmeyen küçük Salvatore (Toto) gibi.
Daha çok bilinen adıyla Cinema Paradiso'yu sineması olmayan bir şehirde ilk kez izlemiş olmalıyım. Televizyonda elbette. Orada gereğinden fazla yaşamıştım ve bana bahşettiği dönemin yoğunluğuyla yaptığım şeyler arasında neredeyse bir kitap boyutunda yazıları da katabilirim.
Yazılar elbette Cinema Paradiso ve dolayları hakkındaydı: Taşra, taşralılık, metropol, sanat ve dönüş kavramları üzerine. O zamanlar adeta Dönüş kavramının kıskacı altındaydım. Nereye gitsem hep dönüyordum bir yere, çünkü geldiğim bir yer, çıktığım bir tekvin yoktu. Memleketsizdim. Üstelik bu sorun bile değildi. Akrabalık yok sayılırdı. Hep göçmendik ve her gittiğimiz yere döndüğümüzü sanıyorduk, ama ortada ne gurbet ne de sıla vardı.

Cinema Paradiso içimdeki Dönüş kaderini anlamam ve ona bağlanmamam için çekilmişti adeta.
Bugün geri dönüp baktığımda filmin hikâyesinin zamana karşı yolculuğa çıkan bir başlangıç olduğunu kavrayabiliyorum. Filmle birlikte aslında kültürel tarihlerimizde doğduğumuz ama doyamadığımız yerleri terketme konusunda uzun ve zorlu bir anlatı çalışması da yola çıkmıştı. Bir ağacın dalları, bir deltanın kolları ölçüsünde bu hikâye filmden çok uzağa -ki enfes ve unutulmaz film müziklerinin de etkisiyle- ulaştı, yayıldı, çeşitlendi ve kendini çok aştı. Ve Cinema Paradiso sinema sanatının yüz yıllık eşdoğrultulu sanat arayışında da popülerlik ve estetik kaygıları arasında nitelikli bir şekilde durmaya devam ediyor.

Cinema Paradiso filmine çocukluk gözüyle baktığımızda acımasız yetişkinlik kaderini görürüz. Bu açıdır hepimizi doğduğumuz topraklardan ötelere gönderen; oralardan hiç gidemesek bile. Neden mi, çünkü yetişkinlik umutsuzdur ve direndiği tek şey yaşlılıktır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yetişkinlikle yaşlılık arasında sürekli olarak mesafe ve örtüşme bakımından bir düzensizlik hâkimdir. Anlayamadığımız ve göremediğimiz için görmez ve sorgulamayız, yaşlılık yetişkinliğin bir çeşidi midir yoksa her yetişkin yaşlı mıdır... bilemeyiz.

Cinema Paradiso masum çocukluğun yetişkinlerce öldürülmesidir. Sinema gibi muazzam bir olgu köyüne kasabana kadar gelir, ama egemenlerin eline geçer hemen; tıpkı matbaanın, gazetenin, televizyonun ve diğer bütün bilimsel yeniliklerin ele geçirilmesinde olduğu gibi. Sinema, sanki evlerimizin her yere açılan ikinci kapısıdır. Mimari kapı bizi dışarı çıkarırken, sinema kapısı her açıldığında başka bir mucizeye, felakete ya da unutuşa bizi yönlendirir. Küçük kasabanıza aniden giren sinema sizden hemen yeni bir mabed kapalılığı talep ederken kendine bir de isim arar. Bu isim taşra egemenlerinin egemen dillerinin en çok kullanılan birkaç kelimesinde yatmaktadır. Paradiso, yani cennet... İşte bulunmuştur sinemanın adı. Gerisi çok da önemli değildir, ama bugünden baktığımızda Cinema Paradiso sinema mabedlerinin ilk azizidir, hem film hem de düşsel bir mekan olarak.

Cinema Paradiso'dan 20 yıl sonra, aradan geçen zamanın filmi nereye getirdiğinden çok bu zamanda sinemanın ulaştığı duyarlılık noktalarından bu filme bakmak sanırım çok daha önemli. Sinema, insanın modern yolculuğu, kültürel sonuçlar ve sosyal gelişmeler yönünden metropol-taşra ikiliği, artık bir ikilem olmanın uzağında, hem yer değiştirmiş olmaları hem de birbirlerine benzemenin ötesine geçmiş olmalarını da kavramamıza yaramıştır. Taşrada mabedden modernliğe, insanın ortak yaşamında başlayan bütün yapıların kentten kasabaya doğru akışında her zaman bir yanlış anlama, büyükkentten gelen yeniliği taşranın devamında sıva harcı olarak kullanma eğilimi, onu taşra yapan tek nedendir zira. Kasaba, sanıldığı gibi kent olmaya çalışmaz; aksine onunla çatışır ve bunu ondan yararlanmaya çalışarak yaptığına inanır. Birbirlerine benzemenin ötesine geçmeleri de taşra ile metropolün nüfus ve sosyal karmaşalar çoğaldıkça dejenere olmalarıyla açıklanabilir.

Sinema acaba Cinema Paradiso'dan beri başka ne gibi duyarlılık noktaları yaratarak kasabalar, kentler ve metropoller arasındaki bu hazımsız ve hiçbir yola çıkmayan kör ilişkileri en azından aydınlatmaya devam etti? Ya da sinema ne denli adına tersine dromomaninin (seyahat hastalığı)  yarattığı bu kördöğüşünün farkında?



16 Aralık 2015 Çarşamba

2015 İyiler

http://halilgokhan.blogspot.com.tr/search/label/halil%20g%C3%B6khan
2015 yılında İyiler'e bir şeyler olmuş olmalı, ki bu satırları yazıyorum. Bu yıl bittiğinde ne büyük korkum şu: Ben de onlar gibi mi olacağım?

Geleneksel olarak son birkaç yıl, öylesine genel yıl değerlendirmeleri yaptım. Hatta ileri gidip tekrarlayan yazılar koydum bloguma, fark eden sadece değişen yıllardı. Bi rönceki yıl bu yazı istatistiklerde çok yer ederken ertesi yıl hemen hemen hiç hareket yoktu. Ve aslında bu yazıda 10 yıl önce bir dergi için yazdığım bir çalışmaydı. Sonuçta yıllar geçse de bütün yıldan beklentilerimiz hemen hemen aynı kalıyor. Benim yazımı değiştirmeden sadece yılları değiştirmem bu ironiye bir göndermeydi bir bakıma. Öte yandan insanların internette bitmekte olan yıl hakkında -özellikle 2012 yılıydı bu- merakla arama yapmaları ve bunu ölçebilmem çok ilgimi çekmişti.

2015'i çok iyi şeylerle bitiremiyoruz ne yazık ki. Bu yıl kadar umutsuzluğa kapıldığım başka bir dönem hatırlamıyorum. 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece çok şey değişmiş mi olacak birdenbire?

Zamanın sıradan geçisinde keşke ezoterik mucizeler gizli olsa...

2015'in asıl belirleyici tarafı, yılın iyilerini sayacak neşe ve heyecandan yoksun bırakılmış olmamız. Bu yıl gerçekleşen kötü ve talihsiz olayları anmak, yinelemek bir işe yaramayacak. Herkes ne olduğunu biliyor. Ben duygulardan çıkmamak istiyorum. Yeteri kadar bilgi bile bizi daha duyarsız kılmaya yetiyor. Önermeler ve tespitler de iletişimin yeni silahlı güçleri olarak dünyevi yolculuğumuzu üstün kılmanın aksine insanlığımızı hem bizi yok sayıyor hem de amansızca inadına sınıyor bizi.

İnsanlıktan çıktık diyelim, nereye gideceğiz? Bütün insani sorunları çözmenin insani olmayan yollarını fazlasıyla denemedik mi 20. yüzyılda? Bu olanlar da nedir? Ne yapmak istiyorsunuz be insan görünümlü değişik yaratıklar, diye haykırasım var.

Ama susuyorum. Bu insani yönüm, bu umutsuzluğum ve kederlerimel bir araya gelip görüşme yapıp kararlar alacak değiller. İnsanlık tarihi kararlar alamaz. Onlara maruz kalır; onlarda mahsur kalır.

"2015'te hiçbir iyi şey olmadı asla olmayacak!"

Bu sözcükleri bağırmak istiyorum.

Keşke bir daha eskisi gibi olmayacağımızı bilseydim. Vazgeçerdim. En küçük ihtimali bile kendi doğası haline getirmiş bir insani evrimin DNA sarmalının içinde iradem hapsolmuş gibi duruyor. Bu konudaysa gelişmiş hiçbir duygum yok. Vazgeçmemek maddi ya da manevi bir tutum ya da iradi bir karar değil; hücrelerime kazınmış bir şey, ama en eksik tarafı bana güç vermiyor. Sadece acı çekerek her şeye katlanabilmeyi ezberlemiş her molekülüm.

Bunları istemiyorum. İnsan olarak kalmak, acı çekmek istemiyorum. Nihilizmi de reddediyorum varoluşçuluğu da. İdealizmle de hiç aram yok materyalizmle de. Kapitalizm, sosyalizm, globalizm, faşizm...

Kim o?

Cevap yok.

Saat kaç?

Çok geç... Sadece onu biliyorum.


Uyandırma beni ey unutuş!


28 Kasım 2015 Cumartesi

Küçük Prens'in Atlası



O sadece bir Küçük Prens değildi: Gece Uçuşu'nun Güney Postası'nı İnsanların Dünyası'na taşıyan bir Savaş Pilotu'ydu aynı zamanda...
Küçük Prens'in kimliğini, niceliğini tamamlayan tüm bu kişi ve mekânlar Exupéry Atlası'nın temel yapıtaşlarıdır: Yeryüzü, Evren, Gökyüzü, İnsan, Gezegenler...
Pek azımızın Saint-Exupéry'nin iyi ve öncü bir havacı, bir posta pilotu ve mucit olduğundan haberi vardır. Saint-Exupéry'yi bir yeryüzü yazarı haline getiren, Küçük Prens'in Kitab-ı Mukaddes'ten sonra dünyada en çok okunan kitap olduğu bilgisi değil sadece; felsefesi, edebiyat içine yedirilmiş özlü ve herkesçe anlaşılır bilgeliği, olağanüstü keşif duyarlılığı, duygusu ve icat yeteneği. Kısacası Saint-Exupéry, en az efsane liderler, peygamberler, âlimler ve kahramanlar düzeyinde Yeryüzü'nü Evren'de temsil yeteneğine sahip “dünyalı” birkaç bilge kişiden birisidir.
Küçük Prens'ten sonra ve en az onun kadar Saint-Exupéry'nin en özgün biçimde ve yazarlık yeteneğini, dehasını en özlü bir içimde ortaya koyduğu yapıtı İnsanların Dünyası'dır (La Terre des hommes). Hepsinin de üzerinde, Gece Uçuşu'nun (Le Vol de nuit) ve Güney Postası'nın (Le Courrier de sud) organik ve yazgısal düzeylerinde dolaşan, bu iki havacılık başyapıtını düşünsel bir zirve ekleyen ve az önce Saint-Exupéry için yakıştırdığımız evrensel temsilcilik yeteneğinin yazarlık düzeyinde sergilendiği, kanıtlandığı bir kitaptır. İnsanların Dünyası. Kitaptan alıntılan şu cümleler, Saint-Exupéry'nin ait olduğu her konum ve durumuyla bağlantı kurduğu yeryüzü kavramıyla bir hesaplaşmasıdır adeta:
“Yeryüzü, bize bütün kitaplardan daha çok şey öğretir. Çünkü o bize direnir. İnsan, engellerle karşılaştıkça kendini keşfeder. Ama kendine ulaşması için bir araç gereklidir.”
Saint-Exupéry, bu araçların üzerinde ve içinde ilk öncülerden biriydi. İnsanoğlunun teknikte aşırı ilerlemesinden korkanların amaç ile aracı birbirine karıştırdığını söyleyen Saint-Exupéry, yalnızca dünya nimetleri için savaş verenlerin, yaşanmaya değer hiçbir şey elde edemeyeceğine inanıyordu. İnsanların Dünyası'nın yaratıcısına göre makine amaç değildi; uçak bir amaç değildi, tıpkı saban gibi bir araçtı. 20. yüzyıl insanını yeni oyuncaklarına hayran kalan ve ilerlemeye tutsak olmuş genç barbarlar olarak niteleyen Saint-Exupéry, uçak yarışlarının da bu anlam içinde değerlendirdiğini belirtirken yolların yüzyıllardır insanları nasıl yanılttığını şu cümlelerle açıklıyordu:
“Uçak bir makinedir kuşkusuz ama aynı zamanda çok yetkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurttu. Gerçekten de yollar yüzyıllardır bizi yanılttı. Kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benziyorduk. Dalkavukları, onu aldatmak için yolunun üstüne birkaç güzel dekor koydular, parayla figüran tutup orada dans ettirdiler. Bu yol gösterici ince kraliçe, ülkesinin hiçbir yerini göremedi ve kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemedi.”
Gece Uçuşu'nda Saint-Exupéry'nin yarattığı Bay Rivière, disiplini ve ödev duygusunu sevgi de dahil olmak üzere her şeyin üzerinde tutan bir karakterdir. Toprağın çok üzerinde, doğa kurallarını hiçe sayarak uçan insanın kendi özgürlüklerini ödev duygusuna değiştiği, keyfiyeti sorumluluklara bıraktığı bir alandan yazınsal alana kayan bir karakter havası taşır Gece Uçuşu.
Saint-Exupéry'nin ikinci romanı olan Gece Uçuşu hakkında André Gide şunları söylüyor: “Saint-Exupéry bunları görmüş geçirmiş bir insan olarak anlatıyor. Sürekli bir ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşamak, kitabına benzeri olmayan sağlam bir tat kazandırıyor. Biz epeyce yetenekli kişilerce yazılmış, ama gerçek serüven adamlarıyla gerçek savaşçıları gülümseten bir sürü savaş ya da serüven romanı okuduk. Edebi değerine de hayran olduğum bu anlatı, ayrıca bir belge niteliğinde ve hiç umulmadık biçimde bir araya gelen bu iki nitelik, olağanüstü bir önem kazandırıyor Gece Uçuşu'na.”
Saint-Exupéry 1941 yılında New York'a yerleşti. Savaş Pilotu adlı kitabı ilk olarak “Flight to Arras” adıyla İngilizce olarak orada yayımlandı. Kitap ertesi yıl Fransa'da çıktı ve sonraki yıl da Alman işgal kuvvetlerince yasaklandı.
1943'ün nisan ayında ilk başlarda bir çocuk kitabıymış gibi görünen ama kesinlikle büyüklere de seslenen, hatta son kertede sadece büyükler için yazıldığı anlaşılan Küçük Prens, kendine özgü desenleriyle yayımlandı. Saint-Exupéry bu kitabı Léon Werth'e adarken, Küçük Prens'i bir yetişkine adadığı için küçüklerden özür dilemeyi de ihmal etmiyordu. Fakat bunun için geçerli bir nedeni vardı. Çünkü bu yetişkin onun yeryüzündeki en iyi dostuydu. Bir başka nedeni ise şuydu bu adamanın: “Bu yetişkin kişi, çocuklar için yazılmış kitapları bile anlayabilir. Üçüncü özrüm bu yetişkin kişinin aç ve susuz kaldığı Fransa'da oturuyor olması. Avutulmaya çok gereksinim var onun. Eğer bu sıraladığım özürler yeterli olmazsa bu kitabı, bu yetişkin kişinin kişinin eskiden yaşadığı çocukluğa adıyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. (ama içlerinden pek azı bunu anımsar) :u yüzden sunuş yazımı şöyle değiştiriyorum: Bir zamanlar çocuk olan Léon Werth'e.”
1999 sonlarında Fransa'da yapılan bir ankette Küçük Prens yüzyılın on kitabı arasına girmeyi başarmıştı başarmasına ama kitap kendi dilinin yurdundan yayımlandığında ortada ne Küçük Prens vardı ne de Saint-Exupéry. Küçük Prens kitabın bitmesiyle birlikte zaten yine dünya değiştirmiş, Saint-Exupéry ise 1944 yılının temmuz ayında Güney Fransa üzerindeki bir keşif uçuşu sırasında, tıpkı çölde altın sarısı saçlı dostunun yaptığı gibi, sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi.




17 Kasım 2015 Salı

Kıyamet geliyor!


Kıyamet geliyor,
Birazdan son bombalar da patlayacak üzerimizde. Çölde bilinmeyen bir benzin istasyonunda tek katlı her yeri ahşap ve kağıttan yapılmış lejyona doluşup toz fırtınalarının geçmesini bekleyeceğiz.

Kıyamet geliyor,
Orda daha güvenli olacak her şey. Geçmişi asla hatırlamayacağız ve bu yüzden korkmayacağız hiçbir şeyden. Ne kadar çok şey görmüş ve biliyorsak o kadar korkaktık.
Bütün bunlar yazılıydı bileceğiz ve bütün bunları bildiğimiz yazmıştık bir kitaba; bütün çölde o kitabı ararken unutmuş olacağız bütün sözleri ezberlemiş olduğumuzu.

Kıyamet geliyor,
Bu kendine durup bakma ve basit ahlakımızı sürdürme oyunu olmayacak. İyilikler uğruna dünyayı ne hale koyduğunu mu görmezden geleceksin şimdi o sıkıştırılmış kağıttan kalende?
Kendini daha iyi hissedince basit ahlak korunmuş mu olacak ve geçmiş olacak çıkardığın savaşın casus belli'si?

Bunu hep söylemek istedin aslında. Kıyamet geliyor,
O gelmeden önce. İlk bomba atılmadan önce. Bunun bir yazgı olduğunu söyleyen bir kutsal kitap bulmuştun ve orada yazıyordu: "Gün gelir ve ışıktan ordular yağar yere inen savaşa."
Tam olarak böyle yazıyordu, ama sen bunu yanlış çevirdin bilerek.

Kıyamet geliyor.
Hiçbir zaman güneşin daha sıcak olmayacağı bu kıyamet en uzun ateş gününü de getirecek beraberinde.

Temmuz 2015