29 Ocak 2012 Pazar

Fransız kadınları neden mutsuz?

Fransız kadınlarının, dünya kadınlar tarihi içinde çok ayrı bir yeri vardır kuşkusuz. Sanatı, kültürü, modayı, bilimi ve teknolojiyi hep birinci elden yaşamış bir toplumun kadınları da elbette farklı olacaklar, farklı yaşayacaklardır.
Fransız kadınlarının mutsuzluğu, mutluluğu çok tarif etmiş olduklarından ziyade aşkı çok anlamış ve anlatmış olmalarından ileri gelir. Böyle demiştir muhtemelen bir Alman filozof, ama kimin umurunda. Mutsuzluk konusu açıldığında her türlü düşünce biçimi geride kalır. İşin içinde gerçek acı vardır. Felsefenin tesellisi yetersizdir. Fransız kadınlarının felsefeye yatkınlığı bütün diğer dünya kadınlarında olduğu gibi tartışmalıdır. Öyleyse Fransız kadınları öncelikle yaşamayı sonra üzerine düşünmeyi tercih ederler. Mutsuzluk da bu güne kadar icat edilmiş en etkileyici ve can alıcı felsefi sonuçtur. Henüz çözüme kavuşmamış bir ruhsal durumla birlikte mutsuz beden ile ruhun acıda birliğini yansıtır.
Mutsuzluk bulaşıcıdır ve bütün Fransız kadınlarını kıskacına aldığı sürece bir yaşama sanatı olarak kadınların yüzlerinden giysilerine akar akar. Fransız kadınları mutsuzdur, çünkü o anlık mutlulukların arasındaki uzun köprülerde yaşamanın zevkini çok iyi bilirler. Savrulurlar ve dağılırlar. Rüzgar ve kaos onları yeniden toplar, bir araya getirir. İyileştirir.

26 Ocak 2012 Perşembe

Haritada sessiz bir nokta: Banaz


Haritada sessiz bir nokta: Banaz

Tren sesi ovanın sessizliğine ilişmeden iki dakikalık bir süre için istasyonda duruyor.
Banaz. Rakım 914 metre.
Her gün ilçeden geçen altı trenden en erkencisi olan Haydarpaşa-Uşak Meram Ekspresi’nin tekerlekleri kısa bir süreliğine rıhtımı bile olmayan bu küçük istasyonda duraklıyor. Bu süre, Banaz’daki doğa ve insan hayatına sadece harita üzerinden bakanlar için gerçekten de çok uygun bir zaman aralığı. Zamanımızın renklerini ve kokularını dünyanın ücra köşelerine götürdüğü sanılan demirden arabaların vaat çizgilerinin masa başlarında çizilmesi de ayrı bir haksızlık notkası... Ve bu çizgi herkesin gözleri önünde olabildiğince, dünyanın her yerine gidiyor.
Trenlerin öylesine geçtikleri küçük istasyonlarda fazla durmamaları, bu istasyonların genişliğini, istasyon görevlilerinin sayısını, hatta istasyondaki çeşme sayısını belirliyor. İki dakikalık bu kısacık süre, tren Banaz’da durduğu anda bir bozkır sabahı serinliğine dönüşerek hızla ilçenin içlerine dağılıyor, önlerinde hala su tulumbalarının bulunduğu dükkanların ve evlerin ön cephelerini yalayarak kamu binalarını çevreliyor; nüfus kayıtlarını, ticari tutanakları, bütçe belgelerini, hükümet bildirgelerini ve devlet dairelerinin ofis malzemelerini zaptediyor.
Bozkır sabahı serinliği aynı hızla geri dönerek Meram Ekspresi’nin küçük istasyondan kalkış saati haline geldiğinde tekerlekler dönmeye başlıyor. Ulusal demiryolu şebekesinin Banaz istasyonuna ayırdığı bu “uzun” iki dakikanın sonunda kasaba, bütün yapı çeşitleri ve nüfus özellikleriyle yeniden inşa ediliyor. Bir arabanın yola çıkışı ya da bir insanın sokakta yürümesiyle Banaz’da yeni bir gün başlıyor.
Gerçekse, bana göre, Banaz’a sabahları gelen ilk trenin istasyonda kalış süresinin bu ilçenin ne olduğu kadar ne olamadığıyla bir ilgisi olduğu...

İstasyondaki dört çeşmenin birinden su içmekte olan çocuk “Hayır, diyor; bu yolun nereye gittiğini bilmiyorum. Ben Susuz’luyum.” Sabahın erken saatlerinde Banaz’ın ortasındaki istasyonda, Banaz’a gidecek bir yol arıyorum. Ve karşıma çıkan ilk canlı olan bu çocuk, Susuz’lu olduğunu söylüyor su içerken.
Karşılaşmaların garip bilmecelerini çözmek yerine yoluna devam eden dervişleri örnek alıp kasabanın muhtemel iç bölgelerine doğru yürüyorum. Karşıma çıkan her sokak bir öncekini unutturuyor. Sabahın erken saatlerinde bütün Anadolu kasabalarına vuran terkedilmişlik güneşinin ilk ışınlarıyla Banaz, uyanmakta olan bir yer değil sadece; uyanmasına rağmen birbirine eşdoğrultuda uzanan önemli bir karayolu ve çok eski bir demiryolu hattının arasına sıkışmış bir şehir kütlesi olarak da kıvranan bir yer. Tarihin ve şimdiki zamanın kalıntıları arasında da sıkışırken düzenli bir kasaba görüntüsünü “şimdilik” boşlamışa benzeyen, acelesi varmış gibi görünen fakat bu görüntüyü azalan yeraltı suları gibi önemsemeyen bir küçük şehir Banaz.

1953 yılında Uşak’ın il olarak kabul edilmesiyle birlikte resmi olarak ilçe halini alan Banaz, asıl adını 20. yüzyıl başlarında yöreden demiryolunun geçmesiyle birlikte giderek büyüyen ve adını bir kasaba merkezine teslim eden Banaz Köyü’nden almış. İlçeye üç kilometre uzaklıkta bulunan Banaz Köyü, tapu senetlerine göre başlangıçta Binnaz olarak adlandırılıyormuş. Fakat köyün ilk sahipleri olan Tiryakiler sülalesinin, daha sonra yöreye yerleşen başka sülalerle mal bölüşümü sırasında çıkan “Bana az düştü, bana az düştü” feryat ve sızlanmalarının Binnaz adını Banaz’a çevirdiği sanılıyor. Ama bizce bu küçük nükte, dönemin egemen sınıfına karşı “bin naz”dan vazgeçerek bu mal bölüşümünü bir kara mizah unsuruna dönüştüren ve zengin sınıfı alaya alan ince bir halk zekasından başka bir şey değil.
Yüzde 99’u okur-yazar olan Banaz’ın içinde ve köylerinde öğrenim sorunu neredeyse hiç yok. Ilçede Afyon Kocatepe Üniversitesi’ne bağlı olarak öğrenim veren Banaz Yüksek Meslek Okulu etkinliğini sürdürüyor.
2 kasaba, 45 köy ve 8 mezraya sahip olan Banaz’ın hiç bilinmeyen en büyük tarım özelliği ülkemizde en çok haşhaş ekimi yapılan Uşak ili içinde en çok haşhaş üretiminin gerçekleştirildiği ilçe olması. Artık tahıl tarımına ve sanayiye ağırlık veren Afyon’un, Türkiye’nin haşhaş deposu olduğu yılların çok gerilerde kaldığını anladığımız bu bilgiyle birlikte haşhaş bitkisi tarımının aslında yüzeysel olarak artmadığı, sadece “yer değiştirdiği”ni anlıyoruz.

Banaz’a bağlı köylerin hemen hemen hepsine asfalt ulaşım sağlanmış. Piknik alanları ve doğal içme suları, düzenli kanalizasyon çalışmaları ve asayiş, ilçenin giderek büyüyen ve gelişen ama tevazuda ısrarlı nitelikleri haline geliyor. Bu niteliklerin başına Hamamboğazı adı verilen yüksek kapasiteli termal tesisini yerleştirmek gerekiyor. Mineral bikarbonatlı ve sülfatlı su karakterine sahip ve ağrılı, romatizmal hastalıklarının, böbrek, cilt ve deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan ve 80 derece sıcaklıktaki bir tür şifalı suyun 405 metre derinlikten çıkarıldığı bu tesisin geniş kapasitesinden ilçe halkının da evlerinde yararlanması planlanmış yetkililer tarafından. Aynı zamanda jeotermal enerjiye dönüştürülecek olan bu kapasitenin kanımızca kesinlikle bir an önce nitelikli bir turistik tesisle taçlandırılması gerekiyor.
Yörenin en önemli sosyal özelliklerinden birisi de hayli şöhretli bir televizyon dizisinden herkesin tanıdığı ünlü Banazlı İsmail. Bu kabadayının Banaz’da ikamet ettiğine ve yaşadığına dair hiçbir izin olmayışı, hatta Banazlı’nın hikayesinin ve hayatının Turgutlu’da geçtiğine dair elde bulunan kesinlikler Banazlı İsmail mitosunu daha da gizemli kılmaya yetiyor. Elbette ki Banaz adı, bir kabadayının ön adı için yeterli korkutuculuk ve uyarı özelliğini taşıyacak fonetik kalınlıkta ve kulaklarda kalıcı bir ses niteliği taşıyor. Ama gerçek olan şu ki, televizyon dizilerine konu olan ve ünü bir hayli yayılan İsmail’in Banazlılığı, döneminin yasadışı havasına uygun bir uyuşturucu ticareti ve kanunsuzluklardan başka bir değer taşımıyor. Banazlı İsmail, haşhaş tarımının karanlık, yasadışı zamanlarının ve zorbalığın adından başka bir şey değil ve şöhretinin yankıları kültürel ve sosyal anlamda Banaz’ın yakınlarından bile geçmiyor.

Gerçek bir Banazlı olan İrfan Sargın’ın eşliğinde arabayla geçerken, belindeki cep telefonu altın bir diş gibi parıldayan bir bekçiyi almadan geçmiyoruz Ahat Köyü’nden. Köyün ortasına çakılı bulunan üç yolun en kavisli olanına saptıktan az sonra yeniden haşhaş ve pancar tarlaları başlıyor. Evlerinin duvarlarında eteklerine yerlesmiş olduğu Akmonya akropolünden kimi sütun ve duvar taşları olarak canlı izler taşıyan Ahat Köyü, Banaz’ın en eski ve zengin yerleşim bölgelerinden. Arapça tek ve ulu anlamına gelen “Ahad” adı, rivayetlere göre boşuna verilmemiş bu köye. Arap illerine bir geziye çıkan Evliya Çelebi, Ahat köyüne uğramış ve vaktiyle bir yörük beyinin köyün ortasındaki büyük bir kaya üzerine yaptırdığı konutta konaklamış. Rivayete göre Evliya Çelebi, bu eve “Ahad” adını vermiş ve o günden sonra bu konut etrafından gelişen köy Ahat adını almış.
Tarih sahnesinde Ege yöresinde görülen Friglerin başkenti Sart’a giden önemli bir ticaret yolu da Ahat köyünden geçiyor. Yapılan araştırmalara göre Friglerin önemli bir kolu ve boyu olan Akmonyalıların tarihteki merkezi Ahat yöresi. Akmonyalıların şehir ve hükümet merkezi köyün hemen güneyinde kalan Hisar tepesinde kurulmuş. Frigya Krallığı içinde kendine ait parası olan Akmonya sitesi daha sonra Bizanslıların istilasına uğrayarak yakıp yıkılmış.
Ahat köyü ziyaretinin en önemli amacı Hisar tepesinde bulunan Akmoneon akropolünde kısa süre önce başlatılan kazıları yerinde izlemekti. Küçük arkeolojik kazı yolculuğunun ilk kilometreleri lastik tekerlekler üzerinde bir tepenin yamacında son buluyor. Zira bundan sonra Akmonya’ya (Akmoneon) yürüyerek gideceğiz.
Tam bir hafta önce (Haziran ayının son günleri) başlamış Akmoneon akropolünün tek sivil kazı bekçisinin henüz bekçilik mazbatasını kaymakamlıktan almadığını öğreniyoruz yolda. Bekçinin henüz 4 ayı var, gerekli bir yılı doldurmasına. Yüksek hava sıcaklığının ve çok düşük rutubetin altında buğday tarlalarını yara yara ilerleyen akropol yürüyüşü sırasında, arkeolojik kazının kalbine doğru ilerlerken aslında akropolün tam üzerinde yürüdüğümüzü biliyoruz. Zira Erken Roma döneminin bu görkemli şehri, alışıldığı gibi yamaçları keskin bir vadiye Hisar tepesinden bakıyor, öyle ki küçük akropol yürüyüşü de bu yamaçların birinde gerçekleşiyor.
Bir üzüm bağının tam ortasında başlayan ve henüz çok taze olan kazıyı bir müze müdürü yönetiyor, Ahat Köyü’nden 4-5 işçiyle birlikte. Kazı yetkilisi, haftanın bir günü izinli olarak kazı bölgesinden ayrıldığını ama o günü de yeniden kazının başlayacağı sbaatlerin heyecanı içinde geçirdiğini anlatıyor.
Bu sırada bir gymnasium’un tam üzerindeyiz. 75 cm. derinligindeki bir havuzu andıran bu spor odasının tabanı 1 cm. genişliğinde kare mozaiklerle kaplı. Sökülmüş mozaikler ise bir kovanın içine özenle toplanmış. 7-8 metre genişliğindeki gymnasium’un vadiye bakan tarafında ise yerde yatıyor izlenimini veren bir çiftin resmi var, renkli mozaiklerle yapılmış. Asırlarca önce vadiye yüksek bir tepeden bakan bu gymnasium’da spor yapan bir-iki Romalıyı hisseder gibi oluyorum yanımda, ötemde. Şimdi bir bağlık olan bu bölgenin hemen altında yer alan Akmoneon, Helenistik dönemden kalma ve Bizanslıların kireç elde etmek amacıyla yaktıkları bütün mermer sütunları ve anıtlarıyla bu yukarı şehirde hala yaşıyor gibi...

Murat Dağı’nın zirvelerine doğru kısa ama yorucu bir yolculuk... Amacımız yaşı 500 yılı aşan Tepedelen Çamı’nı görebilmek. Kusursuz trekking alanlarından hareketle çamın bulunduğu 1870 metre yüksekliğe yavaş yavaş çıkıyoruz. Tepedelen Çamı, adını yöre halkının hayret ve ilgisinden almış bir karaçam. Anadolu’da genellikle 1800 rakımdan yükseklikte pek rastlanmayan karaçamların bu rakımdan daha da yüksekte hem de “tepe delen” bir tarzda yetişmesi elbette hayret verici. 380 metrekarelik bir alanı kaplayan bu karaçamın boyu tam 11 metre. Çapı 3.05 metre ve gövde genişliği neredeyse beş yetişkinin el ele vererek kaplayacağı cinsten: 9.60 metre.

Banaz’dan akşam üzeri yedi sularında geçen ve Afyon’dan aktarmalı olarak Haydarpaşa’ya şehrin insan izlerini ve manzaralarını ulaştıran Meram Ekspresi’nin gelmesine birkaç saat kala Dümenler Köyü’nde muhtarın evine girmek üzereyiz. Kısa köy turu sırasında dikkatimi hemen hemen birçok evin yanında yer alan ahşap kulübeler çekiyor. Yerden teması kesilmiş bu kulübelerde insanın sentetik eline dair hiçbir işaret yok. Kulübenin duvarlarını ve çatısını oluşturan ahşap doğramalar zamanla rüzgarın ve suyun etkisiyle aşınmış, ve ağacın damarları sıyrılmış. Boyasız ve penceresiz bu küçük evlerin birer tahıl ambarı olduğunu neden sonra öğreniyorum.
Orta boyda bir çiftlik evinin, aynı zamanda traktör ve at arabaları için yapılmış büyük kapısından içeri giriyoruz. Ve gevremiş tahta basamaklardan sonra bir salondayız. Sohbet güncel siyaset, köyün sorunları üzerinde dönerken üst katta bulunan evin sofasının kapısından içeri bir kahvaltı tepsisiyle muhtarın kızı giriyor. Köyün gerçek yaşantısı ve içtenliği sunulan bu tepsinin içinde, bir başka yeryüzü diliyle yaşamın bir yüzü kendini anlatmayı bekliyor. Dümenler Köyü’nün güneyinde kalan geniş ve ekilen bir araziye kısa bir süre önce, bir akarsunun şişirilmesiyle oluşturulan gölet yüzünden köyün hemen hemen bütün verimli ekili alanları sular altında kalmış, üstelik bu göletin Dümenler sakinlerine sulama anlamında fazla bir yararı da yok.
Akşamın tepelere sunduğu gölgeler eşliğinde köyden ayrılıyoruz. Göletin kenarından geçen yol boyunca, birkaç gün önce orada boğulan çocuk gözlerimin önüne geliyor. Dilimin ucundan ünlü bir Çin öyküsünün pek kısaltılmış ve hüzünlü özeti dökülüyor:
“Bacağım kırıldı ne felaket! Ama savaşa gitmeyeceğim ne mutlu! Ama madalyam olmayacak, ne acı!”

Tren Banaz istasyonuna yaklaşırken, bozkır akşamının boğucu sıcaklığı istasyon çeşmesinin başında toplanıyor. Saatler hiç olmadığı kadar durgun ve istasyon bir o kadar terkedilmiş hissi veriyor, orada bulunan birkaç kişiye bile. Çünkü bekleme salonu, bu dünyayı susturabilecek kadar çok sessizlik barındırmasına rağmen sessizliğin ait olduğu kimseler yok ortada. Sanki Banaz’ın sıcak yazı gibi onların da nereden geldiği belli değil.
Banaz, güneş batarken bile susuyor. Tıpkı sabahları bozkırın soluk nefesine aldırmadığı gibi.
Tren gidiyor. Tren giderken geride iki Banaz kalıyor. İlki, Akmoneon akropolünün eteklerinde ve düz ovada  köyleriyle, gelişen, büyüyen, “çağa ayak uyduran” bütün kıpırtılarıyla yeni Türkiye’yle uyum içinde bir küçük şehir.
Öteki Banaz ise sadece demiryoluyla ulaşılan ve Cumhuriyet’in ilk atılım izlerini biraz toza ve yıpranmışlığa  rağmen hala taze olarak taşıyan ve çoğumuz için haritada sessiz bir nokta.

(ATLAS)

25 Ocak 2012 Çarşamba

Papirüsten Parşömene



Kâğıdın Tarihi

PAPYROS, PAPIER, PAPER

İnsanın bir milyon yıldır şimdiki haliyle dünya gezegeninde varolduğunu, ama altı bin yıldır yazı yazdığını biliyoruz. Bugünkü şekliyle tanıdığımız kâğıdın bulunmadığı, henüz keşfedilmediği Eskiçağ’da çok sayıda farklı yazı malzemeleri kullanılıyordu.
Günümüze kadar kalabilen anıt ve yazıtları kâğıt öncesi yazı malzemelerinin dışında bırakırsak bu malzemeler anorganik (çanak, çömlek, bakır, kalay parçaları) ve organik (ahşap, keten, ağaç kabuğu, fildişi) malzemeler olarak ikiye ayrılıyordu.
Ne var ki bu malzemelerin hiçbiri papirüs kadar önemli ve etkili olamamıştır kâğıdın tarihinde. Yunanca papyros sözcüğü haklı olarak bugün Batı dillerinde yaşamaya devam etse de (paper, papier) Yunanlılar bitkiden elde edilen yazı malzemesine, yani papirüsa khartes derlerdi. Latince’de chartes olarak adlandırılıyordu bu malzeme. Almanların karte, Fransızların carte dedikleri “harita” sözcüğü de buradan gelmektedir.
Zaman içinde kitap anlamına kavuşan Yunanca byblos sözcüğünün ise ilk anlamı papirüs rulosuydu. Bu sözcük bugün hâlâ kullandığımız “kütüphane (bibliotek), kitapsever (bibliofil), kaynakça (bibliyografi)” sözcüklere kaynaklık etmiştir. Hatta İncil anlamına gelen Bible sözcüğü de buradan gelmektedir.
Papirüs bitkisi (cyperus papyrus) rutubetli ve sıcak ortamları seven otsu bir bitkidir. Eskiçağda en çok Nil deltasında yetiştiği için papirüsü ilk kullananlar Mısırlılar olmuştur. Günümüzde Aşağı Mısır’da, özellikle de Nil deltasında ve bir zamanlar başlıca papirüs üretim merkezlerinin gelişip serpildiği Arsinoitis’te artık soyu tükenmiştir.
Papirüs bitkisinin ilk detaylı tarifini yapan Aristoteles’in öğrencisi Theophrastos papirüsün Suriye’de de yetiştiğini yazmaktadır. Theophrastos bu tarifinde papirüsün kullanım alanları konusunda başka kaynaklara kadar uzanan bir liste vermektedir.
Papirüs nişasta içeren saplarıyla ucuz ama lezzetli bir besin maddesidir. Liflerinden sepet, halat, lamba fitili, sandalet, giysi hatta kayık yapılıyordu. Kökleri ise alet yapımında ve yakacak malzemesi olarak kullanılıyordu. Çiçeklerinden çelenk, küllerinden ise ilaç yapılıyordu.
Bizi ilgilendiren yazı malzemesi papirüs, papirüs sapının alt kısmındaki özden elde ediliyordu. Saplar henüz tazeyken parçalara bölünüyor ve enli parçalar halinde kesiliyor, suyla ıslatılmış bir tahtanın üzerine yan yana diziliyordu. Çeşitli işlemler sonrasında elde edilen papirüs rulolar halinde piyasaya sürülüyordu.
Papirüs Eskiçağ’da en çok Nil deltasında yetişiyordu. Antik dünyada idari kurumların bulunduğu büyük şehirlerde hayli fazlaydı ve papirüs ticareti de bu nedenle çok gelişmişti. MÖ 5. yüzyılda Atina’daki idare papirüs kullanıyordu. Belge suretleri çıkarmak için papirüs satın alındığına dair gider faturalarında bu görülmektedir.
Papirüs buluntularının çoğu bugün Mısır’da ortaya çıkarılmıştır ve çıkarılmaya devam etmektedir. Ne var ki papirüslerin bulundukları yerler kuru çöl bölgeleridir. En önemli buluntu yerleri bugün artık kumlar altında kalmış olan vaha yerleşimleri, özellikle de Fayyum bölgesindeki şehirlerdir.
Mısır dışında en çok papirüs bulunan yerler ise Fırat nehrinin orta batısındaki Dura-Europos’tur.  Daha sonra Roma’nın garnizonu olan bu şehirdeki Mısır’dakine benzer kuru iklim sayesinde, parşömen ve Yunan papirüsleri dışında Roma askeri idaresinin Latince papirüsleri de korunabilmiştir.
Filistin’de bulunan en tanınmış papirüs örnekleri Ölü Deniz’deki mağaralarda bulunan ve papirüs rulolarıdır.
Roma egemenliği altındaki Mısır’da papirüs üretimi önce krallığın daha sonra da imparatorluğun mülküydü ve özel kişilere kiraya veriliyordu. Bitkilerin yetiştirilmesinden satışına kadar bütün safhalar özel sektörün elindeydi. MÖ 2. yüzyıldan sonra papirüs üretimi doruk noktasına erişti.Roma imparatorluğu döneminde kalitesini korudu. Fakat 3. yüzyıldan sonra bu kalite kaybolmaya başladı. Mısır’da papirüs üretimine 10 ya da 11. yüzyılın sonunda son verildiği tahmin ediliyor.

Kâğıt ve Kıskançlık

Bazı keşifler yokluktan, kıskançlıktan ya da rekabetten doğar. Tanrı’nın keşfi ve teoloji dünyasının icadı da belki bu durumun ilk örneklerindendir. Bu keşfin meyvelerini yine kâğıdın arşivci ve bellekçi kucağında vermesi bir tesadüften öte kâğıt medeniyetlerinin insanlığı gizliden gizleye yönetmesinden ve saklamasından başka bir şey olamaz.
Ne yaparsak yapalım “araç”ların amaçlarımızı ve ruhlarımızı yönlendirmesini önleyemeyiz. İnsanın ruhunu kurtarmak için maddeyi kullanması ve onda “kalması” gerekir.
Kâğıdın tarihinde papirüsten sonra gelen ve az önceki örneği doğrulayan parşömenin efsanevi nitelik taşıyan keşfi Küçük Asya’da, Mısır’ın papirüs tekelinden kurtulmak isteyen Bergama kralı II. Eumenes’e mal edilmektedir. Zaman geçmekte ve en az dünya tarihi kadar birçok insanlık konusu yazılmayı ve kaydedilmeyi beklemektedir.
Plinius’un Romalı bilge Varro’dan aktardığına göre İÖ 2. yüzyılda Mısır kralı Ptolemaios VI. Philometor (İÖ 180-145) ve Bergama kralı Eumenes (İÖ 197-159) birbirlerinin kütüphanelerini kıskanmaktadırlar. Bu nedenle Ptolemaios papirüs ihracatını yasaklar ve İskenderiye-Bergama arasındaki papirüs yolculuğu sona erer. Bunun üzerine Bergama’da (Pergamon) parşömen mecburiyet üzerine keşfedilir ya da icat edilir. Bu bilgilere göre parşömenin Pergamon’da icat edildiği biliniyor olsa da daha eski dönemlerde parşömenin bilindiğine dair bulgular bizi şu açıklama götürüyor muhtemelen:
İÖ 1790-168 yıllarında Suriye kralı Antiokhos Epiphanes Mısır’a saldırdığında ve İskenderiye istila edildiğinde papirüs ihracatı kesintiye uğradı. Bunun üzerine kütüphaneyi genişletmeyi sürdürebilmek için eskiden beri bilinen parşömenden yararlanılmaya başlandı. Ancak daha sonra yeni kitap biçimi olan kodeks bulunduğunda ise parşömen yavaş yavaş papirüsün yerini aldı.
Rivayetler ve belgeler arasındaki bu çelişkili durumu daha da ortaya çıkarmak için tarihin ozanı Herodotos’a kulak verelim şimdi. Herodotos’a göre eski dönemlerde yaşayan İyonyalı Yunanlılar papirüs kullanmaya başlamadan önce keçi ve koyun derilerine yazı yazıyorlardı. Bu noktada birbirlerine benziyor olsalar da deri ve parşömeni karıştırmamak gerekir. Deri, hayvan pöstekisinin tabaklanmasıyla elde edilirken parşömen üretiminde deri tabaklanmaz, kireç işleminden geçirildikten sonra kurutulur ve daha sonra ince şekilde kazınarak düzleştirilir.
Yunan dilinde “Bergama derisi” anlamına gelen “pergamane” yani parşömen, genellikle koyun, dana ya da keçi derisinden elde edilirdi. Buzağıdan elde edilense en değerlisiydi.
Parşömenin bulunuşuyla birlikte iki önemli gelişme daha kaydedilmiştir. Bu yazı malzemesi öncelikle kaba kamış fırçasından daha geniş olanaklar sunan kaz tüyünün kullanılmasını sağlamıştır; son olarak da parşömen, kitabın doğuşuna neden olmuştur. Kullanımı zor olan papirüsün yerini alan parşömen birbirine bağlanınca Roma kodeksi oluşur: Yani artık bugün anladığımız anlamıyla kitap doğmuştur.
Kullanımı çok ağır yaygınlaşan parşömen kitap yapımında papirüsün yerini ancak İS 4. yüzyılda alabildi. Hammaddesinin papirüse oranla daha az bulunması ve aynı zamanda hazırlanışının gerektirdiği el emeği sonucu maliyetinin yüksek olması, fiyatının da yüksek kalmasını gerektiriyordu.
Kâğıdın Ege ve Akdeniz’deki yolculuklarından, serüvenlerinden bahsettik şimdiye kadar. Buna karşın kâğıt elbette Doğu’da da vardı. Güneş gibi oradan doğmamış olmasına karşın kâğıdın Çin’de İS 105 yılında hükümdarın muhafız alayına mensup bir sanatkâr tarafından bitki kabuklarının kullanılarak elde edilen kâğıt hamurundan yapıldığını biliyoruz.
Asya’da 2 ve 3. yüzyıllardan sonra Hintçe başta olmak üzere birçok dilde yazılmış kâğıtlar bulunmaktadır. Uygurlar da Mani dinini kabul ettikten sonra yazı yazmaya ve kâğıt kullanmaya başlamışlardır.
İslam dünyasında bilinen en eski tarihli kâğıt 879 yılına ait, üstünde Binbir Gece Masalları’ndan birkaç satır Arapça metin bulunan parça ile 1080 yılına ait Uygur harfleri, Karahanlı Türkçesiyle yazılmış alım-satım senedidir.
Kâğıt yapma sanatının meslek ve ticaret olarak Çin’den Semerkant ve Kahire yoluyla Avrupa’ya ulaşması bin yılı almıştır.

24 Ocak 2012 Salı

Eski Mısır’da kadınlar dudaklarını koyu mavi, göğüs uçlarını altın sarısı boyarlardı


Maviye Yolculuk


Mavi Gözler Siyah Saçlar. Sevgili’nin yaratıcısı ve kahramanı Marguerite Duras’ın siyah saçlı kadını Doğu’nun uzak bir noktasından geliyordu; ama siyah saçlarında mavi gözlerden düşen bir ışıltı vardı.

Mavi Gözlü Dev’in mavi gözlü minnacık kadını gerçekten güzel miydi? Kadının güzelliği mi yoksa mavi gözler miydi Nâzım Hikmet’e o şiiri yazdıran?
“O mavi gözlü bir devdi; minnacık bir kadını sevdi.” Gözleri mavi olan Nâzım Hikmet’ti. Ama bir devin minnacık bir kadına âşık olması devin lütfundan ziyade aşkın büyüklüğünü gösterir. Büyük aşk yeryüzü için bir lütuftur. Masmavi yerkürenin üzerinde olabilecek en büyük insan yapıtı aşkın ta kendisidir. Öyleyse aşkın “kırmızı” olduğunu söyleyen ateşli aşk taraftarlarının düşündüklerinin aksine aşkın rengi kendi büyüklüğüyle ölçülür. Büyük aşk ise mavidir. Mavi göz ve güzelliği aşkın nesnesidir.
Mavi, kadın güzelliğinin gözlerinde durur durmasına ama çevresindekiler de bu güzelliği söyler. Kadının güzelliğinin dışında mavi göz pek fazla bir şey söylemez. Uzun saçlar gerekir gözlerin çevresine; gözlerin parlaklığını, rengindeki açık deniz havasını serinletmek için. Mavi göze siyah saç. Hiç de dünyalı olmayan bu uyumun tanığı olarak sadece susuyoruz. Başımızı döndüren bu girdaba kapıldık mı o güzelliği kaybetmekten korkuyoruz galiba.


Saçları uzamış. Saçları suya batmış. Ve deniz kokusu mavi renginde. Denize yüzünü dönenler mavi mavi bakıyor.

Mavi bir esans şişesi. İçindeki sıvının rengi seçilmiyor ve bu yüzden ne olduğu da anlaşılamıyor. Yanında saydam bir şişe. Dibinde azalmış bir mavi sıvı. Şişenin üzerinde “Eau de Côte d’Azur” yazıyor. Şişenin etrafında çok küçük sarı zerreler. Uzak bir kıyıdan tuz izleri...

Mavi boya. Çivit mavisinden az daha solgun renkteki bu boya tüpünün sıkılmış ve katlanmış gövdesinde yeşil parmak izleri. Öyle ki az önce boyayı kullananın parmakları yeşil bir boyaya da dokunmuş anlaşılan. Mavi boya tüpünde kalan son boyayı sıkmak için el uzanıyor yine. Ama parmaklara bu kez mavi renk bulanmış.

Deniz kıyısı boyunca siyah bir siluet yürüyor. İnce topuklu, uzun boylu mavi saçlı bir gölge. Gökyüzü kızarmış.

Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşaoğlu Derviş Ahmed “Kadınlar saçını keser, erkekler sakalını,” diye yazar. Erkeklerin saçlarının uzun olması, Roma imparatorluğu sonrasında barbar kuzeyli aşiret geleneğinde kralların egemenlik timsalidir. Çin’de erkeklerin saçlarını kazıyarak boyunlarına doğru uzun kuyruk bırakmaları imparatora bağlılık simgesiydi. Tevrat’ın kahramanı Samson, gücünü hiç esmediği uzun saçından alır. 20. yüzyılda uzun saç modasını Beatles grubu canlandırmıştır. Saçlarını kızıldan maviye birçok renge boyatan Punklar Londra’da fotoğraf çektirerek hayatlarını kazanırlardı.

Eski Mısır’da kadınlar gözlerini yeşil, dudaklarını koyu mavi boyarlardı. Göğüs uçlarını boyadıkları renk altın sarısıydı. Erkeklerin de boyanması yaygındı.


Eski Yunanlılarda kozmetik MÖ 5. yüzyıldan sonra Mısır yoluyla zenginleşip gelişti. 218 yılında Roma imparatoru Heliogabalos şehre girdiğinde Romalıları çok şaşırtmıştı. Gözlerinin çevresi daireler halinde mavi ve altın rengine boyalıydı.

Dövme Osmanlı’da en çok Yeniçerilerde görüldü. Bu geleneksel dövme iğneyle resim çizildikten sonra çivit ve barutla sabitleştirilerek yapılırdı. Üstünden kızgın yağ geçirilen dövmeye “dağ” da denirdi.


Cevat Şakir Kabaağaçlı iyi ki Halikarnas Balıkçısı oldu. Resimli Hafta dergisinde çizdiği bir karikatür nedeniyle kalebentliğe mahkûm edilip Bodrum’a sürgüne gönderilmeseydi Mavi Yolculuk belki de olmayacaktı.

Cevat Şakir, bu sürgünü “mavi sürgün” olarak adlandırır. Ve sonra her şey “mavi” sözcüğünün etrafına dolanır. Böylelikle Türklerin muhteşem Akdeniz keşfi başlamış olur.

Cevat Şakir’in yayınlanan karikatürü nedeniyle Bodrum kalebentliğine sürgün edildiğini duyan Bodrum halkı, karşısında yaşlı bir yazar bekliyordu. Ve tabii karşılarında 30-35 yaşlarında boylu poslu bir adam gördüklerinde çok şaşırdılar. İşin tuhafı Cevat Şakir de kendini bitmiş, olmuş bir adam sanıyordu. Yazara göre bu duygu İstanbul’daki tekdüze hayatın ta kendisiydi.
Aradan üç sene geçince şöyle sordu Cevat Şakir kendi kendine: “Ne yani üç sene kalebentlik işkencesini pîr aşkına çektikten sonra beni hiç de tatmin etmeyen o rutin hayata mı döneceğim?”
Babıâli yokuşu, yetiştirdiği birkaç mebusa karşılık o izbe odalarında kaç insana mezar olmuştur. Ve daha da kötüsü Cevat Şakir kendisini ölmüş bitmiş sayıyordu, bu rutinden çıkamayacağına inandığı için. Ona göre elbette Bodrumlular haklıydı. Yaşı 30-35’ti ama ölmüş biriydi artık.
Ve küllerinden doğdu Cevat Şakir, Halikarnas Balıkçısı olarak. Torba yokuşunu tırmandıktan sonra Bodrum’a ve Karaada’ya, sisler arasındaki İstanköy’e bakarken Cevat Şakir, çeyrek yüzyıl sürecek Halikarnas Balıkçısı efsanesinin başladığını hisseder.

Mavi Yolculuk’ta şehirlerin gürültüsünden, kalabalığından ve kalabalık yalnızlıklarından uzakta, seyahatin özgürleştirici etkisi tek bir renkte ortaya çıkar: Uzun bir mavi banyosu, mavi ziyafeti, mavi keşfi ve mavi ruhu!

Mavi Yolculuk, kusursuz bir mavi cemaati yaratmıştır. Her ne kadar günümüzde, kültürlü bir azınlığın tercihi olmaktan çıkmış ve geniş bir kitleye yayılmışsa da bu âdet bir gelenek olup çıkmıştır. Ve geleneklerdir ki cemaatler, uluslar yaratır.


Asla demode olmayan biçimler ve tercihler: Renkler ve insan vücudu. İnsan vücudunun görünürlüğünü artırmak için giyiniriz. Örtünmek ise tamamlayıcı bir unsur olarak kaldı artık çağımızda. İnsan artık örtünme ihtiyacını unuttu, görünme ihtiyacı ile tanışınca ve aralarında derin bir tutku doğunca.

İnsan vücudu ve kumaş olarak malzeme ne olursa olsun “görünmek” için renk esastır. Tenin hiçbir yerinde hiçbir şekilde bulunmayan mavi renginin insan vücudu üzerinde görünme ihtiyacını ne kadar çok giderdiğini anlamak zor olmasa gerek.

Moda’nın “herkes için” olduğu görüşü yaygındır. Ama öte yandan çok zayıf, çok seksi ve çok genç olmak üzerine yaratılan bazı idollere hapsedilmek istenir Moda. Herkes ile idol sözcüklerini birbirine ancak renkler yaklaştırabilir. Kumaşlar ve onların kesim ve terzilik biçimleri kitle ve modelin arasındaki boşluğu sadece dokur; bu dokuma maddesinin üzerine sürülen renkler arasında mavinin çok özel bir yeri vardır.
Mavi, solgun ve pastel tonlarda yaşar ten üzerinde ve dokunan kumaşlarda. Çivit mavisini, prusya mavisini, gök mavisini görmemiz için günün birinde kumaşı aradan çıkaran bir eylemi; bir kadın vücudunu maviye boyayacak olan “derin” hareketi mi bekleyeceğiz? Belki de beklememize gerek kalmamıştır...

Mavi, eskitilmek için giyilemez. İnsan doğasında bulunmayan renkler demode olabilir ancak. Mercandan mürekkep balığına, sudan gökyüzüne doğa değişmez bir mavilik içindedir. Doğanın taklidi de doğaldır.

Mavi eşitliği. Batı’da modanın başlamasından bu yana başka hiçbir giysi, evrimi içinde statü kararsızlıkları ve belirsizliklerini ifade etmede blue jean kadar etkili bir araç olmamıştır.


Rengi güneş ışığının ayrılma tayfında mor ile yeşil arasında yer alan bir pigment, bir boyarmadde veya bir boya için kullanılır. Mavinin ansiklopedik tanımı bu.
Gök mavisi, çelik mavisi, çivit mavisi, deniz mavisi, nattier mavisi, prusya mavisi, petrol mavisi, firüze mavisi...

Gök mavisini deniz mavisinden ayıran etki yansıma ve ışıldamadır. Deniz mavisini turkuaz yapan etki ise su üstündeki gök mavisi ışıltısının tekrar göğe yansıdıktan sonra sualtına kalan renk dokusudur.

Grand bleu (Derinlik Sarhoşluğu) filmindeki yunus eğiticisi ve derinlik dalgıcı ........ (Jean-Marc Barr) turkuaz ve sığ su mavilerinin en koyusunu, laciverdi ve karanlık mavisini tanıyordu. ......’ın İtalyan asıllı dalgıç ........ (Jean Reno) ile giriştiği derin rekabette mayolarındaki iki renk farklılığı göze çarpıyordu. ..... ‘daki yeşile karşılık ....’daki Fransız mavisi kardeşliği simgeliyordu.
Filmin başlarındaki düşmanlık, hırs dolu rekabet, sonlarında maviye dönüşüyor ve ..... ile ...... arasındaki gizli kardeşliği ortaya çıkarıyordu. Mavinin derinliklerinde kaybolan ve bir yunus olan ...... artık derin mavinin kardeşi olmuştu. ...........


Hava gibi mavi de her yerdedir. Gökkuşağında, bulutlarda, rüzgârda, buzlarda, çiyde, siste, kırağıda, yağmurda... Dünyanın uzay boşluğundan görünüşü dağınık beyaz kuşaklarla örtülü bir mavi top gibidir.

Gözlerimizi kapayınca mavi rengi göremeyiz. Bu bizi yeryüzüne ve gökyüzüne daha da bağımlı kılar. Çünkü mavi gerçektir. Gerçekler ise gözü açık görülen bilinen şeylerdir. Toprak ve ateşin katı kırmızısından sonra su ve havada saklı mavi bu dünyayı yaşanır kılar.


Kamusal binalar dışında evlerin boyanması çok yenidir. Sosyal bir zaruret halini almasından bu yana hazır boyalarla boyuyoruz evlerimizi. Ve dilediğimiz renge boyamakta özgürüz.

Evlerimiz bizi toplumdan ayıran ve topluma bağlayan birleşme-kırılma noktasıdır hayatımızın. Ama genellikle maviyi burada pek fazla cömertçe kullanmayız.

Evlerimiz bizi toplumdan ayıran ve topluma bağlayan birleşme-kırılma noktasıdır hayatımızın. Ama genellikle maviyi burada pek fazla cömertçe kullanmayız.




22 Ocak 2012 Pazar

Günümüzün Mekanik Türk’ü nasıl bir şey acaba?


Satranç Oynayan Yazar 

Mekanik Türk’ü yüzyıllardır biliyoruz. Türk’ün Şarklı kurnazlığı ve pratik zekasının fazlasıyla takdir edildiği 18. yüzyılda ilk kez İmparatoriçe Maria Theresa için sergilenen “Mekanik Türk” adlı otomat Viyana'da İmparatoriçe Maria Theresa'nın hizmetinde çalışan yetenekli mekanikçi Wolgang Von Kempelen tarafından yapılmıştı. İmparatoriçe Maria Theresa için yapılan bu otomat, 120 cm. uzunluğunda, 105 cm. genişliğinde ve 60 cm. yüksekliğinde akça ağaçtan ve üzerine satranç tahtası çizilmiş tekerlekli bir kabinet önünde oturan bıyıklı, türbanlı ve pelerinli bir Türk figüründen oluşuyordu. Öndeki kapak açılıp dolabın ve Türk'ün içine bakıldığında irili ufaklı pek çok kaldıraç, makara ve başka karmaşık mekanik sistemler görülüyordu.
Mekanik oyuncaklar gibi kurularak çalışan “Mekanik Türk”, karşısındaki gönüllüyle satranç oynamaya başladığında, gözleri satranç tahtasını tarıyor, başını arada bir sallayıp satranç taşlarını eliyle hareket ettiriyordu. Yaptığı işler bunlarla da kalmadığı gibi pek çok oyunda rakibini yenmeyi de başarıyordu. Yaptığı hamlenin bittiğini başını üç kez sallayarak belirten otomat, maç sonrasında seyredenlerden gelen soruları satranç tahtasının yanında bulunan özel bir tepside harfleri birleştirerek yanıtlayabiliyordu.
Mekanik Türk’ü izleyenler onlarca yıl boyunca onun sırrını çözmeye çalışmıştılar. Bazıları çok ilginç teoriler üretti. Gazeteler uzunca bir süre Türk’ün sırrıyla ilgilendi. İddialara göre satranç taşlarının içine yerleştirilen mıknatıslar sayesinde Türk taşları oynatıyordu. Bir başka teori ise kuklanın içine bir çocuğun girmiş olduğunu savunuyordu.
"Oyunu kazanmadan önce kafasını bir zafer edasıyla sallıyor, kendini beğenmiş bakışlarla etrafına göz gezdirdikten sonra sol kolunu herzamankinden daha geriye çekiyor ve parmaklarını bir süre dinlendiriyor".
Ünlü yazar Edgar Allen Poe bir yazısında Mekanik Türk’ü böyle tasvir etti. Tasvirler dışında her türlü iddia teori düzeyinde kaldı. Otomatın sahipleri yıllarca makenineni sırları konusunda konuşmama kararlarını sürdürdüler. Türk’ün gizemi de insanları dolayısıyla kendine çekti ve para kazandırdı.
Otomatın mucidi öldükten sonra Mekanik Türk birkaç kez el değiştirdi ve ilk metronomun mucidi Johann Maelzel otomata büyük şöhretini kazandıran adam oldu. Mekanik Türk 1809'da Napoléon ile bile oynadı. Ünlülerle yapılan bu oyunlar daha sonra kitaplaştırıldı ve 1837 yılına kadar Türk bütün Avrupa’yı gezdi.
Mekanik Türk’ün aslı şuydu: Otomatın doğuşundan bu yıla kadar içinde hiç bıkmadan, usanmadan duran ve bir makine edasıyla rakipleriyle oyun oynayan kişi satranç ustası Jacques-François Mouret'ydi. Mouret, makinenin içi seyirciye gösterildikten sonra kutunun içine giriyor ve mum ışığında iki büklüm bir şekilde hem karşısındaki oyuncunun yaptığı hamleleri takip edebiliyor hem de otomatı yönetip karşı hamleleri yaptırabiliyordu.
Mekanik Türk’ün hazin sonu şöyle gerçekleşti. ABD turnesi sırasında ölen satranç ustasının ardından yeni sahibi de denizde öldü ve cesedi denize atıldı. Otomat Philadelphia’da bir müzeye bağışlandı. İcadından 85 yıl sonra Mekanik Türk Philadelphia’daki büyük bir yangında yandı ve tarihe karıştı.

Mekanik Türk adlı “akıllı” satranç makinesinden esin alan bir akıl, son yıllarda kültür ve siyaset dünyamızı sallıyor. Bu otomatla Hukuki Türk otonomisi ve milli vicdan karşısında yargılanan yazarlarımız arasında bir benzetme, bağlantı kuracak değiliz elbette. Zaten otomata dönemin Osmanlı zihniyeti damgasını vurmuşsa da mucidi bir Avusturyalı, yani ucuz bir genellemeye uyacak olursak Avrupa Birliği’nde en sert milliyetçiliği temsil eden Avusturyalıların önemli bir atası. Yıllarca satranç ustalarını, kralları, bütün meraklıları ve imparatorları ustalıkla kandıran Mekanik Türk düzeni iki aşamayı kapsıyor: Fikir bizden isim sizden.
Mecazi olarak “günah keçisi” anlamına gelen “tête de turc” (Türk kafası) terimi de çok uzun bir zamandır Batı’nın Türk hafızasını meşgul ediyordu. Buradan hareketle yukarıda iki aşamada andığımız düzenin formülü ortaya çıkmış oluyor. Batı, yaptığı bütün hesap hatalarında suçu Doğu’ya atıyor. Bir fantezi ya da eğlence değerine sahip olmaktan öteye gitmese de sezgisel düzeyde Mekanik Türk, bu alışkanlığın en ironik ve tarihsel eleştirisi aslında.
Günümüzün Mekanik Türk’ü nasıl bir şey acaba?*
Oyun olarak uluslararası ilişkileri, diplomasiyi ya da kültürel dolaşımın kırılgan satrancını benimsemiş ve içine düzenek olarak yazarı yerleştirmiş bir otomat olabilir mi? Elden ele ülkeden ülkeye gezen bu akıllı makinenin içindeki tam olarak neyin peşinde olabilir?
Bu tarihsel eleştirinin ortasında yer alan Türk yazarı da bizce Mekanik Türk’ün tılsımlı oyununa inanmış görünüyor. Deyim yerindeyse günümüzde yazar hâlâ Dreyfus olayındaki gibi Zola’cılık oynayabilir. Yalnız bir farkla: Dreyfus bu kez kendisi. Çünkü arkalarında Zola’lar yok. Zola’yı yazarlıktan sıyırıp ateşli bir hak savunucusu haline getiren itki, Dreyfus’un masumiyetine olan inancıydı. Bugünse yazarlar, Dreyfus’un yerine geçebiliyor. Çünkü bu durum 2 etkili. 2 in 1. Hem kurban hem kahraman.



*Günümüzdeki sanal savaşların büyük müttefiki amazon.com bu sorumuza çoktan bir cevap bulmuş. Amazon Mechanical Turk adı verilen program yayını, 3 Kasım 2005 itibariyle amazon.com kullanıcılarına sunmuş olduğu soru-cevap hizmeti. Adını Mekanik Türk’ten alan sistem yanıtlanan her soru başına kullanıcıya 3 sent ödüyor.

Çocukluğumun Kitabevleri 2


2. Öğretmen Kitabevi Arka Sokağa Taşınıyor

Devrim falan gelmedi. O abileri ablaları da sonra hiç göremedim.
Sonra ben bir Çocuklar Partisi kurmak istedim. Lideri ben olacaktım. O zamanlar sanırım -şimdi 28 olduğuna göre- ülkenin yaş ortalaması 23 falandı. Bu da demekti ki nüfusun yarısı çocuktu ve ülkenin yarısı siyasi olarak temsil edilmiyordu.
Ben o zamanlar çocukluğun bir hapis cezası olduğunun farkında bile değildim. İki sopa ve ya evden firar arası yaşadığım özgürlükleri hatırlayabilen bir hafızam vardı ve kaydetme işlevi silme işlevine göre çok az çalışıyordu.
Tam o sıralarda, yani şehrin en ana caddesindeki kitabevimizin zirvede olduğu zamanlar, firarlarımın da en üst düzeyde gerçekleştiği zamanda babam bir karar aldı: "Arka sokağa taşınıyoruz!" O zamanlar olduğu gibi şimdi de bunu anlayamıyordum. Her şey yolunda gibiydi. Ülkede okumayana bırakın kız vermemeyi, selam bile verilmiyordu. Herkes okuyordu veya bana öyle geliyordu. Babam kasap olsa acaba herkesin et yediğini mi düşünürdüm bilmiyorum, ama acıkınca her şeyi yiyebilirdik de ya merak edince? Merak etmenin bir gıdası ya da sofrası var mıydı?
O dönemde neden sözcüğü ve soru işaretleri hayatımda kesinlikle yoktu.


Çocukluğumun Kitabevleri 1

19 Ocak 2012 Perşembe

Çocukluğumun kitabevleri...


1. Öğretmen Kitabevi

Gözümü bir kitabevinde açtım ben. Adı Öğretmen Kitabevi. Yer Milli Kuvvetler Caddesi, Balıkesir. Nüfus 7. Babam, annem, kardeşlerim ve ben...
Okul günleri öğlenciler dükkânı açardı ve sabahçılar onlardan öğle vakitleri devralırdı kitabevini.
Ailenin en genç ve son neferiydim Öğretmen Kitabevi'nde... Bir roman tadında geçen 2 senelik bu olgunluk çağı eğitimi, dükkânımız çeşitli nedenlerle kapansa da yıllarca kitap sergileri ve ev kütüphane yaşam hayatı olarak sürdü.
"Sizin hiç 30.000 kitapla birlikte yaşadığınız bir eviniz oldu mu?"
Bu soruyu sormadan yıllarca yaşadık... derken yatılı okul zamanları ve bütün kitaplardan ayrılış... Tatillerde devam etti kitaplarla bakışmalarımız.
Gün geçtikçe soluyorlardı ve gözlerimizi üzerlerinde daha çok arıyorlardı.
Çoğumuz bilmeyiz siler geçeriz ama tozlar kitapların gözyaşlarıdır.
Öğretmen Kitabevi'nde zaman nasıl akardı? Öğretmen Kitabevi'nde hayat nasıldı?
Kitaplar arasında zaman geçmez, bilinenin aksine. Kitapların kendi zamanları vardır. Yan yana durduklarına, konularına göre ayrıldıklarına bakmayın, aralarında çoğu zaman derin zaman uçurumları ya da büyük yakınlıklar vardır. Çok büyük bir filozofla bir çocuk kitabı kardeş bile olabilir. Zira o filozof çocukluğunda o kitabı kesinlikle okumuştur.
Nasıl filozof doğmuyorsak okur da doğmayız. Bedenimiz yüzünden çok şey olarak doğar ve bunları değiştiremeyiz. Hayatın içimizde oluşması doğumumuza rağmen yapabildiğimiz şeylerle ortaya çıkar. Yazar olunmaz doğulur belki ama okur doğulmaz, olunur.

Öğretmen Kitabevi'nde bizler hepimiz zamanın okurlarıydık. O devir farklı geçiyordu. Çok hızlıydı her şey. Tipografi, yani devrin matbaa ve basım tekniği olaylara yetişemiyordu. Her şey karışıktı. Herkesin kafası karışıktı. Yaşı vatandaşlığı tutmayanlar devrimci oluvermişlerdi. Herkes erken büyüdüğünü ispatlamak istiyordu. Bunu anlamak için sık sık ceplerindeki silaha ellerini dokunduruyorlardı ya da ellerinde fırça duvarlara yazı yazarak büyüdüklerini hissediyorlardı . Ülke liderleri henüz 40'larındaydı ve çok yaşlıydılar ve hepsi sonraları daha fazla yaşlanmadılar, bizlerle büyümeye devam ettiler. Ülke çok gençti, henüz bir şey yapılmamıştı. Büyük kurtuluşun üzerinden neredeyse 50 sene geçmişti ve taşlar yerine oturmamıştı daha. Savaş meydanlarında ölmekten başka bir şey deneyimlememişti gençlik. Meydanlardan meydanlara taşmak, kendi istediklerini yaşamak istiyorlardı.
Bu istekler kitaplara da yansıdı. Şiir, tiyatro ve siyaset kitapları her yeri sardı. Mesaj veren her kelam ve sayfa onlar için devinimdi. Hareketlenmişlerdi ve durmak istemiyorlardı.
Bizlerse çocuktuk ve bunu kabullenmiştik. Onlarla aramızda sadece kitaplar vardı. Asla okumadığımız yabancı siyasi liderlerin yazdıkları ideoloji kitaplarını onlara satarak çocukluğumuzu pekiştiriyor ve gıpta ile bakıyorduk o dev adamlara kadınlara. Oysa bizden 4-5 yaş büyüklerdi en fazla. Bıyıkları, sakalları, parkaları ve süssüz, makyajsız güzel yüzleri, siyah ya da sarı saçları vardı. Çocukları çok seviyorlardı. O zamandan bizi de "bilinçlendirmek" istiyorlardı ve onların fikirlerini taşıyan kitap ve dergileri sattığımız için bizlere baktıkça gözleri parlıyor, devrimlerinin geleceğini belki de bizde görüyorlardı.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Sosyal medya, sosyal bir balon mu?

1.

İnternetin ikinci onyılını idrak ettiğimiz bu günlerde bazı şeyler dikkatinizi çekmiyor mu?

Genellikle yaygınlık, değer ve yararlarıyla ölçülen gazetecilik, habercilik, yayıncılık hizmetlerinin adı güç ile iktidar ile daha çok anılır olmadı mı? İstatistikler rakamların arkasından resmen güç taleplerinde bulunan bir üslup savaşının askerlerine dönüşmüş durumda.

Şunun trafiği, bunun takipçisi, onun üyeleri, şunların TT'si, bunların ttnet'i ve onların tivibusu... Taraftar, taraf, taraftarlıklar; ortam, kapsam ve içerikten çok daha önemli oldu.

Neyse ki daha değerli olmayı bir türlü beceremediler. Zaten kötülüğün de bu alemdeki ezberi olan kolaycılık, köşecilik ve sabırsızlıklar aynı zamanda kendi son döngülerini oluştururken, arkalarından pençeleri germiş bekleyen ardıllarını da yeni kara şölenlere hazırlamıyor değil aslında. Onlar, yaşamın karanlık tarafında hiçbir yere gitmeye ve bitmeyedursunlar, bizler de onların bir gün tükenecekleri ve gidecekleri üzerine kurduğumuz umut pastamızın ekmek kırıntılarından oluştuğu masalını artık bir kenara bırakmalıyız, sanıyorum.
İnternet, ilk onyılında web alanını oluşturmakla yetindi... Düşük erişim hızlarında gördürdüğü rüyaları ve dayattığı hayalleri şimdi inanılmaz hızlarda gösterememesinin nedeni ne acaba?

Diyelim ki şimdi bu işlerin başında aynı yöneticiler yok. Zamanında Avrupa'yı istila eden Yeni Ekonomi cambazları ve risk sermayesi papazları şimdi neredeler? Risk ve sermaye ikiye ayrıldı tamamen yani uykudan uyandı dünya; ikinci yarı başladığında ortada global krizlerin pansuman ihtiyaçlarından başka bir şey durmuyordu. Riskler gerçekleşti ve asıl kabus da görüldüğü için rüyalar, iletişim ve yeni medyaların geleceğine dair hayallerin alter egosu bile değil artık.

İlk yılı ikinciden ayıran temel farklılık finansal süreçler tabii ki. İlkinde risk sermayeleri, yani birçok firmanın internetin geleceğine dair vizyonlara bile girişmeden bu alanı finansal bir havalanma pisti olarak görüp aşırıya gitmeleri vardı. İnternetin ses, görüntü, yazı ve linklerle görünen kısmı olan Web, bu dönemin lucid dream'i oldu bir bakıma. Gözü açık rüya gören sermaye sahipleri, rüyada olduklarından ve yenilik dinine daha çok inandıklarından "gözleri kapalı" açıldılar bu balonun sepetinde, yüksek irtifalara. Kimsenin bilmediği şey dünya tarihinde ilk kez bir keşif, gelişme ve ilerleme adına denemesiz ve test sürüşsüz havalandırılıyordu.

İlk balon patladığında, etkisi ülkemizde de çok fazla hissedilen şu fenomen oluştu: İnternete giderek daha çok erişim sağlama olan strateji şu cevabı hazırlamayı unutmuştu: İnternete ne adına erişecekler veya orada ne bulacaklar? Her Şey Pahasına Erişim sırasında GSM yani mobil telefon ortamının ağı da dünyayı kaplamaya başlamıştı, ama henüz yeteri kadar ucuz değillerdi. İnternetse yeteri kadar yayılmış ve seçkin olmaktan kurtarılmıştı, fakat ortada uygun ürün, içerik ya da ortam yoktu. Dolayısıyla büyük finansal araçlar ve buluşlarla beraber ilk balon patladı ya da internet ilk kez battı, öldü.

(devam edecek)

17 Ocak 2012 Salı

Bunları da okumayın


OKUNMASA DA OLUR BAZI KİTAPLAR

Ulysses/JAMES JOYCE
"Anlayan Beri Gelsin" adlı bir karşı-roman yazdıracak güçte bir "edebiyat" şaheseri. İngiliz puslu havasının özerk bir şemsiye altı ve pub tezgâhı üstü bunalımı olan İrlanda -özelde de Dublinlilik- soslu bu roman kitaplıklarda her dilde ve ciltte durur ama kimse okumaz genelde. Bakılan Kitaplar listesinin ilk sırasındadır her zaman.

Odysseia/HOMEROS
Homeros kimse 1001 Gece Masalları’nın tercümanları da odur. Sözlü kültürden yazılıya geçişte büyük bir dünya harikası heykeli gibi haşmetli duran bu Ege destanına herkes referans verir. Özetleriyle de ünlü olan bu destan ikizi İlyada’yla çok iyi kombinasyon içindedir. Möble Kitaplar’a girmese de vitrinlerde bakılan kitaplar arasında gözdedir.

Kavgam/ADOLF HITLER
Almanya’dan sonra Türkiye’de en çok okunulan kitap olduğu söylencesi hayli geliştirilmiştir son zamanlarda. Türk rakibi Nutuk’un ne kadar okunduğuna bakmalı önce. Nutuk okunmadıysa Kavgam hiç okunmamıştır. Ayrıca Kavgam’da eksik olan Holokost sahneleri yüzünden kitabın editörü Alman Yayıncılar Birliği tarafından cezalandırılmalıdır. (Aksine her yıl Frankfurt Kitap Fuarı’na davet edildiğine eminiz.)

Savaş Sanatı/SUN TZU
Sun Tzu paşam, tutuksuz kaldığı kaldığı günlerde kaleme almıştır. Kendi mesleğine yönelik kitap yazma sanatında Türk meslektaşlarına örnek olma bakımından bir numara olan kitap günümüzde ekonomiden borsaya, kişisel gelişimden Feng Shui’ye uyarlanmadık alan bırakmamışsa da bir türlü savaşa yani işin özüne bir türlü gelinemez. Okunmak yerine bulundurulduğu çokça tespit edilmiştir.

Şibumi/TREVANIAN
Yazarının gerçek adı hep yazılır ama hiç bilinmez. “Yan” soyadlarına bağımlı olan Türk okurlarınca baş tacıdır. Ne var ki bu yazar dünya edebiyat otoritelerince (Vasconcelos gibi) pek tanınmamakta ve dikkate alınmamaktadır.

Yitik Zamanın Peşinde/MARCEL PROUST
Adı güzel kendi güzel roman dizisi. Şimdiye değin hakkında yazılanların anlaşılırlık derecesi 10’da 1’in de altında olan, dünyanın en yüksek referans odağı olmuş ama kapatılamamış bu roman dizisinin yazarı tarafından da hastalıkları yüzünden anlaşılamadığı tahmin edilmektedir. Bu romanlar ve yazarı bilinmeden edebiyatçı kabul edilmek zordur.

13 Ocak 2012 Cuma

General Ryan'ı Kurtarmak




General Ryan'ı Kurtarmak

General arkadaşları "savaşta" esir edilen General Ryan, o sabah her zamankinden daha erken kalktı ve kendini daha yalnız hissetti. Savaştan dönmek duygusunu yaşadığı on bin küsur sabahtan birisiydi ve çok farklı değildi aslında hiçbir şey.
General Ryan, kırlaşmış kaşlarını baş ve işaret parmakları arasında bıyık burar gibi büktü, kıvırdı ve mavi gökyüzüne doğru yükselen selamın ucunu daha da sivriltti. Dünyanın kuzey ve güney yarılarını neredeyse içine alırcasına anlamlı bakan mavi gözleri bu sabah çok hüzünlüydü. Yıllardır omuz omuza, yara bereye, şehit şehide savaştığı görev ve silah arkadaşları tutuklanmıştı bir süre önce. Sıranın kendine de gelmesi kaçınılmazdı.
Ayakkabılarını, üniformasının altına giydiği ve kırk yıla yakındır hemen hiç çıkarmadığı botları bağlar gibi sıkıca bağladı; ayaklarını yana ve yukarı doğru kımıldatarak sıkılığı kontrol etti. İyi olmamıştı. Çözdü ve yeniden bağladı bağları. Bu kez sıkarken tarak kemikleri neredeyse sızlamıştı. Yeniden kontrol ettiğinde ayakkabı şimdi daha büyük ve bağlar da gevşek gelmişti ona. Üst üst birkaç kez daha aynı şeyi denedi. Yok. Nafile. Her defasında ayakları daha da küçülüyor ya da ayakkabıları büyüyordu.
Öfkelendi. Ellerini birbirine vurdu. Kendini yumrukladı. Gözlerinden birkaç kuru yaş damlası güç bela beyaz gömleğinin yakasını ve yüzünü ıslattı.
Hışımla evine girdi. Kimseyi uyandırmadığından evi bir savaş sabahı sessizliği ve terkedilmişliği içindeydi. Parmak uçlarına basarcasına salonu sürünerek geçti, yatak odası dolabında emekliliğinden beri sakladığı kutuların birinden son kez kullandığı botlarını çıkardı.
Yeniden evinin önüne geldi, basamaklara oturdu; çıplak ayaklarına botları geçirdi ve bu kez bağcıkları bağlamak yerine çözdü ve çıkarıp attı.
Nasıl olsa birkaç saat sonra onlara ihtiyacı olmayacaktı.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Benimle bir sorunun mu var?

Bunu bana yapmadan önce kendine yap! Beyinler sarkıyor camlardan. Akbabalar güvenlik içinde çırpınıyorlar. Nasılsa ölüm en hakiki gerçek. Hiç kimse aç kalmayacak. Her doğumun, ölüme yapılan zam gibi sevindiriyor ölü sahiplerini.

Bunu ben yapmadan yap. Bayraklar yarıya indiğinde en kısa etek hizasında gözleri boşalanları ölüm cezasına çarptır. Çünkü saflığı görmediler. Çünkü ağaçta baykuşu görmediler. Kiralık gecelerde ayın karanlık yüzü istasyonunda bütün duvar diplerine işediler.

Bunu yapmadan yap. Balı bölmeden çöz. Beli gömmeden sök. Yumurtalardan eşyanın leş halini fışkırt.

Bunu yap. Yoksa benimle bir sorunun mu var?

10 Ocak 2012 Salı

İlahlı Kuvvetler 1 - Silahlı Kuvvetler 0



İlahlı Kuvvetler 1 - Silahlı Kuvvetler 0

"Harp Sanatı, yerinde, koşullara uygun karar verme 
durumunda hepsi birbirine bağlı irdelenmesi gereken beş ana faktör 
tarafından yönetilir: Bunlar; Moral Kanunu, Kainat, Dünya, 
Komutanlık, Metod ve Disiplindir. Bu beş faktör 
her generale aşina olmalıdır. Onları bilen 
zafere ulaşır. Onları bilen yenilmez." 

SUN TZU, Savaş Sanatı

Moral

Kimsenin hala anlayamadığı ünlü savaş strateji Sun Tzu'nun Savaş Sanatı adlı kitabında ... "Savaşların tümünde savaşarak zaptetmek en üstün başarı değildir. Üstün başarı düşmanın direncini savaşmadan kırmaktır," diye yazar. Belki de günümüzün psikolojik harp teorileri ve uygulamaları bu sözden çıkmıştır, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Sun Tzu eğer savaşmadan savaşmaya inanıyorsa o kitabı neden yazdı ve binlerce yıldır neden hepimizi oyaladı durdu. MÖ 500 yılında, Çin'de savaşan beylikler zamanında kaleme alınan bu stratejiler günümüzde çok içselleştirilmiş olsa ve belki de kirli barışların kökeni de sayılsa hiç kuşkusuz bir mizah ya da mecaz eseri değildi. Peki neydi o zaman? Askeri başarılarını pek bilemediğimiz, ama yazdıkları kadarıyla yaşasaydı anti-militarist sayabileceğimiz General Sun Tzu, yoksa zaman içinde uydurulmuş bir karakter mi? Kehanetler yerine teorileri seven bir Nostradamus mu?

Konumuzu elbette tamamıyla Sun Tzu değil. O, bu dünyada yaşayan insanların birbirlerine zarar vermesini giderek daha aza indirmek için çekilen 2500 yıllık bir uykusuzluk. Çekenler bilir, uykusuzluk ne bir uyku halidir ne de uyanıklık. Savaş da bir uykusuzluktur. Sun Tzu'nun savunduğu "savaşmadan savaşmak" stratejisi ise rahat uykular için ileri sürülen bir başka strateji olamaz mı? Gerçek savaş nedir o zaman?

Savaş Sanatı, tarihinde hiçbir zaman yasaklanmadı. Savaş da hiç yasaklanmadı. İki ordu arasındaki savaş öncesi silahsızlanmalar ve karşılıklı ateşkesler bu kapsama giremez, zira bir şeyin adını onu unutmak yerine durmadan söylemek onun bir gerilim olduğunu kabul etmektir. Tekerleğin, yazının ve ateşin icadından bu yana kurulan yüzlerce imparatorluk, binlerce ordu ve onbinlerce savaş tek bir şeyi sürekli tekrarlamaktan öteye gidemedi: "Savaş bir cinayettir."

Meşru ile gayrımeşru olan arasına dünya savaş tarihini sığdırmamız da mümkün görünüyor. Cinayetin ve katliamların yasası olabilir mi? Yasalar bazen öldürmeyi meşru kılabilir mi? Ve neden hala 20. yüzyılı geride bıraktığımıza göre vargücümüzle "Oyun bitti!" diye haykıramıyoruz ve her şeyin üzerine bir set çekemiyoruz. İnsan hakları ve demokrasi bildirgelerini hatırlıyoruz ama onların ilanların ardından her şeyin birden daha kötüye gittiğini hemen unutuyoruz. Savaş, şurası kesin ki, iki tarafında da hafıza kaybının (amnezi) ve ötanazilerin bulunduğu kanlı bir ırmaktır.

devam ediyor (İlahlı Kuvvetler 1 Silahlı Kuvvetler 1)









9 Ocak 2012 Pazartesi

Yeni Google Yazarları

Yeni Google Yazarları

a. 
Tatil. 
Bundan sonra hiçbir yere bakmadan ve hiçbir şey okumadan yazmayı deneyeceğim. Balonun sepetine takılan safralar en iyimser tahminle irtifa kaybettiriyor.

b. 
Tatil başladı. 
Kumsalda çocuklar. Deniz öyle durgun ki “evet” desem bir dalga olup karşı kıyıya kadar ulaşacak. Hayır. Kıyıdan kaçmayı deniyorum. Çocukların gürültüleri içinde beyaz kâğıdın üzerine hiçbir saf sözcüğü akıtamam.

c.  
Kütüphaneler nereye gitti? 
Kitap mezarlıkları her yer. Mezar taşları klavye, cep telefonu ve ekran şeklinde. Bir şeylerden korkmayı sevmiyordum eskiden eğer ki canıma kastetmiyorsalar.
Canım yandığı zaman kitapları karıştırır ve deva bulurdum bir şekilde. Şimdi sinyallere boğuluyorum.
Güneş iniyor iniyor ve bir türlü batmıyor.

d.
Google'la beni.
Sen ve diğerleri, siz, yeni google yazarları, bir rakamının sağındaki 100 adet sıfır uzunluğunda koşuyorsunuz tabanca patlayınca. Her sıfırın içinde açılan bacakaraları iyi çekmeye başlıyor finişe doğru.
Dünya rekoru hanidir kırılmadı. Bitmeyen yarışların rekorlarının olmadığı devir çoktan bitti. Görüntüler birer oyun ve dosya adları bir heves.

e.
404 error.
Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.
% 98, 5 kapsama alanında herkes tutsak ve suskun.
Eröristler sunucuları bombalamayı hayal ettiklerinde her şey sanal olarak yok oldu ve kıyameti beş geçe bütün numaralar kendini arıyor ve mesaj bırakıyorlar geleceğe.
Tanrı yaz ve 66 66'ya gönder, daha çok yaşamak istiyorsan.



8 Ocak 2012 Pazar

Ölümlerini Olur Olmaz Beklediğim Bazı Önemli Kişiler






Ben

Herkes toplumca ayıp kabul edilecek bir cürüm listesinin başına kendini yazar, "bakın kendimi bile ayırmadım; kendimi sizin sevdiğiniz kadar sevmiyorum," demiş olmak için. Hem o liste hem de en başında yer almak tamamen kendimi ne kadar sevdiğimin ve ölümlerini beklediğim bazı kişilerden daha sonra öleceğimi sandığım içindir. Kimse kızmasın, gücenmesin kimse de sırasını bozmasın.

Toplu ulaşımlarda sürekli karşıma çıkan ve beni mi buldunuz laan dedirten gıcık, uyuz ve sinir tipler


Ne toplu ulaşım kullananların size alışkanlıkları, ne sizin bu alışkanların farkında olmanız ve hiçbir şeyi takmamanız, ne birtakım kompleks ve görgüsüzlüklerinizi hazır toplum bulduğunuz için kontrol edememeniz, ne kendinizi asla ve asla farkında olmamanız, ne kendi hayatınızda bu uyuz hareketlerinizle konforlu bir yaşam sürüp keyif çatmanız, herkesi sindirmeniz ve dokunulmaz olmanız... beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Nasılsa benden daha delir birisi çıkıp günün birinde bir yerde sizi...

"Her canlı bir gün ölümü tadacak" sözünü eden kişi

İster tanrı ol, ister peygamber ya da kitap... Sen bu işi anlamamışsın kardeşim. Sen allah bilir yemek yerken de sürekli olarak kenefi düşünüyorsundur. Bak kardeşim. Sakın kişisel alma. Senin gibilerden en az 3,5 milyar vardır bu dünyada. Az değilsiniz yani. Sizin gibileri nasıl anlarım biliyor musun? Sizin gibiler araba kullanırken gözleri devamlı olarak dikiz aynasındadır. Eski gazete okursunuz siz. Ve eski eşleriniz sizinle asla konuşmaz ama onları aklınızdan çıkaramazsınız. Çocuklarınız da sizinle görüşmek istemez, akrabalarınız ve kardeşleriniz de. Sizin gibilerden zaten ne beklenir? Seni sevmeyen kişilere söylediğin "beni sevme ama sen de gününü bir gün göreceksin" türündeki bu tuzak söz dünyanın kalan yarısını felç etmeye yeter. Ama sen böyle düşünüyorsun. Ve böbürleniyorsun. Dünyanın yarısı, Türkiye'nin % 50'si. Unutma ki bir şeyin yarısı çoğunluk değildir. Ve çöpler de birikmeden atılmaz. Bu da benden sana mezarlığa giriş yazısı olsun.

Pata Gonya

Şili ve Arjantin'in güneyinde yer alan ıssız ve çorak bölgede yaşayan km kare başına düşen 2 kişiden birisidir. Bu kişinin diğer isimsiz kişi üzerindeki, o dar 1 km karelik alanda yaptığı eziyet bu galakside bile görülmemiştir. Pata, Gonya ailesinin hayattaki son ferdidir. 95 yaşındadır ve müebbet hapsi de istenmektedir. Gençliğinde işlediği suçlar yüzünden çok alkış almıştır.


6 Ocak 2012 Cuma

PART-TIME KAHRAMAN Aranıyor









PART-TIME KAHRAMAN

Onu bulmak için yukarıya bak. Aşağılarda bir kurban ara. Ve adını değiştir. Hiçbir zahmet bu kadar sancılı olmadı. Ad değişti dünya değişti yıldız düştü kemikler üşüştü ve korkular sardı çaresizliğini.

Onu sevmek için pişmanlıklarına yaran. Uykuları unut. Rüyalara sarıl ve bilmediğin şekilde öl ırmak kıyısında. Her hacının kazdığı toprak kadar mümin olduğu bu hacda sakın işaretlere inanma. Seni bozabilirler. Şakaklarından sızan kana tek akraba korkularındır.

O gözbebeklerinde, o çocukluğunun boş arsalarında. Top oynuyor, komşu bahçeden gül çalıyor. Elektrik tellerinde uçurtma uçuruyor. Babasının yollarını gözlüyor haftasonları; gelmeyince hiç gelmemesini istiyor. Günün birinde o da kahraman olacak. Büyüyünce adam olacak, ama kahraman olduğunu hep saklayacak.

4 Ocak 2012 Çarşamba

AVeMe Gazeteciliği

AVeMe Gazeteciliği Nasıl AVM Örgütü Oldu?

Sit-Com'du Stand-Up'tı derken gazetecilik terimlerine AVM (aveme okunur, ama gene siz yakın zamanda eyviem diyenlere hazırlıklı olun) gazeteciliği eklendi. Az önce.
AVet. AVeMe Gazeteciliği bunun adı.
Gökkubbenin en sessiz ve azami irtifadaki çatısının altında sosyal dünyanın keşfedilen son halidir AVM.
AlışVeriş Merkezi.
Türkçe kısaltma kurallarını hiçe sayarak verişi alış statüsüne çıkaran özde bir çaba.
Sözde olan bu çabanın görünmez muhalifleri. Ya bu kurallara uyup iki kelimenin başharflerini kullansaydık...
Sen sit-com'sun ben stand-up'ım derken gazeteciler az uz gidip AVM'ye kadar vardırdılar işi.
En iyi örnek günümüzde gazeteciliğin sosyal, ekonomik ve sosyetik planlarda zirvede olması. Milletvekili olabiliyor ya da istediklerini vekil yapabiliyorlar. Davetlerin en krallarına çağırılıyorlar. Dünyayı artık dolaşabiliyorlar. Patronları bu seyahatleri yüksek maaşlar vererek gizliden finanse edebiliyor. Ücretsiz, salt araştırma ve inceleme amaçlı yabancı gezilere, konserlere, festivallere gazeteciler gönderiliyor. Eskiden akademisyenler, uzmanlar "adam"lar tercih edilirdi, şimdiyse içi yerine şekline bakılarak ve majörden minöre sağdan sayılarak cumhurbaşkanı uçağından Orient Express trenine gazeteciler hayatın en "içinde" en iyi "gözlem"lerini halkla paylaşıyorlar.
AVM'de ne var? TV'de (sit-com) ve sahnede (stand-up) olan ve olmayan her şey. En iyi barlar, en iyi yabancı moda markaları, şık yeme içme yerleri, süpermarketler, afili kültür sanat dükkanları, takıdan kuyuma sağırdan duyuma kadar para dolu her keseye, herkese değil, özel bir "mekan"... Asıl tabirle ultra modern camiler, inançların tüketimle soğutulduğu, zamanın durduğu ve alışverişin en zirvede kutsandığı mabetlerdir AVM'ler.
Gazetecilerin çoğu değil hepsi buralarda. Oralarda yedikleri yemeklerin güzel restoranlarını, alışveriş dükkanlarını, ünlülerini en az ünsüz harflerle köşelerinde ve sayfalarında arzı endam ediyorlar.
Diyelim sosyal bir acıdan mı söz edilecek, bu konu şu AVM'deki o mekanda akla geliyor ya da orda bu acıyı derinlemesine irdelemeye başlıyor. Diyelim çok ciddi bir devlet adamıyla mı görüşecek. O günün sabahından itibaren yapılan edilen her şeyi belli bir sunuş dahilinde anlatıp sonra yer kalırsa sadede ve son satırlara geliyor.
Be kardeşim falan ülkenin falanca başkanı filan yabancı konukla içine düştükleri durumu bize naklederken neden fonda o gün gidilen yerin de adı oluyor? Peki bu işi gerçekten meslek olarak yapan magazinciler vs var. Onların işini sen neden yapıyorsun? Sen zaten falan filan ünlü bir adamsın. O yer senin mi ya da o yerin rakibine bizim anlamayacağımız bir şekilde mesaj mı gönderiyorsun? Daha önce hiç bar, kafe, dükkan görmedin mi yahu?
Yoksa AVM bütün bu yapılanların bir arada kotarıldığı gizli bir örgüt mü?
Aman ha sakın virüslü dosyalar, gizli tanıklarla AVM'lere gitmek de bir gün örgüt suçu muamelesi görmesin...
AVM'leri koru rabbim cümle şerlerden kem gözlerden ve görmemişliklerden, sonradan görmeklerden...
Amin.


3 Ocak 2012 Salı

Editörün notu


Editörün notu

Şair, daha doğrusu tek şiirini yazdıktan sonra on sene bir daha hiç cevap vermedi. Editör de şiiri on sene sonra tekrar okuduğunda şiiri bu kez anlayabildi. Genç kadın -hâla çok genç ve güzel- aslında bir şiir yazmamıştı. Yapmak istediği şey aşkı için son bir çabaydı. Yine de umutluydu kadın. Editör, geçmişte olanları düşündüğü zaman bunu anladı. Fakat bu şiiri daha önce okumuş olsaydı onu daha iyi anlayabilir, ne demek istediğini kavrayabilirdi. Görünüşe göre, editör şiiri okuduktan sonra verdiği cevapta resmen alay eder gibi davranmıştı. Ama içeride, editörün hayatında, bırakmış da olsa şiir dendiği zaman akan sular duruyordu. Nitekim öyle de oldu. Genç kadın ya da eski sevgilisinden bir şiir alan editör, bunu bir yardım isteği olarak algıladı ve içinde o kadına duyduğu minik özlemleri bastırmanın bir kurtuluş yolu olarak cevap yazdı. Onu hep görmek istiyordu aslında ve sonra gitmek. Hayatında ondan sonra hiç kadın da olmamıştı onun gibi. Kaçmasının nedeni de buydu belki de. Başka bir kadın olmayacaktı asla. Onun sabah, akşam ve gece tadını hiçbirisinde bulamayacaktı. Ondan kalanlar "akşamdan kalmanın mayhoşluğu, kokusunun bıraktığı sarhoşluk, uyku tozları, rüya meyveleri, kahve kokusu, haz kırıntıları ve sabah sevişmeleri"nden oluşan bir hayat kürüydü. Editörün aradığı bunların bazen çok azıyla da yetinebileceği bir hayattı. Onun hiç gitmeyeceği ve kendisinin de ona hep gitmeyeceği bir hayat. Uzaktan onu seyrederken ona ve hayatına daha hayran olacağını sanıyordu. İçeride, genç kadının aynı şiirde olduğu gibi, aryalı kitaplı denizi gören ev hayalinde sadece onu görüyordu. O evde o hep yalnız olacaktı. Editörse, şehirde tanıştığı genç kadının şiirde dediği gibi bir başkasıyla oturuyordu: Yıllar sonra büyük bir şehirde ilk kez karşılaştığı "kendisiyle"...

2 Ocak 2012 Pazartesi

Dünyanın Bütün Sonları

Dünyamız kaç kere son bulacak?
Din, fizik, jeoloji ve kozmoloji açısından bakacak olursak birçok kere. MÖ 2800'den Yıl 5.000.000.000'a kadar uzanan bu son cetvelinde ise Nostradamus'tan bütün kutsal kitaplara kadar giden bir kehanet silsilesi var. Evren'i de yer aldığı bu toplama bilimkurguya  da ekleyecek olursak en basit söylemle dünyada herkesin birbirini panikletme yarışında olduğu, tarihin en kadim zamanlarından beri aşikar.
Keşif ve merak duygularının yoketme/yokolma güdülerine dönüşmesi sadece dünyada keşif ve merak edecek bir şey kalmaması ile mi ilgili?
Evren'in de keşfi öyle birkaç yüzyılda tamamlanacak gibi görünmüyor. Belki bu süreyi Evren'i ziyaret edecek araçsal devrimleri gerçekleştirmekle geçirsek daha iyi olacak gibi görünüyor. Astrolojinin derin uykusu astrofiziğin bodoslama çarpıştığı kozmik duvarlara karışıyor; öte yandan mikro kapsamda Evren'in ilk oluşumunu taklit ederek anti-maddeyi yakalamaya uğraşıyoruz. Neden? İlk yaratıldığımız andan gideceğimiz son ana kadar bir çizgi çekip kozmik varoluşumuza bütün merakları giderdiğimiz mutlak bir anlam yükleyip rahat etmek mi amaç?
Hiç sanmıyorum. Ya da amacımız büyük evrensel kafa karışıklığımızı unutmaya çalışmak mı başımızı bir başlangıcımıza bir sonumuza çevirip durarak?
Nereden gelip nereye gittiğimizin henüz tamamlanmamış hikayesini şurası kesin ki hemen okumak, bilmek, anlamlandırmak ve mümkün olursa unutmak istiyoruz. Zira her şey insanoğlunun ego ve narsisizmine çok ters gelecek derecede çok büyük, uzak ve anlamsız bu evrende.