23 Mayıs 2009 Cumartesi

Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları 18


27 Mart, Doğum günün

İçeriden gelen martı sesleri evin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyen baban ve o sesler annenin öfkeli hali.Annen çok eziyet ederdi babana veya sen de öyle olduğuna inanırdın.Annene kızardın...Annen olacaksın ve başka bir dilde aslında onaylamadığın bir davranışı martılara uygulayacaksın.Onları kov, bugün doğum günün, ama onlara kızma...Aslında içeride kimseler yok.Annen ve baban sessizce seni doğuruyorlarSene 19…

***

Dün şehre geldin ve artık şehir senin şehrin değil.
Şehirde her kafamı bir yere çevirdiğimde garip bir şekilde sanki seni birdenbire görecekmişim gibi hissettim. Ama anladım ki sen şehirsin, Şehir de sen… İç içe geçmiş, ayrılmaz birliktelik. İlk defa birisi için böyle bir hisse kapıldım.
Bir şehir bir insanla bu kadar özdeşleşir. Neden böyle hissettim onu da bulamadım… Belki karmaşası, kalabalığı ama o karmaşa ve kalabalıkta bile kendine has bir düzeni. Çeşit çeşit insan profili. Değişken. Nostaljisi ama yanında da günü yakalaması. Eski ile yeniyi garip bir şekilde harmanlaması. Romantizmi, aniden basan öfkesi … Ne yaparlarsa yapsınlar “beni kimse bozamaz, ben buyum” demesi. “Yerseniz, hatta isteyen sever, istemeyen sevmez” demesi. Burası çok kalabalık bir daha gelmem dense de vazgeçilmez olunması.
Ne olursa olsun benim için her zaman yerin hep farklı oldu. Hep de öyle kalacak … Aynı şehir gibi….

***
“Okuma Kulübü buyurun!” dedi çevirdiğin numara.


18 Mart 2009 Çarşamba

Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları 15

29 Aralık

Çocukluğunun o büyük denizi… Gitmediğin zamanlarda bile senin olan o körfez. Yıllar sonra gittiğinde ne kadar küçücük kaldığını hissettiğinde içini saran burukluk…
Sonraları hemen herkesi o benzer rüyayı gördüğünü öğrendiğinde kısmen yıkılmıştın. Rüyanda hep çekilen bir deniz vardı. Tekneler, sandallar ve balıklar yan yatmış denizyıldızları ve deniz kabuklarıyla, yosunlarla örülü kumların üzerinde oynaşıyorlardı.
Yaşadığın sarsılmaya bir anlam veremedin. Bütün hayatının gerçek amacı tek ve farklı olmak mıydı ya da bunu gizleyerek güzel bir sosyal hayatın mı peşinde olduğunu herkese söylüyordun?
Bunu herkes gibi sen de bilemezsin. Ama o mavili sosyal paylaşım sitesinde gıptayla takip ettiğin evli kadının günün birinde yalnız olduğunu açıkladığını görmen de aynı burukluğu yarattı sende.
***
Seni herhangi birisi ve sıradan yapan o “toplu” rüyada içini gıcıklayan tek şey, saatlerce ve günlerce misinanın ucunda gelmelerini beklediğini koca balıkların sadece birkaç adım mesafede çırpınarak seni beklemeleriydi. Onları sepetine koyup evin yolunu tutacaktın, ama eve yaklaştığında her zamanki gibi, bütün diğer toplu rüyalarında olduğu gibi terasta annenin, ablanın ve kardeşlerinin sana el salladıkları sahneyle karşılaşacaktın. Apartman kapısını geçtiğinde dördüncü kata kadar çıkan merdivenlerin yerinde yeller estiğini, tahta ve kalasların, çuval parçalarının sallandığını gördüğünde yatılı okuldan izin için döndüğün günleri hatırladın. Eve yaklaştığında içini buran o heyecan bir anda sönüverdi merdivenlerin yerinde olmadığını görünce…

***

Avuçlarına kumları doldurup, ceplerini şişiriyordun. Suların çekildiği deniz kıyısında batık iki teknenin arasında bir abajur ve iki koltuk gördün.
Kayıp doktorun “Balık tutmaya gidelim bir gün sizinle,” demesiyle rüyadan uyandın.

17 Şubat 2009 Salı

Yanlış Anlaşılan Yolculuk

Michel Henricot : Voyageur V (1998)



Zamanımızın gezginleri adına aşılırken yeniden hesaplanması gereken üç kavram daha var artık: Yön, mesafe ve zaman.
Yönün önceden belirlenmesi, mesafenin yeniden ölçülmesi (zihinsel bir topografyayla) ve zamanın yeniden tutulması (yazının saatiyle) edimlerinde zamanımız gezgininin daha rahat ve işinin daha kolay olduğu söylenebilir.
Jiroskobun uydu merkezli yön saptama cihazlarına dönüşmesi, insan eli taşıma gücünün sınırına kadar gidebilen metre kalıplarına lazerli ve küresel mesafe ölçme aygıtlarının yerleşmesi dünyanın geometrik anlamda küçülmesini sağlıyor.
Zamanın bütün dipnotlarını zorlayan zaman felsefelerinin günümüzde yüzeyde de belli bir sabitliğe erişmesi dünyanın zihinsel anlamda da küçülmesine yardımcı oluyor.
Kısalan gezi yolları yüzünden "yolculuk" kavramı eski anlamını yitiriyor. Gezi sayıları azaldıkça yolculuk kavramı daha da küçülüyor; küçüldükçe "okunmaz" oluyor. Yolculuklar bitince başlayan yolculuk yazıları da felsefi ayrıntılarda yaşama kalıbını seçiyor.
Yol'un, yön'ün ve zaman'ın fazladan mesafe tüketme ve zaman kaybının insani korkulara özgü estetiği yokolmak üzere. Çağdaş yolculuklarımızın düşüncelere, içsel dünyalara ve hayal gücüne yöneldiği bir zamanda gezi ve geçişte karşımıza çıkan pencerenin içinden yeni bir pencere çıktığına tanık oluyoruz.
Zamanımızın gezgini artık kozmik kuşkular ve ilgiler ışığında, berisinde yolcu ve koltuk barındırmayan bir pencerenin önünden, yön, mesafe ve zamanca ortaya çıkan bir estetik kaybının temsilcisidir.
Zamanımızın gezgini yönce daralmayı, mesafece kapanmayı ve zamanca eksilmeyi temsil ederken yön gerçekte değişmemekte (çünkü keşif ve fetih bilgileri korkunç bir biçimde tekrara uğramaktadır), mesafe açılmamakta ve zaman durmamaktadır.
Keşiflerin, fetihlerin, turların ve tıkanan ânın tekrarlı tükenişi, yönü, mesafeyi ve zamanı içe döndürmektedir. İçsel zamanda yapılan yolculuklarda yeni yön mutlak olarak eski yönlerin derinliğini ve yeni mesafelerin üzerinden yeniden uçuşu zorunlu kılacaktır.
Zamanımızın gezgini kaçınılmaz tekrar yolculuklarına çıkarken yanında yön, mesafe ve zaman araçları olarak artık ne götürmektedir? Yeryüzünün her yerinde inanılmaz bir biçimde eşzamanlı olarak eski ve yeni dünyaların mesafece çok yatkın bir komşulukta ve bunun da ötesinde iç içe yaşamalarını zamanımızın gezgini nasıl açıklamalıdır?
"Zamanımızın gezgininin nasıl biri olmalıdır?" cümlesinden kaçınmak ve onu bu sorulardan kurtarmak için gerçekten gerekli odaklamanın merkezine zamanımızın yolculuğunu almak gerekmektedir.
Zamanımız yolculuklarının güzergâhı artık çıkışgidişdönüş ekseninde değil sadece dönüş ekonomisinde gerçekleşmektedir. 1492'deki son fetihle ve yeni dünya tohumlarının atılmasıyla birlikte yeryüzündeki çıkış-gidiş düzeni bir tekrar eksenine oturmuştur. Hindistan'a ulaşma inancının temelinde bir yön kaybı yatmaktadır. Hindistan yönünün kaybedilmesi tuhaf bir şekilde yeryüzünün tam anlamıyla fethedilmesine yol açmıştır.
15. yüzyılda yeryüzüne egemen olan rastlantı ve yanlış anlama düzeni çağımızda hâlâ sürmektedir. Tek bir farkla: Rastlantıların hızı ve yönü değişmiş, dış dünya zihinselliğe ulaşmış, düşler dış dünyanın kurgusunu kurtarır olmuştur.

Yolculuğun Zihinsel Sökümü

"voyage voyage" grafiteria ate 10 de julho de 2007

Yönün tarifsizliği, mesafenin tahribi ve zamanın kozmik teslimiyetinde çağımızın gezgininin karşısında birden çok zaman tarifesi vardır. Gezginlik, göçebelik ve seyyahlık olarak adlandırılan bu tarifelerin etimolojileri
Zamanın kendi kategorileri içinde bu tarifelere bir yer değiştirme felsefesinden daha çok şey bağışlaması, yolculukta sanıldığından daha çok bellek, beklenenden daha çok töz ve umulandan daha çok alternatif zaman örnekleri bulunmasına yol açmaktadır.
Keşif ve fetih objeleri geçerliliğini yitireli beri yolculuğun içeriği zihinsel bir planda kurulmaktadır. Düşüncenin; özel biçimiyle fantastik yolculuk kesitlerinin, yolculuğun zihinsel yapısına sunduğu köklü değişimler çağımız gezgini için ön plana çıkan belirleyici etkenlerdir.
Keşfin yerini alan "geçiş", fetihin yerine "kozmik ziyaret" kuşkularını getirmiştir. 1492 yılına kadar fetihe ve keşfe açık olan yeryüzü artık kozmik istilalara ve talanlara açık bir "geçiş ve ziyaret" mekânıdır.
Zamanımızın gezgini için yeryüzü tabanlı bir yolculuk, eskisinden daha çok belirsizlik, boşunalık ve yersizlikle doludur. Yolculuğun ince bir zihinsel katmana otururken kuşku yoğunluklu bir düzleme kavuşması gezgin, göçebe ve seyyah kavramlarını birbirine yaklaştırmıştır. Birbirine çok yakınlaşan bu üç kavram ancak gerçek bir kozmik ziyaretin ifşasında yüzyüze çarpışarak belki tek kavram boyutuna geçecek ve böylelikle birbirlerine "gerçekten" yardım edecektir. Her üç kavramın da birbirlerine yakınlıklarına rağmen aralarında hâlâ mevcut olan geçişsizlik yüzünden yeryüzü tabanlı yolculuk kavramı ulaşılmazlığını sürdürmektedir.
Sözcükler tıpkı "yolculuk"ta olduğu gibi birçok anlam ve gösterge labirentlerine açılıyor günümüzde. Yolculuk sözcüğünün ki artık 1492'den bu yana onun bir "söz" olduğunu kabul etmeliyiz açıldığı labirentin sakinleri de anlam ve göstergenin ötesinde birtakım göndermelerin izini taşıyor. Giderek karmaşık hale gelen ve kalınlaşan Tarih'in, Geçmiş'ten iyiden iyiye ayırt edilir oluşu kendisini alternatif zaman örneklerinin en başına yerleştiriyor. Tarihin içinde yolculuk için, günümüz düşüncesinin "eski" kavramını da yanına alarak Geçmiş'in karşısında başlı başına bir varoluş biçimi kurma pratiğinin eseridir, diyebiliriz. Bu yolculuğun nesnesi zihinsel bir uğraşın ötesine geçmese de sonuç olarak gövde, ayaklar ve kilometre sayacının yaptığı yolculukların saklandığı yere yakın bir yerde, yani zihinsel bir depoda her an yoruma ve nostaljiye açık bir durumda tutulmaktadırlar. İşte tarihçinin zorlukları burada başlamaktadır: Günümüzde giderek ayaklardan, gövdeden ve kilometre sayacından uzaklaşan ve kendini zihine vuran yolculuk pratiğinin artık zihinsel bir altyapıda oluştuğunu görmenin acı talihi. Ya da Geçmiş ile Tarih arasındaki ayrımın farkına acı bir şekilde varmak.

24 Ocak 2009 Cumartesi

İstanbul'un Gece Yakası

Foto: Şevket ŞAHİNTAŞ
Gideceğim yerin adını bile hatırlamıyorum (ya da çağrıldığım yerin) ama o yeri bulamamak korkusu sarmıyor içimi; çünkü beni bekleyenlerin de gideceğim yerde olduklarını sanmıyorum.
Yakalarımı kaldırmış kış mevsiminin erken bir yaz sıcağı içine adamakıllı saklandığı bir havada Beyoğlu'nun girişine doğru yaklaşıyorum.
Az sonra, içinden bir günde ortalama dört yüz bin kişinin "geçtiği" bir atardamarın sadece ayak tozuyla tıkanmış cidarları içinde yuvarlanıyor olacağım. Bütün adreslerin tek bir semt adıyla anıldığı bu damarın içinde, aynı kalbin atışlarını ileten sosyal bir sıvının partikülleri arasında yuvarlanırken değil bir adres aramak, ya da bir adrese ait olmak, etrafa bakmak bile beyhude!
Burası bir bar önü. Bir cafe de olabilirdi. Ya da bir meyhane. Buraya her zaman uğrayıp uğramadığımı bile bilmiyorum. Genellikle bar, cafe ya da meyhane arasında kesin bir seçim yapmadığımdan olsa gerek, gezindiğim mekanlar arasında görüntüsü ya da çekiciliğiyle aklımda kalmış ya da "her zaman buradayım" dedirten bir yer hemen hemen yok gibi. Çok tuhaf. Bu tekdüze duyguya rağmen, bu semtteki bütün mekan adreslerinin tek bir isimle çağrılmasına rağmen, hiçbir zaman "homojen" bir yapının içinde asılı kaldığım gibi bir duyguya da kapılmadım.
Her zamanki masama oturuyorum; pencerenin önünde ya da duvarın yanında. Hava tam anlamıyla kararmış. Bunu ışıklardan anlıyorum.
Oturduğum yerden caddeyi izliyorum; ya da sokağı... Neredeyse on yıldan bu yana sivil trafiğe kapalı olan İstiklal Caddesi'ni dikey olarak taksiler, özel otomobiller keserken; cadde boyunca bir aşağı bir yukarı resmi arabalar gidip geliyor. Farları da beceremiyor orada, bizimle olduklarını kanıtlamaya. Oysa kanıtlamak yerine anlatmaları yeterliydi.
Tehlike kelimesini düşünürken aslında İstanbul'a "sonradan" geldiğimi hatırlıyorum. Ne yazık ki genellikle bazı kelimelerin geceleri oynadığı oyunlarla kafamı kurcalıyor bu aidiyet cümbüşü.
Karnaval kelimesini düşünmüyorum; ona bakıyorum. Caddeden gelip geçenlerin, metal para sandıklarından para çekenlerin; lotarya ve sinema kuyruklarının; köfte ve dönerci dumanlarının; kapanmış gazete bayilerinin; şekerlemecilerin ve tuhafiyecilerin; giyim mağazalarının oluşturduğu iki duvar arasında sokaklardan gelmeyen ama sokakları ve sokakların karanlığını besleyen bir kalabalık "aşağı" doğru, tünelin sonuna ve "girişine" doğru akıp gidiyor.
Gece kelimesini düşünüyorum. Sanki büyük ve önemli bir yasağı delmişcesine bu kelimeyi düşünürken kapalı gözlerimin ötesinde hiçbir renk belirmiyor. İstanbul'un başka yerlerinden gelmiş birçok kelimeden sadece biri olarak "gece" sözü, Beyoğlu'nu açan anahtar hikayenin ilk bölümü. Bu hikayede hiçbirimizin hikayesi anlatılmıyor. Gecenin açtığı bir hikayede gecenin hikayesi anlatılır ancak. Düşünerek ulaşılabilen bir kelime ve beklenerek erişilen bir ışık olayı arasında duraksamamak için çabuk karar vermek zorundayım.
Gece, eğlenmek, içmek, eve dönmek... Bir ışığın yapamayacağı şeyler; ama bir ışık için tüketilen nesnelerin adları... Sabaha, günün ilk ışıklarına, soğuk bir kahvaltıya, uyanan bir şehre ve yeniden başlayan bir güne ulaşmak için çekilen fiiller. Tam bir ifade olmasa da, ışığın olmadığı zamanlarda yaşayan dilin dilbilgisi...
Pencerenin önünde caddeyi seyrederken, adını hiçbir zaman hatırlamamış da olsam geldiğim yerin içinden caddeye doğru yükselen sesler arasında uzak sesler de ayırdediyorum. 20. yüzyılın başlarında Doğu Akdeniz'in egzotik bir yöresi olarak zevkin ve sanatın görkemi için Avrupalıların akın ettiği bir şehrin içine yayılan seslerin sadece o geceye ait olduğunu düşünmek, gecenin seslerine arkamı dönerek yarattığım tekil eğlenceyi daha da anlaşılmaz ve eğlenceli kılıyor. Ama eğlencenin de bir tarihi ve takvimi var. Üzerine düşen zamanın ışıklarına göre eğlence de neden, gerekçe, süre ve şiddet kavramları arasında şekil değiştiriyor.

Heryerdelik (omnipresence) ve alibi; yani olay sırasında orada olmadığını kanıtlama durumu.
İstanbul'un bir başka ucu olan "gece yakası"nı bu iki kavramın kapsayıcılığı altında anlatmak için düşünmeye başlıyorum.
Gözümün önüne ilk olarak Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir"indeki yazısında İstanbul üzerine sözleri geliyor:
"Bir İstanbul'lunun gündelik hayatında bulunduğu yerden başka tarafı özlemesi çok tabiidir"
Eğlence ve yaşam imkanlarının heryerdeliği karşısında bir İstanbullunun bu imkanların her biri sırasında orada bulunmama durumunu kanıtlayan sözler bunlar.
Üç aşağı beş yukarı herkes anlaşmıştır İstanbul'un bir gece şehri olduğunda... Gündüzleri dişil ve kent'tir İstanbul. Aura'sı su ve topraktan oluşan her şehir gibi. Geceleri ise bir tepesinden diğer tepesine bakıldığında yatağına yatmak üzere usul usul soyunan bir kadın; ama az sonra yaramaz bir oğul gibi herkesin yatmasını bekledikten sonra pencereyi açacak ve kendini gecenin karanlığına salacaktır.
Sabaha kadar sürecek olan İstanbul gecesinin anatomisinde; denizin ve kıyıların; köprülerin ve iskelelerin; camilerin ve meyhanelerin olduğu kadar bunları yapan insanın da takvimi saklıdır. Tanpınar'ın deyimiyle eski günlerde bir "terkip"ten oluşan İstanbul yerini sürekli olarak bir başka terkibe bırakıyor. Bu karışımın rengi geceleri suda parıldayan bir kömür karası. Parıltıların arasından seçilebilen insan hikayeleri, İstanbul gecesinin edebi uzuvları arasında yol bulmaya ve şehrin bir parçası olmaya çalışıyor. Gelgelelim, kolektif zamandan başka bir değişim aracı tanımayan şehir, gündüzlerinde, bireysel takvimleri toptan reddediyor; çünkü İstanbul, günışığında endüstrinin, ticaretin, trafiğin ve denizin mekanı. Gece ise bireysel takvimler sahne alıyor; hiçbir el rehberinin tarif edemediği yokuşlarda, hiçbir krokinin çizemediği sokak kıvrımlarında ve hiçbir tarifin bulamadığı hanelerde İstanbul'un gece yakası soluk alıyor.
Beyoğlu'nda gezmek; eğlenmek için gezmek her zaman için Beyoğlu'nda olmanın bir adım gerisinde olmuştur; çünkü nasıl benzerlik aynılık değilse, Beyoğlu'nda olmak, bir süre sorunu olarak Beyoğlu'nda olmak değildir.
Sayıları değişmese de, açılan her mekan kapısında yeni ve bilinmeyen bir kart ortaya sürülür. Süreye bağlı olarak oyuncular ve oyun sürekli olarak değişir. Beyoğlu'nda gezerken eğlence denen oyunun da sürekli değişmesi Beyoğlu'nu farklılaştıran bir ritim ve yaşam vurgusudur.

Gideceğim yerin adını bile hatırlamıyorum (ya da çağrıldığım yerin) ama o yeri bulamamak korkusu sarmıyor içimi; çünkü beni bekleyenlerin de gideceğim yerde olduklarını sanmıyorum.
Gideceğim yerin ve orada kimlerin olduğun bir önemi yok. Çünkü ben İstanbul'da zamanı geçirmenin bir zorunluluğu olarak Beyoğlu'na eğlenmeye gidiyorum.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Kirli Güzellik

1.

Güzel olan şey hiçbir zaman devinmez. Buradan "güzellik hareketsizdir" önyargısını çıkarmamalıyız. Güzel olan, güzelliğin eylemidir. Çünkü güzellik cismen yoktur.
Aynaların bize bildirdiği her şey simetriktir. Yazılı güzelliğin yansıma alanı olan yazı da düşünce ve fantezi dünyasının asimetrisinin boyunduruğu altındadır. Yazdıkça düşünceler kendi etraflarında dönerler; geometrik olarak büzüşür, genleşirler. Fantezilerse yazı dilinde aynı etkileri yaratırlar. Yazı alanının köşeliliklerine sığdıkları söylenemez; bu darlaşma yazı dilini bir öforiye dönüştürür. Yazı tam da burada söylenmeyenleri, bağışlanmayan ve anlaşılmayanları içine almaya ve onları sıradanlaşmış bir sözdizimi kalıbına sokarak sunmaya başlar.

Güzellik biçimlerle var olur. Sınırsız bir serbestlik alanında güzellik elde edilemez. Yazı da güzelliğe sınırlı ve verimli bir bakış yargısı alanı verir. Her ikisinin de bu uyumlu görünen işbirliğinin son sınır çizgilerinden birisi etik olabilir. Bir diğeri de saydamlık.

Güzelliğin insan -özellikle de kadın- bedenine tıkıştırıldığı 20. yüzyıl sonlarında sanat ve bedenin de ayrışması yaşanır: Utanma çağının sonu demektir bu. Yaşamın, dünyanın ve insan bedeninin fazlasıyla görüntülerine ihtiyaç duyulduğu bu dönem, yaşamsal, dünyasal ve insansal bedenleri de cinsiyet kategorilerine kodlar: Dünya için ülke sınırları (büyük siyasi kutuplaşmalar), yaşam için ekonomik sınıflandırmalar, insan içinse özgürlük ve demokrasi kalıplaşmalarının da yardımıyla sayıları 6'yı bulan cinsel kategoriler.

Kapı (sınır kapısı), para (ekonomi) ve seks (cinsel kategoriler)… 21. yüzyılın başında güzelliğin normalleri bunlardır.

"Güzelin kendisini, sade, saf, katıksız, insan teninin, renklerin ve daha birçok süprüntünün kirine buluşmamış güzeli, kendi olduğu gibi görebilen, formunun biricikliği içinde temaşa edebilen bir insan neler duyar acaba?" Platon, Şölen

Ekran, perde, monitör ve silisyum alaşımı taşıyan bütün diğer eşyalar. Bunların tümüne birden "kir göstermeyen" göstergeler diyebiliyoruz. Yazıdan görüntüye hakikat, içinde doğrulardan başka özneler de barındırmaya başlanılan bir sürece girmiş bulunuyor. Bu sürecin çıkışı, siber toplulukların dörtlü yazı sistemine (hiperyazı: ses, yazı, görüntü ve link) tam olarak uyum sağlamaları ve yazının bu dört element içinde bir bütünleşik olarak son halini almasıyla gerçekleşebilir.

Bu kesin durum karşısında güzelliğin klasik anlamıyla ne yapacağız? Onu hâlâ saflık, sadelik ve katıksızlık filtreleriyle aramaya çalışmamız bizi tanımsız bir labirente terk etmez mi?

Eskizden vektöre, fotoğraftan dijital sanata, çizgi romandan anime filmlere geçerek bunları yaşamaya başladık bile. Hazırlık olarak mı? Belki. Belki değil. İçinde kaybolacağımız yeni bir dünyada klasik dünyanın sonuna hazırlanıyoruzdur mutlaka.

Ya bedenler? Bedenler sanallığa direniyor. Haz, arzu ve tatmin arayışları bu direnci kırmaya koşullanıyor kredi kartları tarafından.

Güzellik bankası. Güzel para makineleri. Müşteri temsilcileri. Sigorta poliçeleri. Yalan ve kandırma kusan güleç yüzler. Akşamın altısına kadar alabildiğine sahte ve rahatsızlık vermeyen bir günlük koşuşturma. Kansız bir dolaşım. Tüm bunların içinde sahici, gerçek, hakiki ne olabilir. Gerçeklik, bir üst akıl adına dolandırılmıştır. İnsan, demokrasi, sosyal düzen, şehirleşme, kirlilik, temizlik, küreselleşme. Katil öldürürken kendi adını bilerek söylüyor ve bütün ipuçlarını ortalıkta bırakıyor.

Katilin kartviziti haline gelmiş maktulün özgür iradesi.

2 Ocak 2009 Cuma

Bir gün herkes blogger olacak!


Dikkat! İletişim kurduğunuz kişi sayısına göre sınıflandırılıyorsunuz. 2-100 arası kişiyle iletişim halindeyseniz mobilephoner, 101-500 arası ise websiter, kişi sayısı 2’den azsa blogger’sınız.

1.
Hemen itiraz etmeyin. İletişim diyoruz. Konuşma ya da anlatma, söyleme değil. Yani gönderdiğiniz mesaja cevap aldığınızda ve bu cevap hayatınızdaki bir etkinlikte değişim yarattığında iletişim büyüsü gerçekleşiyor. Değilse tek başına söyleyen ve dinleyen, çevresinde söyledikleri bir kulağından girip ötekinden çıkacak kişi bile bulunmayan yalnızlar ordusunun öteden beri Web’de yerleri var: Bloglar.

Blogger’ın tarifi çok kolay. Ama onları anlamak zor. Kendini anlamayı tanımayı bir psikologla konuşur gibi içtenlik içinde gerçekleştiren kişiler blogger’lar. Teknoloji ya da sanat veya medya, günlük, oyun; ilgi alanları ne olursa olsun her an yazmayı, yayınlamayı elden bırakacaklarmış gibi görünen birörnek sayfalarında dipten dibe gelişen yeni yalnızlık devriminin sessiz isyancıları.
Bir gün dünya blogger’ların olacak. Bir gün herkes blogger olacak!


2.
Blogger yeni bir Red Kit mi? “Ben yolların yalnız kovboyuyum,” deyip atını ufka doğru sürerken geride yalnızlığın derin izlerinden başka bir şey bırakmayan?
Unutulmamalı ki o yalnızlık özgürlüğe çıkan tek yol. Dolayısıyla da bağımsızlığa. Her iki kavramın ve etkinliğin karıştırılması, hatta bilerek kavramların birbirlerinin yerine kullanılması blogger’ları olduğu kadar bütün hayat kullanıcılarını yalnızlığa iten ve yalnızlığı çıkmaz hale getiren en önemli etken.
Red Kit özgürdü, ama bağımsız mıydı? Atı, köpeği, Daltonlar ve görev talepleri bitmek bilmeyen şerifleriyle yolunu kendi seçme lüksü var mıydı?
O bir çizgiroman kahramanı diyenler için son sözüm şu: Bu giderek küçülen kürede yaşayan bizler de evrenin kötü bir şiiri ya da kafiye hatası olamaz mıyız?


3.
Web’de dolaşırken bir Fransız sitesinde aşağıdaki şiiri buldum: Chant de blogger. Belki de yazan kişi -anonim olduğu belirtilmişti- meşhur gotik Fransız şair Lautréamont’un “Chants de Maldoror”undan esinlenmişti. Fransızlar, İngilizcedeki –er soneklerini kasten “örggğğ” olarak okurlar, “ırr” olarak telaffuz eden İngilizlerin aksine. (Bkz. Pembe Panter filmi, Steve Martin, 2006)
Maldoror’un kitabı Maldoror’un Şarkıları olarak Türkçeye çevrilmişti. Bense Blogger’ın Türküsü demeyi uygun gördüm.

BLOGGER’IN TÜRKÜSÜ
O şimdi blogger.
Ellerini buz kesiyor
Eldivenleri gibi geçirdiği klavyede
Adının eksik halka harflerini arıyor
Buraya nereden geldi bilmiyor
O hiç hiç hiç ama hiçbirşey bilmiyor
O şimdi blogger
Az önce sanki bir at geçti uyuklayınca
O bir elma sepeti bekliyordu
Ctrl+alt+shift yapınca
Buraya nereden geldi hiç bilmiyor
O hiç hiç hiç ama hiçbir şey bilmiyor
O şimdi blogger
Girişleri ters bağlanmış itilmişliğin
Ona kalan hayatın artık bir nedeni yok
Çemberin dışında doğmuş girsin girmesin
Buraya nereden geldi hiç bilmiyor
O hiç hiç hiç ama hiçbir şey bilmiyor
Anonim


4.
Yalnızlar rıhtımının hiçbir sahile, iskeleye gitmeme gibi bir özelliği vardır.
Buna rağmen büyük blog üreticilerinin, yani blogger’lara ücretsiz servis sağlayan dev web şirketlerinin -son olarak en büyüğü olan blogger.com’u google.com satın almıştı- gerçek blogger’lara liman mı mezbaha mı oldukları sorusu düşündürücü cevapları da yanında getiriyor.
Blogger kullanıcıları bu şirketlerin servisinden sonra mı doğdu yoksa blogger’lar mı bu şirketleri doğurdu sorusu da en basit tanımıyla yumurta-tavuk felsefesi çıkmazına sürüklüyor bizi.
Tabii ki Google, Youtube.com’u da aldıktan ve facebook hisselerini ilk alma fırsatını Microsoft’a kaptırdıktan sonra gözünü blogger’lara yeniden dikti, zira bloglar video paylaşım sitelerinin gerçek kaynak sağlayıcısı. Video paylaşım siteleri genellikle haber sitelerinden ulaşılan linklerle kaynaklarını sağlıyorlar, aramalar ve e-mail trafikleri dışında. Tabii bir de facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinin duvar yazıları.


5.
Blog servis sağlayıcısı firmaların sermayeyi kedilere yüklemeleri kadar abesle iştigal bir durum olamaz. Örnek mi: Blogger.com’un örneğin yahoo.com gibi bir dağıtıcı, eski portal yapısını anımsatan yeni önyüzleri gibi bir önyüze sahip olmaması. Sanırım bu konudaki organizasyon maliyetleri şimdilik “ucuzcu” gibi duran, ama alttan alta yapılanmayı, satın alarak büyümeyi seven Google gibi firmalarda çekinmeler yaratıyor. Risk yüksek, sonuç olarak ilk başta “.edu” uzantılı e-posta adresleriyle kurulan, bir anda dünyada patlayan ve pek yakında da “patlayarak” üreticisinin elinde kalacak gibi duran facebook.com bile bu süssüz önyüz virüsüne bulaştı. Bu durum temel olarak web’in içeriksiz geleceğini ve yakın geçmişini de ifade ediyor. Bomboş bir önyüzle birlikte açılsa da içeriksiz web’e alternatif olarak ortaya kendiliğinden çıkan bloggizm akımı da içerik geleceğinin en önemli şanslarından.
Bloggizm köşe yazarlarından gazetecilere, kültür yayıncılarından eleştirmenlere kadar birçok konvansiyonel medya aktörlerini tehdit ediyor. Web üzerine olduğu sürece bu tehdit tamamlayıcı, geliştirici bir faktör olmanın ötesine gitmemeli, gitmeyecek de. Çünkü web alanı, isimsizlerin yeni kıtası ve artık kesinkes pazarlama dünyasının yönettiği klasik haberleşme ve iletişim dünyasına karşı yeni, gerçek, özgür, bağımsız (her ikisi ya da sadece biri) ve etkin kıpırdanmalar içinde.


6.
Dünya iktidar ve sanayi devriminin mirası olan ekonomi paradigmalarından sonra 21. yüzyılın başına iletişim paradigmasının egemenliğine tamamen girmiş durumda. Bilgi yönetişimi bütün ekonomik süreçleri etkisi altına alıyor, çünkü dünyayı yeterinden fazla “tanıyoruz”. Bilgi dünyanın 23˚ 27’ açıyla eğik dönüş hızından daha hızlı dönüyor artık. Bu dönüş sırasında kişilerin evrimi evriliyor, çevriliyor; tüketici kullanıcıya, okur izleyiciye dönüyor, ziyaretçi katılımcıya…
Bilgiden yoruma giderken uğradığımız kontrol noktası hâlâ insani karakterini koruyor: Vicdan. Bilgi-yorum yolunu “bilişim otoyoluna” çevirdiğini düşünen; dünyaya, insana ve bilgiye hiçbir şey vermeden alacaklı gibi bakan teknologger’ların pazarlamacı algılarını içerik fırtınalarıyla sarsmanın zamanı geldi bile.
O algıdan bakarsanız şu kategorize edici haberi her zaman anladığınızı sanabilirsiniz:
“Dikkat! İletişim kurduğunuz kişi sayısına göre sınıflandırılıyorsunuz. 2-100 arası kişiyle iletişim halindeyseniz mobilephoner, 101-500 arası ise websiter, kişi sayısı 2’den azsa blogger’sınız.”