4 Ağustos 2018 Cumartesi

Büyük Saat'in Son Çeyreği




"Artık çok geç, her zaman hep geç olacak." 
ALBERT CAMUS, Düşüş


Doğanın hayat bakımından ‘göçmüşlere’ eli açık davranmadığı iyi bilinir. Belleğimizin doğası içinde göçmüşlerin geride bıraktıklarına karşı yine de belli bir ‘eli açıklık’ bulunduğu iyiden iyiye gözlenir.
‘Toplandılar’ adlı kitap Turgut Uyar’ın ölümünden sonra geride bıraktığı şiir yapıtının yeniden yayımlanan biçiminin üçüncü ve belki de son kitabı. Bilindiği gibi Turgut Uyar’ın Toplu Şiirler’i sağlığında, ‘Dün Yok mu?’ adlı kitabı da eklenerek 1984 yılında ‘Büyük Saat’ adıyla yayımlanmış, bu kitap aynı yıl Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı. ‘Büyük Saat’ zamanla tükendi ve yayıncısı, Turgut Uyar’ın şiir yapıtını ayrı bölümler halinde değerlendirerek yeni ekleme ve gözden geçirmelerle yeniden yayınlama kararını aldı. Bir bakıma yavaş ama sağlam yürüyen bu çabanın üçüncü dilimi olan ‘Toplandılar’, Turgut Uyar’ın bu kitaba adını veren ‘Toplandılar’(1974)ının yanı sıra ‘Her Pazartesi’(1968) adlı kitabını da kapsıyor. Demek ki Turgut Uyar’ın ‘Arz-ı Hal’ (1949), ‘Türkiyem’(1952) adlı kitapları - ki bu kitaplar ilk iki kitapta yoktu - dördüncü bir kitabın ya da sessizliğin konusu olacak.
‘Her Pazartesi’yi ya da ‘Toplandılar’ı gözden geçirmek; onların değerlerini ve derinliklerini ölçmek adına öncelikle şu söylenmelidir: Her iki kitap Turgut Uyar labirentinin iki köşesidir. Labirent çevriminin ülküselleştirilmiş anlamları olan yolunu yitirme, yeniden bulma, kaybolma gibi kavramlar, Yeni Türk Şiiri’nin bu iki kitap üzerine düşen - ya da bu kitapların Yeni Türk Şiiri’ndeki izdüşümlerinin - gölgelerini karşılamaktadır.
Turgut Uyar’ın neden bir labirenti var ve bu labirent şimdiye kadar neredeydi?

Burada biz daha çok labirentin tablo boyutuyla ilgilendiğimiz için, Turgut Uyar’a ve daha çok İkinci Yeni’ye kadar Türk Şiiri’nin ‘minyatürize edilmiş’ (küçültülmüş anlamından çok minyatürün ‘görüntüde’ kalan iki boyutluluğunun altını çiziyoruz) bir dilsel serüveni peşinden sürüklediğini belirtmek zorundayız. ‘Peşinden sürüklüyor’ ama arkasında bırakmıyordu. Bu da şiirimizin ‘minyatürize’ ve az boyutlu döneminden kalma bir takıntısı olmalı.
Türk okurlarına şimdiye değin okumak nasip olmadı ama ‘Yalnızlık Dolambacı’ (dolambaç ‘labirent’ sözcüğünü karşılamak üzere kullanılmıştır) adlı ölümsüz kitabına 1971 yılında eklediği bir yazıya Octavio Paz, ‘Labirentin Eleştirisi’ adını vermişti. Bu yazının sadece adından esinlenerek Turgut Uyar’ın labirentinin Türk şiirine getirilmiş ontolojik bir eleştiri olduğunu söylemek istiyoruz. Bu büyük (!?) sözün altında kalmamak için de bir katkı alıntısı yapmak zorundayız:
“Turgut Uyar ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’ ile birlikte Türk şiirinin en büyük dilsel serüvenlerinden birine başlamıştır. Bu deney İkinci Yeni’vari, içlerinde benim de bulunduğum genç tayfanın uyguladıkları gibi, dilsel deformasyona dayanmaz. Şiirin sözdizimi (sentaks), dilin sözdizimiyle birlikte, şiirden düzyazıya doğru kayar. Bu kaymanın açısı genişledikçe şiirin semantiği de genişler; ama bu genişleme hep bir açı düzlemi olarak kalır, kesinlikle düzyazıya koşut bir çizgiselliğe varmaz. Bu II. Turgut Uyar’ın oynadığı ve oyununu Tevrat’ın o olağanüstü ham Türkçe çevirisi başyapıttan öğrendiği müthiş dilsel kumardır. Onda dilsel ve anlamsal (semantik alan) imge, dil düzyazıya yaklaşırken yaralanmamakta, tam tersine, büyüyüp derinleşmektedir.” (Özdemir İnce, Turgut Uyar Aynanın Arkasındadır, Tabula Rasa, s. 114-121, Can Yy., 1992)
Alıntının uzunluğuna rağmen Özdemir İnce’nin adını bu iddianın altına yazmak istemiyoruz. Onun ilk iki kitabındaki ‘uyumlu’ şairle birinci; ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’ ile de ikinci Turgut Uyar’ı bulgulamasından esinlenerek ortaya çıkardığımız labirentin kalan iki köşesinde bize göre ‘Her Pazartesi’ ve ‘Toplandılar’ duruyor (labirentin köşeler geometrisi yine de ayrı yorumlara dayanan isim değişikliklerine açıktır). Az önce de dediğimiz gibi ‘labirent’ bu dört Turgut Uyar durumuyla Türk şiirine söylem estetiği bakımından bir açıklık sıçraması getirmektedir.
Türk şiirinin Garip’le başlayan uyumsuzlar ve sapmalar kervanında yolcuların ortak özelliği bir bahisten kaçınmak, onu yolun dışında - biraz da kendilerine yakın - kurmaktı. Turgut Uyar’ın şiiri bu kervanda her zaman bahsin içinde yer almıştır. Ama belki de bahsin sessizliği onun yapıtının oluşturduğu belli bir kesitin Türk şiiri adına uzun yolculuktan çok bir ‘kervansaray’ olarak algılanmasına yol açmıştır. Türk şiirinin ileriye doğru sıçramalarına açık duran iki Turgut Uyar kitabı ‘Her Pazartesi’ ve ‘Toplandılar’ Türk şiiri geleceğinin üç-beş anahtarından ikisidir. Bu da elbette Turgut Uyar’ın asla bilmediği, ama belki de bir zamanlar bıyık altından gülümseyerek belirttiği bir zenginlik, bir bilinç durumudur:
“Herkes bu sorunları konuşadursun. o sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak.” (Zincir (önsöz yerine), Bir Şiirden, Turgut Uyar, Ada Yy., 1983)


(Radikal, 1999)





8 Haziran 2018 Cuma

Tanrı öldü Yaşasın Futbol

Futbolun Yazısı

Diego-Pelé-Zinedine, bueno Pelé no se si me cae tan bien....

Yeşilin dinsel renklerden biri olması hiç de şaşırtıcı değil. Yeşil sahalardan havalanan tanrısal kanatlar moderniteyi de hiç de haksız çıkarmayacak kutsal bir çalımla “Boş kadere” doğru uzaklaşıyor.

Fado, fiesta, futbol... Franko öldü ve bu “f” mö-nüsü tarihe karıştı. Ama futbol, yani uykunun dansı hâlâ moda!.. Şiddet ve kolektif illüzyon his-terisi tarihe karıştığında futbol da tarihe karışacak. Karışırsa...

Le Monde diplomatique'teki Manuel Vazquez Montalban'ın “Futbol, Yeni Bir Tanrı Arayışı” başlıklı yazısı, futbol sosyolojisi ve hatta antropo-lojisi bakımından hayli zengin ve uç noktalarda şaşırtıcı. Yazının temel boyutları özetle şu kavram ve içerik sınırlarında geziniyor:

Montalban'ın adını andığı bir antropologa göre siyasi idareciler başkalarının, yani piyasaların ka-rarlarını uygulamaya çalışır, ama bir kulüp başkanı karışıklığın sebebini ve kitlelerin gizli isteklerini bilir. Bu konu şimdiye kadar yalnızca dinlerin tekelindeydi. Bu tespitlerin ardından şöyle soruyor Montalban: “Acaba, büyük dinler ve siyaset tarafından boş bırakılan sembolik yeri futbolun işgal ettiği söylenebilir mi?” Bu soru gerçekten de irkiltici. Dinin ve siyasetin -buna zamanla kültürü de ekleyebiliriz bireşimsel olarak- boşalttığı yeri futbol simgesel olarak işgal etmiş olabilir mi? Bu simgeselliğin parçalarını ayıklayıp onlara tek tek bakacak olursak, futbolun din ve siyaset gibi birbirinin kodu olan, tarih ve zaman içinde birbirinin yerine geçerek yaşayan bir omurgasız yaratık ve onun klonunu görürüz.

Futbol topu ve antropolojisinin üzerine yapışmış olan “Latin” esintisi belli ki futbolun sıcak, güler-yüzlü ve esmer yüzünü oluşturuyor. Akdeniz kanlı-canlılığı, denizin tuzu, havalanan filelerin görkemli estetiği, topla çimenler üzerinde dripling yapan hızlı bacakların kapasite dansı, hipnoz ve kekeleme arasında gidip gelen hakem-şarlatan oyuncu kovalamacası, en ağır esrimeye teğet geçen muz ortaların, korner ve taç atışlarının kavisleri ve bütün stadları ayaklandıran cehennemi orgazm: Gol!!

Yeniyetme stadlarda ya da yeni stad düzenlemelerinde “gol”ü artık ışıklı panolarda da grafik olarak algılamaya zorlanıyoruz. Saatin (sürenin) geriye doğru dijital olarak sayışı -eski zamanların futbol maçlarındaki süre muammasının sonuna gelinmiştir artık- futbol sahasının onlarca kamera ve düzinelerce tele-objektifle küresel ve kolektif bir uzam transferine -sanal da olsa- maruz kalması futbolu değiştirmiyor ama algılamaları dönüştürüyor.

Montalban, bu binyılın sonunda, diktatörlükler zamanında toplumların afyonu diye nitelenen futbolun, demokrasilerin sert uyuşturucusuna dönüştüğünü haber verirken kitlelerin paradoksal yalnızlığına olduğu kadar küreselci toplumların proje yokluğuna cevap vermeye imkân verdiğini de ekliyor.

Küreselleşen futbolun krallığı olan FIFA, din ögesi ve mit arasında, bu üç merkez arasında bir üçgen kuran Montalban, burada krala ve tanrıya da yer ayırıyor:

“Ronaldo, FIFA tarafından futbol dinine inanmamız için yaratılmış bir efsanedir. Fakat tanrısız din yoktur. Ve futbol tanrısının yeri de Diego Maradona kendini mahvettiğinden beri de boş duruyor.”



21 Nisan 2018 Cumartesi

Siyaset: İçimizdeki İhanet

Kimse siyasetin kendisine bulaşmasını "sözde" istemiyor: Yargı, futbol, din, devlet, milli eğitim... Bunlar, az önce söz ettiğimiz tüm tedirgin karakterlerin en çok bilinenleri. Bu istek, cumhuriyet rejimleri öncesi sömürgeci ve imparatorluklar dünyasında da böyle miydi acaba? Sömürgeciler, krallar ve imparatorların günümüzdeki seçilmiş ve atanmış uzantıları, bizzat kendi ağızlarından çıkan her şeyin siyaset olduğunu bile bile neden siyasetten uzak durmak istiyor olabilirler?

Öte yandan bu saydığımız kurum ve alanlar, aynı zamanda siyaseti hem içte hem de dışta en çok kullanan, ama siyasetten hiç de dem vurmayan güç ve kurumlar. Siyasetin, Truva Atı'ndan Suriye Savaşı'na kadar uzanan bu çokyarayışlılığı ve kullanılışlılıkları tarihsel açından çoktan tüm hadlerini aştı ve miyadını doldurdu. Siyaset adeta ihanet haline geldi.

Güç, iktidar ve onların paylaşımının tarihsel olarak başına gidecek olursak iki tür atıf görebiliriz: Yer ve gök güçleri. At, silah ve savaş arabalarının etkisiyle fethedilen dünyanın ötesine geçmek isteyen ve gücünü kalıcı kılmak isteyen yer monarklarının daha çok güç talebine ilk cevap gökten geldi: Dinler. Dinler, dönemlerinin ekonomik hayatını yönetme karşılığında siyasi olarak hükümdarların gücüne güç kattı. Ne var ki kurulan ve dağılan devletlerin birbirlerinin her türlü inanç obje ve mekânlarını talan ve yok etmesiyle birlikte en azından mabedlerin devamlılığında son noktayı koyan semavi dinler, iktidarların bu arayışlarına son verdi. İslam coğrafyası en azından Roma iktidarının coğrafi geri çekilmesinden daha çok bölgesel iç buhranları tercih ettiğinden Hıristiyanlık kadar çok mabed talanı yaşamadı. Bütün Ortadoğu olmasa da Kudüs şehrinin bugünkü triptik mimarisi bunun ayakta kalan en iyi örneği.

Savaş'tan Barış'a hemen uzanıveren bir anlam geçişi olduğunu düşünen tüm diplomasilerin ve ideolojilerin yanıldıkları ortak noktadır bu algı hatası. Hatayı bir prizma olarak ele alıp tarih ve geleceğin renklerinde ona baktığımızda gördüğümüz hiç de basit bir anlam ya da içerik geçişi değildir; kaldı ki savaş ile barış arasında en basit ifadeyle bir neden-sonuç ilişkisinin kapalı kapısını bulabiliyoruz, yani anahtarı kayıptır bu girişin.

Peki insan bu Sisifos mitini neden siyaset adıyla sürekli olarak tekrarlıyor? Kendi yaşamını ve geleceğini, tarihteki varlığını, zamandaki varoluşunu toplumsallık yoluyla değerli bir anlam katarak yüceltebileceği yerde neden demokrasinin tüm imkanlarını en düşük ve en az insanlık onuruna razı olduğu bir siyasete mahkum bırakıyor kendini? Üzülerek son yıllarda gözlemlediğim bu manzarada, zenginlerden dinsel kurumlara, başkanlardan partilere, medyalardan teknoloji egemenlerine kadar her türlü kötü görünüm var.

İnsanın ruhuna hiç de yakışmayan ihanet, yani başkaları hakkında eylemli olarak kötü düşünme hali, giderek siyasetin ta kendisi olmadı mı?

6 Nisan 2018 Cuma

Felsefe Hiç Bozuntuya Vermez


- Hayır, dostum yanılıyorsun; seninle hiç Bozuntu barda oturmadık.
- Bundan eminim ama. Yoksa bunu hayal mi ettim ben?

- Olabilir. Bozuntu bu gibi şeyler için çok uygun bir yer. Hep hayalperestler gelir oraya.
- Ama senin de oranın müdavimi olduğunu söylediler.

- Neredeyse ben kurdum Bozuntu'yu. Öyle sayılır, öyle bilinir.
- Peki ben sadece o zaman seni orada gördüm ve hiç konuşmadık. Selam vermedim. Çünkü ünlü kişileri sosyal ortamlarda, sokaklarda tanışsak bile rahatsız etmeyi sevmem.

- Nerede senin gibiler. Bizi gören en yakın arkadaşı anası babası aileden birisiymiş gibi hemen saldırıyor. "Seni tanıdım. Sen şu'sun. Sen şu'ysan bunu bana ve benim gibilere borçlusun. Öyleyse hemen bana gülümseyerek konuş ve borcunu şimdi öde," diyen gözlerle bakarlar resmen.
- Bunu hiç üzerime alınmıyorum. Bu tutumun kökleri bende de var ben de insanım, yani tanınmıyorum. Herhangi birisiyim. ama bu duyguyu nasıl tanıyorum aslında anlamıyorum. Ve hiç buna yeltenmem, yani ünlüleri asla rahatsız etmem. Sizi anladığımı düşünüyorum. Çağın moda deyimiyle sizlerle empati kurabiliyorum.

- Biz, dediğim için beni bağışla. Yani biz ünlüler... Böyle bir sınıf yok aslında. Ortak özelliği şöhret olan bir kimsesizler, farklı tipler topluluğu... Aidiyetim yok, ama başkalarının oraya ait olduğunu düşündüğü bir kurgu bu sadece.
- Sence sosyal bilimlere, özellikle sosyolojiye popüler kültür neden bu kadar saldırıyor? Üstelik de tek bir silahla: Şöhret.

- Fame filminin şarkı sözlerini hatırla: "I'm gonna live forever - Baby, remember my name".
- Sen kalkıp adama ya da kadına Baby dersen o da sana sokakta rastladığında hey naber çak bir beşlik der tabii haklı olarak.

- O bir şarkı değil sadece. "Sonsuza kadar yaşayacağım. Adımı hatırla bebeğim." diyorsa bunda ne gibi bir tehdit var sosyoloji için?
- Popüler kültür bu işte her şeyi basite indirgemeye çalışıyor. Beni hatırla derken aslında demek istediği her şeyi unut ve sadece beni hatırla. Şöhretin ettirdiği yemin de bu değil mi kitlelere? O anda o on beş dakika boyunca sadece benim ünlü olduğumu (sonsuza kadar) söyle ve beni hatırla... Ama ne kadar? Bu süre önemli mi?

- Süreden çok ünlülerden kendilerini daha akıllı zeki ve okumuş kültürlü bulan ünsüzlerin hiç usanmadan şöhreti ve meşhurları hedef alan sözde bilimsel araştırmalarından söz etmek daha önemli...
- Onların da kendilerini ünsüz olarak tanımladıklarını asla düşünmüyorum. Ben ünsüzüm, ama şimdiye kadar ünlü olmayı hayal etmediğim ve düşünmediğim için ünsüz olduğumu da özellikle hiç düşünmedim. Ben öğrendiklerim ve bildiklerimden ileri gelen bir tasarım olmaya çalıştım genellikle.

- Sen bir tasarıma doğru gidersin, ama şöhret öyle mi? O gelir seni bulur, hatta seçer.
- Hiç böyle düşünmemiştim, ama ben yine de dediğim gibi şöhreti hiç düşünmedim hayatım boyunca. Konuları keşif ya da buluş olmadıkları sürece kültür bilgilerinin ve iletişiminin kişilere ait olmadığını sanıyorum. Kişiler içinse daha çok edebiyat ve sanatın diğer dalları var.

- Felsefeyi unutuyorsunuz mirim. :)
- Tabir yanlış, ama yaklaşım doğru. Evet filozofların da son çağlarda kişilikler üzerinden yaşadıklarını görmüşümdür evet.

- Sanmam. Mesela ben hümanistim, ama hümanistlerin filozofunu tanımam bilmem.
- İşte bak o hastalık iyiden iyiye. Hümanizm Antikçağ felsefesidir ve filozoflarından çok kendi konusu ve düşünceleriyle bilinir yaygınlaşır.

- O halde ben felsefe ile aramda düzgün bir ilişki kurmuşum demek ki.
- Sanırım bu doğru. Felsefi olarak yapılacak en büyük budalalık sanırım felsefi tartışmalardan kendini kurtaramamak olacaktır.

8 Mart 2018 Perşembe

Yazının Cinsiyeti: Bir Kadın yazısı var mı?


Bir kadın yazısından söz edebilir miyiz?

(21. yüzyılda artık bu sorunun karşıtını sormanın hiçbir yararı yok.) Ama soralım her türlü gereksizliğine rağmen ayrıca: Bir erkek yazısı var mı?

Elbette var. En başta düzenleyicilik ilkesinden doğan bütün yazılı yeryüzü yasaları. Trafik kuralları manzumeleri. Kredi ve kredi kartları sözleşmelerinin sadece karıncalar tarafından okunabilen metni. Ev aletleri kullanma kılavuzları ve unutma-dan: Bütün imzalar ve imzayı gerektiren bütün “korkak” metinler.

Yazı, eril bir başlangıç yaşadı ve bu konuda büyük aşamalar kaydetti. Onu “biteviye” alkışlar ve sırtını sıvazlarken dünya hayatının eril düzeninin de kuruluşuna tanıklık etmiş oluyoruz. Tanık, ikinci derecede sanık da olabilir. Çünkü olaylar karşısında iki tip yazı kaydı belirler:

1. El yazısı: Yazılmamış “ham” düşüncenin kayıt fuayesi. Yazının bekletildiği oda.
2. Tipografik yazı: Vitrin. Sadece vitrin. Dönüşün olmadığı, ancak bir tekzibe ya da sonraki tipografik çalışmaya ve gerçekleştirmeye kadar açık olan yazı.

Yazının kaydı neredeyse yazının “kendisi” demektir. Çünkü sözlülüğün karşısına bellekten ezberlemeyi kesimleyen, sonra onu yok edip yerine kayıt sistemini çıkaran bir duruş içindedir. Kayıt çeşitlerine bakalım biraz:

El yazısı dişildir. Söz'ün yazı'ya teslim olduğu bellek-kayıt geçişinden kurtulan bu dişil süreç, matbaanın, yani yazıyı çoğullaştırma aracının icadıyla sona erer. Yazı yani ifade evreni artık tamamıyla erilleşmiştir. Yazarak “faşizan” olunabilir, çünkü kaydın hâkimiyeti kesinleşmiştir. El yazısı sakla-namaz bir şeydir, çünkü tektir; en azından çoğaltılması zordur.

Kaydı belirleyen üçüncü, ama sözde “üçüncü” kitap devriminde “ilk” yazı çeşidi sanal yazıdır:

3. Sanal yazı: İfade ve anlam evreninde gidiş ve dönüş artık yok. Saha var. Global illüzyon, fakat sapmalar tek noktadan ya da doğrultudan başlamıyor. Bütün sapmaların “döndüğü” çevrimler kayıp.

Yazı yapısının anlaşılmazlık düzeyinde oluştuğunu; felsefenin, dilbilimin hatta edebiyatın bu düzeyi 20. yüzyıl boyunca koşturduğunu görüyoruz. Birbirine karışan gerçekte anlam ile anlamsızlığın yönünü yitirmişlik duygusu değil; anlam ile anlamsızlığı birbirinden ayıran çizginin ortadan kalkması. Yazıya salt “anlamı verme aracı” olarak bakışın yazının cinsiyetini öldürdüğüne tanık olduk bu yüzyıl boyunca. Yazı, sözlülüğün sözcülüğünü yitirdiğinde kendini erilliğe teslim etmişti. Bu dışbükey durum, sözlü metnin yazılı metne, elyazısının, tipografik yazıya, mektubun e-mail'e teslim olduğu ve belki de yakın gelecekte “yazının metayazıya” teslim olacağı -kayıt teknolojisinin kaybolacağı dördüncü devrim zamanı- bir dönüştü.

Söz. El yazısı. Mektup.
Bütün bunlar koruyucudur. Anlam ve söz evrenlerinin koruyucuları.
Yazı. Tipofrafik yazı. E-mail.
Bütün bunlar hakimiyetçi. Erillik tapınağının bekçileri.
Dördüncü yazı devrimini, yani “metayazı” dönemini öncekilerden ayıran “dördüncü” zaman kategorisi kesinlikle insani olmayacak.
Geçmiş, şimdi ve gelecek olarak tanımlayabileceğimiz kutsal insani zaman “üçleme”sinde gizil olarak yatan “izafiyet” tanrısını alaşağı edecek dördüncü kategori, kesinlikle şüpheli ama “bizden” olacak.
Kozmik ama alegorik. Geleceğin yerine ama gelecek için bir zaman “şey”i... O zamanda yazının cinsiyeti olmayacak. Her şey yazılmış ve kaydedilmiş olacak. Yazının sonu değil, cinsiyetin sonu...

4 Mart 2018 Pazar

O Yaz


Sana bir adadan geliyordum
adının ateşböceği olarak saklandığı bir ağaç gövdesi saklıyordum yolculuğumda

Nefes istemiştin,  yatışkanlık korkusuzluk sürükleyicilik
Ama en derinini göstermedin ki önüne döküleyim

O yazda bir mecaz bulanlara tek sözümü bile esirgemem ki son sözümü bulacaklar
Senden sakladığım ağacın kesilmiş köklerinde, kesik kesik ve kekeme bir son vagon

Kelimeleri karıştırınca susuyordum ve sen bunu bir yaz sanıyordun
Hangi yaz? Bunu tek ben bilirim bütün yaz saatleri bende su bende saklı

O yaz söylüyorum bak yine gelmemeli yoksa kayboluruz ve herkes bulabilir bizi
İki kez yaşayabilirsin ama iz bırakıyor iki kez ölmek bu tek nefeslik hayatta

Seni ve yazı seviyordum.  Yaz seç dedi bana o mu bu mu yoksa geçen yaz mıyım
Senin adının geçmesi için bir yazın içinde serbest bıraktım seni ve bunu anlamadın

O gün kaybolduk,  bir kış gününe döndü tüm hayat hiçbir şey hatırlamadık hissetmedik
Aşkı donduran mevsimler hiç çözülmedi kalplerimiz ezber durumuna geçti

Aramıza derin bir su girdi senden derin senden uzak ve senden daha sensiz



Geçen Yaz
Bu Yaz

14 Şubat 2018 Çarşamba

Sevgililer Günü için mektup 2



Sevgili Sevgililer Günü

Altı yıl sonra yeniden karşındayım. Senden özür beklerken, özür dilemek istiyorum şimdi. İyi ki varsın. Fakat artık uzak bir dostumsun. Banaue pirinç terasları gibi bilinmeyen, ama mevcut bir uzak yersin benim için. Sesim bu sebeple sana güzel gelebilir. Aldanma.

Altı yıl önce ben 44 yaşındayken sana fena kızmıştım. Çünkü uslu birisi sayılmazdım. Örneğin toplama çıkarma biliyor, ama ne evimi ne de hayatımı toparlayabiliyordum; hayatımdan çıkması gerekenler konusunda da klişe eylemim genelde aynalar üzerinden kendime hep çıkışları göstermekti.

Aradan geçen zamanda ne değişti dersen; bence sen değiştin 14 Şubat. Hani tam 24 saat değil de 23 saat 57 dakika 43 saniye olduğundan da eminim; sen tam olarak sen değilsin. Aşkın metaforusun sen, yani aşkmış gibi yapan aşk. Başka nasıl anlatabilirim seni.

Lütfen kızma, az sonra özür dileyeceğim. Suçlu tabii ki ben değilim. Nasıl olabilirim? Suç cehennemse suçlu Tanrı'dır diyen bir yalvaç tanıyorsan söyle bana; ona aşkı sormalıyım, çünkü ben aşkın bendeki anahtarını kaybettim. O anahtar ki , sadece bende olduğu konusunda beni ikna etmişti. Tek maharetinin bu olduğunu elbette söyleyemem, ama nedense diğer yetenekleriyle o bir kadın olsaydı bile gerçekten ilgilenmezdim, çünkü ben eşyanın bir insan olduğunu düşünebilirim ancak. Yeteneğim bu kadar. Ve kadını kimin yarattığını bilmiyorum, ama beni Aşk yarattı bunu çok iyi biliyorum.

Beni yaratan Aşk, doğduğum gün başımda bana en sevecen ve sorumlu bakan bir çift göze neden adil davranmadı. Aşkın adaletsiz olduğunu söylemem için bir dava açmış olmam gerekiyor ona. Aşkın davası olmaz da derler, buna gerçekten inanmalı mıyız? Unutsak daha az acı çeker ve daha az zaman kaybederiz.

Bazen içine bir kitap kaçmış gibi olur ya bilirsin bu hissi... Bence Aşk'ın içine soneler kaçmış olmalı. Hani şiir sanatının heceli ve serbest vezin arasında duran o müthiş şiir biçimi.

Aşkın şiiri olsaydım gözyaşıyla yazılmış bir sone olmak isterdim.

Sevgili Sevgililer Günü 1

12 Şubat 2012

24 Ocak 2018 Çarşamba

L'ye Mektuplar



AD

Bu adın gizli tutulması gerekir.
Bir korkunun adı bu. Bir geri çekilmenin, bir suskunluğun ve birçok söylenin. Korkuyu anlatırken bir yay boşalıyor ve tutsaklığın adı anılıyor. Çok söylemişizdir bunu. Bir o kadar da susmuşuzdur, dilimizin altında tuttuklarımızı söyleyecekken.
Her şey bir son ve ondan sonra gelecek bir başlangıç içindi.
Çünkü yeryüzünde hep aynı kapsamda dönüyordu bu.
Her şeyin temelinde bir kabuk bağlatmak ve bir gerekçe bulmak yatıyordu. Unutmadan bunun da bir gerekçesi olduğunu söylemeliyim. HER ŞEYİ BİR GÖLGEYLE TAMAMLAMAK ZORUNLULUĞU adı altındaki gerekçe bu işte.
Önceki yazdıklarıma anlaşılmaz ama güzel, diyorsun.
Güzel, beni zorluyor. Beğenin anlamana yardımcı olacak.
Her şeyi anladığında beni eski yerimde bulamayacaksın.
Belki hiç bulamayacaksın. Hiçbir yerde.
Anlaşılmamakta yatıyor olabilirim. Anlaşılmaz olduğum sürece sana ulaşıyor ve sürüyor olabilirim.

G.


A D I M

İnan, yaptıklarımız, soğukluğumuz ya da sıcaklığımız, gerçek ve doğrular, görüntülerimiz, yapaylıklarımız, zorlanmalarımız, doğumlarımız, açılar, ölümler, kırışıklar, üzüntüler ve yine acı.. hiç önemli değil. Tüm bunların inan, hiç bir önemi yok. Yokoluşa bir adım kala da olsa, son yudumları da  olsa doğrular,  yaşama ilişkin hesapların döküleceği o belirsiz son gün saplantılarının, son ya da sondan bir önceki kuşağın başını çekiyor da olsak, gerçekleştirmemiş ve üstelik hiç de yaklaştırmaya  çabalamamış olsak yüzümüzü evrensel görevlerimizin yanına, üstelik hep ceza çekmiş ama hiç suç  işlememiş olsak, yargıları birbirine dolaştırmış, hep kavramların yağıyla kavrulmuş, unufak beklentilere bile sığınmamış, yalnız bugün ve bir sonraki bugün için yaşamış da olsak hiç önemli değil, inan.

G.


B U G Ü N

Dokunulmadığı sürece zamanca ilintisiz yaşayan küçük kaypaklıklarla derialtının işlenmesine ses çıkarmayan, yarın ve sonrasını beyninin zarsız, sonunda bir gün öncesinin buğusunu saatlerden silip kazıyarak yeniden çıkaran bugün’le tanıştım. Bu anın altı çizilmeli mi? Oysa sorulara gereksinimi olmayan biri -bu bir zaman belirteci bile olsa- varlığı ve çeperinde yoğunlaşan geçiciliğiyle aşınmaya dayanabilir ve alt çizgilere bir daha asla gereksinim duymazdı.

G.

C A N   Ç E K İ Ş M E

Şimdi geri çekilme zamanı. Bir saatin kıvraklığı kadar bile yakın değilken bir kıyıya, buradayım, diyebildim. Bu kazanç mı sence… geri çekilmelerde ortaya konan bir oyunsa, kalıcılığı nereye kadar deneyebilir, ılımlı ölçültlerde ? Oyun, içtenliği inkar etmez mi; gerçek yaşama öykünmek yalancılık değil mi? Yaşamak, yaşamak derken ikinci özneyi hep atlıyoruz. Suçlarken de  hep ilk çoğul öznede takılıp kalıyoruz.. Duraksamalarımız yaşamın tutukluğu karşısında sözü açılmamış gerçek başarılar mı yoksa? Nereden biliyoruz içimizdeki kıpırdanan ruh taneciklerinin bizim olduğunu? Yakalayabildik mi ; koştuk mu peşindem; tutukevi mi olduk bu tanelere, yalnızca… Sonuncusu gerçek paydalarda tartışmasız doğru biliyorum. Bu taneciklerin çevremi sardıklarını gördüm, yanıldıklarını, yanlış gövdede, ısrarlı olduklarını işittim ama niye izin verdim girmelerine? Kapıyı gösteremezdim. Kapı yoktu onlar için. İçeriden dışarıya açılan bir kapı yoktu en azından. Dış kapılarsa hep kilitliydi.
Hep kapalı. Hep yoklardı. Hep yoklar. Varolan, dışlanan, sorulmayan bendim. Sonraları karşılaştım ilk özneyle. Sonraları sevdim. Bırakandım.

Ölümlü olduğum doğru. Daha fazla ileri gitmeyeceğimi biliyorum.
Yelkenler çürük bir bezden yapılmıştı, biliyordum.
Ve hiç bir yolculuktan geri dönmedim, biliyorsun.

G.


Ç A Ğ R I

Sesinin değişmediği, beklentilerle kavrulan bir eşiğe döndügü tınıyı bekliyorum.
Hiç beklememiş olmanın yalancı gururu bu. Bir ağaç; yıldızların sönüklüğünü algılamış; hiç doymamış bir ıslaklık.
Üstüme çevrilen okların, burgaçların farkındayım. Endişesizliğim burada noktalandı ilk kez.
İlk kez, buluşmanın yansımalarından bu noktada sıyrıldım.
Çağrıyı işittim.
İlk kez yanılan benmişim gibi. Sonra bir gemi, dedim. Yalnız bir gemi yeter. Varsıllığa. Gökküre. Eşilmemiş bir kum. Üstünde yitik denizciler ve taşlar.
Sonunda bu ses de eskidi.
Sensizliğe döndüm.
Yokluğa gerisin geri.

G.



1989-1990

31 Aralık 2017 Pazar

Kumdan Kalenin Kalecisi


Oğlu ile amcasının kumsalda kumdan kale yapmalarını gülümseyerek izlerken aklına iki kumdan tümsek geldi.
Çıplak çocuk ayaklarıyla inşa edilmiş, yaklaşık iki çocuk boyunda bir kalenin arada sık sık bozulacağı düşünülerek özensizce yapılmış bir arsa futbolu kalesiydi bu.
O bölge geçmişte genellikle bataklıktı. Deniz zamanla çekilince toprak hazırlıksız yakalanmış ve kendini tamamen kumlara teslim etmişti.
Ama bu arsa efsunlanmış gibiydi. Etrafında yıllar yılı gelişen onca inşaat ve turizm hareketine rağmen arsaya pek dokunulmamıştı. Ya devlete ait bir kamu arsası ya da varislerinin bile uğramadığı pek önemsenmeyen bir özel taşınmaz mülktü burası. Etrafı, ne bitişikteki Mocamp gibi telörgüyle çevrilmiş ne de karşı kalenin hemen arkasındaki pansiyon bahçesi duvarı gibi hürmetsizce yükseltilmemişti. Şurası kesindi ki belki de bu sayfiye kasabasının son futbol arsalarından birisi olmaya namzetti burası.
Ayakları çıplak olan çocuk iki kumdan direğin tam ortasına gelip hem kale genişliğini hem de direklerin yirmi santimi bile geçmeyen ama havaya doğru hayali olarak çekilmiş çizgilere yol açan kumul cüsselerini kontrol etti. Ne kramponu, spor ayakkabısı ne de eldivenleri vardı. Bu yaz sıcağında akşamın alacakaranlığına doğru havanın biraz serinlemesi ve meltemin bile esmesi onda bir kaleci kazağı kadar etki yaratacağı kesindi.
Derken beklediği oldu. Güneşin o akşam üzeri sanki daha erken batacak gibi acelesi vardı ve akşam meltemi de bunu onaylamak için esmeye başlamıştı.
Kumdan kalenin tam ortasındaki çocuk büyük ve gerçek bir kale hayal etti. Bir gün bu arsa sahaları yerini tribünlü çim sahalara -toprak bile olurdu- bırakacaktı. Futbolu çok seviyordu. Futbol olmasa arkadaşlarını bile göremeyecekti neredeyse; belki de hiç arkadaşı olmayacaktı. Özellikle yazları okul arkadaşları hepsi bir yerlere gider ortalıkta görünmezlerdi. Ama futbolun coşkusuyla tatil günlerinde vücutları ve ruhları kıpırtıyla kıvranan çocuklar nerden geldiği belli olmayan sevecen bir tanıdıklıkla, bütün çocukların gözlerinde aynı ışıltılara, yüzlerinde gülümsemelere yol açardı. Top kimindi, nereden gelirdi bilinmez. Top oynamak isteği olunca o mutlaka ortaya çıkardı. Ya aralarında para toplarlar ve bir bakkalın kapısını çalarlardı ya da okuldan bir arkadaşın yazlık bahçesinde unutulmuş bir meşin yuvarlağa eller tutkuyla uzanırdı.
Hayalindeki kalede yan ve üst direkler camdandı. En gözüpek şekilde direklere doğru gelen toplara uzanabilir, pamuk yumuşaklığındaki bu şeffaf kale bedenlerine kardeşçe dokunabilirdi. Hayal de olsa direkler ona cesaret vermenin dışında haksız durumlar yaratmaksızın kendi işlerini düzgünce yaparlardı. Çünkü onun direkleriydi onlar; onun dürüstlük ve hak anlayışının, doğruluk sevgisinin direkleri.
Gözü nedense sahanın içine kaydı. Havanın kararmaya başladığını fark etti. Çok parlak olmasa da birazdan yol lambaları kendiliğinden yanacaktı.
O gün havanın çok sıcak olacağını  biliyorlardı ve gece maçına karar kılmışlardı arkadaşlarıyla; ama nedense çocuk bunu unutmuş gibi kendini daha erken kum sahaya gelmeye ikna etmişti. Vakti vardı, üstelik yapacak başka hiçbir şeyi de yoktu.
Biraz daha soğuyan kale zeminindeki kum tabakası ayak parmaklarına daha serin geliyordu şimdi.
Kumu kazmaya başladı farkına varmadan. Kazdıkça serin ve nemli tabakaya ulaştı. Sonra elleriyle kale duvarları yapmaya başladı.
Az ileriden oğlunun sesi geliyordu:

-Baba, babacım. Bizim kalemiz bitti. Hadi seninle de bir kale yapalım...

11 Ekim 2017 Çarşamba

50 Alıntıda Hayat Ağacım 3



(Bitmemiş romanlarımdan)

11.


Dr. Horatius Pelle, onca uğraş ve döğüşle geçen zamanın ardından ilk yaşamını tamamlayıp ikinci yaşamına hazırlanıyordu ki hayatındaki bütün sözcükler havalandı ve yere iki tanesi düştü sadece.
Sonar. Umut.
Diğer sözcükler havada hala dolanırken Dr. Pelle’nin umutla artık pek işi olamazdı, zira o yaklaşık elli yıl olan hayatının çoğunu, başına gelen kötü olayları görmezden gelmekle geçirmiş bir bilim adamıydı ve umutla teslimiyetin uzaktan yakından bir ilgileri de yoktu.
Sonar. Bu beş harflik sözcük gökten düşmüş gibi görünse de denizlerdeki süreksiz balık avcılığı terimler bilgisine dahil olmuş, günlük bilimsel hayattan çok teknolojik hayatın ve biraz da popüler macera sinemasının ilginç konularından biri sayılırdı, o da kısmen.
Dr. Pelle, denizlerde hiç balık aramamış, ama çocukluğunda epey balık avlamıştı. Sınırlı sayıda ve sadece Ege Denizi’nde bulunan, milletçe en az tüketilen, balıksız kıyıların yalnız balıklarını: Isparoz, Sarpa, Kaya Balığı, Vatoz… Dip yosunu, terlik, cam şişe. Kefal, Levrek ve Zargana gibi dip ve yüzey balıklarını doktor ancak düşlerinde tutabilmişi ya da bazılarında deniz birkaç kilometre birden çekildiğinde elleriyle yakaladığı olmuştu.

(İkinci Yaşamın Adası)

12.

Sevgilim

Bu mektubu sana yazarken uzun koltukta uyuyorsun. Seni yatak odamıza götürmek için kollarımı vücuduna doladığımda kokuna dayanamayıp ben de uykuna ve tenine girmek isteyeceğimden çok zor tutuyorum kendimi.
Çalışmalıyım. Hem de çok. Ve bu eğer dünyanın en şanslı işiyse sadece bu ortamda gerçekleşebilir. Senin çok yakınında. Odanın havasında bütün hallerimiz, buharımız ve kokularımız karışmışken; biz, bizi soluyorken.
"Kötülük"ü bitirmeliyim. Hele ki ilham gelmişken. O bizim ıssız adamız olacak. Orada mutluyken kaybolmuş olacağımız ve bulunmayı hiç istemeyeceğiz.

Seninle Hayat şehrinin Mutluluk semtinden ortak bir ev tuttuğumuzda sokağa ismi henüz verilmemişti ve yapılan şehir planı detaylarında Gitmek'e yer yoktu. Gizli haritalar bulundurmama için birbirimize söz vermemiştik; yeter ki sen ve ben nerede olduğumuzu bilebilelim sürekli.
Gizemli konuşmalarımdan hiç hoşlanmıyorsun biliyorum. Bunun nedeni sana anlatamayacağım kadar ilgisiz çünkü bizim için. Savrulmalar yaşıyorum konuşurken, birşeyler anlatırken. Yazma sebebimse hatırlayabilmek. Bazen yazmayı bırakınca bellek yitimine uğrayacağımdan çok korkuyorum. Ve yazdığım her şeyi saklıyorum. Onları okuduğumda geçmişimden bazı sahnelere yerleştirdiğim gizemli ifadelerin, açıklamaların anlaşılmayacağı korkusu beni ele geçiriyor.

(Kötülük)

13.

Ama dostum biliyor musun oralarda Tanrı yok. Kötülüğün gerçek anası Tanrı Kuzeybatı’da. Burada eğleniyor. Sizin oralara ise özgürlüğü göndermiş, yokluğuyla oyalanın diye.
Hiç Kuzeybatı’ya gelmemiş olmak seni kızdırmaz, ama öfkeni keskinleştirirdi hatırlıyorum. Seni zeki bulurdum, ama daha çok da açıksözlü bir heriftin.
Ya dostum. Bıktım artık buralarda yalnız başıma dolaşmaktan. Kuzeybatı'da şiir bile yazamıyorum. Şıp diye âşık olamıyorum. Kendime üzülmeyi bile bıraktım durduk yerde. Değmeyeceğini düşünmüyorum ama birçok şehirden ve kasabadan daha zor burada kelimeler bulabilmek, bir dilin olduğunu hatırlayabilmek. Şehrin dili daha çok ağır basıyor ve gece gündüz dilsiz dolaşıyorsun. Bunlara bir de sağırları, körleri eklersen, özgürlüğün neden Doğu’nun dağlarında gezindiğini daha iyi anlarsın. Kısacası senin adın özgürlükse ben de yoksulluk olmalıyım. Hani derdik ya aslında yoksulluk, açlık ve işsizlik yoktur; hepsi birer ekonomik modeldir," diye ekonomi derslerinde. İktisat dersini emekli olmuş ya da hâlâ muvazzaf albaylardan almak ne trajikomikti hatırlasana. Birisi hatta bir sınıf arkadaşımızın babasıydı ve 1960 ihtilalinde devrimci bir harbiye öğrencisiydi. Galiba yeni mezundu ve bütün sınıfını kıtaya sürmüşlerdi Harp Okulu ihtilal içinde ihtilal yaptığı için.
Sen şu an neredesin kimbilir neler yapıyorsun?

(Kuzeybatı)

14.

1/1

Saniyenin kendisi kadar sürede pencerenin üst çizgisinden yere doğru düşen yağmur damlalarını izliyorum. Pencere önüne geldiklerinde kardeş gibiler, ama yere çarparken soydaşlara ayrılıyorlar ve daha küçük damlalarla çevreye yayılırken bilinçlerini kaybediyorlar.
Sulanmış bilinçlerin büyük toplantısı olan sokak su birikintilerinin, yağmurun hızlanmasıyla birlikte sele dönüşmesini izliyorum.

Saniyenin kendisi kadar süreyi bana açıklamalısın: En düşük enerji seviyesindeki Sezyum-133 atomunun (133 Cs atom çekirdeği) iki hyperfine seviye arasındaki geçiş radyasyonunun 9.192.631.770 perioduna karşılık gelen süredir.

Dur. O kadar gitme. Nereden geldiğini bilmek istemiyorum. Nereye gittiğini bilmek istiyorum sadece.

Obtüratör fotoğraf filmine düşürülecek ışık miktarını ayarlamada 2 değişkenden biridir. Diyafram ve obtüratör fotoğrafta iki temel ayardır. Diyafram, makineye giren ışık ışınlarının geçtiği dairenin çapını belirtirken, obtüratör hızı ise filmin ışığa ne kadar süre maruz kalacağını belirler. İki değerin birlikte ayarlanarak film üzerine ışığın istenilen düzeyde düşürülmesine pozlama denir. Obtüratör hızına aynı zamanda perde hızı, shutter speed, enstantane de denilmektedir.
Obtüratör film üzerine düşme süresini belirleyen mekanik bir sistemdir. Bu süreler çoğunlukla saniyelerin birimleri kadardır. Örneğin 1/1, 1 / 2, 1 / 4, 1/8, 1/15, 1/30, 1/6 0, 1/125, 1/25 0, 1 /5 0 0, 1/1000 gibi.1/1 de perdenin açılıp kapandığını gözle görebilirken 1/1000’de gözle görülemeyecek kadar kısa sürede perde açılıp kapanır. Objektifler arası ve perdeli olmak üzere iki tip obtüratör sistemi vardır. Obtüratörün iki fonksiyonu vardır. 1) Işık miktarını saptamak, 2) Hareketi saptamak.

(Vamos)


15.

Yıl 1654.
Gururlu vahşi hayvanlar ve onurlu medeni insanlar bir anlaşma yaptılar.
O güne kadar insanların bölgelerinde yaşayana, soylarından ve gururlarından uzaklaşan hayvanlar affedilecek, hayvanlar dünyasına dönmelerine izin verilecekti.
Aynı şekilde vahşi hayvanlar arasında yaşayana insanlar da aynı aftan yararlanarak insanların arasına katılacaktı.
Her şey buraya kadar iyiydi. Ama insanlar arasında yaşayan hayvanlar ve hayvanların bölgesinde insanlardan uzakta yalnız yaşayan insanlar bir araya gelerek üçüncü bir bölge yarattılar ve buraya İNSHAYYA ve HAYVİNSANYA (Humanimal-Animan) dendi. İki isimli olmasının nedeni, en az kendi soylarıyla yaşamaya başlayan hayvanlar ve insanlar kadar gururlu olduklarını kanıtlamaktı. Bunun yolu da eşti olmaktan geçiyordu.

(Hayvanlar ve İnsanlar)


(devam edecek 17.07.2017 - 17.07.2018)