27 Kasım 2011 Pazar

Nadja: Kapı gibi çarpan kadın


Nadja: Kapı gibi çarpan kadın

HALİL GÖKHAN

Her şeye rağmen André Breton ve sürrealizm 'oriental' dünyamız içinde yabancı kalmayı sürdürüyor. Her şeye rağmen, diyorum, çünkü her ikisi için de son elli yıl içinde, Türk edebiyatının elit çevrelerince bir hayli giriş denemesi yapıldı ve modernizm çerçevesi içinde gayet başarılı sunuşlar gerçekleştirildi. Bu yabancılık, sürrealizmin yazınsal üretim biçimleri üzerinde sesli ve eylemli olarak düşünülmemesinden kaynaklanmıyor; aksine, sürrealizmin edebiyatta sadece 'genel kültür' düzeyinde algılanırken sanatta ise bir dünya görüşünü paylaşmanın çok uzağında 'formel' olarak yansıtılmasından ileri geliyor.
Breton'un 'Nadja'sının az önce adını andığımız sunuşlar içinde apayrı bir yeri var elbette. Bütün eleştirmenlerin aksine en çağdaş Fransız eleştirisi, 'Nadja'nın 'romandan başka her şey' olduğunda birleşiyor.
Etkisini sürekli hissettiriyor
'Nadja'nın Türkçedeki macerası da Nadja'nın macerasına az çok benziyor. Gerçi Dost Kitabevi'nde yeni baskının çıkmasına kadar uzunca bir süre 'ortalıktan' kaybolmuştu 'Nadja' ama kayıplar âlemindeki bu seyahati onun efsaneleşmesinin önüne geçemedi.
'Nadja' her şeyden önce sadece sürrealizmin ve André Breton'un değil, 20. yüzyıın başyapıtlarından biri. Bunu söylememizdeki en büyük etken ise, sürrealist hareketin ve yapıtın artık elli yıldır akademilerin önemli bir konusu olmasına, yani soğumasına rağmen 'Nadja'nın yapıt düzleminde kendi etkisini giderek daha fazla hissettirmesi ve sıcaklığını sürdürmesi... Bunu 'Nadja'nın Breton'un en çok okunan ve bilinen kitabı olduğunu belirterek de pekiştirebiliriz.
André Breton'un 4 Ekim 1926 günü kasvetli geçen bir öğleden sonranın son demlerinde Lafayette sokağında "birdenbire, karşı yönden gelen, çok yoksulca giyinmiş genç bir kadını" henüz on adım ötedeyken görmesiyle kitabın henüz 57. sayfasında canlanan Nadja'nın bu gecikmiş haliyle bir roman kahramanı olamayacağı apaçık; ne var ki Breton'un bu sayfadan sonra 12 Ekim 1926 gününe ve daha sonrasına kadar sürdürdüğü bölümlerde yarattığı tuhaf resimli roman tarzı 'Nadja'yı 'Nadja' yapan en önemli yazınsal tutum. Daha da açacak olursak yazarın Lafayette sokağında karşılaştığı yoksul kadının, 1926 yılında sürrealizmin papası konumunda olan ve en az Marx ve Rimbaud kadar dünyayı değiştirmekten söz eden André Breton'a verebileceği sadece aşktı ve "önemi yok. Aşktı sadece, benim bildiğim anlamdaki aşktı -gizemli, mümkün olmayan, biricik, akıllara durgunluk veren, kuşku götürmeyen aşk-, yani, ancak her türlü deneyde olabildiği kadar kadarıyla aşk, burada mucizenin gerçekleşmesine olanak tanımış olan aşk," diyordu, onun sunduklarının düzeyinde olmadığını düşünen Breton.
Breton'da aşk kavramını adeta 'patlatan' ve bu kavramın kelimelerle saçılmasına yol açan mucize-kadın Nadja sadece romanesk güzelliği ile değil düşünen ve sorgulayan çehresiyle de yazarı hayretler içinde bırakır. Fakat bunun dışında 'var olmayı bilen' Nadja zamanı da umursamayan, ağzından çıkan boş sözcüklerle Breton'un önem verdikleri arasında bir ayrım yapmayan bir kadındır. Nadja'nın gönül eğlenceleri yazarı çileden çıkarır çıkarmasına, ancak belli ki André Breton kurtuluşu, bu hoppalıklara kendini kitabın yazarı ve anlatıcısı konumuyla cevap vererek direnmekte bulur.
Tanışmalarından iki gün sonra Breton'un iki kitabını satın alarak ve okuyarak gelir Nadja. O 6 Ekim günü Nadja basit cümlelerle bazı bibliyografyalara taş çıkartır. 10 Ekim günü Breton'a olağanüstü buyruğunu verir: "André? André?... benimle ilgili bir roman yazmalısın. (...) Bir şey kalmalı bizden..." Aynı gün ihtiyar bir kadın Nadja'ya bir kartvizit verir. Ertesi gün kartvizitteki adrese Paul Eluard gider. Kimse yoktur. 12 Ekim günü Breton'un kafasındaki tek soru Max Ernst'in Nadja'nın bir portresini yapıp yapmayacağına dairdir.
Son günlerden birinde Breton sorar: "Kimdi gerçek Nadja?" Gönül eğlendiren Nadja mı, yoksa esinli ve esinlettiren, tek gerçek deneyimi sokak olan ve "sonsuz bir hülyaya atılmış her insanoğlunun sorgulamak istediğinde elinin altında olan Nadja mı?"
Karşı konulmaz çağrı
Onu defalarca görmek Breton'daki Nadja düşüncesine berraklık kazandırır ve onun ifadesi hafifler, özgünleşir ve derinleşir. André Breton en sonunda ondan kalan birkaç cümleden başka bir şey hatırlamak istemez:
"Soluğumun tükenişiyle birlikte sizinki başlıyor." "Eğer isteseydiniz sizin için bir hiç olurdum ya da sadece bir iz." "Düşünceleri ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamalı."
Nadja, André Breton ile karşılaşmadan önce hiç resim yapmamıştır. Onun yanında 18 Kasım 1926 günü yaptığı 'Aşıklar Çiçeği' resmi Breton'a her ikisinin simgesel bir portresiydi.
Breton onun aşkına karşılık veremez. Çünkü aşırı derecede şiirsel mucizeler gerçekleşmektedir onun etrafında. Akıl ve gerçek arasındaki çelişkileri hiç durmadan aşmaya çalışan bir sürrealist olmasına karşın Nadja'yı günden güne asosyal kılan ve ilişkilerini daha da çatışmalı hale getiren zihinsel yabancılaşmanın ilk belirtileri karşısında güçsüz bir durumdadır. Ve Nadja'dan ister istemez uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma okur katında, Breton'un gözden düşmesiyle son bulur gözükmektedir, zira yazar, Nadja'nın akıl hastanesine kapatılmış olması karşısında sadece psikiyatriyi ve akıl hastanesi kavramını eleştirmekten öteye gidemez.
Nadja'nın sözünü tutar ama Breton: Onun hakkında bir kitap yazar: 'Nadja'.
Nadja ile André Breton, 20. yüzyılın en tutkulu ve 'çırpınmalı' arayışlarından birini başlatır. Hegel'in "en iyi dünya, bu dünyanın kendisini diğerlerinden daha iyi ifade eden dünyadır" sözünde olduğu gibi Nadja'nın karşı konulmaz ve sürekli çağrısına cevap verir.
'Nadja'da Nadja ele geçirilemez, ancak ifade edilebilir. Fakat 'L'Amour fou'da* gerçek aşk ele verildikten sonra Nadja da, 'çırpınmalı güzellik' de çözülecektir.
André Breton, Nadja ile karşılaşmasından üç yıl önce yazdığı 'Tournesol' adlı şiirdeki kadına 1934 yılında rastlar. Ve 1937'de bu rastlaşmanın kitabını, 'L'Amour fou'yu yazar. Ve o kadınla evlenir.


NADJA, Andre Breton, çeviren: İsmail Yerguz, Dost Kitabevi Yayınları, 2002, 146 sayfa

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder