2 Ağustos 2007 Perşembe

ANLAMINI BİLMEDİĞİM KELİMELER

Adamla kadın bir mağazada karşılaştılar.

Adam unutmamıştı. Kadınsa unutulmamıştı. Kadının gözleri kupkuruydu ve içi ağlıyordu. Adamsa onu “ağlıyordu”.

Kaybettikçe kazanılan ve kazandıkça kaybedilen bir dünyada, bir mağazada sessizlik içinde karşılaştılar.

‘Birisini unutmak yoluna devam etmektir,' diyordu içinden kadına bakarken.

Onda kaybettiğini sandığı, unuttuğu kişiyi bulduğunu düşündü.

Bir bulut nasıl güneşe benzerse o kadar ona benziyordu.

Güneş yoksa bulut yok çünkü ışık yok.

Yüzündeki ışık onu içine çekivermişti.

Bir ağacın önce gövdesini fark ederiz. Mevsim ne olursa olsun meyveler en sonda gelir. İşte tıpkı böyleydi görülen durum. Adam kadının ince dudaklarında, ortadan ayrılmış saçlarında ve ensesine uzanan saçlarında, kenarları kalın siyah çizgilerle belirginleşmiş gözlerinde, gülümsemesinde, beyaz dişlerinde uzun zamandır görmediği bir rüyayı gördü ve bir rüyadan ilk kez uyanıyormuş gibi ayakta uyandı.

"Merhaba, ona çok benziyorsunuz."

"Anlatın."

"Anlatamam. Deminden beri onu düşünüyordum, sonra sizi görünce o sandım birden. Sanki o konuşuyor, ama aslında ben ondan kaçıyordum."

"Anlatın."

Adam, onun kızacağını düşünmüştü. Birisine benzetilmek, birisi sanılmak: Yanlış bir defineyi bulmak gibidir birisini ötekine benzetmek. Bazen yanlış, yersiz bir tokattır. Adam kadının sakinliğine inanamadı. Ya oydu, ya da kendisi. Ama kendisi bu kadar gerçek olamazdı. İnanmaktan başka çaresi yoktu adamın. Sızlanmayı bırakıp anlatacaktı. Anlatmak istediği için değil, o "anlatın" dediği için. Bu sesin geldiği yere ansızın çekilivermişti. Gözler aynı güneş ama başka bir sıcaklık. Kendisi olan bir sıcaklık. Güneş sadece bir giriş kelimesiydi belki. Bir davet.

Kadının çok az vakti vardı. Oradan geçiyordu, derken bir haber aldı, beklemesi gerekiyordu biraz daha, arkadaşları geçerken onu alacaklardı.
Adam geçecek olan bu sürenin bir yüzyıl olmasını diledi. İçinde, anlatması yüzyıllar sürecek kadar çok şey birikmişti.

Ama anlatamadı.

Gözlerini ondan alamıyordu. Onun kendisine dönüşmesini büyük bir merakla izlerken ağzından duymadığı, anlamlarını bilmediği kelimeler çıkıyordu.

*

Kal. Buradasın. Gitme. Nasıl olur. Nerdesin. Sen. Bizimle.

Bu kelimeleri anlamıyordu ve artık bilmiyordu. Kadına bakarken nerede olduğu bilgisini yavaş yavaş yitiriyordu. Ve sonunda bitti bu farkında oluş.

Artık bir adadaydılar. Onları getiren tekne, tanıştıkları tekne kıyıda yan yatmıştı batmış gibiydi. Bütün bunlar o adadan dönmeyecekleri anlamına mı geliyordu. Son yolculuk muydu?

Kıyı boyunca tek başlarına yürüdüler. Yan yana görünüyorlardı ama yalnız gibiydiler. Her şey değişmişti. Kadın kendisi olmuştu, ama bir adadaydı ve adada zaman anakaradan farklı akıp gidiyordu. Adam ise farkındaydı, adalarda erkekler ağaçların, ışığın ve toprağın kölesiydiler. Adalarda erkekler adamdı, erkek değil.

Yanlış yerde değillerdi ama, zira bu adada biraz daha az ağaç vardı ve biraz fazla kadın.

Adam hiç kimseyi görmüyordu. Yalnız kıyı ve kıyı boyunca ıslak kumları çizerek giden kadını.

Adam kesinlikle onu düşünüyordu.

Arkasından gelmemişti, onu takip etmemişti. Aynı yere gitmeleri ne anlama geliyordu. Üstelik de bir adaya. Kadının daha kadın olduğu, yükseldiği ve erkeğin toprağa yaklaştığı bir ottan farkı olmadığı, güneş altında ırgat olduğu bir kara parçasına.

Kadın için seçilmiş bir yer olduğu söylenemezdi, erkek için de. Ama oraya kaçtıkları kesindi. Gerçek dünyadan. Onları izleyen hayaletlerden ve hatıralardan.

Hatıralardan kaçamadıkları için değil belki de soyunamadıklarından o hayaller önünde.

Bu yüzden ıssız bir kumsalı seçtiler belki de. Sadece ikisine ait hikâyeler önünde soyunabilmek için. Bu ıssız kumsal ona bu hikâyeyi versin diye.

*

Hikâyemizin yeni bölümünde kadınla adam bir adada karşılaştılar bu kez. Girit'e benzeyen bu adada kadın üç katlı bir evin bodrum katını tuttu. Evinin kapısı girişten görünmüyordu, ama arka bahçesi denize kadar uzanan bir tarlaya bakıyordu. Adamsa o tarla içinde, korkulukların sebze gibi dikildiği, ama hiçbir şeyin yetişmediği -belki deniz tuzu yetişebilirdi- o tarladaki ahşap kulübeyi kiraladı.

Şimdilik bir sezonluk anlaştılar evsahipleriyle. Evsahipleri yıllardır boş duran, belki de onları bekleyen bu evlerin tutulmasından çok hoşnuttular. Yalnızlıklarının bozulmasına aldırmadan bu yeni komşularının, birbirlerinden başka şeyle ilgilenmeyen bu komşuların tadını çıkarmaya başladılar.

Deniz tuzları kadar yalnız o tarla, tarlaya bakan evinde kadın. Adam şimdilik sadece denizle ilgileniyordu. Yanında kâğıtlar getirmişti. Kalemi olduğu görünmüyordu, çünkü cebinden hiç çıkarmıyordu, sadece boş kâğıtlara bakıyordu, sonra tarlaya, korkuluklara ve bahçeli evine kadının.

Birbirlerine önce günler boyu baktılar. Aralarında deniz tuzlarının üzerinde yükselen korkuluklar, korkuluklar arası gerili ipler varken uzun uzun seyrettiler birbirlerini. Bu bakışmalarda araştırdıkları tek nokta özlemin sürekliliğiydi.

Adam kadını özlüyordu, o bodrum kattaki kadını. O tarlaya denize açılan bahçesinde küçük masanın etrafına dizdiği sardunya saksılarında yazgının dizilişini arayan kadını. En küçük saksılar kümesi çocukluğu olmalıydı, ortancalar ilkgençlik ve en iri saksıdaki en yüksek sardunyalar ve en gösterişli çiçekleri olan sardunyalar şimdiki halini temsil ediyor olmalıydı.

Adam kalemi günler sonra ilk kez cebinden çıkardı ve en boş kâğıdı buldu tomarların arasından. Kâğıtların hemen hepsi buruşmaya yüz tutmuştu, beyazlıkları sarıya çalıyordu artık.

Kâğıda bir şeyler karalayıp buruşturdu. Havaya attı. Rüzgâr buruşturulmuş kâğıdı biraz ötedeki korkuluğun yanına kadar attı. Sonra kağıdı yerden aldı, açtı tekrar bir şeyler karalayıp havaya fırlattı, rüzgar bu kez kağıdı geriye doğru sürükledi; kadının bahçesine doğru.

*

Kadın mutfakta yemek yapıyordu. Üç kişilik bir masa hazırlamıştı, ama kimseyi davet etmemişti. Her akşam yemek vaktinde tekrarladığı bu ayin için yaptığı hazırlık sırasında gene her zamanki gibi heyecanlıydı. Gelecek misafirleri uzun zamandır görmediğinden değil de sanki misafirlerden birisine karşı duyduğu özel ilgiden olmalıydı.

Fakat yine kimse gelmedi. Kadın yemeğini tek başına yedi. İki kişinin boş tabaklarına yine baktı. Yıllar önce giden birilerinin günlük yasını tutması sona erince boşalmış ve boş tabakları topladı, ertesi sabah yıkamak üzere evyenin üzerine bıraktı ve okuma odası haline getirdiği yarı loş yarı aydınlık odaya çekildi. Odanın penceresinden kararmakta olan havada, gökyüzündeki korkuluk siluetlerine baktı. Korkuluk tarlası geceye hazırlanıyordu.

Adam başka bir adaya gitmişti ve birkaç gündür ortalıkta yoktu. Okuma masasının üzerindeki lambayı yaktı ve masa üzerinde günlerdir duran buruşturulmuş kağıtları yeniden gözden geçirdi.

Kağıtlarda bir adres, isim ve not vardı. Mavi bir kurşun kalemle yazılmıştı hepsi de.

Gidiyorum. Gelmezsem. … adası. Mavi pansiyon.

Kadının hiçbir şey sakladığı yoktu, ama masaya koyduğu iki kişilik boş tabakları her sabah özenle yeniden yıkıyor ve mutfak dolabına yerleştiriyordu. Tabakların anlattığına göre birisi bir deniz kazasında ölen küçük kardeşi, diğeri de giden ama dönmeyen sevgili içindi. Onlar olmadan boğazından bir şey geçmemesi bir yana soluk bile almıyordu. Belki de bu yüzden korkuluk tarlasına kadar gidiyor ve öteye geçemiyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder