1 Ağustos 2007 Çarşamba

Paris kimindir?

I.

Paris kimindir?
“Türk Edebiyatında Paris” bu soruya bir yanıt arama çabasının ortasında durmamasına karşın, kendi varlık nedeninden ötürü yanıtlardan biri konumuna geliyor: Çoğul Paris. Paris çok değil, çoğuldur. Bir şehir bazen içinde birden çok şehir barındırır. Şehir-kent ayrımının uçlarında durulduğunda, bir şehrin mekân boyutu dendiğinde kent adını aldığı; insanlarına (özellikle de kadınlarına) ve yaşama kültürüne girildiğinde şehir adına yerleştiği söylenecektir. Bu ayrımdan hareketle Türk Edebiyatı’nın ilk gözağrısı, yabancı şehri ve kenti Paris’tir. Paris, edebiyatımız için öykülerin, yazıların yazıldığı çatı odaları, üniversite kitaplıkları ve yazarlığın rüşdünün kendisi demektir. Yıllardır sadece bir sözcükten ibaret olan Paris Nedim Gürsel’in dilinde gerçek yüksekliğine çıkar:
“Güzel Paris... Yalnızca bir başkent gibi değil, yabancı bir kadın gövdesi gibi hâlâ keşfedilmeyi bekleyen...”

*

Bir Türk ve bir Fransız yazarın Paris yazılarını bir araya getirme çabasının Türkçe ayağı elinizdeki kitapta toplandı. Birçok fotoğraf ve resmi barındıran bu kitaba rağmen, sanki Türkçe yazının yükü, fotoğrafların -belki de Paris turizminin sıradanlaştırdığı görüntüler yüzünden- Paris için taşıdığı düşünsel yükten daha fazla çekicilik taşıyor bana göre; görüntülerin Paris’i sanki sadece Türkçe yazıyla “taşınıyor”. Paris’in her bakımdan birçok yazı(n)sal imgede taşındığını; üstelik birçok imgenin de metaforlar yardımıyla Paris’i yüklendiğini unutmuyorum.
Paris’in üzerine çevrilmiş bir yazarlar turizmi olduğu, bu turizmden geride, büyük oranda edebiyatın kapsamına giren bir yapıt toplamı bulunduğu apayrı bir gerçek. Bunun ötesinde Paris’i, edebiyatın ve düşünsel kıvraklığın izin verdiği ölçülerde keşfetmek, yazarlık serüveninin kentlere dönük yüzünde önemli bir dönemeç.

*

Mimarların, şehir planlamacılarının, belediyecilerin, postacıların ve memurların Paris’inde ortak yönler, daha doğrusu ortak ve anonim bir Paris bulmak üç aşağı beş yukarı mümkün. Ancak Türk yazarlarının Paris’i yapıların, çizimlerin, hizmetlerin, mektup adreslerinin ve mesailerin çok ötesinde bir yerde… Türk Edebiyatı’nın Paris’i, “tesadüflerden başıbozuk güncelere, adına Abbas da denilen Paris yolcusundan Paris sevdasına akan toprak seyrelmesine” uzanan bir çizgide değişmenin, farklılaşmanın ve çoğulluğun mekanı… Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den Enis Batur’a kadar kendi manzaramıza Batı’dan bakmayı öğrenmeyi ve bu karışık düzeyde nostalji öğretimini de içeren bir şehir Paris. İlhan Berk’e “yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz” dedirten o dişi şehir, Ahmet Haşim’de o bilinen ‘delaleti’ ortaya çıkarıyor. Seyahatin bir yalnızlık mektebi olduğu öğretiyi, “Paris Tesadüfleri”nde Ahmet Hamdi Tanpınar’a yazdırıyor Paris. Tanpınar’a göre, Paris’te kendi manzaramız ilgi ve dikkat çekici. Gerçek ise şu: “Edebiyatımızın bugünkü manzarası, merkezi bilinmeyen bir vilayet manzarasıdır.” Paris, ayrı bir yazarlar coğrafyasının dönemsel bir başkenti.
Türk yazarının Tanzimat’tan Cumhuriyet dönemine kadarki bozbulanık Paris serüveni de, kendini bir başka kentte yeniden bulma ile, sözcüklerle bir kentin yeniden inşası arasında bir yerde açıklanabilir. Paris’in ağır ve yüksek edebiyat zevklerinden, çilelerinden bir an için sıyrılmak üzere son sözü yine de Enis Batur söylemektedir:
“Bu şehir kadar hiçbir kadın heyecan vermedi bana.”


II.

Paris ile ilişkilerin ilk ayağı diplomatiktir. Osmanlı elçileri 18. yüzyılda Paris’i keşfetmişler ve Frankların başkentiyle geniş bağlar kurarak mimari, ticari ve teknik zenginliklerden, yeniliklerden yararlanmışlardır. Gerçekte, Doğu’nun en büyük Müslüman imparatorluğunun temsilcilerinin asıl amaçları Gâvurların bilimsel üstünlüğünün sırrını öğrenmek ve hükümdara askeri, idari ve eğitimsel reform önerileri sunmaktır ki bunun için 1839 Tanzimat fermanını beklemek gerekecektir.
Öte yandan Parisliler de bu vesileyle Türkleri ilk kez görme fırsatınıı bulmuş olurlar. 1720 yılında basında çıkan yazılardan ya da kimi mektuplaşmalardan öğrenildiği kadarıyla, birkaç asır önce Viyana kapılarında durdurulmuş olan asırlık düşman Müslümanlar, ya da Akdeniz muhaberebelerinin savaşçıları artık birer gezgine dönmüşlerdir. Garip bir değişimdir bu...
İbrahim Şinasi’den bu yana birbirleri ardına düzenli bir ritimle Paris’e giden yazarlar gerçekte turistlerden sözetmemişlerdir. Kültürün yerinden oynatılamaz başkentinin “ikonlarının” altını çizmek için gitmişlerdir oraya.
Paris bütün erdemlerle bezenmiştir; öğrencilere ya da asker kaçaklarına, modernliğin bütün teminatlarını sunar. Memlekete dönhüşte hepsinin de yanında bir Fransız modeli mevcuttur.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar, 6 Nisan 1953 günü Adalet Cimcoz’a mektup yazarken henüz başına geleceklerden haberi yoktur. Tıpkı onun gibi Paris’e gelen Türk yazarların çoğunda Paris üzerine bir saptamalar ve izlenimler çevrimi mevcuttur. Bu çevrim kendini keşif boyunca seyahatin hakikatine erişmekle sonuçlanır: Huzursuzluk ve bıkkınlık, küçük rahatsızlıklar ve kızgınlık.
Olumsuz bir gelenekten sözedilecek olursa, bu geleneğin tam da ortasında Ahmet Haşim’in portresinin durduğu söylenebilir. Fransız edebiyatını yakından tanıyan bir yazar olarak 1928’de Paris’i ziyaret eden Haşim, yazılarında erken-varoluşçu bir vizyon ortaya koyarkan klişelere kaptırmaz kendini. Yeterince ölçülü bir biçim altında iki savaş arasındaki Fransa’nın kötü cinlerini sergiler, yerleşik yabancının Fransa saplantısının ve Yahudi düşmanlığının tırmanışını ifşa eder. Ama hepsi bu değildir.
Karamsar Haşim, Paris’in çevre mahallelerinde ya da Jardin des Plantes’da, en koyu mürekkebin içine batırılmış düşüncelerinin eksiksiz bir metaforunu bulur.
Rainer Maria Rilke’yi andırmasa da bu yolcunun başkalarına benzemeyen gezileri Malte Laurids Brigge’ninkilere benzer. Böylelikle Haşim, kendini Paris sıkıntısına kaptıran birçok Türk yazarına da yol açmış olur.
1950’lerden sonra başka büyük melankolikler bayrağı teslim alırlar. Ziyaret ve buluşmalarla dolu programına rağmen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın seyahatten seyahate ilgisinin zayıfladığı görülür. 1953 yılında üç günlüğüne Paris’e gelen ve memleket hasretine dayanamayan Sait Faik için de aynı durum geçerlidir: Paris’in otelleri, bulvarları ve restoranları Burgaz adasının sakinlerinin ve Karaköy börekçilerinin yerini tutamaz. Ne var ki durum Ilhan Berk için daha derinlerde seyretmektedir. 1964 yılındaki birkaç aylık ziyaret sırasında tuttuğu günlükta şair, Paris’i açıkça reddettiği bir çöl geçişini yansıtmaktadır bize. Ilhan Berk şehrin yeni ve karanlık bir portresini çizerken, kısmen de olsa bir kadının varlığını yansıtır; ne var ki o da kendisi gibi yabancıdır bu büyük ve işgal edilmiş Babil şehrinde... Ona göre Paris bir yalnızlıktır. Zaten Lautréamont ve Sade’dan esinlenmiş bir gezgin şairden ne beklenebilir ki?

*

Günün birinde herkes yurduna dönecektir nasıl olsa; işte tam da bu yüzden Paris büyük bir nostalji anlamına gelir. Memlekete dönüşte, Beyoğlu’daki bir tavernada, büyük bir otelin barında ya da Beyazıt meydanına yakın bir kahvede çay yudumlarken dinleyenlerin hevesini kırmadan konuşmaya şöyle başlanabilir: “Ben Paris’teyken...” Bu sırada dinleyenler bilir ki konuşmacı hayallere dalmıştır. Kimse ondan gerçekleri anlatmasını beklemez; sözkonusu olan daha çok Frengistan’a girişi sağlayan bir bismillah’tır. Bu ritüel sırasında Doğu ve Batı’nın en büyük geçiş yerlerinden birisi oluşur, ki yazarların çoğu buradan düzenli olarak geçeceklerdir...
Zira Paris, artık tek model değilse bile, yazarların en çok sözünü ettiği şehir olarak kalır; ne var ki 1980’lerden sonra ortaya çıkan belirgin bir kendini beğenmişlik genç yazarların Paris yorumlarının ortaya çıkmasını engelleyecektir. Yazılar, notlar, özel ya da gazetelere yazılmış mektuplar Nedim Gürsel’e kadar birbirini izler. Gürsel’in 1985’te yayınlanan Yerel Kültürlerden Evrensele adlı kitabı son tarihsel noktayı koyacaktır. En sonunda esin perisinin suyu çekilmiştir.
Ama sonuç olarak turistik bir Paris’i yorumlamayı reddeden yazarlar da vardır: Ferit Edgü ve Tahsin Yücel gibi; ki bu yazarlar elinizdeki kitap için
ilk kez Paris üzerine yorumlarını dile getirdeler, klişelerden sakınarak. Acaba onlar için tehlike, adı çok anılan bu şehrin söylen ya da kartpostal olarak yinelenmesi midir? Onların Paris’i tüm bunların berisindedir.

*

Yine de 70’li yıllar boyunca eğer siyasal çekicilik, yani özgürlüklerin Fransa’sı karşısında büyülenme, üstün gelse de (Attilâ İlhan ya da Özdemir İnce’de olduğu gibi) artık tek ölçüt değildir.
Özgürlük ne güzeldir! Geleneksel yerini çoktan terketmiş olsa bile... Bu yüzden büyük siyasal sorunların ötesinde, Paris’in bu anlamdaki yıkılışı kimi yazarlara esin vermeyi sürdürecektir: Örneğin Ataol Behramoğlu, “Paris söyleninin ölümü” üzerine en iyi metinleri vermiştir. Enis Batur ölçülü bir lirizmi seçerek 20. yüzyıl başının büyük şiirine ulaşmak için geçmişin labirentlerinde gezintiye çıkmıştır. Düşlerdeki Paris’in bu çöküş süreci aklın Fransa’sındaki yoğunluk azalmasını çok iyi açıklamaktadır.


*

Nedim Gürsel 70’lerin başlarından bu yana Paris’te oturuyor. O artık bir ziyaretçi değil bir yerleşik. Kesintisiz bir şekilde Paris’te yaşayan ve yavaş yavaş Parisli olan ilk Türk yazarıdır. Onun için Paris için artık platonik olmanın uzağındadır: Seine’in kıvrımları, şehrin parkları duygusallığın yeni bir haritasını oluşturmaktadır ve Türk romancısı bu kadınsı figürü baştan çıkarmaktan başka hemen hemen hiçbir şeyle uğraşmaz.
Hôtel du désir’de, anlatıcının genç sevgilisi Pınar’da Türkiye’yi yeniden buluruz: Bu, çağdaş, melez, Strasbourg Saint-Denis semtinde yaşanan ve anlatıcı kafasını karıştıran bir Türkiye’dir. Anlatıcının dünyanın yeni bir coğrafyasını tanıdığı bu mahallede birbirinden üç bin beş yüz kilometre uzakta iki ülke aynı anda belirli noktalarda iletişim kurmaktadır.
Örneğin Prado pasajı. Ve ardından İlhan Berk’in “yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz” cümlesi doğrulanır. Bu söz aynı zamanda bütün Fransız, İspanyol, İrlandalı ya da Türk yazarlar için doğrudur.

Halil Gökhan, Timour Muhidine
Nisan 2000, Istanbul-Paris

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder