16 Aralık 2015 Çarşamba

2015 İyiler

http://halilgokhan.blogspot.com.tr/search/label/halil%20g%C3%B6khan
2015 yılında İyiler'e bir şeyler olmuş olmalı, ki bu satırları yazıyorum. Bu yıl bittiğinde ne büyük korkum şu: Ben de onlar gibi mi olacağım?

Geleneksel olarak son birkaç yıl, öylesine genel yıl değerlendirmeleri yaptım. Hatta ileri gidip tekrarlayan yazılar koydum bloguma, fark eden sadece değişen yıllardı. Bi rönceki yıl bu yazı istatistiklerde çok yer ederken ertesi yıl hemen hemen hiç hareket yoktu. Ve aslında bu yazıda 10 yıl önce bir dergi için yazdığım bir çalışmaydı. Sonuçta yıllar geçse de bütün yıldan beklentilerimiz hemen hemen aynı kalıyor. Benim yazımı değiştirmeden sadece yılları değiştirmem bu ironiye bir göndermeydi bir bakıma. Öte yandan insanların internette bitmekte olan yıl hakkında -özellikle 2012 yılıydı bu- merakla arama yapmaları ve bunu ölçebilmem çok ilgimi çekmişti.

2015'i çok iyi şeylerle bitiremiyoruz ne yazık ki. Bu yıl kadar umutsuzluğa kapıldığım başka bir dönem hatırlamıyorum. 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece çok şey değişmiş mi olacak birdenbire?

Zamanın sıradan geçisinde keşke ezoterik mucizeler gizli olsa...

2015'in asıl belirleyici tarafı, yılın iyilerini sayacak neşe ve heyecandan yoksun bırakılmış olmamız. Bu yıl gerçekleşen kötü ve talihsiz olayları anmak, yinelemek bir işe yaramayacak. Herkes ne olduğunu biliyor. Ben duygulardan çıkmamak istiyorum. Yeteri kadar bilgi bile bizi daha duyarsız kılmaya yetiyor. Önermeler ve tespitler de iletişimin yeni silahlı güçleri olarak dünyevi yolculuğumuzu üstün kılmanın aksine insanlığımızı hem bizi yok sayıyor hem de amansızca inadına sınıyor bizi.

İnsanlıktan çıktık diyelim, nereye gideceğiz? Bütün insani sorunları çözmenin insani olmayan yollarını fazlasıyla denemedik mi 20. yüzyılda? Bu olanlar da nedir? Ne yapmak istiyorsunuz be insan görünümlü değişik yaratıklar, diye haykırasım var.

Ama susuyorum. Bu insani yönüm, bu umutsuzluğum ve kederlerimel bir araya gelip görüşme yapıp kararlar alacak değiller. İnsanlık tarihi kararlar alamaz. Onlara maruz kalır; onlarda mahsur kalır.

"2015'te hiçbir iyi şey olmadı asla olmayacak!"

Bu sözcükleri bağırmak istiyorum.

Keşke bir daha eskisi gibi olmayacağımızı bilseydim. Vazgeçerdim. En küçük ihtimali bile kendi doğası haline getirmiş bir insani evrimin DNA sarmalının içinde iradem hapsolmuş gibi duruyor. Bu konudaysa gelişmiş hiçbir duygum yok. Vazgeçmemek maddi ya da manevi bir tutum ya da iradi bir karar değil; hücrelerime kazınmış bir şey, ama en eksik tarafı bana güç vermiyor. Sadece acı çekerek her şeye katlanabilmeyi ezberlemiş her molekülüm.

Bunları istemiyorum. İnsan olarak kalmak, acı çekmek istemiyorum. Nihilizmi de reddediyorum varoluşçuluğu da. İdealizmle de hiç aram yok materyalizmle de. Kapitalizm, sosyalizm, globalizm, faşizm...

Kim o?

Cevap yok.

Saat kaç?

Çok geç... Sadece onu biliyorum.


Uyandırma beni ey unutuş!


28 Kasım 2015 Cumartesi

Küçük Prens'in Atlası



O sadece bir Küçük Prens değildi: Gece Uçuşu'nun Güney Postası'nı İnsanların Dünyası'na taşıyan bir Savaş Pilotu'ydu aynı zamanda...
Küçük Prens'in kimliğini, niceliğini tamamlayan tüm bu kişi ve mekânlar Exupéry Atlası'nın temel yapıtaşlarıdır: Yeryüzü, Evren, Gökyüzü, İnsan, Gezegenler...
Pek azımızın Saint-Exupéry'nin iyi ve öncü bir havacı, bir posta pilotu ve mucit olduğundan haberi vardır. Saint-Exupéry'yi bir yeryüzü yazarı haline getiren, Küçük Prens'in Kitab-ı Mukaddes'ten sonra dünyada en çok okunan kitap olduğu bilgisi değil sadece; felsefesi, edebiyat içine yedirilmiş özlü ve herkesçe anlaşılır bilgeliği, olağanüstü keşif duyarlılığı, duygusu ve icat yeteneği. Kısacası Saint-Exupéry, en az efsane liderler, peygamberler, âlimler ve kahramanlar düzeyinde Yeryüzü'nü Evren'de temsil yeteneğine sahip “dünyalı” birkaç bilge kişiden birisidir.
Küçük Prens'ten sonra ve en az onun kadar Saint-Exupéry'nin en özgün biçimde ve yazarlık yeteneğini, dehasını en özlü bir içimde ortaya koyduğu yapıtı İnsanların Dünyası'dır (La Terre des hommes). Hepsinin de üzerinde, Gece Uçuşu'nun (Le Vol de nuit) ve Güney Postası'nın (Le Courrier de sud) organik ve yazgısal düzeylerinde dolaşan, bu iki havacılık başyapıtını düşünsel bir zirve ekleyen ve az önce Saint-Exupéry için yakıştırdığımız evrensel temsilcilik yeteneğinin yazarlık düzeyinde sergilendiği, kanıtlandığı bir kitaptır. İnsanların Dünyası. Kitaptan alıntılan şu cümleler, Saint-Exupéry'nin ait olduğu her konum ve durumuyla bağlantı kurduğu yeryüzü kavramıyla bir hesaplaşmasıdır adeta:
“Yeryüzü, bize bütün kitaplardan daha çok şey öğretir. Çünkü o bize direnir. İnsan, engellerle karşılaştıkça kendini keşfeder. Ama kendine ulaşması için bir araç gereklidir.”
Saint-Exupéry, bu araçların üzerinde ve içinde ilk öncülerden biriydi. İnsanoğlunun teknikte aşırı ilerlemesinden korkanların amaç ile aracı birbirine karıştırdığını söyleyen Saint-Exupéry, yalnızca dünya nimetleri için savaş verenlerin, yaşanmaya değer hiçbir şey elde edemeyeceğine inanıyordu. İnsanların Dünyası'nın yaratıcısına göre makine amaç değildi; uçak bir amaç değildi, tıpkı saban gibi bir araçtı. 20. yüzyıl insanını yeni oyuncaklarına hayran kalan ve ilerlemeye tutsak olmuş genç barbarlar olarak niteleyen Saint-Exupéry, uçak yarışlarının da bu anlam içinde değerlendirdiğini belirtirken yolların yüzyıllardır insanları nasıl yanılttığını şu cümlelerle açıklıyordu:
“Uçak bir makinedir kuşkusuz ama aynı zamanda çok yetkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurttu. Gerçekten de yollar yüzyıllardır bizi yanılttı. Kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benziyorduk. Dalkavukları, onu aldatmak için yolunun üstüne birkaç güzel dekor koydular, parayla figüran tutup orada dans ettirdiler. Bu yol gösterici ince kraliçe, ülkesinin hiçbir yerini göremedi ve kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemedi.”
Gece Uçuşu'nda Saint-Exupéry'nin yarattığı Bay Rivière, disiplini ve ödev duygusunu sevgi de dahil olmak üzere her şeyin üzerinde tutan bir karakterdir. Toprağın çok üzerinde, doğa kurallarını hiçe sayarak uçan insanın kendi özgürlüklerini ödev duygusuna değiştiği, keyfiyeti sorumluluklara bıraktığı bir alandan yazınsal alana kayan bir karakter havası taşır Gece Uçuşu.
Saint-Exupéry'nin ikinci romanı olan Gece Uçuşu hakkında André Gide şunları söylüyor: “Saint-Exupéry bunları görmüş geçirmiş bir insan olarak anlatıyor. Sürekli bir ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşamak, kitabına benzeri olmayan sağlam bir tat kazandırıyor. Biz epeyce yetenekli kişilerce yazılmış, ama gerçek serüven adamlarıyla gerçek savaşçıları gülümseten bir sürü savaş ya da serüven romanı okuduk. Edebi değerine de hayran olduğum bu anlatı, ayrıca bir belge niteliğinde ve hiç umulmadık biçimde bir araya gelen bu iki nitelik, olağanüstü bir önem kazandırıyor Gece Uçuşu'na.”
Saint-Exupéry 1941 yılında New York'a yerleşti. Savaş Pilotu adlı kitabı ilk olarak “Flight to Arras” adıyla İngilizce olarak orada yayımlandı. Kitap ertesi yıl Fransa'da çıktı ve sonraki yıl da Alman işgal kuvvetlerince yasaklandı.
1943'ün nisan ayında ilk başlarda bir çocuk kitabıymış gibi görünen ama kesinlikle büyüklere de seslenen, hatta son kertede sadece büyükler için yazıldığı anlaşılan Küçük Prens, kendine özgü desenleriyle yayımlandı. Saint-Exupéry bu kitabı Léon Werth'e adarken, Küçük Prens'i bir yetişkine adadığı için küçüklerden özür dilemeyi de ihmal etmiyordu. Fakat bunun için geçerli bir nedeni vardı. Çünkü bu yetişkin onun yeryüzündeki en iyi dostuydu. Bir başka nedeni ise şuydu bu adamanın: “Bu yetişkin kişi, çocuklar için yazılmış kitapları bile anlayabilir. Üçüncü özrüm bu yetişkin kişinin aç ve susuz kaldığı Fransa'da oturuyor olması. Avutulmaya çok gereksinim var onun. Eğer bu sıraladığım özürler yeterli olmazsa bu kitabı, bu yetişkin kişinin kişinin eskiden yaşadığı çocukluğa adıyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. (ama içlerinden pek azı bunu anımsar) :u yüzden sunuş yazımı şöyle değiştiriyorum: Bir zamanlar çocuk olan Léon Werth'e.”
1999 sonlarında Fransa'da yapılan bir ankette Küçük Prens yüzyılın on kitabı arasına girmeyi başarmıştı başarmasına ama kitap kendi dilinin yurdundan yayımlandığında ortada ne Küçük Prens vardı ne de Saint-Exupéry. Küçük Prens kitabın bitmesiyle birlikte zaten yine dünya değiştirmiş, Saint-Exupéry ise 1944 yılının temmuz ayında Güney Fransa üzerindeki bir keşif uçuşu sırasında, tıpkı çölde altın sarısı saçlı dostunun yaptığı gibi, sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi.




17 Kasım 2015 Salı

Kıyamet geliyor!


Kıyamet geliyor,
Birazdan son bombalar da patlayacak üzerimizde. Çölde bilinmeyen bir benzin istasyonunda tek katlı her yeri ahşap ve kağıttan yapılmış lejyona doluşup toz fırtınalarının geçmesini bekleyeceğiz.

Kıyamet geliyor,
Orda daha güvenli olacak her şey. Geçmişi asla hatırlamayacağız ve bu yüzden korkmayacağız hiçbir şeyden. Ne kadar çok şey görmüş ve biliyorsak o kadar korkaktık.
Bütün bunlar yazılıydı bileceğiz ve bütün bunları bildiğimiz yazmıştık bir kitaba; bütün çölde o kitabı ararken unutmuş olacağız bütün sözleri ezberlemiş olduğumuzu.

Kıyamet geliyor,
Bu kendine durup bakma ve basit ahlakımızı sürdürme oyunu olmayacak. İyilikler uğruna dünyayı ne hale koyduğunu mu görmezden geleceksin şimdi o sıkıştırılmış kağıttan kalende?
Kendini daha iyi hissedince basit ahlak korunmuş mu olacak ve geçmiş olacak çıkardığın savaşın casus belli'si?

Bunu hep söylemek istedin aslında. Kıyamet geliyor,
O gelmeden önce. İlk bomba atılmadan önce. Bunun bir yazgı olduğunu söyleyen bir kutsal kitap bulmuştun ve orada yazıyordu: "Gün gelir ve ışıktan ordular yağar yere inen savaşa."
Tam olarak böyle yazıyordu, ama sen bunu yanlış çevirdin bilerek.

Kıyamet geliyor.
Hiçbir zaman güneşin daha sıcak olmayacağı bu kıyamet en uzun ateş gününü de getirecek beraberinde.

Temmuz 2015

19 Temmuz 2015 Pazar

Bugün haber aldın birisi daha öldü


13.

Çağın perdesini yeniden aralıyorum
Şarap şişelerinin içinde böcekler var
Beyinler sızmış rakı kadehlerine
Kan akmış zamanın dudaklarından

Gelin görün beni
Böyle bağırıyor her yalnız kalan
Camdan ekrana bulaşan şeffaflık ertelenmiş
Az sonra
Diyor şehir hep bir ağızdan
Öleceğiz
Üç şarkıya sığacak yaşamayı ağırdan almamız

Bize bunları bıraktı her giden
Televizyon tarih defteri ve bakkal borçları
Topkapı Sarayı da her gün geç saatlere kadar ölülere açık
İşçiler hatıraları süpürüyor vezirlerin gizlice ağlamaları
Ziyaret saatlerinin sonuna karışmış


25 Ocak 2009, Eyüp


14.

Silmek istiyorsun yazılmış olanı
Şehir konuşunca ziyaretler susuyor
Sen ne zaman geldin kimse bilmek istemiyor
Geldin mi geldin. Daha neyin önemi var…
Surlar vardı eskiden ve şimdi yok, şimdi yerinde
Uydu antenleri var
Konsomatrisler, Rus kızlar, pet şişe gölgesinde
İmparatorluk çeşmesinin ölümü
Yerinde kımıldanıyor deniz solucanı
İki vapur birbirlerinin geçmemesini bekliyor
Ve büyük turistik gemi finansal olarak yalpalanıyor
Dolar düşüyor telefon çekmiyor kaldırıma düşüyor
Birisi ve herkesin gözü onu görmemekle düşmek arasında
Bir filmde.
İndirmiş yüreğimize korku dokümanını
Resim olarak ve video butonlarından sivilcelerle kaplı
Haliç’te

Seni unuttum seni görmedim uçaklar dalışa geçiyordu
Karşı köprüde annen ve baban el sallıyordu görmedim
Mezarlarını bırakıp gelmişlerdi ve yerlerini aldılar büyük yarıştan önce
Onların som altın gülümsemeleriydi
Senin kaybolduğun yarışın sonuçları


24 Mart 2009, Eyüp



15.

İşte sen
Kaçıyorsun başka bir şehre doğru
Ölümün onaylanmamış
Bütün masalardan, kule ve köprülerden geçtin
Ama geçit vermedi ölmene, acı içinde bıraktıkların
Yalnız koydukların
Her şehirde, bir şehrin içine
Öylece.

Kaçıyorsun.
Duruyormuşsun gibi gelse de kaçıyorsun
Sene 2006: Ankara
Sene 2007: İzmir
Ve hâlâ kovalıyor arkandan İstanbul
Sene ikibinonbir
Darmadağın ufuk, hafıza ve kollarında son kalan takat

Bacakların hatırlıyor
Gezdikleri her şehirde hatırlanan bir ağırlıktı
Ölmek bahsi…

Bugün haber aldın birisi daha öldü
Yarın, İstanbul’u hatırladıkça ağırlığın olmayacak…

23 Mart 2011, İzmir


(İstanbul 1998'den; 2000-2015)

Kulaksızların Ülkesinde Kulaklıkla Hayatta Kalma Sanatı

Gürültü, sanıyorum ki homo sapiens ile neanderthal'i ayıran en büyük farklardan birisiydi.

Ta en başa gidersek denizlerden karaya canlıların tanık olduğu ilk gürültü de gökgürültüsüydü, kıyılardan uzaklaştıktan itibaren. Su ortamında sesin iletim özellikleri karada farklılaştığından, bu değişme, sonraki evrim içinde yeni kulaklara ya da kulaklara neden oldu, ki bu sayede canlılar hayatta kalma becerilerini yeni bir duyuyla dünyaya uyuma yöneldi.

Duyuların sonuçlandığı yüzbinli yıllar diliminin içinde yaşarken gürültü bizi adeta sınıyor. Şehir (site) hayatının belki de ilk başlarda dikkate almadığı bir konu. Hele ki insani kapitalden pay almaya soyunan dinlerin de mabedleri şehrin merkezlerine yerleştirmesi, orada egemenliklerini pekiştirmek için adeta kaçınılmaz bir tutumdu. Din aygıtının insan yaşamında çıkardığı seslerin zaman içinde gürültüye dönüşmesine sanırım en çok Ortadoğu kökenli son tektanrılı dinde rastlıyoruz.

Neden?

Bir kere bu son olduğu söylenen dinin mabed biçimi, kutsal ziyaretlerden çok günde en az beş kez ziyaret edilen bir alışveriş merkezine çok uygun "yaradılış"ta. Tektanrılı dinler hegemonyası, insanın kültürel evrimi ve değişimlerinin tarihi içinde kesin veriler ve sonuçlara ulaşamayacağımız kadar "genç" henüz. Ve son tektanrılı dinin gerek periyodik kutsal hac ritüelleri gerekse günlük tapınma programı en az diğer tektanrılı dinler kadar mabedi gerektiriyor. Mabedlerdeki tinsellik yoğunlaşmasının dışında oraya atfedilen özel önem acaba neyi simgeliyor tam olarak? Kozmik bir kanal mı mabedleri daha özel kılıyor, diğer dünyevi mekanlara nazaran? Ya da uhrevi bir meridyen mi geçiyor onları boylamasına yararak? Hele ki son tektanrılı dinin toplaşmacı, kalabalıkçı ve sıklıkçı bu telaşı, acelesi neden?

Bir insan ömrünü aşmayan zihinsel düşünüşlerin kutsal kitapları düzenlediğini açıkça fark edebiliyoruz, burası açık. Bir kötü niyet, bozuk bir zihniyet aramıyoruz burada. Tam tersine anlama çabası bizimki... Ve teşhis getirmede ısrarcıyız sadece. Tam olarak anlamak için. Neden onca kutsal kelam ve ritüel bu dünyayı, hayatı ve evreni tanımayı-anlamayı-öğrenmeyi çeşitli buyruk, buyrukçu ve birçok dünyevi iktidar odağıyla bulandırıyor? Mutlak bilgiyle kurulan doğaüstü atıf çabalarından ziyade neden dinler ve diğer inanç kutuplaşmaları bilginin kendisini muhatap almıyor ve araya onca coğrafi, tarihsel, sosyal ve tarihsel aracılar sokuşturuyor. Ve kutsal bilgiyi, metafiziği mutlaklaştırma çelişkisinde hepsi birden koro halinde bütün dinler.

Bilgi zincirleri ve ağlarının inceldiği zayıfladığı her koordinatta bir mabed kurulmuş adeta; her delik daha büyük bir kara delikle örtülmeye çalışılmış gibi... Yoksa... yoksa dinsel düşünüş, yargı ve uygulamalar pratik aklın görünürdeki en temiz hizmetkarları mı?




7 Temmuz 2015 Salı

Rüya Seçimleri


8.6.2015

Dün seçim gecesiydi ve yine oy vermedim.
Çünkü çok önce seçmiştim ben seni. Bundan yıllar önce öğrendim seni bulunca.
Ve şimdi seni yine arıyorum bunu öğrenmek için değil anlamak için.

Dün gece bütün seçimlerimden sen çıktın. Tek başına.
Seni her gece aslında rüyalarımda seçiyorum. Asla vazgeçemiyorum. Başıma gelen en güzel şey ve tek şeysin.
Gerçek seçim bu.

Aslında başıma hiç de iyi şeyler gelmemişti benim. Bunu senin kalbine ilk geldiğimde anladım.
Tadını da seni ilk kez öptüğümde almıştım. Bırakamadım.

Dün gece rüyamda giderek en kararlı davranışlarınla beni bir kez daha zaferlere boğdun.
Kolladın ve korudun beni. Kararlıydın. Rüyalarımdan hiç çıkmayarak zaten bunu anlatıyordun ve bir cümlenin dilbilgisel devinimi gibi rüyadan rüyaya sözcükten sözcüğe geçerek bana anlatıyordun ne olduğumuzu.

Sen gittiğinden beri hiç müzik dinlemedim, tablolara bakmadım, heykellere yanaşmadım ve şiir yazmadım.
İçimdeki bütün seçimlerin tek galibi sensin; benim tek muhalifim ve kader ortağım...


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Gittiğimi düşünüyorum

30 yaşımdayken başka bir hayata geçtiğimde tabii ki en büyük hayalim çalışırsam sevdiğim işi yapmaktı... Zaten buna gerek kalmayacağını düşünüyordum... Şimdikinin 10-20 katı çalışma tempom ve verimliliğimle zaten istediğimi yaparak hayatımı kazanacağımı hatta zengin olacağımı düşünüyordum.

İstediğin şeyi yapmanın sözlüklerdeki karşılığı hobiyken, insan hayatında buna özgürlük dendiğini elbette hepimiz biliyoruz.

Ben zaten 30'umda özgürlüğümü ilk kez elde etmişken bunu artık kimselere emanet edemezdim. buna her şey ve herkes dahildi...

O günlerden bugünlere hayatıma koyduğum bu temel özgürlük ilkesi beni giriştiğim her işte ve şeyde yönetti. Buna bir lüks diyemezdim. Bu bir ukdeydi, kimi zamansa kader gibi geldi bana. Zira özgürlük, uğrunda bedeller ödenmişse daha güzel gerçekten de.

Kimsenin bana özgürlüğümü vermesini istemezdim gerçekten de.

Böyle baktığımda tıpkı bir otomatik pilot gibi hayatımı bu uzantıda hep eş doğrultulu ilkeler yönetti: Doğruluk, dürüstlük, iyilik, tutarlılık, çalışkanlık, verimlilik, gelişim, ilerleme, paylaşma, aktarma, paylaşım, kalıcılık...

Geriye baktığımda hayatımın üçüncü 15'inde (30-45 yaşlarım arası) bireysel özgürlüğümü sürekli olarak önde tuttuğumu gördüm ve dördüncü 15'e başladım artık: 45-60 ya da bu 15 kaç yıl sürerse...
45'imde sanırım bir kader izi gibi istediğimi yapacağım hayatı kurmamın gizemli sebebi de bu özgürlük olgusunu geliştirmem ve ona sosyal payesini de vermemdi.

Toplum için, yani insan tarihinin geçmişi bugünü ve geleceği için çok şeyler yapmak istiyorum. İlk seneler çok hızlı geçti... Acemiliklerle, hatalarla, öğretimle ve belki de kayıplarla.

Kendim için yaşadığımda hayranım akranım paylaşımcım ve takipçim çoktu. Renkliydi hayat. Şimdiyse yönümü (yolumu değil) değiştirdiğim ve iyileştirdiğim için daha yalnız gidiyorum kendi yolumda. Yolum da aslında artık tamamen benim değil: Öncekilerin, yarın geleceklerin yolu. Ortak bir yol...

Ve şimdi hala canımı yakan gözlerimi puslandıran ve beni alt üst eden sarsılmalarla sarsıntılarla dolu bu yol. Bunun sebebi her şeyin gerçek olması artık.

Güneşe, açıklığa, alanlara tek ve bir olarak çıkmamın heyecanı geçeli çok oldu. O bir şenlikti, şölendi törendi. Özgürlüğün ağıdını 15-30 yaşlarım arasında çok yakmıştım. Çok üzülmüştüm aramıştım uğraşmıştım ve hiçbir şey kolay olmamıştı.

45-60 gerçek anlamda o dönemde hayatımı kavuran acıların ve zorlukların bana döndüğü bir dönem olacak gibi görünüyor: Kendimi artık eskisi gibi kolay koruyamıyorum; sosyal olana topluma açıldığım için bireysel güçlerim tamamen geçersiz oldu. Ve bitimsiz gibi görünen gururlar kibirler egolarımla vedalaştım her anlamda. Bir çöl bitkisi gibi kupkuru hissediyorum içimi ve bütün sular çok derinlerde.

Bu dönem bir seçim miydi bilmiyorum.

Kendim olmaktan özgür olmaktan kalabalıklardan istenmekten arzulanmaktan ve istemekten vazgeçtim mi bilmiyorum.

Bu bir mevsim mi, hiç bilmiyorum...

Yeni bir şeyler mi öğreniyorum? Sanmıyorum. Yeniliğin olmadığı, ilkelerimin sertleşip bir heykel bedenine dönüştüğü kupkuru bir dönem. Hislerim önsezilerim ve heyecanlarımın işlemediği bir durgunluk zamanı bu tamamen. Anlamsız.

Bu yolda hiç kimseyi aramıyorum, anlatamıyorum ve duyamıyorum. Yoldan da çıkamıyorum. Yol sanki ayaklarım olmuş durumda. Yol  beni gidiyor, ben bir yere gitmiyorum belki de.

Birisi "bunları neden anlatıyorsun, anlamaya çalışıyorsun" dese "ben mi, ben bir şey mi anlatıyorum" derim belki de. Farkındayım, ama mantıken hiçbir şey yapmıyorum kendim için.

Hayatımın bir iş bir çalışma içinde olduğunu hiç düşünmedim. Ben önümde bir yol ve sapaklar buldum. Aşklar buldum ve kaybettim.

Gittiğimi düşünüyorum.


28 Haziran 2015 Pazar

Yıldızlararası: Yıldızların Arasındaki İnsan


Yıldızların arasında ne var?

Bir galaksi üst kapsamında düşündüğümüzde sistemler, nebulalar, kara delikler...
Dünyamızdan bir süredir yeni bir teleskopla evreni izlemeye çalışıyoruz. Emekli Hubble'ın ardından onun ardılı olarak yerini alan James Webb acaba bizleri Hubble'ın elde ettiği görüntülerin sarhoşluğundan alıp başka büyülenmelere doğru götürebilecek mi? Yoksa bu görüntülemelerden sızacak yeni galaktik gerçeklerin yarattığı şaşkınlıklar güzelim uzay keyfimizi örseleyecek mi?
Derin bir kuyuya bakar gibiyiz evrene her göz attığımızda. Sinema endüstrisi bu kuyudan su zerreleri getirmeye çalışırken üzerinden o ilk şaşkınlıkları atamamışa benziyor.

Her film türünün şaheserlerini veren ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in hem sinema hem de bilimkurgu türü adına kutsal kitabı sayılan Bir Uzay Efsanesi 2001 filmi bir bakıma evren konusunda ilk büyük çığırı açtı. Kubrick'in bu filmin senaryosunun yazımı sırasında yine ünlü fütürist ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile çalışması filmin sinema sanatının ötesine geçmesini ve hâlâ felsefi bağlamlarda filmin merceğe aldığı konuların tek referans ekseninde tartışılmasına yol açtı.
Kuantum fiziğiyle 20. yüzyılın ortalarında son aydınlanmasını yaşayan bilim dünyası, bu çalışmaların ışıklarını ancak 21. yüzyılda, teknolojinin popülerleşmesi ve sinemanın bilimle birlikte koşması sonucu yakalayabildi.

Aslında ağır aksak bazı kanonlar oluşuyor “uzay filmleri”nde. Star Trek ve Yıldız Savaşları’nı bilimkurgu macera sınıfına sokup teşekkür ederek bilimkurgu sinemasının “yıldızları arasında” bir yolculuğa çıkacak olursak bu yolculuğun yolunun önemli bir durağı olarak Nolan’ın Yıldızlararası (Interstellar) filmi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu zorlu yolda kolay ve hızlı başarılar olmaz genellikle. Her şey hemen anlaşılmaz. Bu yönüyle Yıldızlararası çok tutmuşa benzemiyor. Böyle işe başlayan filmler genellikle sabırlarıyla öne çıkarlar. Devamlılıklarına çok güvenirler. Bu bakımından Yıldızlararası’nın olmasa bile Nolan’ın kariyerinde yeni “uzay film”lerinin yer alacağı çok açık.

Gelelim filme. Kuraklık ve kıtlık dolu bir dünyadayız yine. Yakın gelecekte. Yükselen tek meslek ve umut çiftçilik, tarım. Dünya kendine yetemiyor. Bu distopyanın son zamanlarına doğru bir astronot ve ailesi çiftçilikle geçiniyorlar. Astronotun kızının odasına gelen garip mesaj ve hareketler filmin temel sorunlarına bizi yaklaştırıyor: Çokboyutluluk, zaman ve yerçekimi.

Yıldızlararası’nda popüler fizik ve evren belgeselleriyle hemen hemen çok yaygınlaşmış birçok teori son derece basit anlatımlarla kullanılıyor. Kara delikleri, solucan delikleri, paralel evrenler, 4 ve 5. Boyutlar… Bence çok çarpıcı olan bir şey varsa o da Christopher Nolan’ın aşk kavramını bile uzayın en bilinmez derinliklerinde, görecelilik her canlının ömrünü savururken çok incelikli şekilde kullanması. İzleyicinin belli ki kafası çok karışacak; bilgilerini yoklar ve sağlamalarını yaparken merak ve sürpriz gelgitlerinde boğulmasını engellemekte başarılı olmuş Christopher Nolan gerçekten de. Aşkın yanı sıra en insani duygu olan ölüm korkusu da Amerikalı yönetmenin bilim ile kurgu arasındaki seçimde kurgudan yani insandan yana tavır koyduğunu gösteriyor. Solucan deliğinden başka galaksi ve yıldız sistemlerindeki gezegenlere giden kahramanlar, hayatta kalmak için her şeyi yapmaya devam etmelerine yol açan şu sözü kanıtlamaktan geri kalmıyorlar: “İnsan her yerde insan.”

Gotik ve epik bilimkurgu sinemalarının yanında daha azınlıkta kalan, fakat geleceği parlak olduğu görülen psiko-fizik bilimkurguya el atan Christopher Nolan’ın (ve senaryo ortağı kardeşi Jonathan Nolan’ın) bu alanda daha çok yolculuk etmelerini umuyor ve diliyoruz. Ayrıca popüler evren fiziğinin gözde konularından olan yerçekimi kavramının uzay-zaman-boyut ilişkisinde yorumlanmış olması fizik düşünen zihinlere de sinemanın en önemli ve eğlenceli katkısı olarak görebiliriz.

Belki de yıldızların arasında kalmış, ama buna henüz emin olamayan insanın, kendini evrende tanıma yolunda bir teoriler geçidi Yıldızlararası filmi.

18 Nisan 2015 Cumartesi

Yazar mısınız? (Genç bir yazara öğütler 4)


Hep sorarlardı ona:
-Yazar mısınız?
-Evet.
-Adınız neydi?..
Hep adını söylerdi o da... Bir gün aklına adını söylemek yerine şu cevabı vermek geldi:
-Madem tanımıyorsunuz neden soruyorsunuz?..
Hiç kimsenin aklına "tanımadığım için soruyorum" demek gelmedi. Sustular genellikle...
Cevap zamanla şu hale geldi:
-Bir yazarı tanımıyorsanız sakın bir de üstüne ona adını sormayın. Onun adı sadece isim değildir, bir imzadır..."

Yazarları kitaplarıyla daha iyi tanırsınız. Amaç da bu değil midir zaten...
Yazarlar kimiz zaman kitaplarının yerine geçmek isterler. Zor zamanlardır. Yaprak kımıldamıyordur. İnsan ve yaşam ağırlaşmıştır. Yazar kitap olduğunu sanır. Gerçeğin kendini hayal sanması gibi...
Kendinden konuşmayı sevmeye başlar yazar.
Karnından konuşur. Konuşmaktan başka hiçbir şey yapamaz.
Onu bütün meslekler ve sanatlar izler. Dünya kurur, nehirler görünmez olur. Dağlar deniz olur. Denizler dağ.

-Yazar mısınız?
-Evet.

***

Bu soru ve cevap mesafesinde olmak çok tehlikelidir.
Güneş ışık ve ısı olmak yerine yakmayı seçmiş gibidir.

Her şey başlamadan bitmiş gibi gelir sana
Bir defterin ya da kağıdın başına oturduğunda

İşte o an uzak dur sessizliğin sana söylediklerinden
Söylemediklerini ara bul ve nefes almaya devam et yeniden

***

Bu kısa metin çeşitlerinden sonra sona geliyoruz usul usul sevgili genç yazar.
Sana bir şey söylediğimi aktardığımı hiçbir zaman söylemedim. Düşünmedim bile. Bu yüzden veda etmek çok zor.
Daha çok yalnız kalacaksan üzülmem buna. Bu nedenle konuşmadım seninle. Rüzgarın kayaya fısıldadığını düşünürüz, oysa aşındırmıştır onu ve mineral tozlarını başka kıtalara taşır rüzgar, belki budur bütün işi... Değerli olanı buluncaya kadar esmek ve gitmek gitmek...
Hiçbir şeyden asla emin olamayacaksın. Hiçbir şeyi tam olarak bilemeyeceksin ve kötüsü bunları anlamaya çalışanlarla dolacak çevren, her adımında çoğalacak yeniden ve yeniden; sana soracaklar; sorularını unutup aynı soruları yenden soracaklar; cevaplarını asla hatırlamayacaklar ve sen hep bir şeyler yapmak zorundasın. Rüzgar esmeye devam ediyor. Bedenini mi korumalısın yoksa parçalarını mı dağıtmalı bütün dünyanın kıyılarına... Bir çocuğun gözlerinin içine kum olarak mı girmelisin, ki güneşten korunsun gözleri yoksa o küçük bulutu güneşin kavurduğu eski bir köyün ihtiyarlarını serinletmek için mi sonsuza dek kovalamalı mısın?
Bilmiyorum.
Hiç bilmiyorum.
Hepsini unuttum ve seni de.

Adınız neydi?


2 Nisan 2015 Perşembe

Birçok Nâzım Hikmet, bir biyografi


Ne kadar otobiyografik yaşadığımızı düşünürsek düşünelim biyografiler hep hayatların önünde gider. Nâzım Hikmet özelinde ise bu durum olabileceğin en azı olmuştur… Şair, bugün, 15 Ocak’ta 113. yaşıyla neredeyse hâlâ hakkında yazılan bütün biyografilerin önünde sayılabilir. Bunun, olağanüstü ve birçok yaşamı aşan yaşantısının uyandırdığı büyülenmelerin etkisiyle; her bir tanığın ya da temadan tanıklıklara kadar gezinen araştırmacılarda yer eden, asla kurtulamadıkları bir tamamlanamazlık kaygısıyla da oluştuğu da söylenebilir.
Şu an elimizde, belki de bu karmaşık, ama çok hareketli dönemi geride bırakmamızı sağlayan, ama o dönemin bütün kazanımlarını en üst nesnellik adına açıkça sergileyen bir Nâzım Hikmet biyografisi var. Bu kitap bugün, Şair’in 113. Doğum gününde çıktı hem de.
Kitapları 40’ı bulan gazeteci, duayen Nâzım Hikmet yazarı ve biyografı Emin Karaca aynı zamanda bu kitabın yazarı. Karaca, özel ve gizli tarih yazarlığının bu olgunluk kitabı için tam dört nitelendirme birden kullanıyor büyük şair adına: “Mistik Romantik Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair”
Bu dört nitelik aynı zamanda Nâzım Hikmet kronolojisinin de başlıca sıfatları. Yirminci yüzyılda söz çınarının en üst dallarına erişen her büyük şair gibi Nâzım da yaşamına birçok yaşamı ve mücadeleyi sığdırdı. 835 Satır‘da Memleketimden İnsan Manzaraları‘nın 12.000 satırına kadar şiirle örülmüş büyük bir setti aynı zamanda Nâzım. Neredeyse Cumhuriyetle aynı anlarda doğmuş, Bolşevik İhtilali ile gözleri kamaşmış, belki de dönemin her Türk genci gibi ülkesi için en iyisini istemişti.
Acaba gerçekten böyle mi?
Yoksa hikâye yazmanın, hayat öyküsü oluşturmanın ve biyografi yazarlığının temel zorluklarından birine mi çatıyoruz devamlı olarak, büyük birisi hakkında en doğru şeyleri bilmeye, anlamaya ve söylemeye çalışırken?
Hele ki hayatı efsane, iddia, karalama, yargılama ve hüküm giymelerle dolu bir büyük sima için onu hayatıyla ve tabii ki yaptıklarıyla tanımlama, hak ettiği mevkide konumlandırma; hele ki onun kayboluşundan sonraki en tatlı, zevkli uğraşlar. O gitmiştir çünkü. Gerçekten çok kurguya yakın olduğundan eserleri (yaptıkları) durmaktadır ve bize düşense onu en doğru şekilde yad etmektir.
Emin Karaca, Nâzım Hikmet hakkındaki bu son kitabında onu krono-romantik olarak belirliyor öncelikle: Mistik, romantik, ağır mahkûm ve göçmen şair. Büyük şairimiz hakkında ortalıkta ve bütün ortamlarda ne kadar çok eğilim, inanış ve özsavunma becerisi varsa onları ortaya tek tek koyuyor ve önemlisi bunu biyografi yazarlarına ayrılmış o çok az olan üslupçuluk hissesini tehlikeye atarak başarıyor. O tehlike de şu: Taraflı rivayetlerle rivayet tarafları arasında nerede duracağına karar verme zorluğu…
Emin Karaca elbette ki her Nâzım konu ve çizgisinde kişisel olarak bir tarafta duruyor ve zaten başka türlü de bu büyük sınanma ve zorlu çabadan alnının akıyla çıkması zor. O enerjiyi, hevesi sadece nesnellik veremez hiç kimseye, çünkü bir savaşın içinde durmak zorundadır her yazar bir başka yazara, döneme veya olguya bakarken kalemiyle. Nâzım hakkında yazmanın, belge ve tarih oluşturmanınsa zor tarafı, onu asla unutmayan, onu bir güneş ve yol gösterici olarak benimseyen her kesim ve özgürlükçü siyaset çizgisinin aslında çoğu noktada hemfikir olmasının yanı sıra bazı ayrıntılarda işi yönetememesi olamaz mı?
Emin Karaca, bu işi doğruya en yakın yöneten belki de ilk kitabıyla karşımızda bu sefer. Nâzım Hikmet kültürü de diyebileceğimiz bu işçiliğin her aşaması, yani şimdiye kadar yazılmış her taraftan, tanıktan ve ortaktan ortaya konan her çalışma büyük şairin yaşamının ve yapıtının bilgisine ulaşmada çok önemli kilometre taşları. Şimdi, daha çok Nâzım Hikmet hakkında, zamanın acımasızca ilerlemesi yüzünden giderek ondan uzaklaşan yeni kuşaklar ve okurlar için bu türdeki çalışmaların önemi sosyo-kültürel planda daha da artıyor. Şablonlara, klişelere onu teslim etmeden ve haklı olarak ona yakın durmuş, yaşamı kuşakların son derece öznel tartışma ve çekişmelerini Nâzım fenomeninde ayrı tutan bir tarih ve biyografi yazmanın zamanı geldi, hatta geçiyor bile…
Emin Karaca’nın “Mistik Romantik Ağır Mahkûm ve Göçmen Şair” kitabı bu anlamıyla, bundan sonraki tutucu olmayan dönemlerde; onun zamana karşı aldığı madalyalar ve onarılan yaralarıyla olduğu kadar hiç silinmeyecek yara izleriyle de hepimize rehberlik edecek, Şair’in ışığını hiç azaltmayacak bir Nâzım Hikmet çağının başladığının haberini veriyor.

KİTABI OKUMAK İÇİN

5 Mart 2015 Perşembe

Genç bir yazara öğütler 3


Sevgili Genç Yazar

Aynı yerde olduğunu bildiğim halde sana tavsiyelerimin giderek mektup halini alması, diyaloglarımızın uzaklaşmasından kaynaklanıyor mudur sence?
Sen yaşadıkça, bildikçe, öğrendikçe ve unuttukça belleğin salt bir amaca doğru kaçınılmaz olarak ilerliyor ki çok tehlikeli buluyorum bu durumu:
Hatırlamak.

Aramızdaki fiziksel mesafe, yani daktilomuz, yazı aracımız zihinsel mesafemizin açılmasına engel olamıyor. Bir türlü kendimi bu akıştan koparamıyorum.
Ne yapalım? Konuşmayalım, anlaşmayalım mı?
Aslında birbirimize hiç ihtiyacımız yok. Zaman zaman monologa düşen diyalogumuzun da ne bizi okuyanlara ne de bütün okurlara bir yararı yok.
Sana kendin için bile hiçbir şey beklememeni öneriyorum bu yaptıklarımızdan.

Sana arada önemli bulduğum anekdotlardan birini anlatmayı çok istiyorum.
Hangisiyle başlayacağıma karara veremeyişim yüzünden buna bir türlü başlayabilmiş değilim.
Sana başlangıçlar hakkında uzun söylevler verebilirim: Başlangıcın doğurganlığı, her şeyi belirleme gücü, artık geridönülmezliğiyle hepimizin üzerinde sadece noktaları birleştirerek ilerlediğimiz bir yola mahkum etmesi...
Daha birçok şey sayabilirim başlangıç hakkında.

Bir keresinde şair Rilke'nin genç bir şaire yazdığı mektuplarında bulduğum mesafeli samimiyeti ne denli kıskandığımı, böyle mektuplar almış olmamın hayatımdaki kaçınılmaz derin etkilerine duyduğum açlığın beni ne kadar çok tutkulu yapacağını düşündüğümü hatırlıyorum.
Rilke o mektuplara belki de hiç başlamadı. Genç şairse belki hiç olmadı. Bazen senin de gerçekten var olup olmadığını düşünmüyor değilim.
Yoksa bu yaptığım geç kalmış bir öykünme mi?

Hayatımda o mektupların etkilerini çok aradım. O arayışa tutku dedim.
Tutkularımın bitmesinden asla ve asla korkmadım. Onlar ne birer ateş ne de her gün bir yaprağı sökülen birer takvimdi.
Tutkular zamanı göstermez; zamanı görmemizi sağlar. Onca derinlik içinde neyle karşılaştığımızı belirlememize yol açar. Biz istedikçe düşündüklerimiz, arzu ettiklerimiz bir heykel sergisi gibi önümüze çıkarlar. Sadece onların sırasını bilmeyişimize rastlantı diyoruz.
O kadar.

Günün birinde seninle karşılaşacağımızı çok iyi biliyorum, ama seni henüz tanımıyorum. Bu belki asla gerçekleşmeyecek. En az senin kadar ben de bir kurgu olabilirim ya da tersi. Buna şaşırmak ya da birdenbire kabullenmek yerine bu diyaloğun ya da söyleşinin hiç geçmemesini, akılda kalacak izleri bulunmamasını diliyorum.

Genç olduğunu unutman gerektiği kadar sanan söylenenleri de unutmak zorundasın. Yoksa kişisel tarihin başlamadan sönebilir. Sana yangınında kurtulmamanı salık veriyorum. En azından kazazede olmanı; fikirlerin anlamlara diz çöktürmemesini sağlamanı; kendi yangınında imdat çağrılarını bir yana bırakıp olgunlaşmaya odaklanmanı.

Her yangın gelir geçer yangın yeri kalır. Belki de tiyatronun alanına giriyoruz böyle demekle. Hayat tiyatro mu? Hiç sanmam. Hayat daha çok yazılışı bitmeyecek ve asla oynanmayacak bir oyun. Aklımız da hep o oyunda. Bir türlü perdeler ile sahne bir araya gelemiyor. Sözlerle gerdiğimiz bir perdenin canlı gölgeleri olmak için yalan da söylemek zorunda kalıyoruz çoğunlukla.

Sana söylemekten, seninle konuşmaktan uzakta kaldığımı sanmıyorum. Koordinatlarımız öyle yazmasa da konuştukça noktaların ortaya çıktığını, onları birleştiren ağ hareketlerinin donuklaşarak bir karar verdiklerini, sonra da unutarak tekrar ve tekrar aynı soruyu sorduklarını görüyorum: Neredeyim?