9 Eylül 2014 Salı

Bu kitaplar gerçekten okunuyor mu?


Bizi hayvanlardan ayıran şeyin okumak olduğunu öğrendiğim gün okumayı bıraktım. Bunu bugün anlıyorum.
Hayvanların da okuduğunu anladım: Koku, tat... Belki daha az renk, ışık, ama evrimlerindeki tesadüflere bayılmamak elde değil onların. En dengesiz ve değişken çevreleri olarak onların gerçek evrimi biz insanlarız.
Yazarken böyle haritanın rasgele başka bir ucundan konuya girmelere de bayılıyorum. Yüzbinlerce kitapla tıklım tıklım dolu olan bir kütüphaneden bir kitap seçip alır gibi. Belki de öyle bir kütüphanem olmazsa bir daha asla okumam. Yazarları, kütüphanecileri, belediye başkanlarını ve kültür bakanlarını tehdit ediyorum açıkça. Bana o okuyacağım kitapların gömülü olduğu büyük kütüphaneyi bulun getirin.

Aynı soruyu birçok fiil için sorabiliriz.
Ya Bunlar Gerçekten ......... mu? olarak bir şablon koyalım hatta ortaya.
Peki buradan varacağımız sorun ne?
Hiçbir sonuca neden artık eskisi kadar güvenmiyoruz? Neydi araya giren? Eskiden de güvenmiyorduk, varsayıyorduk.

Okumayı, istediğimiz cevaba uygun şekilde tarif edersek -biraz akıl karışılığı yaratarak- olur bu iş. Yani sevmediğimiz içeriklerin aslında okunmadığına herkesi ikna edebilirim öyle değil mi?

Bir içeriği bazı nedenlerle sevmeyiz: Konular, türler ve yazarlar bizi açıkça çekmez. Geçerli, mantıklı nedenler de olmayabilir bunlar. Açıkçası ya yıldızlarımız uyuşmuyordur ya da bir noktada kesişmiyoruzdur.
Bu, o tür ve yazarların kötü oldukları anlamına gelmez. Aksine bir de bol tüketiliyorlarsa başlar çalmaya çanlar. Daha çok sinir olur ve öfkeleniriz onlara, onları okuyanlara ve gözümüzün içine bakıp "bugün bunlar okunuyor" diyenlere, demek isteyenlere...

Geriye tek bir silah kalıyor: "Ya Bunlar Gerçekten Okunuyor mu?" diye sormak. Şimdi geldik mi o kavşağa? Yerine göre okurun, işimize göre yazarın, kimine göre de zamanın beğenilmediği, burun kıvırıldığı ana...
Bir dakika... Biz niçin okuyoruz ki? Başkalarının ölçülerini neden karıştırıyoruz işin içine? Biz sakin sakin ....'mizi, .......'müzü, .....'muzu okurken (yazar isimleri özellikle vermedim ama anlayanlar anladılar bence) A'nın B'nin, C'nin çok tüketilmesi bizi neden rahatsız ediyor. Bence ediyor, şu sebeplerden:

-İyi okur olduğumuza dair düşüncemizde sarsılma olma tehlikesi
-İyi okurun sayıca çok ve iyi kitabın sayıca fazla olduğuna inanmama eğilimi
-Kültürel bir ortam içinde kitap, yazar ve içerik soluduğumuzu düşünen, sosyo-kültürel ayrıntılara, ayrımlara dikkat eden bir takıntılılık içinde olma
-Vasat ve sıradanı kültür alanından kovma isteği
-Gelişime, çağdaş, etik, estetik ve modern yaşama; daha iyi ve güzel olan inanca bağlılıklarımızın kalıcı bir ilişki olduğuna dair derin arzu

A, B ve C gerçekten okunmasın istiyoruz. Yalandan, imrentilerle ve markacılık histerisiyle... Onlarda düşünsel derinlik ve aydınlatıcı unsurlar bulunmasın istiyoruz. Bir tür okumadan "onları biliyoruz"... Sanatsız sözler ve sözsüz bir yazı sanatıyla devşirilmiş başı-boş kitaplar hepsi de öyle değil mi?
Bir trenle giderken yerin ve rayların durup trenin hareket etme kuralının geçerli olmasını istiyoruz değil mi?
Ama yakışıyor mu bunca kültürel entelektüel amaca ve arzuya bu kuralcılık? Asker gibi ne o, soldan sağa okunacaaak oku!
Kültür dediğin ya büyük bir boşluksa savrulmaksa, kaybolmaksa?
Eskiden sorardı yazarlar hep bir ağızdan "Ey okur neredesin?"
Şimdi hep bir ağızdan soruyoruz: "Ey yazar neredesin?"

Arkakapak.com



2 yorum:

  1. Hani, bi' görüşe itiraz edeceğimiz zaman karşı taraftakinin görüşünün yanlış olduğunu söylemek yerine ''bi' çok noktaya katılmakla birlikte...'' diye başlar itiraz konuşmamız... ben de bu konuşmayı yapacağım.
    Bi' çok noktaya katılmakla birlikte, insan ömrünün gerçekten çok kısa ve bu kısacık ömre sığdırabileceğimiz kitap sayısının çok az olmasından dolayı bazı ''sözde yazar''ların kitaplarını okumakla vakit kaybetmemize gerçekten değmiyor diye düşünüyorum.
    Örneğin, en son geçen ay on beş kitap siparişi verdim, bu kitapların bana ulaşmasını on gün kadar bekledim ve etkilenmemek için kitap hakkında hiçbi' görüş okumadan sipariş verdiğim iki kitap kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı.
    Boş, bomboş...
    Bu iki kitabı okumak için üç gün kaybettim ki, bunların yerine şahane bi' roman okuyabilirdim.
    İkisine verdiğim parayla dolu dolu iki kitap satın alabilirdim...
    Bu noktada ben ''Vasat ve sıradanı kültür alanından kovma isteği''me karşı koyamıyorum.
    Zaman kaybetmeye hiç tahammülüm yok.
    Her ''yazdım!'' diyenin yazdıkları kitap haline getirilmemeli, okuyucunun zamanını çalınmamalı.
    Hırsızlık bu.
    Bence.

    YanıtlaSil
  2. Yazarlarla okurların arasında hep kitaplar vardır... Bu aradalığı engel olarak tarif edecek olursak şöyle de demeli: Yazarlarla okurların arasında hep "başka" kitaplar vardır... Bu aşkta da, işte de sporda da evrenin bütün tesadüflerinde de aynı şekilde işliyor. Kim doğru kim eğri kim deve kim çöl?.. Galiba sürekli kayan, yer değiştiren bu anlamları yerlerinde tutmak, onlara bağlı kalmak ve onlardan kalıcılık beklemek için usanmadan varolmak zorundayız, yani bir işe yaramasak da onun anlamını bulmak... Anlamsız yararları da konuşmak. Elimizde keşke bütün öznelliklerden arınmış bir turnusol kağıdı olsaydı her şey için. Turnusol, günebakan demek yani bir bakıma güneş var içinde. Güneş her şeyi aydınlatır. Hiçbir şeyi örtmez. Vasat ve sıradanı balçığa doğru itmek, gerçekten de tutku ve heyecan için geldiğimiz bu dünyada gerçek maceramıza dahil olan bir eylem değil mi? Ondan kaçınmamız yetmez mi?

    YanıtlaSil