7 Aralık 2011 Çarşamba

Ekho ile Narkissos


Ekho ile Narkissos


Halil Gökhan




“Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu aşka karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.”




Mitolojiye göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden, davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi. Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, tıpkı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler. Başkalarının hakkına saygı göstermeden ve gerçeklerle bagdaşmasa bile daima kendilerini haklı göstererek ve o hedefi, gerekli emeği vermeden bile haketmiş sayarak en onde, en gözde ve tek olmak isterler.Kendilerini başkalarının yerine koyamaz ve başkalarini anlayamazlar.Sanki hersey sadece kendileri için vardır ve ne olursa olsun herşeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bagdaşmayan, başkalarinin zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadiklarinda öfkelerine hakim olamaz, saldırganlaşır ,çöker hatta ağır psikotik tablolara girerler. 


Narkissos ve Psikiyatri
Narsizm terimi ilk olarak Nacke tarafından psikiyatriye girmiştir. Bir taraftan kendine saygı kavramı gibi çok olumlu bir kavramın temelinde bulunduğu gibi, diğer taraftan da aşık olan ile olunanın tek bir kişide toplanması şeklinde tarif edebileceğimiz kişinin kendisine aşık olması gibi çok ağır psikopatolojik bir süreç olarak da karşımız çıkar. Bu iki uç arasında da pek çok psikopatolojik fenomenin etiopatojenisinde kendisini belli eder. Genellikle, narkissizmde, libidinal enerjinin büyük bir güç ile egoya oturmuş olmasına mukabil, libido enerjisinin etraftaki objelerde çok zayıf olması söz konusudur. Temel narsizm’de ego’daki bu güçlü libidinal enerjinin hayatın ilk günlerinden beri süregelmekte olmasına karşın; ikincil narsizmde libidonun dış objelere yönelmiş olduktan sonra bu objelerden geri çekilerek tekrar egonun hizmetine sunulmuş olduğunu görürüz. Narkissos, dağlarda tek başına dolaşan güzel bir delikanlıdır. Dağ perilerinden Ekho ona aşık olur, fakat bir türlü aşkını ifade etmesine imkan yoktur; Ekho hiçbir zaman kendisi konuşamaz; ancak, uzaktan, kendisi gözükmeden söylenenlerin son kelime veya hecesini tekrarlayabilirmiş. İşte böylesine umutsuz bir aşka tutulur Ekho. Narkissos arkadaşlarını ararken, “biri var mı burada” diye sorunca, Ekho da “burada” diye cevap verir. Bunun üzerine Narkissos da “gel” diye yanıtlar. Zavallı Ekho, umut ve sevgi içinde “gel” diyerek ortaya çıkar; fakat kendini beğenmiş Narkissos her halde Ekho’yu beğenmemiş olacak ki, pek yüz vermez ve çekip gider… Ekho kırgın, üzgün, umutsuz bir halde dağlardaki mağaralara sığınır. Ve oradan da, kendisini hiç göstermeden duyduğu sözlerin son kelime veya hecelerini hala tekrarlayıp durur… Ancak, bütün bu olup bitenleri öğrenen cezalandırma tanrıçası Nemesis, kalpsiz ve kendini beğenmiş Narkissos’u, bundan böyle kimseyi beğenip sevmemekle ve bütün aşkını yalnız kendisine yöneltmekle cezalandırır… Bir gün Karkissos dağlarda dolaşırken ağaç ve yeşillikler içinde kaybolmuş bir pınara rastlar; eğilip su içmek istediğinde suda gördüğü hayali beğenip ona hemen aşık olur; ne var ki beğendiği bu hayal kendisinden başkası değildir… Suda görüp aşık olduğu hayali elde etmek için eğildiğinde de suya düşüp boğulur. Haberi alan dağ nympha’ları güzel delikanlının cesedini bulup görmek isterler, fakat o güzel Narkissos’un cesedi yerine güzel bir çiçek bulurlar: Nergis… 


Freud ve Narkissos
Sigmund Freud narsizm kavramıyla çok geç bir döneminde ilgilenmiştir. Ondan önce bu kavram bir sapkınlık olarak ele alınıyordu. İnsan ruhu ve bedeni dışında bir aşk ve arzu nesnesi aramanın ötesinde özne kendi bedenini nesne olarak seçmesine dayanıyordu. Freud bu anlayışa yeni bir kavram getirerek onu gerekli bir insani itki olarak yorumladı. Freud narsizmi sapkınlıktan çok “ben”in zorunlu bir yapısı olarak yorumlarken insanın çocuklukta kendi bedenini cinsel itkilerinin bir nesnesi olarak Kabul edip oto-erotizme eriştiğini öne sürüyordu. 
Bu kavram ben’in ve hayatın itkilerine dahil olan bir dinamikten kaynaklanıyordu. Bu taban üzerine ideal kavramları ve daha tekil olmak üzere ideal Ben ve ben İdeal’i ortaya çıkıyordu. 




Narkissos ve Ayna
Narkissos’un suya yansıyan suretini görmesi ve kendine âşık olmasıyla birlikte portreler tarihi başlar. İnsanın kendi yüzüne hayran olması, ondan bir tane daha istemesi ve onu çoğaltmasıyla da aşılır. Saklanan yüzün gerçek değeri yüzün sahibinin kendini dondurulmuş bir zamanda hatırlamasıyla da artar. Böylelikle portre geleneği tamamlanır.
Resimlenen yüz, fotoğraf ve sinema tarihinin başlangıcına kadar insan portresinin monotip çehresini oluşturdu. Kral portreleri, soylu kadınların yüzleri, ressamların karanlık atölyelerindeki modellerin solgun bakışlı ve beklemekten sabrı taşmış, şaşkın, umutsuz yüzler... Hepsi de bu çehrenin hareketsiz, sabit unsurlarıydılar. 
Narkissos’un yüzü fotoğrafın icadıyla birlikte görüntü yankılarına boğuldu. Bir anlamda Narkissos, Ekho’ya kavuştu ve hiçbir kara sevdaya nasip olmayan bir yazgıyla portrelerin tarihinin sonunda birleştiler.
Ve durgun tanrıların dağı Olimpos “hareket”le yıkıldı. Hareket tanrıları dünyayı sardı. Dünyanın hareket etmesi, evrenin hareketlerinin keşfi Olimpos dağının kara bulutlarına şimşekleri yükledi. Ve mitolojinin tanrı sağanağı, hareketli bir evrenin kapısı olan bilinmezliğin ve kuşkunun selinde boğuldu. 
Tekerleklerin otomobil gövdelerini taşımasıyla, sinema da fotoğraf karelerini hızlandırdı. Portreler küçüldü, çünkü o zamana kadar resim sanatının çok önemsemediği kollar, bacaklar ve doğa resim çerçevesinin içine girmeye ve aynı anda aynı çerçevede binlerce resim birden yer almaya başladı. 
Bu ölümcül nokta resim sanatı için tarihsel ve evrimsel dönüm noktasıdır. Resmin yoğurduğu görüntü artık çoğaltılabilir ve sınırsız sayıda saklanabilir bir enstantane malzemesidir. Kadraj değersizleşmiştir, artık onun yerine görüntülerin hikâyesi ve yazınsal alandaki içeriğin görüntülü ve sesli aktarımı önlerde saf tutmaktadır.
Günümüz resim sanatını taşımaya çalışan kadraj, geometrinin bile çok uzağında kalmıştır. Çağdaş plastik sanatları tahakkümü altına alan yerleştirmeler, performanslar, happening ve video oyunları kadraj yerine figürsüzlüğü, figür yerine ise objeleri temel aldılar. Figür, portrenin en büyük eşlikçisiydi. Koruyucu ve kollayıcı. Onsuz olmayacak bir portre günümüzde artık sadece moda dergilerinde, fotoğraf stüdyolarının vesikalık arşivlerinde, düğün fotoğraflarında, 3. sayfa haberlerinde -flu olarak- ve zanaat sayılan vesikalıktan bakılarak yapılmış portrecilerin yağlı boya tablolarında, kartonlarında yaşıyor. Ve de kuaför salonlarında, daha gerçek olarak... kadınların makyajlı yüzlerinde. Yapılıyor ve bozuluyor. Eskiden tablolardan yüzler akmazdı. Şimdi daha gerçekçi olmak üzere yüzler pamuklarla, temizleyici solüsyonlar eşliğinde siliniyor. Temizlik sonrasında uykuya, gecenin ve evin karanlığına teslim edilmek üzere yüzler çıkıyor ortaya; sahibinin bile makyajdan daha az gördüğü... Bu yüzlerden ne okunabilir? Elden ele taşınan ve ötekinin yüzünü taşıyan fotoğrafın yarattığı benzeşme histerisi mi? Güzel bir kadın yüzü mü? Bakan yüzler mi? Silinen insan mı? Hiçbiri? Hepsi?..
Bunların cevapları da bir yüze bedel. Uygarlığın yüzü... İnsanın yüzünde bu yüzden dalgalanmalar, hatta kırılmalar bulmak mümkün. Makinaların, işletim sistemlerinin, mutfak robotlarının beklemeyi ve sabrı öldürdüğü, hayatı hızlandırdığı kırılmalar.
Yüzlerde, bütün gerilmelere rağmen oluşan çatlaklar bakmanın sonunu da habercisi.
Tanrı Zeus’un karısı Hera, Zeus’un su perilerinden biriyle birlikte olduğundan şüphelenip bir gün korulara indi. Hera’nın geldiğini duyan perilerden hepsi kaçıştı ve ortada bir tek Ekho kaldı. Ekho kendinden emindi, çünkü Narkissos’a âşıktı, bu yüzden kaçmamıştı. Hera, Zeus'un sevgilisi olsa olsa bu peridir, diye düşündü; sonra da dilden dile dolaşan haksızlığını kullanarak onu cezalandırdı. Ekho, konuşamayacaktı artık; kendinden önce kim konuştuysa onun son kelimesini tekrarlayacaktı. İlk kelimeleri söylemeyeceksin, diye buyuruyordu Hera. Bu ceza yüzünden Ekho, Narkissos’a olan aşkını tam olarak söyleyemedi. Ona ulaşamadı bir türlü. Narkissos konuşursa bile ancak söylediğinin son kelimesini tekrarlayabiliyordu. Narkissos kendinden kaçtıktan sonra mağaralara çekildi Ekho, dağlarda tek başına yaşamaya başladı. Hala da oralardadır. Kim yüksek sesle bir şey söylese, son kelimeyi tekrarlar.
Aynalar da yüzlerimizin Ekho’sudur. Narkissos aynadır. Sadece aynaya baktığımızda Narkissos ve Ekho’nun birleştiğini görürüz. Ses hep görüntüye âşıktır. Onun peşinden gider, kovalar. Görüntü ise kendi dilinde konuşamayan sesten habersiz, kendine âşıktır.


Narkissos’un Başkalaşımı
Salvador Dali 1937 yılında tamamladığı “Narkissos'un Başkalaşımı” tablosu Freud’a gore adına ben denilen sınırsız gerçekleştirmenin oynak isteğidir. Bu tabloda Narkissos’un kendi yansımasından çok kendi cinsel organı üzerine eğildiğini görüyoruz. Hiçbir ayna oradan yansıyanı taklit edemez. Narkissos burada kendisinin kim olduğuna dair bazı işaretleri aramaktan yorgun düşmüşe benzemektedir. Oysa ki tablonun sağ tarafındaki daha aydınlık mekanda sanatçının kendi isteği doğrultusunda yapılmış güçlü bir el ve ucundaki çiçek görülmektedir. Ama burada Narkissos’un başı bir yumurtaya dönüşmüştür. Canlı güçlerin yumurtasıdır bu. Tablonun sağında stratejilerin mekanı olan damalı bir alan görülürken solda ise cinsel haz uyandıran çıplak insanlar bulunmaktadır. Stefan Zweig’in isteği üzerine Freud, Londra’da Dali’yi evine “Narkissos’un Başkalaşımı” tablosuyla birlikte kabul ettiği bilinimektedir.  19 Temmuz 1938 günü gereçekleşen bu ziyaret sırasında tablo Freud üzerinde derin bir izlenim bırakmıştır. Ve izlenimin tanıklığı Freud’un Zweig’a yazdığı mektuplardan da anlaşılmaktadır: “Size dünkü ziyaret için çok teşekkür borçluyum aziz dostum. ‘Narkissos’un Başkalaşımı” surrealist resim içinde şimdiye kadar ‘kritik paranoyak’ bir metodla işlenmiş olduğunu söyleyeceğim ilk tablo.”
Dali’ye gore paranoya mantığın yaratıcı eyelemlerinin yarattığı halüsinasyona benzer bir exiled hareket etmektedir.  Dali tablosuna geri çekilerek bakıldığı zaman Narkissos’un yüzünün hipnotik bir exiled giderek kaybolduğunu öne sürmektedir.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder