20 Temmuz 2017 Perşembe

50 Alıntıda Hayat Ağacı 1


1.

Korktuğumsa başıma gelmemişti. Astroloji yazıları konusunda ne medyumik bir yeteneğe ne de yüksek astroloji bilgilerine gerek vardı. Elime tutuşturulan iki-üç sayfalık belgede burçların genel özellikleri yazıyordu ve en altta da noktalı yerleri her seferinde doldurulan bir şablon yazı vardı:
“Bugün kendinizi ……. hissediyorsunuz. Talihiniz son derece …….. . Fakat ……..da ………lar var. Sakın ……. yapmayın. ……… göreceksiniz. Telaşlanmanıza gerek yok. Bir süre sonra …… olacaksınız.”
Noktalı bölümleri doldururken kendimi her geçen gün daha suçsuz hissediyordum. Demek ki şarlatanlık, içinde zamanla nefes alabildiğimiz bir düzendi. İnsanlık suçlarının başlangıcında yaşanan nefessiz saatler zamanla yok oluyordu.

(Yeni Sevgili, roman, 4. baskı 2017)

2.

Yıldızların arasında ne var?
Bir galaksi üst kapsamında düşündüğümüzde sistemler, nebulalar, kara delikler...
Dünyamızdan bir süredir yeni bir teleskopla evreni izlemeye çalışıyoruz. Emekli Hubble'ın ardından onun ardılı olarak yerini alan James Webb acaba bizleri Hubble'ın elde ettiği görüntülerin sarhoşluğundan alıp başka büyülenmelere doğru götürebilecek mi? Yoksa bu görüntülemelerden sızacak yeni galaktik gerçeklerin yarattığı şaşkınlıklar güzelim uzay keyfimizi örseleyecek mi?
Derin bir kuyuya bakar gibiyiz evrene her göz attığımızda. Sinema endüstrisi bu kuyudan su zerreleri getirmeye çalışırken üzerinden o ilk şaşkınlıkları atamamışa benziyor.

(Yıldızlararası, halilgokhan.blogspot.com)

3.

Adam olduğumuzda değil adam kaldığımızda “adam oluruz”…
Adamlık, adamın icadından bu yana hep aynı kalmadı. Gelişti. Bu gelişmenin içine adamdan beklenenlerin giderek azalması gerekti. Bu beklenti, adam olmayanların adam olmaları için en sağlıklı yoldu… Adam, devlet değildir, her istediğinizi karşılayamaz. Karşılamamalıdır da zaten.
“Ne zaman adam oluruz” sorusunda bir zaman, tarih ve vade saklı değildir. Koşullar vardır. Yinelenir. Aşırı durumlarda, adamlığın boyu kısalır… Hem tereddüt halinde hem de ivedilikte adamlık olayı devre dışıdır. Adam olmak bir sakin duruş ânıdır. Her şeye karışmaz. Savaştan, dövüşten, baygınlıktan sonra bakılan bir kullanma kılavuzu gibidir. Adamlardan önce heyecan, kin, nefret ve tutkular çağırır. Adamın tek tutkusu kalmak’tır.

(Adamın İcadı, halilgokhan.blogspot.com)

4.
Zorluk şurada başlıyor aslında: Tanrı, karşısında şairi bulurken, şair kendi karşısında dil ve aklı buluyor. Sözden yazıya uzanan Tanrı’nın olanaklarıyla devinen şairlik kurumu gerçekten de olanaksız bir rekabetin tam ortasında. Tanrı-şair kapışması bir rekabeti simgelemiyor. Çünkü Tanrı ve şair rakip değiller; düşmanlar belki. Tanrı anlatırken, şair söylüyor. Tanrı yer ve kanıt gösterirken, şair sözünü giderek uzatıyor. Metafor ve alegoriyle; Alegori ve Metafor’un alegori ve metaforuyla; zaman/mekanın ironisiyle yapıyor bunu. Şairin gücü daha fazla çünkü açık bir alanda, Tanrı’nın klostrofobisini tüketerek yürüyor. Karşısında Tanrı yok. Bu yüzden rakip değiller.

(Tanrı ve Şair, Yazının Hyper Derecesi, denemeler 4. BASIM 2017)

5.

Savaş çocukluktan itibaren başlar. O dünyaya hâkim olmak istemenin tomurcuğundan fırlayan tahta kılıçlar, çakıltaşından mermiler ve ölüm taklitleriyle yola çıkarız hepimiz sonumuzdaki şiddete doğru.
İnsan, soyunun geleneklerine ve geldiği olduğu yere bakmadan çaresizce özgür olmak ister. Hiç özgür olmadan özgürlüğü istemek özgürlüğün tek çelişkisidir.

(Askeri İtaatsizlik, 2018)

                                                          (devam edecek 17.07.2017 - 17.07.2018)

13 Temmuz 2017 Perşembe

Biz Mal mıyız?


           Bir Kitabın Her Şeyle Boşuna Monologu


Acaba tanışıyor  muyuz gerçekten?

Birbirimizi anlamak bir yana -ki senin beni anlaman sözkonusu sadece- şu an dünyanın ve evrenin bütün dillerinde konuşuyor olabilirim ve sense kafayı kolayca ortak bir dil safsatasına takmış olabilirsin, dilin nihayetinde bir iletişim aracı olduğunu ve giderek her türlü zenginlikten, kapsamdan arındırılıp "herkesin anlaması ve anlatması" için genel bir sadeliğe oturtulması gerektiğini düşünerek.

Hiç de öyle değil. Ama konumuz gerçekten de bu değil. Konumuz ben.

Ben: Kitap.

Çok yanlış zamanlarda ve yanlış yollarda bir araya geldik. Bunu pek umursamadım. En azından sadece ben. Sense benden çok korktun ya da bana fazlasıyla güvendin, derin çıkar ve hesaplar içinde veya harikalar dünyaları yaratarak zihninde.

Benim hep sen olduğumu, olacağımı düşündüm, bu gerçek. Senden asla vazgeçmedim, sabrettim, yılmadım. Ve bu halim, formum benim tercihim değildi. Sen karar verdin, değiştirdin sürekli beni. İçimi dünyanın almayacağı şeylerle doldurdun; bir şifreyken parola, bir anahtarken kapı ve duvarken dağ yaptın beni. Derken sınırlar ve ülkelerle bu uzun hapis hayatına başladım.

Ben zamana ya da mekâna ait değildim. Verilmiş bir sözüm yoktu. Hiçbir şey anlatmayacak ve anlamayacaktım. Sadece bir adım. Ve sendeydi tüm harita.

Kendime değerler, payeler biçmedim; düş ya da sanrı olmadım.

Konulduğum yerde, hep yazıldığım ve basıldığım biçimde kum saatinden yayılan tozlar içinde senin zamanına katıldım.

Dediğim gibi daha başka, daha başka yerde ve sen de daha başka birisi olabilirdin benimle. Ne yazık ki zamandan daha zor bir kavram olan hatırlama eyleminde bile sana yeteri kadar yardımcı olamadım istemediğin sürece. Ben hep yaşadım ve sen hep kendi savaşlarında öldün. Oysa ölümsüz ve buradaydım.

Acaba tanışıyor  muyuz gerçekten?

Bundan hayli kuşkuluyum. Hani senin çok sıklıkla başvurduğun bir huyun vardır:  Her şey yolunda oyunu da diyebiliriz buna. Hafızanı hayatının temel ilkelerini bazen hemen unutmak için kullandığından bu oyuna zaman içinde çok yatkınlaştın. Çıkarlarını tehdit eden rakiplerini, sana göre yaşam haklarını sınırlayan düşmanlarını hep bu oyunla dize getirdin. Şimdi ve burada; benim bir Kitap öznesi olarak neden kültürden, tarihten ve o bitmeyen okuma güzellemelerinden sana bahsetmediğimi ve hiç bahsetmeyeceğimi anlıyor musun?

Zamanla eğlence kategorisine kadar gerilettin beni. Biçime ve tasarıma indirgedin. Neden düşmanca bana baktığını hala anlayabilmiş değilim. Kil tabletten parşömene, rulolardan kodekse geçmenin kronolojik ve kültürler önemleri varmış, kimin umurunda? Asıl bana yazmayı ve benden okumayı unuttuklarını hatırlamaya çalışmak yerine beni de paranın, eşyanın yerine yanına koydun; ruh iken madde, mal yaptın beni neden? Bunun hesabını ver bana. Bana kutsallık atfettikçe sen, üstümden beklenen ganimetler ve fırsatlar daha da alevlendi Herkesin gözleri kör oldu adeta kutsallığı, beni kullanarak yaymaya ve dayatmaya çalışmaya devam ettiğin zaman boyunca.

Ve zamanla biçimin en az söz kadar etkili olabileceği, değer taşıdığına dair tartışmaların da ortasına yalnız bıraktın beni. Ben modernliğe doğru nefes alabilmek için kaçarken, merkezkaç yeni felsefi ihbarların insafına bıraktın.

Hiçbir avuca sığmaz, ele gelmezken yinelenebilir ve kopyalanır hale getirdin beni. Ben çoğaldıkça, söylemek istediklerim azaldı. Ben konuştukça, okundukça üzerimdeki baskılar, aşağılamalar arttı.

Acaba tanışıyor  muyuz gerçekten?

Ben Kitap. Ya sen kimsin?

Okur? Yazar? Basımcı? Yayımcı? Bürokrat? Anketçi? Kullanıcı? Gazeteci? Kimsin?

Ben çoğulum. Ben Kitabım. Biz kitabız. Sen muzaffer, yaratıcı, zengin, öngörülü, yetenekli, dahi, zeki, akıllı, güzel, kültürlü, entelektüelsin de...

Biz mal mıyız?