14 Ekim 2010 Perşembe

OĞLUM ve BABASI 2


2.

Çok yalnızdım. Uzaktan bile sevebileceğim bir kimse yoktu. Ateşle oynamak için ateşe yakın olmalıydım, ama ben kutup soluyordum.
Dev’in bahçesinde henüz yazdı. Çiçekler solmuş yerini meyve çeneklerine bırakmıştı. Dev, büyük bir okaliptüsün gölgesinde uyuyordu. Çocuklar da bahçenin kapısında onun uyumasını bekliyorlardı.
Çocuklardan birisi oldum. Meyve vermeliydim. Ağacımı buldum ve yağmura sordum: Gelecek misin?
Geçmişim ben, dedi yağmur. Eteklerinde ne varsa saldı üzerimize. Büyümemiş çocukluklarımız, oyuncaklarımız, kopuk uçurtmalarımız ne varsa yağdı. Uçurtmanın ipi gözyaşlarıma dolandı. Nefesim kesilmişti.
Dev bahçeye yaklaşıyordu. Çocuklar tedirgindi. Dev ise hüzünlü. O küçük çocuk bu yaz yoktu ve onun ağacı yaprak bile açmamıştı.
Bir çocuk daha oldum. Büyüdüm ve bir şehre gittim. O şehirde geçen hayatım boyunca tek bir şeyi aradım: Bu dünyadan geçmiş olduğuma dair eşyalarla dolu bir sandığın anahtarını…
Sandığı bulamadıkça eşyalar çoğalıyordu. Bunu eksilen, kapanan lunaparklardan, meyve ağaçlarından anlıyordum. Sevinçler yokluklara dönüşüyordu ve bunu durdurmak için bir pastanenin camekânında kendime bakarak hep somurttum ve sustum.
Ve bir gün o geldi. Elinde bir anahtarla oğlum. Anahtarı tutan eli soğuktan yanmıştı ve hiç bırakmıyordu. Anahtarı alıp oğlumun elini, gözlerini, yanaklarını öptüm. Bana yolculuğu sırasında bu şehirden geçerken gözpınarları kurumuştu. Susuzca ağladığını çok sonra fark ettim. O ağladıkça dalgakıranların içi parçalanıyordu. Bütün balıklar gitmişti, tekneler karaya çekilmişti. Oyuncakçılar dillerini yutmuştu.
Bu sessizlik içinde sandık, anahtar, oğlum ve ben denizdeki yalnız tekneye binerek uzaklara çekildik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder