25 Aralık 2013 Çarşamba

sen bu yüzden mi sevmedin beni


Bir yatağım yok... Evim, pencerem, günışığım / geceyi bile ben kapatmıyorum üstüme / sen bu yüzden mi sevdin beni
.....
Çaresizlik dilini bilir misin / o dilsizken çok şey konuşur / ama ne söyler ne bildirir / acıdır gözettiği / sen bu yüzden mi sevdin beni
.....
Nasıl bir ağaç köklerine dokunmak istemez / bir gemi denizle sohbetin ötesine geçmek batmak nasıl ister / hiç yok demedim kendime hayatımda / var, yok'un en kolay tarifi / sen bu yüzden mi sevdin beni
.....
Mucizelere küsüyorum bazen affet / meleklerle de aram hiç yok / beyaz rengi hanidir çıkardım düş defterimden / ihtimal, seni hissediyorum sadece yağmur fırtına yerine yüzümde / sen bu yüzden mi sevmedin beni
.....
Beni senden çıkar ya da tuzu denizden sök at / dünyanın sonu sen başlamadan da gelir / eğer yürümüyorsak aynı.yıldızlar altında / o kadar karıştım ki kimimsin dediğim gerçeğe / sen bu yüzden mi görmedin beni



Karanlıkta anladığıma çok pişmanım, varlığını


Şimdi değil / bu evrende söylüyorsun bana bunu / ve şimdi diye bir şey yok / eğer yıldızlar bizimse
.....
Işığını ilk gördüğüm anda / hissettiğim ürpermenin hala devam ediyor olması / kaç supernova patlaması?
.......
Karanlıkta anladigima çok.pişmanım, varlığını / yokluğun hep unutturdu oysa varlığının güzelliklerini / dünya bir cennetse eğer / bu karanlığı anlatamamam yetmez / seni görüyorum.gündüz gibi / çünkü güneşimsin / uzakta



24 Ekim 2013 Perşembe

BrBa: İyi birisi olmak için ne kadar kötülük yapmak gereklidir?


İyi birisi olmak kaç yıl sürer?

Hayatım boyunca iyi birisi olmaya daha ne kadar devam edebileceğimi hiç kendime sormadım. Yapmayı her an bırakabileceğim bir şey olduğundan değil, sadece aklıma gelmedi hiç. Tıpkı nefes alıp almadığımı kendime sormayı akıl etmeye alışkın olmadığım gibi.
İyi biri olmak, iyilikler daha çok kötülüğün bir oyunu gibi geliyor bana şimdilerde... Bu ideali iyilere veren kim diye soracak olursanız bence kötüler ve kötülükler, derdim bu oyunun farkına varmadan önce. Peki şimdi bu aldatılmış halimle ne yapacağım diye düşünürken aklıma ne geliyor biliyor musun ey kötülük? Senin oyununu görüyor, bunu sana söylüyor ve oyuna devam ediyorum. Bence sen ışık ya da karanlıksın ve ben karanlık ya da ışığım. Hangisi olduğumuz önemli değil, çünkü dünyamızda her ikisinden de neredeyse eşit şekilde bulunuyor. Önemli olan ne zaman ışık ve karanlık olduğumuz değil mi? Evrendeki bu ışık-karanlık, enerji-kara delik, madde-kara madde, büyük patlama-büyüme oyunlarından şimdilik en büyük kozmik yaratılış olan insan bedeni ve ruhu ortaya çıkmadı mı sonuç olarak? Işık karanlığa rağmen karanlık için de oluşmuş olabilir; karanlık da ışık için... Birbirlerine karşı olmaları da tamamen kendileri olmalarıyla ilgili bir farktan kaynaklanıyor sadece...

Döne döne

Söylenmemiş sözleri söylemeyi çok severiz. Bunun adı ilk çağlarda şiirdi ve sadece ne olduğunun bilinmemesi ve sanatın oradan ortaya çıkmaması dışında her faaliyet yerine getiriliyordu şiir söylenirken. Ben daha çok şiirin insanın hafıza etkinliğini artırıcı bir tedbir olduğunu düşünürken (ışık) bunun da zamanla estetik olarak dahil olduğu yarışmaların sonucunda sanata ulaşıldığını ve insani meselelerin de katılmasıyla ilk söz olan şiirin kutsal kitapların icadına giden yolda (karanlık) varlığını geliştirdiğine de inanmak istiyorum. İyilik ya da kötülük dönerek değişerek birbirleriyle dans, savaş ve sohbet ederken birbirleri de oluyorlar ve bizim de belki filozofları daha az ve bilgeleri daha çok dinlememiz gerekiyor bu devirlerde, ama unutmayalım ki musibetin nasihat olduğu zamanlarda siyasi görünümlerini örtebilen bilgeliklerden de az çekmedi bu insan milleti...

Elementler

Bütün bu yazdıklarımın ardından elementler tablosuna girecek olursam bu yazı sanırım bitmeyecek ve diğer yüzlercesi gibi taslaklar klasöründe sonsuz bekleyişini tekrar edecek döne döne. Bir yazıyı bitiremezsem kötülük yaptığımı düşünmeye eğilimli olan zihnim bir yazıyı bitirdiğimde ve yayınladığımda ise bu kez anlamsız bir korkuya kapılıyor. Biten yazının okuyan herkes ve her şeyle başlayan açık macerasının da belki de bir kültür elementleri tablosunda yeri vardır. Bu sanrıdan hareketle kısa süre önce sona eren yabancı bir diziden yazı başlığını değiştirmek istemediğim için kısaca bahis açmak istiyorum. Özgün adı Breaking Bad olan bu dizinin, baş oyuncusunun ve konusunun kimya olması sebebiyle BrBa (Baryum-Brom) diye adlandıracağımız pilot adı bana İyilikKötülük karmaşasını veriyor özetle. Baryum: İyilik. Brom: Kötülük.
Dünya döngüsünün ve dengesinin elementlerini bulmuş mu olduk şimdi? Malumun keşfinden öteye gitmez böyle bir uğraş elbette. Belki sadece diziyi izleyenlerin, yazının başlığıyla içine dalacakları bu okuma asla bir tuzak değil; üstelik kişisel sayıklamalarımı, absürd hezeyanlarımı kimseye zorla okutmak gibi bir niyetim de hiç zaman olmadı. Ben belki sadece Breaking Bad demek istiyorum onu benim gibi tamamen izlemiş olanlara. Belki de bazı işler yalnızca onların adını söylememiz ve malumu anmamız için o şekilde yapılmıştır. Kullandığınız yöntem ya da zanaatın bir meseleyi yapıldığı ürün ya da eserle yekpare olarak anlatma yeteneği yoksa bu kötü bir şey değildir: O mesele elbette o ürün ya da eser üzerinden sorunun kullanıcıya aktarımıyla değinilmeye başlanmış ve çözümünü yeni ilgiliden bekler olabilir. Breaking Bad gibi eserlerin özelliği ise meseleyi Br ve Ba gibi iki element arasında yaşanmış kılmalarıdır.
Son kez söylüyorum anlayana: Breaking Bad.


7 Ekim 2013 Pazartesi

Albert Camus Yüzyılı



7 Kasım 1913 günü Akdeniz'e kar yağmış mıdır acaba?
Güney Akdeniz'de, Cezayir'de, ki o zamanlar bir sömürgeydi, o çocuk doğduğunda 20. yüzyılın ilk büyük kışı olan birinci büyük savaş yaklaşıyordu ve kar giderek artan bir soğuklukla bütün kalpleri sıkıştırıyordu.
-Albert, dedi bir babanın sesi ve veba gibi çarptı bu ses tarihten gelen bir boğuklukla bütün yüzyıla...
Albert bugün 100. yaşında... Onun bedeni 50 yılını göremese de aklı, düşünceleri ve bıraktıklarıyla dünyanın hayatı daha da seçkin, anlamlı ve başkaldırmaya değer...
"Özgürlük ve devrim"... Neden ile sonucun bu kadar birbirine yakınlaştığı zamanlar çok azdır. Devrim bir sonuçsa nedeni özgürlük talebidir ve bu doğrultunun dışında kalan bütün özgürlük ve devrim eylemleri sınıfta kalmışlardır.
Albert Camus'de bu iki yazgısal terimin yan yana gelmesini içerdikleri anlamların onun sözlüklerinde sürekli olarak devinmelerini; insani merak ve keşiften başka baskılar, zorluklar tanımamalarını; ancak bu uğraşlardan sonra zamanın tozlarını üzerlerinden silkeleyebilmelerine bağlıyorum kişisel olarak.
Camus'nün Fransız, Cezayirli ya da Akdenizli olmasından çok bütün bunlardan daha fazlası olmayı bize seçenekler olarak sunması gerçeğini ona dair en sahici hakikat olarak kabul ediyorum. Ondan bir deneme ya da bir roman okuduğunuzda yüzünüze çarpan sahicilik rüzgarının sizi şaşırtması; bildiğiniz, duyduğunuz şeyleri ondan okurken yaşadığınız o saçma duygu ve okuduklarınıza asla bir saçmalık olarak bakamayışınız; ve onların geldiği, yaşadığı, çöreklendiği hayat katmanlarını sezinleyerek yazara duyduğunuz saygının perçinlenmesi... Sanıyorum ki Albert Camus'nün adına hangi sanat dersek diyelim bize onun bilgisine götürmeden uzunca bir süre önce yerimize çivileyen insani yükselişin koordinatları bunlar işte...
Hayatımda ilk kez ustalığını sergilemeden ustaca metinler ve eserler okuduğumu hissettiren yazardır Albert Camus. Bunu az çok hakkındaki bütün eleştiri ve tespitlerde görmek mümkün. Onu okurken onun kalem dokunuşlarını ya da varoluşsal titremelerini hissetmeyiz. Bir yazar, iyi ve usta bir yazar olmak için sanki hiç uğraşmamıştır da sadece iyi yazmıştır: Yapması gereken tek şeyi yapmıştır... Yazdıklarında da bu yüzden en ufak bir süse, gereksiz kalabalığa ve fazlalığa rastlanmaz. Şüphesiz çağdaşı sayılan ve çok yönden türdeşi olan Antoine de Saint-Exupéry gibi o da yüzlerce sayfalık taslak içinden sanki eserlerini kesinlik kalıplarıyla dilim dilim keserek çıkarmış gibidir.
Albert Camus'nün edebiyat, felsefe ve siyaset üçgeni olarak adlandırabileceğimiz yapıt yaşamı alanında felsefe, edebiyat ya da siyaset yapmanın en ufak bir izine bile rastlanmaz. O sanki bu disiplinler arasında bulduğu şeyleri aradığını sonradan anlayan bir yeryüzü sözcüsü gibi taşıdığı mütevazı söz dağarcığı ve ifade eylemleriyle dolaşır durur ve durakladığı her kuyu ya da vahada geldiği yere gitti yerleri sorar.

(...)

(Gülser Erçel'in hazırladığı ALBERT CAMUS Özgürlük ve Devrim kitabının önsözüdür.)



11 Eylül 2013 Çarşamba

Hayat Ağacı

Dünya

Tohumlardan yaptım seni. Nerede ağaçsın, nerede bahçe, nerede orman... bunları sen bileceksin... Bir gün sana yetmez her şey, adına tarih dersin. Bu savaş sana yetmeyebilir, bir inanç bir öç: Hadi durma hak de adına, hukuk ve dürüstlük. Kazanırsan her türlü suçtan arınırsın. Budur adaletin batmayan tufan teknesi.

Çöllerinde güneş saatlerinden başka bir şeye yer yokken, kum tanelerinden yaptım seni. Kardeşini öldürdün ve seni yargılayanları da toprağa gömdün. Seni yok etmeye çalışan her şeyi yok ettin. Yokluğa kadar sıra geldiğinde zafer kahkahalarına son veren bir hayat ağacı belirdi toprağında. Onu senin sandın.

Ve böyle başladı bütün hikayen.

İnsan

Nefesten yaptım seni. Seni solurken nefret tutmadım, terk etmedim dünyanı. Seni hiç kimsenin doğurmasına izin vermedim. O dar boyundan dünyaya geçmek zorunda mıydın? Baktın doğaya: Kozalar, çiçekler, meyvelerle doğuyor her şey.

Hayat

Tozlardan yaptım seni. Her geçtiğinde hatırlamasın seni zaman. Kaldığını görmesin. Uzun süren aralıklarla aksın hatıralarımız.



25 Ağustos 2013 Pazar

Bernard-Henri Lévy'yi dinlememek için 10 tavsiye

1
Beyaz gömleğinde leke aramak

Bernard-Henri Lévy. Felsefe ile siyasetin bölünmesinin canlı tarihi. Düşman olmaktan ve düşmanlarının olmasından asla sıkılmıyor. Dünya nimetlerini kendine çok görmüyor. Onun yaptığı ve çıkardığı lekeler beyaz olunca hepsi birleşip o meşhur beyaz gömleğini oluşturuyor. Sağduyunun değil insan zihninin medyatik çıplak dışavurumu...

2
Yeni sağcı bir filozof olduğunu sık sık tekrarlamak

Ona saldırmak serbest. Üzerine para hariç her şey verilebilir. Klasik gayretlerle ya da buluşlarla savunulamaz. Savunmacısını bile nefret ettiren klişelere sahip. Filozofların ergenlik sorunlarına bire bir çözümler üreten "tarzı" ile en büyük yararı dünya magazinine sık sık felsefe sözcüğünü söyletmek. Onunla bütün karanlık vicdanlar temize çekilebilir, en iyi hedef hizmetlerini o verir...

3
Saraybosna

Yahudi ve Araplar yaşamamasına rağmen üzerinde herkesin aynı görüşte birleştiği tek icraatı, Saraybosna soykırımına uluslararası liderleri ikna etmek olmuştu.

4
Baudelaire

Ünlü Fransız şairinin ölümüne yaklaştığı günlerin romanını yazmıştır: Charles Baudelaire'in Son Günleri. Şair ya da şiir eleştirmeni olmamasına rağmen Baudelaire'in adını en çok ananların başında gelir.

5
Sartre

Angaje entelektüel teriminin büyük savunucusu olan Zola-Sartre çizgisini ışık hızıyla gider gelir. Sartre'ın Özgürlüğün Yolları roman dizisini BHL de aynı isme gönderme yaparak (Özgürlüğün Maceraları) kitap olarak arşınlamıştır. Sartre Yüzyılı tabiri de kitap olarak onundur.

6
Entelektüellere Övgü

1987'de çıkan bu kitabı 90'lı yılların başında Türkçe çevirmenini epey uğraştırdı. Kitap aradan geçen 20 yıl sonra yeniden yayınlanıyor.

7
Anti-semitizm

Buna karşı olmaktan vazgeçtiğinde Yahudi düşmanı diyecekler bu kez ona. BHL, diğerlerinin aksine Yahudi olduğunu hep önce söyler.

8
Saçları, ünlü sinema yıldızı karısı ve pop yazar kızı

Hayat koleksiyonunu ihmal ettiği çok ortada. Ondan sonraki aile kuşaklarına bakarak onun ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

9
Suriye konusunda Türk hükümetiyle aynı fikirde olması

Web sitesinde her sayfada yer alan şu alınlıkta her şey anlaşılıyor zaten: "Felsefe sanatı eğer bir savaş sanatıysa anlamlıdır."

10
Felsefe ve özgürlük

Her ikisinin de bir arada daha doğru olması gibi, sadece kendisi için her kavramı bir kereliğine değiştiren ve bir kereliğine doğru kılan BHL için hiçbir şey söylememek galiba en iyisi.

ps. Anaakım medyalarımızın haftasonu eklerinde filozof star BHL'yi Türkiye başbakanını incittiği için hiç göremeyeceğimizden dolayı çok üzgünüm.


22 Ağustos 2013 Perşembe

BÜYÜK SAAT’İN ÜÇÜNCÜ ÇEYREĞİ






Artık çok geç, her zaman hep geç olacak.
ALBERT CAMUS, Düşüş


Doğanın hayat bakımından ‘göçmüşlere’ eli açık davranmadığı iyi bilinir. Belleğimizin doğası içinde göçmüşlerin geride bıraktıklarına karşı yine de belli bir ‘eli açıklık’ bulunduğu iyiden iyiye gözlenir.
‘Toplandılar’ adlı kitap Turgut Uyar’ın ölümünden sonra geride bıraktığı şiir yapıtının yeniden yayımlanan biçiminin üçüncü ve belki de son kitabı. Bilindiği gibi Turgut Uyar’ın Toplu Şiirler’i sağlığında, ‘Dün Yok mu?’ adlı kitabı da eklenerek 1984 yılında ‘Büyük Saat’ adıyla yayımlanmış, bu kitap aynı yıl Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı. ‘Büyük Saat’ zamanla tükendi ve yayıncısı, Turgut Uyar’ın şiir yapıtını ayrı bölümler halinde değerlendirerek yeni ekleme ve gözden geçirmelerle yeniden yayınlama kararını aldı. Bir bakıma yavaş ama sağlam yürüyen bu çabanın üçüncü dilimi olan ‘Toplandılar’, Turgut Uyar’ın bu kitaba adını veren ‘Toplandılar’(1974)ının yanı sıra ‘Her Pazartesi’(1968) adlı kitabını da kapsıyor. Demek ki Turgut Uyar’ın ‘Arz-ı Hal’ (1949), ‘Türkiyem’(1952) adlı kitapları - ki bu kitaplar ilk iki kitapta yoktu - dördüncü bir kitabın ya da sessizliğin konusu olacak.
‘Her Pazartesi’yi ya da ‘Toplandılar’ı gözden geçirmek; onların değerlerini ve derinliklerini ölçmek adına öncelikle şu söylenmelidir: Her iki kitap Turgut Uyar labirentinin iki köşesidir. Labirent çevriminin ülküselleştirilmiş anlamları olan yolunu yitirme, yeniden bulma, kaybolma gibi kavramlar, Yeni Türk Şiiri’nin bu iki kitap üzerine düşen - ya da bu kitapların Yeni Türk Şiiri’ndeki izdüşümlerinin - gölgelerini karşılamaktadır.
Turgut Uyar’ın neden bir labirenti var ve bu labirent şimdiye kadar neredeydi?

Burada biz daha çok labirentin tablo boyutuyla ilgilendiğimiz için, Turgut Uyar’a ve daha çok İkinci Yeni’ye kadar Türk Şiiri’nin ‘minyatürize edilmiş’ (küçültülmüş anlamından çok minyatürün ‘görüntüde’ kalan iki boyutluluğunun altını çiziyoruz) bir dilsel serüveni peşinden sürüklediğini belirtmek zorundayız. ‘Peşinden sürüklüyor’ ama arkasında bırakmıyordu. Bu da şiirimizin ‘minyatürize’ ve az boyutlu döneminden kalma bir takıntısı olmalı.
Türk okurlarına şimdiye değin okumak nasip olmadı ama ‘Yalnızlık Dolambacı’ (dolambaç ‘labirent’ sözcüğünü karşılamak üzere kullanılmıştır) adlı ölümsüz kitabına 1971 yılında eklediği bir yazıya Octavio Paz, ‘Labirentin Eleştirisi’ adını vermişti. Bu yazının sadece adından esinlenerek Turgut Uyar’ın labirentinin Türk şiirine getirilmiş ontolojik bir eleştiri olduğunu söylemek istiyoruz. Bu büyük (!?) sözün altında kalmamak için de bir katkı alıntısı yapmak zorundayız:
“Turgut Uyar ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’ ile birlikte Türk şiirinin en büyük dilsel serüvenlerinden birine başlamıştır. Bu deney İkinci Yeni’vari, içlerinde benim de bulunduğum genç tayfanın uyguladıkları gibi, dilsel deformasyona dayanmaz. Şiirin sözdizimi (sentaks), dilin sözdizimiyle birlikte, şiirden düzyazıya doğru kayar. Bu kaymanın açısı genişledikçe şiirin semantiği de genişler; ama bu genişleme hep bir açı düzlemi olarak kalır, kesinlikle düzyazıya koşut bir çizgiselliğe varmaz. Bu II. Turgut Uyar’ın oynadığı ve oyununu Tevrat’ın o olağanüstü ham Türkçe çevirisi başyapıttan öğrendiği müthiş dilsel kumardır. Onda dilsel ve anlamsal (semantik alan) imge, dil düzyazıya yaklaşırken yaralanmamakta, tam tersine, büyüyüp derinleşmektedir.” (Özdemir İnce, Turgut Uyar Aynanın Arkasındadır, Tabula Rasa, s. 114-121, Can Yy., 1992)
Alıntının uzunluğuna rağmen Özdemir İnce’nin adını bu iddianın altına yazmak istemiyoruz. Onun ilk iki kitabındaki ‘uyumlu’ şairle birinci; ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’ ile de ikinci Turgut Uyar’ı bulgulamasından esinlenerek ortaya çıkardığımız labirentin kalan iki köşesinde bize göre ‘Her Pazartesi’ ve ‘Toplandılar’ duruyor (labirentin köşeler geometrisi yine de ayrı yorumlara dayanan isim değişikliklerine açıktır). Az önce de dediğimiz gibi ‘labirent’ bu dört Turgut Uyar durumuyla Türk şiirine söylem estetiği bakımından bir açıklık sıçraması getirmektedir.
Türk şiirinin Garip’le başlayan uyumsuzlar ve sapmalar kervanında yolcuların ortak özelliği bir bahisten kaçınmak, onu yolun dışında - biraz da kendilerine yakın - kurmaktı. Turgut Uyar’ın şiiri bu kervanda her zaman bahsin içinde yer almıştır. Ama belki de bahsin sessizliği onun yapıtının oluşturduğu belli bir kesitin Türk şiiri adına uzun yolculuktan çok bir ‘kervansaray’ olarak algılanmasına yol açmıştır. Türk şiirinin ileriye doğru sıçramalarına açık duran iki Turgut Uyar kitabı ‘Her Pazartesi’ ve ‘Toplandılar’ Türk şiiri geleceğinin üç-beş anahtarından ikisidir. Bu da elbette Turgut Uyar’ın asla bilmediği, ama belki de bir zamanlar bıyık altından gülümseyerek belirttiği bir zenginlik, bir bilinç durumudur:
“Herkes bu sorunları konuşadursun. o sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak.” (Zincir (önsöz yerine), Bir Şiirden, Turgut Uyar, Ada Yy., 1983)






6 Ağustos 2013 Salı

Yalnızlık


Bilemezsin, yalnızlık hangi mevsimde gelir.
O bir tek hindistancevizi ağaçları altında güzeldir.

Ya çocuk kalacaksın ya da çocuklar gibi yaşayacaksın
Issız ada duyabileceğin en uzak kokuları verir

İşte o anda gözlerin kapalı, havada ceviz kokusu
Uzak meraklarına uçan halı ferahlığı gelir

Peşinden gidersin o seni çağıran çocuğa
Ardında geçmişin alacakları perdelenir...

"İşte ben yalnızlık" diyemez hiç kimse sana
Bütün yalanların arkanda sıraya dizilir.

4 Ağustos 2013 Pazar

Bu kaçıncı ölümün Ahmet Erhan?

İnsan bir kere ölür...
Şairlerse bu ölümleri yazarak, defalarca...
Ölüm, kendimizden kesinkes bahsedileceğine emin olduğumuz ve sonrasını bilemeyeceğimiz tek eylemimiz.
Bir şair öldü mü hep onun şiirleri okunur.
Unutulan, o güne kadar daha az okunduğudur.
Unutulmayan artık o şairin hiç susmayacak olduğudur, unutulsa da...
Evet, herkese korkunç gibi gelebilir ama bir ölümsonrası işidir şairlik. Yazarlık da az çok...
Senin doktor raporlu ölümünle başkalarının seni ve kendilerini birbirlerini durmadan öldürmesi arasında savrulan bu can bozkırında hepsi şairin ölümüdür.
İntiharsa kafiyeli, kazaysa nüktedan, hastalıksa cinaslı...

İnsana ne olduysa şairden bilinir. Olmadıysa da...
Ölümsüzlüğüne hoş geldin Ahmet Erhan.


6 Temmuz 2013 Cumartesi

Dua


49. Ve senin ışıklı yüzüne dönüp hayatı gözlerinde aradım.

48. Ve kem söze kör kalbe aldandım ve bakışlarına sığındım.

47. Ve ben hep sana döndüm, kaderimden kaçamadım.

46. Ve cenneti yanlış yerde aradım ve ayaklarına kapandım.

45. Ve sesinle başlayan, gülüşünle duran zamanı yakaladım.

44. Ve içi boş kubbelerde pervaneler gibi yalpaladım.

43. Ve ıssız, sahipsiz şehirlere sürgün edildim ve gizli bahçene vardım.

42. Ve ayaklarıma bitmeyen tutku yollarını sarmaladım.

41. Ve aşkına ibadetti uçurumdan sarkan her adım.

40. Ve güneşler vazgeçti ateşten, sana yanmaktan yorulmadım.

.....



26 Haziran 2013 Çarşamba

Daha iyi günler olmayacak...


Tam ortada
İki suret var
İkisinde de sen varsın
Ben kenarda korkuyordum sen şarkılarını söylerken
Kıskançtım çok yaşayanlara karşı
Sana kendi yolunda kilometrelerini geç söyledim
Kavşaklarına köprü yolcularına dur dedim
......
Hayat seni tam ortadan ikiyle daha çarptı
Kırık camlardı adını söyleyemediğim kayıp pencere
Gözlerini gözlerime bağlayan
Ve her gün çöller gibi sahte ağlayan bakışlarıma karşı
Soyundun çıplak ve merhametli

Daha iyi günler olmayacak... Bunlar bize kalanlardı
Daha az acılar belki, çok tuzlu bir deniz ve mavi gözyaşları kıyısında
Hatıranı kalbinmiş gibi saklayacağım sen bana sabah uyanınca
Gözlerinden öpeceğim tedbir olarak. Hayat...
daha çok çılgınlığa izin vermeyebilir...

14 Haziran 2013 Cuma

Sosyal Hayatta Kalma Kılavuzu

Soyutun somut oyunu

Tarih sınıfta kaldı; doğrusu ne zaman geçmişti ki...
Geçmiş ile gelecek arasında bu denli kafamızı bulandıran ve soyutken bu denli somut rolüne bizi alıştıran tarihin bu kez sanallıkla başı dertte ama.
Her zamanki gibi bu yeni belayla uğraşacağı yerde tarih; anıyı hakikat, sanıyı analiz olarak sattığı görkemli son birkaç yüzyılını sanallığın belleksizliği içinde "kaybedecekken" son anda belki birkaçımızın tarifinde karar kıldığı ama hepimizin onayladığı "sosyal medya"ya tutundu.
Tarihin artık bellekle işi kalmadı. Müzeleri kurdu, modernizmi vurdu; gelenek ve tutuculuğu ayakta tuttu; tarihçiler diye dersliği olmayan bir sınıf ve insansız topum yaratmaya çalıştı... Sanallık teknolojisi hatırlamayı, bilmeyi ve indekslemeyi birkaç koda indirgeyince onun sofalarında ve arka odalarında hiçbir şey olmadığı sonunda ortaya çıktı.

Kakafonik av korkusu

Avı tarıma, mağarayı mabede dönüştürdükten sonra, aslında bir avken bizi avcı yapan öldürme isteğimize ve büyük avcı gezegenimizin sürprizlerine karşı salgıladığımız büyük korkularımıza ne yaptık? Av ve mağaradan bu yana korku ile mabed kimi zaman yer değiştirdi, kiminde birbirlerinin yerine geçtiler ya da birleştiler zaman zaman, tek bir şey olarak göründüler bize. Bu ikisinin imkansız ve kakafonik söyleşisinden doğan tarih, bütün belge ve tanıklarıyla birlikte gelecekten harika bir av korkusu yarattı.
Şimdi gelecekten korkmaktan çok korkuyoruz. Orada bir yerlerde bilinmeyen bir ölüm tarihimiz de saklı ya hani, o yüzden gelecekten nefret ediyor ve çok korkuyoruz.
Ekranların hormonlarımıza karışan buğusu yeni parfüm, reklamı yapılmıyor.

66

Steven Spielberg. 66. Cannes Film Festivali jüri başkanı. 66 yaşında... Dakikalar süren ayakta alkış...
Son yıllarda nadiren izlediğim Cannes festivali nedense bu sahneyle gözlerime doluverdi. Avrupa'da bir tür kota konulan ABD sinemasının gerçek süper kahramanı önünde hem de ayakta alkışlayanların çoğu da -kameralara göre- Amerikalı oyunculardı. Olsundu, Avrupa'da da bu süper kahramanı alkışlamak Yeni Dünya'yı yeniden yaratmaktı. Kişioğlu hiç ana ocağına döner de şımarmaz mı?
Spielberg, Amerikan Rüyası'nın en başarılı rüyalarından birisi gerçekten de. Okyanusu her geçişte tepetaklak olan gerçekliğin rüyası. Atlas Okyanusu -bence dünyanın en güzel isimlerinden birisini taşıyor- dibinde yeni dünyayı eskisine bağlayan dev kablolarının ne taşıdığını sanıyorsunuz: Yüzlerce milyon dünyalının rüyalarını, arzularını ve hayallerini.

Hayatta kalmanın 31513 yolu

Biz ne yapıyoruz, her gün intihar etmenin yanı sıra? Sanırım genel sorunumuz sorunları biriktirip bir anda söylemeye ve çözmeye çalışmak. Siyasetbiliminde sorunları toplu olarak halletmeye anarşi deniyor. Eminim bir gün dünyada herkes anarşist olacak, uzaylıların istilasından sonra, o zaman da anarşistlere kozmo-anarşist diyeceğiz. En büyük sorunumuz da sağırlar ve körler olarak ikiye ayrıldığımız ülkemizde sağırların körlerle diyalog kurmaya çalışması. Sona kalmış çözüm arayışları için hiçbir diyalog yeterli olamaz. Diyalogda geçerli olan tartışma sürecinin hangi noktasında sorunların konuşulmaya başlandığıdır. Sorun çözümünde paket önerileri işin savsaklanmasından başka bir şey değildir. Otoritelerin en gözde çözüm yöntemi olan paket önerisi, herhangi bir aciliyetin ötesinde bir tuzağı daha çok andırmaktadır. Konuşamıyoruz, anlaşamıyoruz... en büyük sorun bu değil mi? Bunu çözmeden nesnel ya da öznel hangi sorunun üstesinden gelebiliriz ki?





5 Haziran 2013 Çarşamba

KİM BUNLAR


Önce cisimlerini yerleştirdiler bazı isimleri kullanarak. İsimlerinin cisimleri bile yoktu. Ortalığa çıkamayacak kadar cahil ve korkaktılar.
Sonra ortada kimse kalmayınca hamamböcekleri gibi ortaya çıktılar. Başkanından kıçkanına kadar artık sadece onlar vardı.
Zemin beyaz ve temizdi. Ayaklarını silmeden onu da değiştirdiler.
Başkalarının kanıyla, özgürlüğüyle, haklarıyla yıkanıyorlar şimdi.
Utanmadan. Hiçbir şeyi hak etmeden. Her şeyi yıkmış, talan etmiş olmanın sarhoşluğunun alacakaranlığında hiçbir şey yapamamanın, beceriksiz, eksik ve yeteneksiz olmanın ezikliğiyle.

***

Memleketin bütün bayağı adamları bir araya geldi ve aynı anda konuşmaya başladılar.
Kendi aralarında kendi eksikliklerinin kural olacağı günleri, kötü yüzlerinin kral olacağı günlerden konuştular.

Kenarken merkez olmaktan konuştular. Çemberken, daire... Kul iken tanrı ve hiç iken her şey.
Görgü vardı. Ölçü vardı ve ayar. Hiza, istikamet ve duruş.
Bütün haritalar, kılavuz rehberler ve yasalar çalındı. Bütün koruyuculardan korundular, koyucu oldular.
Kuzey kriter, güney bayağılık; beyaz görgü ve siyah görgüsüzlük.... Memleketi kutuplaştırırken kutupları değiştirdiler.
Sakladılar bütün pusulaları. Diplomalar, ancak onlar satın aldıkları zaman kimlik belgesi oldu ve kimlikler de onlara çalışmadıkları zaman sadece mahkemelerde sorulduğunda okunabildi. İçlerinden birisinin bile memleketini, ailesini, okulunu bilmedik. Her yerdendiler ve hiçbir şeydiler.
Cevaplarından hoşlanmadıkları soruları kaldırdılar ve sadece istedikleri cevapları sorusuz ortaya koydular.

***

Kimse bilmiyor kim bunlar.
En başta kendileri.
Kim olduklarının sorulmasını yasakladılar. Kim olduklarını unuttular.
Ve hepimiz biliyoruz ki tarih onların çöplüğü bile değil artık.
Yoklar.

Bunlar "siz" değil.
Bunlar "onlar" bile olamazlar.
Bunlara 1923'ten beri biz dedik bizden bildik.
Meğer hep sızlanmışlar, siz'lenmişler. Kahır ağrısı gibi bilenmişler.

Bir şiir. Beş ay hapis ve 9 yıllık zulüm.
Hani eşitti azapla gazap? Hani kolun, gözün ayarı vardı?
Hiç ilgisi yok.
Bütün bunlar hep tuzaktı.

Bunları bilmedik, seslerini duymadık, gölgelerini görmedik.
Ve memleketim çok gördü kirlinin, adinin, çürüğün yalpasını.
Ve bir gün çıkaracağız emin olsunlar, kuşku duymasınlar
Kırar gibi yapıp arkamıza sakladığımız hak sopasını...

21.08.2011

2 Haziran 2013 Pazar

Ağaç Etkisi: Bir ağaç isterse orman olabilir


Uzayan Mayıs

Bu mayıs ayı son derece ilginçti. Daha nisandan birçok hazırlıklar yapmıştık. Ne zamandır bitirmeyi tasarladığımız 1968 DEVRİM PLAJI kitabının iyiden iyiye mayıs sonlarına sarkması çileden çıkarıyordu. Fakat hep o kitabı erteliyorduk. 29 Mayıs'ta basıma giden kitabın kargo ihmaline uğrayıp elimize ulaşması 1 Haziran'ı yani bugünü bulunca dün ve bugün kafamızda adeta birleşti ve 48 saatlik bir 31 Mayıs'ımız oldu. Mayıs'ın hiç bitmemesi tek dileğimiz...

Ağaç Etkisi

Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Edward N. Lorenz'in çalışmalarından biri olan Kaos Teorisi ile ilgilidir. Daha sonralarda hava durumuyla ile ilgili verdiği şu örnek ile ünlenmiştir. "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir."
Hepimizin yakından bildiği duyduğu bu tanımlar, bazıları için planlı bir etkiden ibaret. Ne var ki ağaç imgesi, 31 Mayıs - 2 Haziran günleri arasında kalan zaman ülkede olup bitenlere daha çok uyuyor. Köklerinden utanmaya zorlanan bir dünya görüşünün bu ezilmeyi özgürlük talebiyle aşmak istemesi, her otoriteyi rahatsız edecektir.

Özgürlüğün azı zarar

Yetmedi, yetmiyor, yetmeyecek.
Türkiye insan hakları ve özgürlükler bakımından gelişime açık bir ülke ve bu duyarlılık otoriteseverler tarafından her zaman sömürülegeldi. Hiç kimse tutucu ya da özgürlükçü olduğu için susturulamaz; yaşam ve ölüm hakkı kadar kutsal olan bir insani değer de, insanın yaşam denen mucizeye aldığını geri verme yükümlülüğüdür. Bunu da ancak özgür olarak ve kalarak yapabilir. Kalan ise az özgürlüktür yani yaşamın her şeyinden az yararlanmadır ki bu da akla ve her şeye zarardır. Özgür olmayan bir insandan, insan olmak dışında her şey beklenebilir. Tutsak ve mecbur bir insan her şeyi yapabilir. Eylemlerinin sorumluluğundan da özgür kalarak kurtulabilir.




15 Mayıs 2013 Çarşamba

Şarap & Kitap Kulübü nasıl kurulur?


Biraz şarap biraz da kitap...

Düalite olsun diye söylemiyorum, hayatta hiçbir olgu tek başına değildir. Doğa tersini söylese de kültürün ve evrimin kodlarını taşıdığımızdan olsa gerek ya eşimizi ararız ya da eşimizi kaybetmek için elimizden ne gelirse yaparız şu hayatta. Doğada söz vardır, yazı yoktur. İnsan ise nasıl olduysa hem söz hem de yazı eksenleri arasında döner durur.
Bir kitap kulübü kurmak için çabalamıyorum burada Ey Okur! Şarap & Kitap Kulübü nasıl kurulur, onu öğrenmeye çalışıyorum. Hani yazmak en iyi öğrenme metodudur ya onu yapıyorum. Yazdıkça, bende sözlü olarak biriken bazı sınır ve kısıtları açıp geliştireceğim ya da kitabın sayfalarına şarap damlaları döküp bu sevdaya elveda diyeceğim.
Asri takvimlerimiz daha çok kitabın yanına kahveyi koyma eğiliminde; ne var ki kahvenin ısınma ve soğuma sorunları var. Şarabınsa en iyi olmaktan ve saklanmaktan başka bir tasası yok; bu bakımdan da kitaba en iyi yoldaş bence şarap.
Kitaplar rafta kalmasın, okurlar kitapla baş başa yalnız -uzun süre- kalmasın; okuma sosyalleşsin paylaşılsın, okumalardan geriye kalanlar çoğalsın, artsın eksilmesin: Bütün tasamız bu. Tam da burada okumanın gizemli olmasa da gizli bir etkisini ortaya koyuyoruz gibi bir hisse kapıldım birden. Belki de okumak, içinde kendine ait eylemin de olduğu bir kültür zincirinin önemli halkası. Yazar da, kitabevi, arkadaş fısıltıları, tavsiyeleri de var bu zincirde hiç kuşkusuz. Bizim ilerletmekte duraksadığımız şey, kitapları kendi dünyamızdan çıkarma tereddüdü olamaz mı? Bu tereddüdün en önemli nedenlerinden  birisi de kitabın özellikle Soğuk Savaş döneminde dünyada en çok kullanılan medya olmasıydı.
Siyasi iletişim tarihine girip kitap kulübümüzü kurmayı unutmayalım bu arada...
Sanırım kulüp binasını az çok birkaç kat olarak çıktık, özellikle nedensel kısımda gevezelik ederek. Örneklerine az rastlansa da, havadar ve havai de olsa ben kitap kulübü denince o aristokratik ortakyaşam kulüplerine benzer bir dekor aklıma geliyor hemen: Kütüphane ve bistro karışımı bir görünümü asla hazzedemiyorum kendimce. Kitap ve şarap, hayatımızın en seçkin insani dokunuş ve eğilimleri: Merak ile keyfin, zaman zaman hasret gidermek ya da ortalığı kolaçan etmek için dışarı çıktıklarında iyi bir sosyal işbirlikçi haline geldikleri bu zevkli eğilimde huzurlarınızda bu kulübü kuruyorum.
Hepimize hayırlı uğurlu olsun bu kulüp. Nice mutlu buluşmalara, toplanmalara, paylaşmalar.

Bir kitap kulübünde ne yapılır?

Çok da araştırmadan hemen söyleyeyim: Kitap, tek kişilik bir macera olamaz. Olmamalı. Bütün dünyanın birkaç özel kitabın peşinden binlerce yıldır koştuğunu, perişan olduğunu, aldığından çok verdiğini düşünecek olursak -örneğin bu konu bile binlerce başka kitabın temel derdi olmuştur- kitabı sadece basit bir okumanın, kitabı bitirmenin kucağına, avlusuna terk edemeyiz. Bu da zaten biraz düşündüğümüzde aynen böyle gelişiyor toplumumuz içinde: Tavsiyeler, beğeni ifadelerinden tutun metroda otobüste okuyanların ellerindeki kitapların çektiği ilgiye kadar, hatta çok yerleşen kitap fısıltıları da kitap okumanın sosyal yüzünü gözler önüne seriyor: O zaman bir kitap kulübü ne yapmalı?
Burada altını çizmemiz gereken önemli bir konu var: Kitap kulüpleri -konuklar dışında- asla uzman ve profesyonellerin işi değil, zaten uğraşmıyorlar da. Siz hiç rosto sevenler cemiyeti başkanı olan bir kasap gördünüz mü? Örneği biraz zorladıksa da demek istediğim bir yazar ya da eleştirmenin, kültür sanat gazetecisinin mesleki kimlikleriyle böyle şeyler yapmadıkları ortada. Hele kitap yayıncılarının yapmamaları da en doğru hareket olacaktır. Kimlikleriyle elbette... Kitabevlerine gelince... Keşke yapsalar... O kadar çok kitap satıyorlar ki başlarını bir türlü alamıyorlar...
Niyetimiz tabii ki gönül almak. Her iyi okurun gönlünde iyi biliyoruz ki bir aslan kitapçı yatıyor.

Kitapların sesini açmak

Hızlı okuma kurslarından eğlence olgusuna kadar dört bir yanında dizildiğimiz kitap okuma alışkanlığını neden sürekli tekrarlarız? Neden kitap okuruz ve daha birçok soru...
Üzerine çok düşünmeden yaptığımız birçok etkinlikten biridir okuma. Elbette kökeninde ağır ve derin bir eğitim öğrenim dönemi var: Ailelerden okullara çağdaş yaşama hazırlanan toplum bireylerinin hayat ile bireysel ihtiyaçları arasında sağlıklı bir uyum olması için kültüre verilen önem fazlasıyla ön plana çıkıyor bu noktada. Kişinin kendini özgür şekilde kişisel seçimlerinin getirdiği metod ve tutumlarla yetiştirmesi, sosyal açıdan etkin ve duyarlı tutmaya çabalaması yönünde hem durağan hem de kalıcı özellikleriyle basılı bütün medyalar büyük rol oynuyor. Yavaş ve kalıcı bir medya olarak da kitabın etkilerinin hayatımızda daha uzun süre yer etmesi de onun kapsadığı soyut deneyim imkanlarını, soru ve sorun ortaya koyma yeteneklerinin sıcak tutulmasıyla ilgili bir durum. Diyalogun bir önkoşulu olan tartışma da bu şekilde ancak çağdaş toplumlarda başlayabiliyor. Oysa bizim gibi tartışma ve ayrılma olarak sosyal yaşamın soyut alanlarında diyalogdan ziyade onun koşullarına takılı kalan "bağdaş" toplumlarda bu koşulların birbirleriyle ilişki kurmaları diyalogun kurulması için çok önemli. Kaldı ki diyalogda neler konuşacağımız ve ne yapacağımız bütünüyle kitaplarda saklı. Yeter ki kapağını açalım kitapların ve içlerindeki sesleri, görüşleri ve bakışları hayata salalım.

Yorumlarınızı, görüş, düşünce ve önerilerinizi bekliyorum....




10 Mayıs 2013 Cuma

Şarap ve Kitap


Evet çocukluğumda şarap da yaptım. Aşağı yukarı yazı yazmaya başladığım zamanlara denk geliyordu bu.
Okuyanlar iyi bilir, Mark Twain'in haşarı kahramanı Huckleberry Finn'in piposuna çok özeniyordum o zamanlar: Mısır koçanından ve boş tükenmez kalemden imal ettiğim pipoma kuru yaprakları doldurup yakarken bir şeyin eksikliğini duymuş olmalıyım ki yaklaşık bir kilogram üzümden ellerimle sıktığım üzüm suyuyla doldurduğum şişenin loş bir yerde günlerce mayalanmasını izlemek ve sabredememek...
Çünkü pipom hemen sönerdi hatta erirdi de ya da yanardı. Yüzüm gözüm duman, is, ciğerlerim talan... Hiç bekleyemezdim...
Ama gözyaşlarımın arasından eminin H. Finn'in o yaramaz çocuk bakışları fırlardı. Hiç bıkmazdım bunları yeniden yeniden yapmaktan.

Ama yaptığım şarap mıydı yoksa acılaşmış mayalanmış meyve suyu mu bilemiyorum. Üzerindeki beyaz kabarcıklar yüzünden içememiştim, ne var ki yazmaya devam ettim çocukken. İlk şiirim Dünya gazetesinde Çocukluğumu Hatırlıyorum başlığıyla çıkmıştı ve ilk bilimkurgu şairi bendim belki de dünyanın.
Kitaplar gezegenindeki başdöndürücü seyahat bazen 80 gün de sürüyordu iki yıl da. Hem Afacan'dım hem de Gizli ve 7'den çok işler peşindeydim. Abilerimiz ablalarımız sokaklarda birbirlerini parkalar içinde ve pos(t)-"idealist" bıyıklarla kovalıyorlardı. Çocukluğumun kalın cam zırhı içinde dünya pespembeydi. O cam saf, iyi ve doğru olmayan ne varsa içeri almıyordu tıpkı atmosferimiz gibi beni, dünyamı koruyordu.
Yıllar sonra bir şarap kadehiyle birbirimize baktığımızda yerde cam kırıkları gördüm. Sağım solum her yerim cam kırıkları. Ve kırık sayısı kadar yara. O cam kırıklarını bir yerden hatırlıyordum. Onlar, çocukluğumun kırılan parçalanan atmosferiydi ve saçılanlar ise beni koruyan manyetik alanlar.

Şarap kadehiyle birbirimize ait olmadığımızı anlamamız ilk değildi. O, bu dünyadandı; bense değildim bile. O doğaydı, ben uygarlık. O kültürdü, ben savaş. O ne kadar doğru diyorsa, ben yalanlardım. O asla gerçek demezdi ve her gerçek için bir mercek önerirdi. Bense bakmayı, görmeye tercih ettim hep. Her gerçeğe ayrı bir dünya tasarladım ve uzaya kapıldım, evreni göremedim.
Şarap duygular, dedi ben akıl. Bu son icadımla övünürken Apollon'luğa özendim. O ise Dionyssos törenlerini benim için yine başlatmak istiyordum: Benim dünyaya gelişimi her gün ve gece kutlamak için... Ve onu göremedim ve onu bulamayınca ona saldırdım; kırdım döktüm saçtım, dünyayı aklımla bu hale getirdim.

Şimdi bütün kitapları yeniden okumalıyım...




5 Mayıs 2013 Pazar

Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?


Kendime de soruyorum: Hayatım boyunca kaç kitap okuyabilirim?

Okumaya başladım başlayalı ilk meraklarımdan birisiydi bu ve geçtiğimiz zamanlarda bunu cidden anlamanın ve öğrenmenin peşine düştüğümde 27.000 ile 1200 arası rakamlarla karşılaşınca, pişman oldum demeyeceğim, ama gerçekten de hevesim çok azaldı. Zira bu araştırma merakının arkasından belki de hepimizin okuma alışkanlıklarımızı sorgulamamıza yol açacak, belki de verimli, keyifli okumalara, seçimlere yönelebileceğimiz çeşitli veriler ortaya çıkacaktı.
Kitap okumanın ya da genelde okuma pratiğinin kitap ya da sayfa sayısı olarak hesaplanmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Öyleyse bu sayı, az ya da çok, ve onu bilmemiz ne işe yarayacak her şeyden önce? Sanırım bu uyanış bizde ilkin bir rahatlamaya yol açacak ve en azından Türkçede 150.000'e yaklaşan tedarik edilebilir-okunabilir kitap sayısına daha sakin bakmamızı ve o yığını seçimlerimiz sayesinde doymuş olarak kabul edebilmemiz sağlamış olacak.

Hangi 4000 kitap / 1 Ömür?

Bu hesabı tam olarak yapmamızı engelleyen bir unsur da hayatımız boyunca okuyabileceğimiz kitap sayısının yaş, dönem, ihtiyaç ve sosyal-ekonomik koşullara göre sürekli olarak değişecek olmasıdır.
En sonunda şuna karar vermek zorunda hissettim kendimi: Sayılardan uzaklaşıp sayıları ne olursa olsun ne kadar yerine hangi kitapları -tabii zaman içinde onları neden- okuyacağımı öğrenmem daha doğru bir tutum olacaktı. Ve kafamdan gitmeyen rakamsa 4000 kitap / 1 Ömür'dü genellikle, ama HANGİ 4000 KİTAP?
Burada gerçekten de büyük bir kapsamdan söz ediyorum, henüz kitap ve yazar çeşitlerine girmeden. Kimse durduk yerde ömrünü 4000 kitap okumaya adamak zorunda değil; belki de hayatın yarısından sonra bu sayı 400'e de düşebilir tecrübeler ve yaşantılar arttıkça bilgi-sentez yolculuğunda bilinçliliklerimiz çoğaldığı sürece.
Sonuç olarak 4000 kitabın "varmam gereken değil", çıkmam gereken nokta olduğuna karar verdim. Ben ömrüm boyunca 4000 kitaplık bir okuma yolculuğu yapmış olmalı ve son noktada kaç kitap okumuş da olsan zihinsel hacim olarak yaptığım yol bu kadar kitaba denk düşen bir keyif, zevk ve giderilmiş-doyurulmuş merak ve dürtülerine sahip olmamı sağlamalıydı.

Bilmek, Anlamak ve Olmak-Yapmak

Bütün sıra işte bu. Eğer kitaplarınızla işiniz olacaksa ömrünüz boyunca, onları salt eğlence aracı olarak bile görmenizde bir sakınca yok... Bizler, bize bizi gösteren eşdeğer aynalar yaratarak kurduk uygarlığımızı. Sadece dil değil, kültür farklılıklarımızı bile kapatıp anlaşmaya, hayatı ve kendimizi anlamaya çalışırken bu eşdeğer aynaları, yani bize bakan aynalara, yani kitaplara her zaman ihtiyacımız olacak. Eğlencelerimiz yorgunluklarımızı ve bıkkınlıklarımızı alarak hayatımıza kısa süreli ve sık yeniden dönüşlerimizi yumuşatırlar. Sıralaması çok önemli değilse de önce bilip, sonra anlayıp en sonunda da gereken neyse onu yapar ya da oluruz. Hiçbir ilerini alır onları şey bitmez, gene aynalardan görüntülerimizin bilgilerini alır ve yine onların uzantısında yine gerekenleri yapar ve oluruz. Kitap bu işlemler içinde en sessiz ve sadık rehberlerdir.
Bu güzel ve anlamlı yolculukta gerçekten de hepimiz kendi 4000 kitabımızın neler olduklarını en azından simgesel düzeyde bilip anlamalıyız.
Bunca satırı neden yazdığıma gelince. Kitabone ve İDEAL KİTAPLIK ile başlayan okuma kültürünü geliştirme fikirlerimin yeni durağı bu "Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?" sorusu. Çok kısa zaman içinde bu sorunun somut cevaplarını proje, ürün ve hizmete dönüştürmeyi tasarlıyorum.

Meraklılarına daha verimli ve isabetli okuma yolculukları dileğiyle...


2 Mayıs 2013 Perşembe

Annem artık haberleri ve dizileri izlemiyor

TRT gibi kadın

İnsanın okul öğretmeni annesi olursa ona hiç şüphesiz hayatı boyunca farklı bakıyor. Şefkat ile güven ilişkisi içinde gidip gelen anne-çocuk bedeni arasında bilgiye dayalı bir kanal da açılıyor.
Bu sebepten annem, hayatım boyunca benim tek medyam olmuştur. Ben hep onu izledim. Başka yerlere de baktım: Başka kanallara, programlara, reklamlara, ama sadece bakmakla yetindim. Eskilerin tabiriiyle annem "TRT gibi" kadındı...
Burada 70-80 ve 90'lı yılların TRT'sine gönderme yaptığımı bu yazıyı okuyan herkes kesinlikle bilecektir. Annemin de uzun zamandır devlet kanallarına bakmadığı bilinen ayrı bir gerçek.

Bir yıldız olarak annem

Ondan ayrılalı tam 45 yıl 9 ay 14 gün oldu ve 15. güne saatler var. Biyolojik olarak annemle aramızdaki hayat saati, belki yaşadığımız toprakların acı kaderinden olacak artık çalışmıyor. Bir öğretmen olan annem devletçi ve devlet gibi bir kadındır. Her şeyi devletten bekleyenlerin aksine, devleti bile beklemez o. Her şeyi kendisi yaptı. Yaptıklarının kalıcı olmasının ancak devleti var edebileceğinin farkında olan cumhuriyetçi bir kadın olarak annem asla jakoben olmadı. Nihilist de değildi. Anarşist? Asla... Onun karşı koyduğu tek şey zamandır. Zamanın bütün hızı ve ağırlığıyla birlikte, başkalarını aksine çok daha güzelleşti, harika bir kadın oldu.

Annem 1 ay 10 gün önce henüz bu yazımı yayınlanmadan "kaldır onu bakayım" dedi

Bana hiçbir şey olduğumu annem öğretti. Bu yıldızlar, bulutlar ve insan hikayeleri altında hiçbirisi olmak, bu dünyaya gelmenin ve gitmenin görkemli tanıklarından birisi olmakla eş anlamlıdır; tam olarak demek istediği buydu annemin. Bütün bunları şimdi anlamışsam ve yazabiliyorsam; bu transfer annemden bana, asla bilinen ve kullanımdaki bir dil ya da alfabe yoluyla olmadı. Annemden bana doğumumla geçen her şeyin ötesinde aramızdaki manyetik anlam transferi alanıyla benim cenin olarak onun karnında yüzdüğüm plasenta suyu aynı molekül ve fotonlardan yapılmıştır.

Annemin dediklerini ve yaptıklarını hala yapmadığım için en başta Amerikan dizilerini ve tabii haberleri de izliyorum bu aralar.



26 Nisan 2013 Cuma

Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği


Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği şeyi bir gün yazabilirsem kendimi çok mutlu sayacağım. Şimdi sadece bu beni ilgilendirmiyor tabii, ne var ki eskiden hiçbir şey düşünmezdim, sadece bir ayna gibi bakardım olanlara. Hayatın madde tarafındaydım. Cismim ve kokum vardı. Duyularımla yüzüyordum, her şeyi hissedebiliyordum. Ta ki... Geçmişten gelip geleceğe giden ok, gövdemi ikiye ayırıncaya kadar.
Sonra ne okuyabildim ne de yazdıklarımı anlayabildim. Madde önce saydamlaşmış, sonra zerrelere ayrılarak buharlaşmıştı. Madde olarak kaybolmuştum ve ne katı ne sıvı, aradığım hiçbir halde kendimi bulamadım.
Bir gün geri dönecek olursam yolum yeniden bulabileyim diye arkamda aralıklarla bıraktığım kelimeleri aradım yol kenarlarında. Onları toplayıp geri dönüş yoluna yeniden baktım; seçmeye çalıştım altın sarısı başak tarlaları arasından geçmişimin kurtarıcılığına...

Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği şey yok aslında, bunu iyi biliyorum. Madde de ruhtan, manadan önce yoktu. Madde, mananın belki de zarı ya da tesadüfen bulunmuş bir hali. Anlamlarımızla yan yana durduğumuzda bütün evren bir biçim kazanıyor ve buna tayf diyoruz ya da ışık hızında bile yanılmadan sıralarını bekleyen söylenmemiş sözler zinciri.
Neden tutuklandım bilmiyorum, oysa geçmişime doğru, sırf gelecekten kurtulmak için bıraktığım kelimelerden anlamlı cümleler ve kararlar kurarken başımın döndüğünü en son hatırlıyorum ve uyandığımda ayaklarımda hatalarımdan bir pranga, en çok olmayı istediğim o kutlu kişiye nasıl erişebileceğime dair küçük bir kullanma kılavuzuyla bu odaya atılmışım, tüm hatırladığım bu...

Davacı olmadığı için mahkeme bir türlü yapılamıyordu. Derken elimdeki kılavuzun bütün yasaların kitabı, yargıcınsa rüyalarım olduğu tebliğ edildi bana. Suçsuz olduğumu ispatlamak için uyumalıydım ve bol rüya görmeliydim, duruşmaların hiçbirini kaçırmamak için. Yargıç elinde bir maddeyle mahkemenin bütün psişik duvarlarını dövüyor ama geçmişim bir türlü susmak bilmiyordu. Anlamıştım, bu adalet gecikecekti ve bir an önce bu durumdan kurtulmalıydım. Mahkeme duvarındaki kirli aynaya baktığımda aslında yıllardır yalancı bir tanık olduğumu gördüm ve bu bana cesaret verdi ve hemen oradan ayrıldım.

Caddeye çıktığımda nöbetçinin sesi giderek yükseldi: "Koğuş, kalk!"




15 Nisan 2013 Pazartesi

Gözlerinde "ben ünlü bir dizi oyuncusuyum" bakışı var...


"Her üç diziden ikisi sezon sonunu göremiyor." 
                                                          Gazeteler

Gözlerinde "ben ünlü bir dizi oyuncusuyum" bakışı var... Ve ben o diziyi hiç izlemedim ve ünlüleri tanımamak artık suç değil.
Sinemadan olabilirdi belki. Bilirsin sinema eskiden hem klip, hem kısa film, hem albüm ve hem de gazinoydu lüküs hayatların gidemediği küçük kasabalara.
Ağır bir kervan hayatının ortasında geçtik, çölden modernliğe bir jet  hızında. Şimdi durmuşuz ve ten rengimizi hatırlıyormuşuz bunca kan gölü ortasında.
Yaranın tam içinde gökkuşağı kan rengi bile değildir ve sen hala bakıyorsun bana "ünlü bir dizi" oyuncusu gibi.
Ünlü dizileri az çok tanırdım, ünlülerin dizilerde oynadığına çok şahit oldum, dizilerin ünlü yarattığını ne zamandır duyarım, ama hiç "ünlü bir dizi oyuncusu" görmemiştim, bağışla.

Sir, bir piçtir...

Yardım et.
Kumandamı bulamıyorum.
Sehpanın üzerine bir nevi Arabistanlı Lawrence bırakılmış. Karıştırmış her şeyi. sehpayı onun sanıyor. Hiç kumanda görmemiş ama kumanda etme konusunda her şeyi biliyor.
Televizyonun en sevdiğim yanı giderek araplaşması. Araplaşmak şu demek: Araplar dışında herkesin arapların kim olduklarını bilmesi. Oysa araplar ne olduklarını bile bilmiyorlar.
Sir Lawrence bir dizi oyuncusu olsaydı onu iyi bilirdik değil mi, ama adam bir dizide oynamadan bile bize ünlü bir oyuncu gibi bakıyordu. Zaten ünlü bir İngiliz oyununda oynadı. O yüzden çok ünlü.

Miss Lawrence nerdesiniz?

Sizi arıyorum. Hiçbir çocuğunuz arap olmayacak. Camdan bakamayacak.
Camlarda artık ekranlar görmüyorum.
Ekranlar cam gibi parlıyor, ölüler çoğaldıkça.
Öldür beni, bir daha seni tanıyamazsam.
Sırf bunun için kim olduğumu unutacağım.
Hatta o güne kadar bileceğim ki "Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar."*
Göreceğim: "... ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler."**


* Şuara, 224
** Şuara, 225-226.




2 Şubat 2013 Cumartesi

İnternette Hayatta Kalma Kılavuzu


Yeni buzul çağı ekranlardan mı gelecek?

Aynaya bakarken bazen ağlamak istiyorum. Bir kuşağın insanı  bu kadar da yalnız bırakılmaz ki, tarih ve felsefe tarafından. Yaşıtların dışında, ebeveyn ve yetişkin kuşakların tanık olmadığı olay ve olgularla yüklü bulunduğumuz bu muhteşem yalnız çağı ilk kez biz mi yaşıyoruz bu kadar yalnızcasına böyle?
Hepsi çok hızlı geçti. 1789. 1917. 1939. 1945. 1984. 1995. Ve 2009: Facebook yükseliş yılı. Daha geriye gittiğimizde sürekli medya araçlarının çağı ve insanları değiştirdiğini görüyoruz, gelgelelim 2009'dan bu yana bir program bu işi yapıyor tek başına, zira hala interneti hayatımızda koyacak yer bulamadık, belki de gereğinden fazla, fazladan fazla yayının içinde (online) olduğumuzdan bu böyle. Olguların değişimini haber vermeye bırakın onların değiştiklerini sonradan anlamaya yetecek kadar bile zamanımız yok.
O halde kendi zamanımızla ne yapıyoruz? Belki artık daha az açıklayarak, anlam arayarak, bulmaya çalışarak yaşıyoruz. Konvansiyonel araçlı dünyanın arama-bulma, öğrenme-anlama vs gibi ikili alışkanlıklarının yerini tekliler aldı. Sadece arıyoruz ve anlıyoruz. Arama ve öğrenme çabaları rafa kalktı. Sonrakiler kullansın diye mi tam emin değilim, ama bazen dünyanın olası kıyametlerine dayalı post-apokaliptik filmler, diziler izleyince gelecek tasarımımızın hiç de "ilerici-gelişmeci" çizgide olmayacağına dair fikirler ön sıraları alıyor kafamda.
Yoksa yeni buz çağı gökten değil de ekranlardan mı gelecek?

İnternette nasıl hayatta kalınır?

Cevaplar kesinlikle tek başlarına aşağıdakiler değil, ama şurası kesin ki internetteki kara deliklerimiz, kümeslerimiz ve kimliklerimiz aşağıdakiler üzerinden dönüyor.

Sosyal Medya, Kişisel Web Sitesi, E-mail, Üyelik, Tarayıcılar, Programlar, Tasarım-Grafik, Alışveriş, E-Ticaret
İnternette hayatta kalmanın emin yollarından birisi kesinlikle çok korkmak. Karşımdaki sadece bir ekran demeyin, karşınızda şimdiye kadar hiçbir şey yoktu, bunu da düşünmek lazım. Üstelik şimdiye kadar asla yan yana gelmemiş ve bilhassa ayrı tutularak totalitarize edilmiş birçok kavram, kural, istek ve eğilim aynı ekranda. Üzerinde binlerce düğmesi bulunan  büyük bir düğmeye bakıyorsunuz şu an.

Düğmelere aynı anda basabilir misin?


Sosyal Medya: Daha medyaları anlamadan kendinizi sosyal medya sorumluluklarının içinde bulmuş olabilirsiniz. Bu durumda yapacağınız tek şey ekran önünde ciddiye almayı ciddiye almamak. Ciddiyet bir sınırdır. O sınıra kadar ironi, vesvese ve şüphe yok, karar vardır, ama kararlar seçenek değil, uygulama seçenekleri çokluğunda dağılırlar.

Kişisel Web Sitesi: Çoğumuza göre artık hayatımızda yer yok. Bence en azından internette ve hayatta doğru bilgilerle kalmak için en uygun referans kaynağı. Yıllık yenilemesi 5 Dolar'dan başlasa da. Doğru adam olmak için o kadar masraflara yol açıp okullar okuduk veya kendi yollarımızı dokuduk, doğru kalmak için de az çaba lütfen...

E-mail: İlk icatlardan da olsa resmiyetten yavaşlık arayışına kadar bir şapka gibi insan iletişim bedeninin temel ihtiyacı. İmza koymaya her zaman ihtiyaç var, imzanızın size nasıl yarayacağını söyleyenlere kulak tıkamak kaydıyla...

Üyelik: Üye olduktan sonra başınıza gelenlerden anlayabilirsiniz ancak üyeliğin ne olduğunu... Ayrıca istatistiklere göre 3 ya da 4 üyelikten sonraki üyelik bilgilerinizi mutlaka kaydetmeniz gerekir, unutma tehlikesi var.

Tarayıcılar: Kaçımız hayalet, fake, nick ve çakma profillerdeyiz öyle değil mi? Artık ahlaki bile sayılmıyor, bütün paralel kimlikler eğlence sektörüne dahil edildi... O bakımdan en az 3 tarayıcı program (Google Chrome, Mozilla Firefox, Internet Explorer vs) kullanmak Sanal-lah'ın emri...

Programlar: Yenisi daha kurulmadan benzeri ya da üstünü çıkıyor. Ne istediğini bilen kişiler arama motorlarına kesinlikle isteklerini açıkça yazabilmeliler ve forumlar en büyük kurtarıcı hangi programa ihtiyacınız olduğu konusunda.

Tasarım-Grafik: İşlevcilerle boyutçuların bir türlü yenişemediği bir alandır tasarım. İnternet tasarım size benzer. Ne istersiniz o vardır. İstemekten değil aramamaktan korkun...

Alışveriş: Birşeyler aldığınızı düşünürsünüz. Malların ihtiyaçlardan az olduğu dönemlerde ihtiyaçlarımızı, eksiklerimizi iyi bilirdik. Şimdi sayısı artan mallar ihtiyaçları belirliyor. Kasa yanı, yani son dakika mağaza satışlarını yüzde % 8-10 olduğunuzu biliyor musunuz? Süpermarketler gibi internette alşverişe de zihnen tok girmenizde her zaman fayda var yoksa at eyerinden posta uçağı sırığına kadar (PO2) her şeyi alabildiğinizi aldıktan sonra fark edebilirsiniz.

E-Ticaret: Elektronik ticaret a-ticareti yani analog ticareti ne zaman geçecek -perakende için konuşuyoruz sadece- bilemeyiz. Bizce geçemeze benziyor, dünyanın ayın etrafında dönmeye başlaması ve ayın karanlık yüzünün yüzümüz olması gibi bir şey bu, ama olursa dediğimiz sonuçlarla olur zaten. İnternette kullanılan en iyi deyiş "internette birşeyler satmak" olduğuna göre niyeti bozuk bu adamların, aman dikkat diyerek İnternette Hayatta Kalma Kılavuzu'na başlıyoruz.




13 Ocak 2013 Pazar

2013'te hiç yapmayacağımız şeyler






2013'te hiç yapmayacağımız şeyler


Bazen manifestolara ihtiyaç duyar insan. Dinlemeye veya yazmaya. Manifesto yazmak artık o kadar zor ki... Manifesto bittiğinde değişiyor her şey...


Doğru söylemek

Doğruları söylemeye ne gerek var... Söylesek de yalancının mumundan daha hızlı eriyorlar...
Felsefedir doğruların yaşadığı tek yer...

Sigara içmek
Duman halkaları ikiyüzlüce gider ve dağılırken ardında sokağı daha da kalabalıklaştıran sigara yasakları ve molaları bırakıyor... 


Reklam yapmak.

Sözcükler kara yazıdan geri dönerlerken kıyamet sonrası bir manzarada buluyorlar bıraktıkları anlam ve kavramları... Nasıldı satışlar?

Başarılı olmak.
Siz seçin, ama çok yakında belki hiçbir şey yapmadığımız için alkışlayacak ve tüketeceksiniz bizi, çoğuna eskiden beri yaptığınız gibi...

Kibar olmak.

İncelikler mezarlığına hoş geldiniz. Dünyanın en kibar insanı burada mezarcıdır sakın unutmayın...


İyilik
Artık iyi insan ve iyilik mi kaldı? İyilik, yapılan kişiyi bir canavara dönüştürmenin en kısa ve etkili yol değil mi? Acaba gerçekten öyle mi?



Çalmak

Çalamadığımız şeylerin tutsağı olmamak için hiç tereddüt etmedenÇALMALIYIZ...

Aldatmak.
İşler en çok kötülük yaptığında güzel gider gibi görünür...

Yeniden aşık olmak.
Aşkın çölünde kavuşmak serap gididir. Sevmekse vahaya benzer...

Görmek ve öfkelenmemek.

Anlamazdan gelebilirsin. Hapı yuttuğun nokta anlamların seni görmezden gelmesi olacaktır.Anlamlar denizine atık olma...