18 Aralık 2014 Perşembe

Kediler ne okur?

Hiç kitap okumadıklarını düşünsek de kitaplara en çok kedileri yakıştırırız. Demek ki onların öyle ya da böyle okuduklarını, kendi evrimleri içinde kültürlerine yakışan bir eylemleri olduğunu düşünüyoruz. Sürekli onlara bakıyor, gözucuyla süzüyor ama bulamıyoruz. Sahi kediler ne okuyor sizce?

Eğer aynı nevrotik kişilik salgını kedilerden sahiplerine de bulaşıyorsa ben size şimdi evimizdeki kediden hiç mi hiç bahsetmeyeyim; o zaman elbette sempati yerine antipati yaratırız.

Pati demişken, kediler aslında kitapların ana malzemesi olan kâğıtlarla hiç de başı hoş olmayan bir ergonomiye sahiptirler. Yumakları ve kâğıtları kurcalamaktan, yırtmaktan ve ısırmaktan çok zevk alırlar. Kedilerin patilerinin altında saklı olan pençeleri, Agatha Christie‘nin o polisiye romanlarında okura varlığını asla hissettirmediği, üstelik ipucu da bırakmadığı gerçek suçlulara benzemezler mi? Üstte yumuşacık parmaklar, kıvrılarak giden son derece muntazam devinimlerin altında büyük bir gerçeklik gerilimi: Kan ve hakikat.

Gerçekten de kediler okur mu?

Onların sadece, gözlerinden daha iyi duyuluk görevi yapan burunlarından terleyebildiğini biliyor musunuz? Bunun nedeni kuşkusuz gövdelerinin tüylerle kaplı olmasıdır. Üstelik bu tüyler de mevsim mevsim uzunluk ve kısalık konusunda değişken bir örtüye sahiptirler. Kediler bu tüyleri yarın hiç dökülmeyecek yenilenmeyecekmiş gibi özenle temizlerken aslında bir oto-masajı da gerçekleştirirler. Belki de, atmosferden ve yakın çevrelerinden düşen koku zerreciklerini burun ve dillerindeki reseptörlerde bilgiye dönüştürüyorlardır; o halde tüylere ulaşan her zerre bir bilgi kodudur. Bu durumda kedilerin bir Koku Alfabesi olması gerekir. A’dan Z’ye ya da Acı’dan Zehirli’ye kadar yeryüzünün bütün kokuları varolmalı bu skalada…

Bu durumda kedilerin tek bir kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ve bu da bize kediler için neden hâlâ bir kitap dükkânı olmadığını gayet iyi açıklar ya da petshop’ların bazı reyonları bu görevi pekala üstlenmektedir. Mesela ne olabilir bu reyonlar? Mamalar elbette… Artık soylarının tamamen tükenmesi gereken hayvan dükkânlarındaki mama rafları aslında kitap raflarıdır kediler için. En çok koku onlarda barınabilir.

Genel durumuyla sokak ve bahçeler kediler için şehir kütüphaneleri demektir. Rüzgâr, insan ve taşıt hareketleri, çöpler ve hava olaylarıyla bu kitaplar interaktif olarak her gün sürekli değişmektedir.

Bizler yani kedilerin sahibi olduğunu sanan bizler de birer kitap modeli olabiliriz pekâlâ kediler için. En az onlar kadar bedenimiz günlük periyodik ya da rastlantısal koku değişimleri taşımaktadır.

Fakat iş, asıl gerçeği, kedilerin bize sahip olduğunu düşünmeye, anlamaya ve kabullenmeye gelince belki de biz insanlar kediler için sadece okuma eylemini ifade ediyoruz. Biliyorsunuz bu eylem kültürün içindedir, yani doğa dışında gerçekleşir. Bizlere, kendi evrimleri içinde sahip olma becerisini gösteren kedilerin kültürsüz olduklarını artık kimse söyleyemeyecektir, yani kediler aslında bizi okurlar: İnsanları…

Kedilerin yazarlığını şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Uygarlık evrimi içinde insana en yakın ve izole, özgül bir canlı türü olan kedi için bu yakınlıktan doğan beceriler de kuşkusuz yok değildir.

Kedilerin okurluğu üzerine şimdiye kadar yapageldiğimiz akıl yürütmeleri biraz geliştirdiğimizde ve belki yakın zamanda onların yazarlığı ve eserleri üzerine de birkaç söz etme cesaretini kendimizde bulabiliriz. Eğer onların tüylerini kitap kâğıdı olarak hayal edebiliyorsak, kokuları da hayalimizde harflere, sözcüklere ve cümlelere çevirebiliyorsak neden bunların hazırlayıcıları olanlar da onlar olmasın?

Belki de sonraki yazıda gerçekleşir bu…

Kediler ne yazar?

11 Kasım 2014 Salı

Kitap Fuarı Günlüğü 2014


Birinci Gün (simgesel)

Uzun ve yüksek koridorlarla dolu büyük bir yapının içinde uyanmıştım.
Uyandığımda herkes gitmişti.
İlk önce terk edildiğimi sandım. Bu kadar büyük bir yerde ilk kez terk ediliyordum. Genellikle açık alanlarda olmazdı bu. Masabaşı ya da yatak olurdu. Veya bir kafe. Restoran.
Gözlerimi ovuşturdukça yapı büyüyordu ve hatırlamaya başladıkça da küçüldü küçüldü.

Anladım. Bir iş için buradaydım.
Her yerin merkez olduğu merkezsiz bir yerde hem de.
Birisi hızla geçip gitti yanımdan ve fazla davetiye olup olmadığını sordu.
Bir diğeri renkli bir el ilanı bıraktı masanın üzerine: Bir lokanta ya da restoran. Bir menü.
Demek ki karnım acıkacaktı birazdan.

İkinci Gün (barok)

İlk günü çok hatırlamıyorum. Etraf birden kalabalıklaştı. İmza atıyorlardı. Kimse okuma sözü vermiyordu çünkü. Herkesin bir anıt olup göğe yükselesi vardı. Ve kopamıyorduk. Yer çekimi ya da çekimsizlik. Fiiller canları istediğinde tanrı olmaya soyunurken, sıfatlar kitapların kapaklarını kaplamışken, isimler çaresizken ve kalpler satılırken yaşamak bir heykeldi, dedi birisi...
Sessizlik.
Durgunluk sonra. Hiçbir şey akmıyordu. Tembel bir zamanda doğmuştuk. Kitapların çok anlatmadığı, az yazdığı, uygun görülmedikleri çağdan azar azar gidenlerin ardından bir selin kovaladığı.. Herkes dinleniyordu. Yorulmak bile dinlendiriyordu kimi bünyeleri. Ardından rüzgar çıktı bütün kağıtlar havalandı. Yere düştüklerinden hepsi birer imla hatasıydı ve bütün kurallar unutulmuştu çoktan.

Üçüncü gün (halüsinatif)

Gölgeler uzuyor. Şehrin en uzak ucunda bütün kitaplar toplandık kaç kitap olacağımıza karar veriyorduk ki gong çaldı yarış başladı: A, D, H, J ve Q harfleri verildi bize. Kalan harflerden kırk katarlı  bir tren yapacaktık. Gülmeden. Üstelik beklemeden sıraya geçecektik.
Pazartesi geçmek bilmiyor, öyle ki haftanın en çabuk gelen günüdür.
Sıkıntı fuarı açılsa adına bugün derdim.
Herkes sıkıntısını bu fuara saklamış; belli ki çok sıkılanlar çıkış arıyor; kitaplardan medet umuyorlar. Cevaplar ve sorular çoktandır biliniyor. Beklenense yorumlar, fikirler değil sadece anlamsızlık.
Bütün bunların bu soruların cevapsızlıkların bir anlamı var mı?
Neden dönüyoruz?

Dördüncü gün (sübliminal)


5 Kasım 2014 Çarşamba

Bana hayatımda kimse öyle bakmadı.


Bana hayatımda kimse öyle bakmadı.

Bu gece bütün balkonlarda kendimi arıyorum. Bir adanın sahilinde, oradan çıkamamamın kıyılarında. Çok önceden o balkonda bana bir yer verilmiş gibi orada olmayı hep arıyorum. Balkondan sahneye yayılan bakışların bir adı var. Senin adlarından birisi…
Sen balkonun köşesinden sahnenin kıyısına kadar bakışlarımda yayılıyorsun. Dudaklarımız mesafeyi kısaltıyor, iki şehir arasındaki fırtınalı hasreti çoğaltıyor ve gelgit olarak yağıyor eve.
Bu gece bütün balkonlardan sana baksam doyamayacağım sana. İki şehrimi dünyanın bütün şehirlerine değişsem unutamayacağım kadar anıyla yüklüsün. Sana her döndüğümde aslında hiç gitmemiş olduğum hali, sözlerimize bağlı olduğum hali mi bulacağım? Başka bir hal için çıkıyorum balkona. O kadar yakın ki gözlerin. Işıldıyorlar. Bana hayatta kimse öyle bakmadı. Yakındalar. Öpüyorum. Sana dokunmuşum. Seni senden almışım. Sende çoğalıyor ve coşuyorum. Birçok deniz vardı seni aradığım. Bir tanesinde diz çökmüşüm ve ufka bakıyorum. Ufuktaki balkonda bir adam sevdiği kadına bakıyor. Onu ararken onu kendine âşık olarak buldu. Bir gece.

Bu gece birçok balkonda bir benzerim var. Seni düşündükçe hepsi bir şey arıyor sahnede.

8 Ekim 2014 Çarşamba

Ben Ölmeden Önce Beni Öldüren 99 Kitap



Nasıl yapacağımı gerçekten şu anda bilmiyorum. Her şey burada ve bir anda olacak. İlk roketin uzaya fırlatılışı gibi ben ölmeden beni öldüren 99 kitabı, yani Okuma'nın 99 adını peşpeşe duraksamadan sayabilecek miyim ve çok heyecanlıyım.

Bunları yazarken garsonun birdenbire kahveme süt koymadığını fark ettim.

Duraksadım ve ilkel el işaretiyle onu hatasıyla yüzleşmesi için davette bulundum.

Fakat garson hiç de oralı olmuyordu. Hava da sıcaktı. Süt olmasa kahve benim için daha da ağır olacaktı ve böyle rutubetli bir günde, normalde soğuk günlerde içimi kıpraştıran kafeinin yüksek yoğunluğunu doğrusu çekemeyecektim.

Sonunda beklenen oldu. Garson geldi. Kafein yoğunluğunun metabolizmam için dengelenmesini beklerken süt yerine bir kitap getirdiğini fark ettim garsonun. Bu ne küstahlıktı.

Oturduğum kafe evet doğrusu bir kitap kahvesiydi ya da moda isimle kafe kitap, ama menüde ciddi ayrımlar yoktu, yani kitap satın alınabiliyordu, ama hangi kitaplar, neler; bunları menüden takip etme şansı verilmemişti müşteriye.

Ortam çok kalabalık olmadığından sabır denen erdemi devreye koymayı tercih ettim. Sıcağa rağmen çok güvendiğim kişiliğimi özellikle sosyal alanlarda konuşturmanın örnek bir davranış olduğunu biliyordum. Sanıldığı gibi sosyal ortamlar çok planlı ve işleyişi kusursuz yerler değildir aslında. Tesadüflerin birlikteliğiyle sosyal mekanlarda ritim ve hacimlerin doğru işlediği, kişilerin doğru yolda oldukları varsayılır ve burdan da sürekli bir mekanı belleme kurnazlığı açığa çıkar gizliden gizliye.

O gün neden ordaydım, kimdim hala hatırlamıyorum, ama garsonun bana uzattığı kitapta benim adım yazıyordu. Bunu garsonun sözlerinden anladım:

- Lütfen rica etsem bana bu kitabınızı imzalar mısınız Bay Borges.

Kitapta tam adım Jorge Luis Borges olarak yazıyordu. Kitabın adına dikkat etmedim, zira o güne kadar adımı ne duymuş ne de yazdıklarımı okumuştum. Bir garson beni okuduğuna göre çok matah da bir yazar olmamalıydım.

Ne var ki garson ona ve onun sınıfına dair bütün önyargılarımı bir anda silip süpüren şu sözleri ekledi:

- Sizi ilk kitabınız Evaristo Carriego'dan beri takip ediyorum.

Ben ne yazmış olabilirdim ki bir garsonun eser hayatım boyunca ilgisini cezbedecek. Yoksa bu kişi, aslında gönlündeki aslana uygun bir uğraş bulamayıp gerçek hayatın sellerinde boğulmamak için ruhunun akıntısına karşı yüzen bir işletme sahibi olmasındı. Rastladığım çok mekanda yer sahiplerinin kişisel zevkleri olarak müşterilerine hizmet ettiklerine çok şahit olmuştum.

Garson kitabımın adını söyleyince, bana imzalamam için uzattığı kitabımın adına bu kez alıcı gözüyle baktım: Alef. Ama sanki dört harfli bir isim değildi bu kitap, en az iki kelime saydığımı hatırlıyorum gözucumla; Brodie Raporu ya da Kum Kitabı gibiydi sanki... Yoksa yoksa başka bir şeydi.

Bir saniye... Ben adımı bile hatırlamazken nasıl oluyordu da bu kitap adlarını hatırlıyordum; demek ki o kitaplar o sırada o masada vardı, ama masada hala bir kitap duruyordu ve ortada henüz imzalayacak bir kalem bulunmuyordu. Garson kalemi unutmuştu. Bu konuda onu asla suçlayamazdım; yanında mutlaka bir kalem bulundururdu garsonlar, orası kesin, fakat o sürekli akan, oraya buraya bulaşan, önlüğün kenarına durmadan silinerek temizlenen kalemlerle kitap imzalamak ölmekle eşdeğerdi neredeyse benim için. Böyle bir teklifi reddetmek için de her an tetikteydim.

Garsondan öyle bir arz gelmedi, kuşkusuz benim tedbirli bir yazar olduğumu düşünüyordu. Ve bu konuda kesinlikle yanılıyordu. Ne adımı biliyordum ne de kitaplarımdan haberim vardı.

Bu kesinkes bir rüyaydı ve hep olduğu gibi uyanmak hiç aklıma gelmiyordu. Nasıl olsa hiç istenmeyen bir yerde uyanıklık beni bu rüyadan çekip alacaktı; durumu daha fazla zorlamamalıydım.

Rüya içinde uyandığımda masada bir de kalem duruyordu; kitap adı değişmişti: Hayaller ve Hikayeler.

Üzerimde kenarı tükenmezkalem lekeleriyle dolu bir önlük, sipariş defteri ve solmuş lacivert bir gömlek vardı.

Kitabın ilk sayfalarını araladım.

Kitap isimsiz olarak şöyle imzalanmıştı:

Borges olabilmem için birilerinin ya da yazılmış bazı kitapların beni önce öldürmesi ve sonra beni Borges kılması gerekiyordu ve sanırım da o gün öyle bir şey oldu.



Arkakapak.com


9 Eylül 2014 Salı

Bu kitaplar gerçekten okunuyor mu?


Bizi hayvanlardan ayıran şeyin okumak olduğunu öğrendiğim gün okumayı bıraktım. Bunu bugün anlıyorum.
Hayvanların da okuduğunu anladım: Koku, tat... Belki daha az renk, ışık, ama evrimlerindeki tesadüflere bayılmamak elde değil onların. En dengesiz ve değişken çevreleri olarak onların gerçek evrimi biz insanlarız.
Yazarken böyle haritanın rasgele başka bir ucundan konuya girmelere de bayılıyorum. Yüzbinlerce kitapla tıklım tıklım dolu olan bir kütüphaneden bir kitap seçip alır gibi. Belki de öyle bir kütüphanem olmazsa bir daha asla okumam. Yazarları, kütüphanecileri, belediye başkanlarını ve kültür bakanlarını tehdit ediyorum açıkça. Bana o okuyacağım kitapların gömülü olduğu büyük kütüphaneyi bulun getirin.

Aynı soruyu birçok fiil için sorabiliriz.
Ya Bunlar Gerçekten ......... mu? olarak bir şablon koyalım hatta ortaya.
Peki buradan varacağımız sorun ne?
Hiçbir sonuca neden artık eskisi kadar güvenmiyoruz? Neydi araya giren? Eskiden de güvenmiyorduk, varsayıyorduk.

Okumayı, istediğimiz cevaba uygun şekilde tarif edersek -biraz akıl karışılığı yaratarak- olur bu iş. Yani sevmediğimiz içeriklerin aslında okunmadığına herkesi ikna edebilirim öyle değil mi?

Bir içeriği bazı nedenlerle sevmeyiz: Konular, türler ve yazarlar bizi açıkça çekmez. Geçerli, mantıklı nedenler de olmayabilir bunlar. Açıkçası ya yıldızlarımız uyuşmuyordur ya da bir noktada kesişmiyoruzdur.
Bu, o tür ve yazarların kötü oldukları anlamına gelmez. Aksine bir de bol tüketiliyorlarsa başlar çalmaya çanlar. Daha çok sinir olur ve öfkeleniriz onlara, onları okuyanlara ve gözümüzün içine bakıp "bugün bunlar okunuyor" diyenlere, demek isteyenlere...

Geriye tek bir silah kalıyor: "Ya Bunlar Gerçekten Okunuyor mu?" diye sormak. Şimdi geldik mi o kavşağa? Yerine göre okurun, işimize göre yazarın, kimine göre de zamanın beğenilmediği, burun kıvırıldığı ana...
Bir dakika... Biz niçin okuyoruz ki? Başkalarının ölçülerini neden karıştırıyoruz işin içine? Biz sakin sakin ....'mizi, .......'müzü, .....'muzu okurken (yazar isimleri özellikle vermedim ama anlayanlar anladılar bence) A'nın B'nin, C'nin çok tüketilmesi bizi neden rahatsız ediyor. Bence ediyor, şu sebeplerden:

-İyi okur olduğumuza dair düşüncemizde sarsılma olma tehlikesi
-İyi okurun sayıca çok ve iyi kitabın sayıca fazla olduğuna inanmama eğilimi
-Kültürel bir ortam içinde kitap, yazar ve içerik soluduğumuzu düşünen, sosyo-kültürel ayrıntılara, ayrımlara dikkat eden bir takıntılılık içinde olma
-Vasat ve sıradanı kültür alanından kovma isteği
-Gelişime, çağdaş, etik, estetik ve modern yaşama; daha iyi ve güzel olan inanca bağlılıklarımızın kalıcı bir ilişki olduğuna dair derin arzu

A, B ve C gerçekten okunmasın istiyoruz. Yalandan, imrentilerle ve markacılık histerisiyle... Onlarda düşünsel derinlik ve aydınlatıcı unsurlar bulunmasın istiyoruz. Bir tür okumadan "onları biliyoruz"... Sanatsız sözler ve sözsüz bir yazı sanatıyla devşirilmiş başı-boş kitaplar hepsi de öyle değil mi?
Bir trenle giderken yerin ve rayların durup trenin hareket etme kuralının geçerli olmasını istiyoruz değil mi?
Ama yakışıyor mu bunca kültürel entelektüel amaca ve arzuya bu kuralcılık? Asker gibi ne o, soldan sağa okunacaaak oku!
Kültür dediğin ya büyük bir boşluksa savrulmaksa, kaybolmaksa?
Eskiden sorardı yazarlar hep bir ağızdan "Ey okur neredesin?"
Şimdi hep bir ağızdan soruyoruz: "Ey yazar neredesin?"

Arkakapak.com



Onlar için satan kitap iyidir bizim içinse "iyi kitap satar"...



Kızım gelinimin ötesinde "kime diyorum" telaşı var bu başlığı atarken.
Ne alarm çalıyorum ne siren sesi ne de çanları çalıyorum.
Diyalogsuzluk var, aynı dili de kullansak bütün bölmelerimizde kültür hayatımızın. Aynı dili aynı amaçla kullanırsak iletişim kurabilmiş olmaz mıyız?
İşte bir önyargı: Kitabevleri, okurlar,  yazarlar ve hatta yayıncılar için...

İyi kitap nedir?

Gabriel Garcia Marquez, son yıllarda ölümü sonrası kitapları yeniden çok satan ender dünya yazarlarından birisi oldu. Onun 1980'li yıllardaki sessiz aktarılışına, 90'lardaki heybetine, 2000'lerdeki krallığına tanık olmuş birisi olarak, Kırmızı Pazartesi dışında etki akım alanından çok etkilenmemiş de olsam, Latin Amerikalı yazarların başında geliyordu Marquez benim için. Yüzyıllık Yalnızlık'ın bütün dünyada Marquez'in ardındna yaşadığı büyük okuma seremonisi, belki de yazarının ölümüyle Marquez ayarı yazarların sonunun da geldiğini işaret ediyordu, kimbilir... Yani 20. yüzyılda doğmuş, yaşamış, yazmış ve ünlemiş, yazar olarak göçmüş bir karakter.
21. yüzyılın yazarları nasıl olacak peki? Aynı yüzyılda doğmanın dışında hayatlarının bir döneminde yazmış olabilirler; yazmaktan sık sık vazgeçmiş, geri dönmüş, kaybetmiş, belki hiç kazanmamış...

20. yüzyıl en çok kahramanların, liderlerin ve diktatörlerin konuşulduğu, yazıldığı bir dönem oldu. 21. yüzyıl ise kayıp kişilik ve kavramların konuşulduğu bir yüzyıl olacağa benziyor. Ve bunun yazar-okur eksenine yansımasının "yeni Marquez'ler olmayacak" demesi, her şeyi açıklayabilecek mi?

Kutsal kitabın dediği gibi ilk önce yazı vardı, yani okuma. Sonra yazarlar geldi. 19. yüzyıla kadar insan sözü büyük bir yazarsızlık çölünü kat etti ve sonunda Aydınlanma ile kutsanan sözlükler ve ansiklopediler bütün dünyayı kapladı. Ben, kitap denince tam da bunları anlıyorum: Sözlük ve ansiklopediler zamanın ta kendisidirler. Edebiyat ve diğerleri ise geçen zamanı, yani kaybolan zamanı temsil ederler.
Kitapların okurlardan çok olması, okurların kitapların sayısından fazla olmasına yol açan sonuca götürdü bizi. Ve yazarlar her zaman okurlardan az olduğu ve kaldığı için kitaplar sayıca bir'den çok basıldı. Günün birinde herkesin okur olacağı ütopyası kapitalizmi her zaman kurtaran önemli bir dipnot olmuştur. Tam da burada kitaplı kültürün temel dinamikleri olan merak, keşif ve bilme dürtülerinin kurgulandığı, kullanıldığı ana denk geliyoruz: Bu anda kitaba tamamen kendi okurunu -ve de yazara- yaratma zorunluluğu yüklendi: Ödüller, listeler ve arz fazlası (ne kadar arz o kadar talep mantığı) bu zorunlulukları kesin çizgilerle değiştirip bir güç gösterisine dönüştürdü. Ve sinema da bu gösterideki yerini 20. yüzyılda aldı: Kitapları, yazarları, okurları dönüştürdü, ama kendisi hiçbir şeye dönüşmedi.
Şimdi durum ne?
Durum vahim, çünkü son durumun ne olduğu hiç hesaba katılmadan eski durumlar üzerinden her şey anlatılmaya, açıklanmaya çalışıyor kitaplı kültür dünyasında. Sözgelimi fiyatları oluşturan rakamlar satış ve tiraj rakamları neredeyse aynı anlamda kullanılıyor. Klasik tabirle elmalarla armutlar birbirine karıştırılıyor. Her şey elma ya da armudun çöpü gözümüze kaçınca net olarak genel durumu göremiyoruz.

Bir yayıncı dostumdan duydum bu sözü: "Onlar için satan kitap iyidir bizim içinse "iyi kitap satar"... Kitabevlerinin çaresizliklerini kendi çaresizliği sanan birisinden yine de iyi bir savunma gibi geliyor ilk bakışta. Şurası açık ki her iki taraf da bir zamanlar kitaba tek bir noktadan bakmayacak kadar birbirlerine yakındılar ve az çok benziyorlardı. Okur da kendine ciddi ciddi neredeyse çatık kaşlarla bakan bu ikiliye karşı ne yapabilirdi? Yazarın da kimliğini güçlendirerek bu bakışmaya katılması ortalığı birbirine kattı. Bir koalisyon ya da eşgüdüm oluşması gereken bu birliktelikle hiç kimsenin kazanamadığı görüldü bir süre sonra: Her şey ve herkes berabere.

Eskiden de br yazar olan bu yayıncı dostum sözlerine şöyle devam etti:
"Kitabevleri artık evet stoktan ziyade vitrinlerini güncel tutuyorlar ve sipariş merkezlerine dönüştüler haklı olarak... Bu da yüzeysel ve ticari kitap ve okurların kitabevlerine dönüşmelerine yol açtı. Özel kitaplar yine de kalıcılıklarıyla bu zorluğu aşacak güçte o yüzden ben kitabevlerinin bu popüler tercihlerini çok önemsemiyorum... Onlar için satan kitap iyidir bizim içinse "iyi kitap satar"..."

Genç bir yazara öğütler 2


– YENİ YAZARLAR NASIL KURTULUR? olsun mu adı yazının sevgili genç yazar arkadaşım. Siz tavsiye değil tadilat kuşağısınız yani siz onaracaksınız her şeyi.
– Maalesef…

– Neden mi böyle düşündüm? Enkazın dibindesiniz de ondan; ve ellerindeki morluklar yumruk değil moloz parçaları
– Sanki her yerden yumruk yiyorum şu an.

– Bugünlerde kendini öğrenci sanan yazarı uyandırmam gerekiyor… Bunun için bir şeyler hatırlamalıyım. Ben hala 23 yaşında Pipo&Sakal Yayınları’na öykü dosyasını gönderip olumlu haber bekleyen o genç yazarı yaşatıyorum içimde. Red mektubu gelmiş olsa da onu açmamış mesajı almamış gibi yapıyorum… Bekliyorum belki hala benim için bile, iyi ve güzel olduğunu hissettiğim bir dünya ve orada benim okurlarıma da sıra gelecek.
– Red mektubu gerçekten de aldınız mı?

– Red mektubu almış da olsam o tümden bir red değildi. Yaptığım işin, yani yazarlığın öğretilebilir bir şey olduğunu kimsenin düşünmediği bir zamandı. Kimse talebe ya da hoca değildi. Ortada ciddi bir sınav endişesi de yoktu. Doğrular ve yanlışlar da…
– Demek o kadar az sayıda kişi yazıyordu…

– Haklı olabilirsin. Adaylar çoğalınca mı bilgi aranılan bir kriter olur? Bunu böyle düşünmemiştim… Az olduğumuzu düşünmüyorum. Belki toplandığımız, seyrettiğimiz ve görüldüğümüz yerler azdı. Azlık bir kriterdi. Az bulunan şeylerde yer almanın iyi olduğu düşünülüyordu.
– Az kişinin yaptığı şeyi yapmam gurur verici olmalı…

– Yapanlardan çok kalanlar üzerine düşünmeyi tercih ediyorum burada genç arkadaşım. Kalanların başka bir dilde yazdıklarını da açıkça söylemek gerekiyor şimdi, büyük bir itiraf gibi. Geleceğin dilidir bu. Her dilde bulunan bir zaman kipinden çok bir dilbilgisi ve sözdizini karışımıdır. Öncelikle bunu anlamalısın.
– O dili öğrenmek isterdim, ama nedense öğrenme yerine anlamayı tercih ettiğinizi düşündürmeyi seviyorsunuz.

– Yazarlar bir tek o dilde yazarlar. Söylemek istediğim bu.
– Çok masalsı geldi şimdi bana. O dili bulmalıyım sanki, bunu anlıyorum. Ya da bende o dil ya var ya yoktur’u… Hiçbir seçimimin kar etmeyeceği bir durum sözkonusu.

– O dilin nereden eseceğini, yağacağını, duracağını bilmemiz zor görünüyor. Ateş, su, toprak, hava ya da sıvı katı gaz halinde de bulunabilir.
– Doğa demek istiyorsunuz.

– Demek istemiyorum, diyorum.
– Yani ben yaşamaya devam edeyim o gelir beni bulur, bunun gibi bir tevekkül hali… Anlamaya başlıyorum galiba.

– Ben asla bunu demek istemedim. Aramakla beklemekle bulunabilecek bir yer ya da bir formül etrafında döndükçe zaman kaybediyoruz. Belki de en anlamlı cevap şimdilik bu. Keza yazar terennümleri, kitap adları, bilgelik sözleri bunlar da bizi daima uzaklara fırlatan şeyler… Sakınmalı mı uzak mı durmalı, bu daha çok onların sende bulduğu çekimlere dair konular. Çekim alanlarına girmeye hazırsan girersin. Şu an hala bir açıklama yapmış bir şey göstermiş gibi görünmekten son derece korkuyorum. Gençlik iksiri mi zehiri mi demeli bilemiyorum….
– Genç yazarların işi zor diyorsunuz. Bunu anlıyorum.

– Merak ettiğim bundan sonra ne yapacaksın?
– Bu andan sonra… Hmmm… Bilmem ne yapmalı… Sanırım daha çok soru sormaya çalışacağım. Altın aradığımı fark etmeme yol açtınız ya da bunun dışında bir şey yaptığıma. Yazma eyleminin bir alegori yazınınsa bir metafor olduğunu bilmek, sadece bunun doğru olduğunu bilmek beni çok rahatlatırdı. Sanırım önümde birçok yol ve seçenek var. Ne yaptığımı, yaptığımın ne olduğunu sormak onları anlamama, bilmeme yol açmıyor ve sanıyorum ki yazdıkça sorular daha da cevapsız kalıyor. Bu karmaşıklığı sevmem gerekiyor bir yandan da. Öte yandan doğru yolda olduğumu birisi neden söylemesin bunu anlamakta zorlanıyorum ve neden bu yolda gitmenin bir anahtarı ve geçerli bir nedeni olmasın? Çok mu zor?

– Genç arkadaşım şunu bil ki bu yaşlı kalem, birkaç beylik yazar, kitap, akım ya da yöntem adı söyleyip karanlıkta bırakmaya devam etmekten daha çok önemsiyor seni. Seni tanımıyorum ve bu da en büyük nedenim. Sen yabancı kaldıkça daha çok özgürleşeceksin ve belki de yansıtman gereken en büyük güneş ışığı da bu olmalı. Özgürleş genç yazar arkadaşım, artacak, artakalacaksın…
* Meraklısı için Genç Bir Yazara Öğütler  1

5 Haziran 2014 Perşembe

Ben neden bu Türk dizilerini sevemiyorum?


Bu yazıya girmeden biraz önce kendime kibarlık sözü vermiştim hayatımın her alanında.
Yapamadım.
Ya da beni en çok sıkan konulardan birine hemen daldım kibarlık budalası olur olmaz.
İnanıyorum her şeyin kibarca çözümü olduğuna hatta her sorunun böyle çözüleceğine; ve hatta yargı yasalar bile ağır kalıyor bir şeyin sorun olarak kalmasını istemiyorsan.
Kibarca bir söz verince insan kendini dışarı atıp hemen kırlara mı çıkmalıdır? Hazır Nisan olmuşken her yer... Çiçekler duraksıyorlar topraklarımda.
Burada da ben duraksıyorum. Nerden benim oluyormuş bu topraklar. Bu bir balkancılık ve 20. yüzyılda ömrünü tamamlayan ulus-devlet yalanı değil mi?
Hazır bütün televizyonlar çokmaksatlı kimlik kartı, internet gereçleri pasaport, evler bayrak ve asfalt sokaklar toprak olmuşken.
Damarlarımın içinde değil tenimde atan kalbim vardı bir zamanlar, belki bütün kavgalarımı bırakıp onu yeniden aramalıydım.
Şimdi öfkelerin tamtamlarına gerilmiş bir kalbim var. Atıyor mu çok da önemli değil. Çok önceden kalplerimizin atışlarına göre uyanırdı dünya ve karanlığa gömülürdü sonraki gündoğumu umuduyla.
Şimdi öfkelerimizin güneşleri her yerde sabrımızı ısıtıyor.

Daha çok şey anlatmak için çok şey söylemeye hiç gerek yok, dediğin anda hatırlayacaksın aslında hiçbir şey söylememiş olduğunu.
Her sözünden sorumlu olduğunu durmadan sana bildiren sesin de düzensiz bir kayıp fiil çekimi olduğunu...
Türk dizilerinin aslında bu dünyada ciddiye alınacak tek bir gerçek hikayeye bile sahip olmamışlığımızın son derece yavaşlatılmış hikayesi olduğunu...
Giderken ağladığımızı, ama gülerken ağlayamadığımızı...
Birkaç eski siyah-beyaz fotoğrafın tarihimizden daha çok şey anlattığını ve bir gramafon iğnesinin bütün bilgisayarlarımızdan daha çok kullanılmış belleğe sahip olduğunu...
İş hatırlamaya gelince belleğimizin olmadığını unuttuğumuzu...
Belleksiz yaşayabildiğimizi, ama taklitsiz, imrentisiz, özentisiz, öçsüz ve kansız yaşayamadığımızı...

Çok şey söylemeye hiç gerek yok.



10 Mayıs 2014 Cumartesi

Ayık Günlük 3

26 Nisan...

Her şey kimyaymış. Halt etmişler. Her şey müzik be.
Öyle salon müziği değil, evrenin müziği. Işık hızının içinde ve üstüne bütün atom parçacıkları kendi matematiklerinde titreşirken onlara dış görünüşlerini veren müzik salınımı ve biçimi.
Atomları duyamazsın. Hayır ben de duymuyorum, elbette. Onlar bu ya da bir başka evrende titreşirken bu müziğin ritim ve melodisinde hareket ediyorlar. Armoni de bizi işte bedenimiz; göktaşları, uydular gezegenler, yıldız kuşakları.
Bir yıldız süpernova olduğunda şarkının bittiğini mi anlayacağız?
Hayır evrende şarkı markı yok. Hee o sizin aşktan devrimden bile adam gibi söz edemediğiniz şarkılar yok elbette.
Ah o şarkıları söyleyebilsem.
Çok ağır bir metalin kesilişi, soğuk füzyon, lav akıntıları, derin denizin dev canlıları...
Hayır vadilerin içinde bit tren olmak istemiyorum.
Dünyada bir maddenin yerini onu dönüştürüp başka bir yere nakletmek büyük su olmalı. Kirliliğin madde uyumsuzluğu olduğunu ne zaman öğreneceksiniz. Göçler de en büyük uyumsuzluk. Göç eden gittiği yerdeki hiçbir dengeyi tanımaz. Mahveder doğayı, insanı... Orayı geldiği yere benzetmek ister. Demirin ne işi var eritilmiş ve soğumuş halde o vadinin içinde...

27 Nisan...

Her şeyin sonunun daha kötü olacağını sanmıştım.
İşte sıfatlar geri geliyor.
Bu dünyada her şey bekleme üzerine kurulu...
Kan akışı da böceğin kozası da çiçeğin açışı da hepsi...




25 Nisan 2014 Cuma

Ayık Günlük 2

25 Nisan...

Sekiz gün oldu. Bir gün önce bir dünya kuruldu.
Yedi günde kurulmadı mı dünya?
Dirseklerim acıyor ve her şey çok gerçek.
Daha çok ağrı bekliyordum ve sahicilik.
Bileklerime vurunca rahatlıyorum. Duş beni daha da sinirli yapıyor. Parmak uçlarımndaki iğnelenmeler geçmeyecek gibi. Şekerden mi yoksa. Bu yaşta şeker hastalığı gibi pusu hastalıkları yoklamaya başlamış olmalı.
Testosteron seviyem çok düşmüş olmalı. Vücudumda kıl kalmadı. İnternette baktım. Birçok şey olabilirmiş bana. Fakat benim aklıma ilk gelen ilaç firmasının bir oyunu oldu. Vaktim olursa bu konuya girerim. Şimdi beynimden içeri bir el bombası daha atıldı internetteki yazılardan: Metabolik sendrom.

Ruhbilimumcu ilacı bırakırsanız bütün sıfatlar gider kaleminizden, demişti. O firmadan bir çeşit maaş aldığını biliyordum. O zaman daha çok inanmıştım ona.
Tamam işte. Gitsin bütün sıfatlar. Bitsin ismin anlamını değerini tarif tayin etmeler.
On senedir kafamda bir toz bulutu ile yaşıyordum.
Şimdi kaçıncı kez bir daha bitti bulutun ağırlığı.
Sıfatlarla ve tanımlarla ve benzetmelerle ve alegorilerle ve imgelerle ve ve... Ne çabuk unuttum birçok şeyi birdenbire. Susmak bilmeyen birisiydim önceden. Bir hafta önce...

Hepiniz sahte olduğunu şimdi anlıyorum. Bunu yarın yeniden toz bulutuna girmek zorunda kalırsam unutmamak için bunları yazıyorum. Bu yazdıklarımın peşine düşüp beni her türlü korku ve paranoyayla suçlayarak yeniden toz bulutuna mahkum etmek isteyebilirler. Yazdıklarımı saklamanın en iyi yolu onu herkesin gözü önünde yazmak.

Ne mi hissediyorum?
Hepiniz sahtesiniz. Bunun bir önemi yok. Aslınız kaybolmuş zaten. sahte, gerçek yerine kullanılıyor. Ben geri dönebildiğim için bunu söyleyebiliyorum. Ne yapayım tuzum kuru, kusura bakmayacaksınız.

Sıfatlar, beş duyunun örtülmesi amacıyla üretilmiş bir köz sanatı. İnsanın beynini közleyip onu kişisel grupsal amaçların kölesi haline getirmek bu sanatın gidebildiği en ileri nokta.
Kimse bilmez, bu duruma, yani sanatın kötü amaçlı kullanımına kara şiir demiştim ben yıllar önce. Bunu ne ilk ne de tek ben dedim. Herkes farkındaydı. O zamanlar toz bulutu yoktu. Ve bir tek çevremde ben rahatsız oluyordum.

Neden etrafıma baktığımda bir tane temiz şey göremiyorum?
Yoksa bir çöplükte mi yaşıyorum?
Sormadınız, ama söyleyeyim. Çok kirlisiniz. Hepinizden iğreniyorum. İğrenebildiğim için de kendimden nefret ediyorum. Global kazançları ve zenginliği körükleyen ve reklamların dürttüğü, demokrasinin kontrol ettiği zavallı tepkilerinizin öfkesi çok sahici görünüyor ve buna dayanıp bana kızıyorsunuz. Fakat o tepkiden başka neyiniz var? O sahte öfkeden başka...
Hepimiz ayrı bir toz bulutunun içinde... Bir miğfer gibi aynı savaşın içinde üstümüzde ve ayağımızın altında durmadan patlayan mayınların, bombaların altında korkmak bile bir tepki olamıyor.

Korkunun sahtesi olamaz. Kopyalanamayan tek tepkidir korku. Tepki değildir hatta, tek gerçek insani eylemdir o. Bu koskoca uçsuz bucaksız meçhul evrende ne bilebileceğini ne değiştirebileceğini sanıyorsun ki... Ve bu yıldızların karanlığın altından korkmaktan daha doğal ne olabilir ki?

Korku.
Her şeyden korkuyorum. Ölesiye korkuyorum gördüğüm yaşadığım her şeyden. Miğferlerin içine girmekten dışarı çıkamamaktan kapalı kalmaktan mahsur kalmaktan gidememekten dönememekten ölememekten ölmekten kötü şekilde ölmekten çok fena korkuyorum.




24 Nisan 2014 Perşembe

Ayık Günlük



24 Nisan...

Bir haftadır ayığım.
On senedir süren karşı-bunalım eczalarına son verdim. Bu ilk değil. Son olsun diye de çalışmıyorum.
Evet sevgilim terk etti.
Aldatıldım.
İşten çıkarıldım.
Bir akrabam öldü.
Çok acı bir gerçeği öğrendim.

Ne mi hissediyorum?
Bu soruyu sormalarına asla izin vermediğim ruhbilimumları pataklamak istediğimi hissediyorum. Onların tarafına hiç geçmedim. Bu yüzden onlara her şeyi yapabilirim.

Gerçeği hissediyorum.
Bombok.
Renkleri hissediyorum.
Eczaların griye boyadığı alandan kurtuldum kaçıncı kez.
Düşman.
Herkes düşmandı zaten. Şimdi öyle hissetmeme şaşırmıyorum.
Gri ateşkes bitti.

İyi hisleri kutsal kitapları yapmalarına izin vermeyeceğim.
Kutsadıkları ve hep tapındıkları iyilik ve normalliklerin fizik ve kimyada okulda öğretilen NŞA'lar olduğunu gördüm.
Gerçeği gördüm. NŞA, bize öğretmelerine izin verilmeyen, kodladıkları ve şifreledikleri en büyük gerçekti.
Normal Şartlar Altında.
Normal şartlar asla yoktur.
Normal yoktur.

Anormalliğin sonbaharına hoş geldiniz.


26 Mart 2014 Çarşamba

Bir kez ağlasak belki geçer her şey


Uzun zamandır denize bakmışlığımız yok mu ne... Gözlerimiz yerde. Toprak böyle zamanlarda ateşten bir katman olur ve ayıplar adamı.
Bir kez ağlasak belki geçecek her şey.
Geçecek ne vardı ki, diyorsun biliyorum. Her şey battı. Çöktü. Kaybolduk.
Çanlar bile susuyor, tarih durdu, saatler bozuk hatta... Dönüş yolunu kaybettiğimiz yerde yoldan da çıktık.
Umut sadece bir edebiyat dersi.
Parmağını kaldırıyorsun. Bulutlara değiyor tırnak ucun... Yağmur yok. Sen yağıyorsun göğe. Göz pınarlarının çölünde kavurucu rüzgar, senin yerine konuşuyor hüküm veriyor, asıp kesiyor.
Bir daha dönüş yok ana kucağına baba evine. Şehirlerde asıldı kaldı zamanların. Sadece ölüleri değil dirileri de uzun binalara gömüyorlar. Toprak yetmiyor hepimizin arzularını hırslarını gömmeye.
Üzerimize atacak yorgan yok, toprak da ipotekli; hava hacizli havagazı bin para... Işığı yakınca musluklardan karanlık akıyor.
Dur diyen yok.
Neden olsun ki?
İyiliğin adını her andığında gelip bulmuyor mu kulaklarını o çağıran ses:
- Dünya ne zaman bugünden daha iyi oldu ki?
- Hiç iyi olduk mu?
Kandırıyorsun kendini. Bu edebiyat dersi asla bitmiyor. Belki umut alınıp satılıyor.
Ölüp gideceksin, ama yaşıyorum diye kekeliyorsun. Sözlerini şurda burda unutuyorsun... Ne anlamı var.
Su, su, su... Biraz da tuz...

Bir kez ağlasan belki geçecek her şey.

12 Mart 2014 Çarşamba

Nereye gidiyorsun Berkin?




Ne bu kin

Ağlasan da yaprak damlamıyor bulutlardan
Kan, serin bir sınır çizgisi
Ve kalbin tutsak. 
Yetmiyor dünyanın bütün ekmekleri
Ölesiye doyurmaya çocuk düşlerini 

Yoksa sen de mi uyuyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin

Gökyüzüne yapışır bütün uçurtmalar
Eğer sen rüzgar olamazsan çocuklarına
Eğer sen tutmazsan ellerinden kardeşliğin
Eğer sen dönemezsen binlerce saat sonra evine
Ayakları tutuşur bir çocukluğun savaşın en orta yerinde

Yoksa sen de mi yanıyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin?

Sen doğduğundan beri daha yalnızız
Toprak öğünmeli seninle en erken saatte kavuştuğuna
Gökyüzü sonsuz sayacak ona her bakışını
Saldığın uçurtmayı bir dağı sarar gibi kaplayacak bulutlar
Son kez gelmek ve bir daha gitmemek üzere bütün uçurtmalar

Yoksa sen de mi gidiyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin?

Şimdi mutlu musun?
Elinde mi sanıyorsun bütün ölümler ve hayatlar
Bir zorbanın en büyük rüyasıdır bütün çocukların nefeslerini çalmak
Bir çocuğun özgür uyumasından daha güçlü bir eylem yoktur dünyada
Ölmüş olmayacağız hiçbirimiz, nice yaralar ve ateşler geçirdik
Ekmek almaya gittik bütün çocukluğumuz boyunca çünkü, ama döndük ama dönmedik

Yoksa sen de mi zorbalardan korkmuyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin?

O gün geldi, bütün ovalara kırlara meydanlara çıkıyoruz
Her ot ve çiçekte, her dal ve böcekte okumaya adını
Evrenin en büyük icadı ve keşfidir her canlının çocukluk hali
Kötülükler ya katil doğarlar ya da her anları kötülüktür, duman solurlar
Sana söz veriyoruz bir daha çok hızlı koşacağız seninle o vadilerde, tepelerde
Ve daha hızlı olacağız yalandan, iftiradan ve hırsızlıktan, her yerde

Yoksa sen de mi bu olanlara gülümsüyorsun Berkin?

* * *




24 Ocak 2014 Cuma

Zola'lar nerede?


115 yıl sonra Dreyfus hâlâ yaşıyor.

Estherhazy'ler de yaşıyor. Félix Faure'lar da...

Peki Zola'lar nerede? Fransa'da bile Zola'nın mektubuna ancak 100 yıl sonra bir başkan yanıt verebilmişken - bundan 15 sene önce - aradan geçen bir asır boyunca aramızda olmayan kimlerdi? Yazarlar mı cumhurbaşkanları mı kurbanlar mı?

Dreyfus Olayı hiç şüphesiz siyasi literatüre entelektüel terimini kazandırdı. Ve 115 yıldır bu terim devamlı olarak tartışılıyor. Bu terimin kurtarıcı ve koruyucu olduğuna sakın kanmayın. Onun yaşamasının, sürekli kullanılmasının bir yangın çanı ya da alarm zili işlevinde olduğu hatırlardan hiç çıkarılmamalı. Suçluyorum'u (J'accuse) Suçlusun!.. olarak yeniden, bazı eklerle yayımlamamızın bir nedeni de entelektüel camiada çalmayan çanların sayısında artışın olması. Ve çalan çanlar da adeta kanıt saklamak için kullanılıyor.

Şüphesiz ki tarih, hikâye haline gelmeden, yani oluşurken de çeşitli işaretler veren bir vicdan hareketi olarak içimizde hissediliyor. Bizim adımıza vicdanlarımızın günlüğünü tutan yazarlar 115 senedir artık siyasi olarak da "bağlanıyorlar". Girişimlerinin, duruşlarının her saniyesi ve molekülünde bu angajman şu soruyla yer ediyor: Kötülüğe kalıcı olarak nasıl geçit vermeyebilirim? Geçmiş, bitmiş, yakıp yıkmış olanın yaralarını sarmaya çalışan devlet tedbirlerini bir kayıttan öteye geçirmeyen mekanizma, gerçeğin sicil kayıtçısından başka bir şey değildir. Devlet sonradan kullanmak üzere gerçekleri kayıt eder, onlara müdahale etmez. Her kim olursa olsun devletin içinde o kayıtların boyunduruğunda bir şeylerle zıtlaştığınızda ya da kurban ilan edildiğinizde kurtuluşunuz kesinlikle yoktur. İşte Zola'nın belki de hayatına mal olan ve onu daha az okumamıza neden olan Dreyfus Olayı, devletlerin silah deposu olan ordunun iç duvarları arasında kalan ve hiçbir şeyin ulaşamadığı bir davadır. Ve bu dava duvarlarını Zola'nın elindeki vasati bir kalemden oluşan anahtarla, sadece gerçeğin vicdanını haykırarak açmaya çalışması bir yazarın başını çektiği yeni bir angajman çağını da açmış oldu tarihsel olarak, tüm dünya yazarları adına.

Belki yeni Dreyfus olaylarında dünya yazarları suçlayan mektuplar yazamadılar; yönetimler daha baskıcı ve acımasız olduğu için; bu amaçla sürgüne çıktılar; romanlar kaleme aldılar, tiyatro eserleri; şiirler, günlükler ve belgeler bıraktılar, uzun mu uzun 20. yüzyıl boyunca.

Dünya savaşlarının muharebe meydanlarında ve toplama kamplarında açlıktan, hastalıktan ve işkencelerden ölürlerken bile yazıyorlardı. İnsanlığın uğradığı vicdani tutulmaların fırtınalarında, bilincin ve sağduyunun toza dumana karıştığı şiddet kasırgalarında yazarlar bu yüzyıl boyunca birer tanığa dönüştü. Sesin ve görüntünün, yazıya oranla kapsadığı etkileri gerçeği daha çok saklamada ve gerçek kâşiflerini yok etmede kullanan kötülüğün karşısında yazarlar daha da büyük sorumluluk üstlendiler.

Artık 21. yüzyılda yazarlara birkaç görev daha düşüyor: Acı çekmek, kanamak ve her gece sabaha kadar gerçekleri sayıklamak. Bilinçlerin açık ve işler olduğu gün ışığında hakikat tutuklu, vicdanlarımız tutsak. Yazarlar ise bu koşullarda sadece tek bir çalışma alanı kaldı: Rüya görmek.

Belki de yazar günümüzde hâlâ yaşıyorsa bunu, evrimin başlangıcında çok basit bir beyin işlevine, yani unutmamaya borçlu. Beyinlerimizi ters çeviren ve onları unutma makinelerine çeviren bütün otoritelere, totalitarizmlere karşı, her şeye karşın; kendini keşfinden 115 yıl sonra Zola'ları gözle göremeyeceğimizi biliyoruz artık; çünkü onlar her yerde!..

Zeplin Kitaplar

10 Ocak 2014 Cuma

Hiçbiri kaç kişidir?


Hayatında hiç biri sana söyledi mi?
Hiçbiri kaç kişidir?
Hiç biriyle bu konuda konuştun mu?

Hiç kimse hiçbiri olmak istemez. Herkesin bir kimse olmak istemesi belki de sadece bu sebepledir.
Bir kişi bir kişidir. Bu en çok ona öyle gelir. Biz de buna tanığız, bundan kaçamayız. Gördük o sadece bir kişi.
Arttığın zaman, birden fazla kişi olmaya başladığın zaman şunu sormalısın: Bir kişide kaç kişiye yer var? Soruyu şöyle de değiştirebilirsin: Kaç kişi bir araya geldiğinde bir kişi olabilir?
Şunu unutma: O bir kişiyi asla seçemedin. Seçemezdin. Bu yüzden bundan sonra yaptığın hiçbir seçim sayesinde başka birisi olmayı bekleme...

Birisi azalabilir, kişi artabilir. Sayı sadece saygı sayıklar. Kendinden daha büyük olma şansı olan niteliktir, nicelik değil. Birden fazla kişi olarak birkaç kişilik yapamazsın hayatını. Hayat birçok, sen bir kişisin. Hayat çoğul, sen teksin. Hayat yanından geçiyor, sen o nehrin gölgelerinden birisin. Hayat seni tekrar ediyor, sense bütün hayatın boyunca kendini bulamıyorsun. Kaybolmuş olduğunu unutacağın yerde onu hatırlamak için durmadan umuda sarılıyorsun. Gözlerini açman gerekirken körlükte bile bilgelik arıyorsun ve ölümde dirlik; bakışta gölgelik. Görüyor ama anlamıyorsun: Ölüm asla bu adı almamış olan bir güneş ve onun ışığıyla hayatın sonsuz sabahını karartamazsın.

Bedenin sadece kaderinin yeni bir satırbaşı.