ev sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
ev sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

5 Eylül 2012 Çarşamba

> anahtar deliği

anahtar deliği


Saat 19.30

Devamlı bakıyorum anahtar deliğinden. Görünürlerde henüz uyanmış bir kadın yok.
Dün sabahtan beri uyuyorlar. İki kadın aynı yatakta.
Ev benim benim olmasına, ama üç gün önceki tuhaf bir telefon konuşmasından sonra zorlukla hatırladığım eski bir sevgilimin kadın arkadaşıyla birlikte ziyaretini kabul etmek zorunda kaldım.

Saat 23.35

İçeride ışık yanıyor. Hol kapkaranlık. İki nefes çekip söndürdüğüm sigaralarla doldu döşeme. Gerginliğimi üzerimden bir türlü atamıyorum. Birkaç öğündür ağzıma hiçbir şey koymadım. Uyanmalarını bekliyorum. Hayır, diyorum, aralarında ilişki nedir tam olarak bilmek gerek. Belki bu tuhaflıktan bana da anormal olmamak kaydıyla bir pay düşebilir. İkisi ve ben. Üçümüz. Kendi aramızda…

Saat 23.55

Geceyarısına az kaldı. Sabrım tükenmeye başlıyor.
Günlerdir sıkıntıdan patlamama rağmen eski sevgilimi, onunla yaşadıklarımızı bir an bile düşünmedim. Yalnızca sevişme seanslarımızı –seans diyorum çünkü doktor ve hasta değiştirirmişiz gelir bana hep, kalplerimize kazımış bile olsak beden ve yüz değiştirirken zaman içinde- hatırlıyorum. En çok neyi yapmayı severdi ben onun bana ne yapmasını severdim ona neyi yapmayı severdim…
Şu anda deliler gibi merak ediyorum. Onunla ne yapmıştık? Neler geçti aramızda? Ne zaman tanıştık, birlikte olduk ve ayrıldık?
Tam bunları düşünmeye, hatırlamaya başlamışken kapı gürültüyle açılıyor ve 23. kez aynı cümle ve aynı ses tonu:
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Yirmi iki boş su şişesi. Boş bir aspirin kutusu ve boş hazır kek ambalajları. Bundan önce tam altmış altı dilim kek verirken yirmi iki tabak kirletmiş olmalılar. Geri verilen tabakları yıkamadım çünkü sular da kesik.

Saat 01.50

Büyük bir gürültüyle sular geldi. Bütün muslukların açık olması yüzünden ev küçük bir sel felaketi geçirdi. Dantelleri kurtardım, ama yer minderleri kurutulacak ertesi gün. Güneş açarsa tabii. Dört-beş gündür hava kapalı. Hiç yağmur yağmadı.
Giriş katındaki genel banyoda saatlerce yıkandım. Ve aynı evde iki kadınla birlikte bulunmak ne kadar azap veriyormuş bedenime öğrendim.
Yeryüzü bir şey söylemek isteyip de zamanını kestiremedikleri için susanlara benziyordu.

Saat 04.25

Anahtar deliğinden bakmaya devam ediyorum. Kadınlardan bir tanesi uyanmış. Çünkü yatakta sadece bir tanesi var. Uyanan banyoda olmalı. Vücutları birbirine benzediğinden yatmakta olanın kim olduğunu bel hizasındaki bu delikten göremiyorum.
Aynı yatakta yaklaşık iki gündür uyuyorlar. Bu durumun bende yarattığı derin kuşku çok sarsıcı geliyor artık bana. Kim bunlar? Ne yaptılar? Kaçıyorlar mı? Polisten mi kaçıyorlar?
04.33

Ev benim. O, yani eski sevgilim, hiçbir zaman bu evi tanımadı. Diğer kadın içeri girdiğinde hiç yabancı gelmemişti aslında bana. Üstü ters bellekle örtülü eski bir tanıdık. Sanki o da bu eve yabancı değil gibiydi. Üst kata çıkan merdivene açılan koridoru şaşırmadan buldu. Oysa girişte iki koridor vardır birbirine çok benzeyen. Diğeri kömürlüğe ve bodruma açılır.


05.10
Birden hatırladım. Yanlarından küçük bir bavul ve el çantası getirmişlerdi. Bavulu odaya aldılar ama el çantasını dışarda unuttular. Ama açmam uygun bir hareket olur mu? Ya içinde karıştırdıktan sonra tekrar eski düzenini veremeyeceğim şeyler varsa?


05.15
Tereddütüm uzun sürmedi. Merakıma yenilip el çantasını açtım. İçinden iki peruk çıktı. Makyaj malzemeleri. Bir de kalın bir telefon defteri.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Çantadan aralarındaki ilişkinin düzeyini işaret edecek bir eşyanın çıkmasını umuyordum. Yapay yardımcı cinsellik araçları ya da en azından bir sexshop’un kataloğu vs vs…

06.10
Telefon defterini karıştırırken uyuyakalmışım. İçinde bana ait hiçbir telefon ya da adrese rastlamadım. Çok yer ve iş değiştirdiğimden dostlarımın rehberlerinde esaslı bir yere sahibim ne zamandır. Belli ki bu defterin sahibi eski sevgilim değildi.

07.10
Onları, yani eski sevgilimi kıskanmıyor da değilim aslında. Onca zaman hiçbir haber vermeden ortalıktan kayboluyor ve kadın bir partnerle (?!) günün birinde çıkageliyordu. Eski sevgililerimle irtibatımı hiçbir zaman koparmadığımı iyi biliyordu. Zira son konuşmamızda bunu uzun uzun konuşmuştuk. Özel bir an değildi. Genellikle sevgililerimden ayrılırken hep aynı nutku çekerdim. “Bak canım biz ayrılsak da asla birbirimizden kopamayız, kopmamalıyız. Geçmişimizi inkar olur bu.”


07.25
Günışığı iyiden iyiye salonu doldurdu. Yirmidördüncü kez gelen buyruğa boyun eğdim gene.
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Kendimi giderek kat hizmetlisi gibi hissediyorum.
Benim otelim burası. Müşterilerimin kaydını bile almadan bir odaya kapadıklarına tanık oldum ve kim kiminle ne yapıyor bilmiyorum.
Gözlemci olmak yetmiyor bana. Hem müşteri hem otel sahibi hem hizmetli. Hepsini olmak her yerde yaşamak istiyorum.
Kapılı bir kapı ardında bana düşen tek şey bir anahtar deliği kadar hayat.
Bu deliğin arkasında 300 yaşında gibiyim.

08.24
Kapı ilk kez ardına kadar açıldı.
İki kadın ilk kez yan yana göründü. Artık onlarla beni ayıran bir yatak yoktu.
Üçümüz de ayaktaydık. Ağaçlar gibi… Anahtar deliği bu kez bedenlerimi bir arada aynı karede görüyordu.
Gözler yoktu bize bakan.
İki doymuş beden ve bir boş beden arasında hiçbir şeyi görmekten çekinmeyen bir anahtar deliği…

(Anahtar Deliği, Halil Gökhan, öyküler, 94 s, Zeplin  Kitaplar)

24 Eylül 2026 Perşembe

Bir Kara Kedi Bir Kafe




Ayşenur’un Anısına...

Sanıyorum en az bir on yıl oldu. İstanbul’da sadece yayınevimin ( kafekultur.com ) deposunun olduğu zamanlarda, ofisimi ev sahibinin satışından dolayı terk ettiğim o güzel bir yıl sonrasında, İstanbul’un bazı semtlerinde, özellikle bazı marka zincir kafelerde bir yazı yolculuğuna çıkmıştım. Yaklaşık altı-yedi yazı ortaya çıktı. Bunları da şu anda bu satırları okuduğunuz blogda yayımladım. *

Bu yolculuğa yeniden başlamayı hep istedim, ama artık altı yıldır İstanbul’da değilim. Pandemi yüzünden annemle 2020 yılının haziran ayında, onun memleketi olan Edremit’e, dede evine “sığındık” ve yaklaşık beş ay sonra o, “yine beni terk ederek” 😻 Ankara’ya, kendi evine döndü. Ben de İstanbul’a; hem pandemi yüzünden hem de daha sonra kötüye giden ekonomik koşullar nedeniyle, şimdilik oturduğum aile evinde ikametime devam ettim.

Bu özel açıklamadan sonra, aradan geçen dört-beş yıl içinde Edremit’in, Akçay’ın, Güre’nin, ona yakın Burhaniye’nin ve Ayvalık’ın geniş bir perspektifte, yalnızca kahvelerini değil, kafelerini de tattım. Aslında bu yazıyı, ilk Edremit’e geldiğimde çok sıcak karşılandığım, eski dostlarımla tekrar karşılaştığım, sohbet ettiğim kaffean’ın sahibi Ayşenur’a ithaf etmek istiyorum. Bu sene çok üzücü bir gelişmeyle kendisini çok genç yaşta kaybettik. Ona rahmet diliyorum.

O aramızdan ayrıldığı günlerde kaffean’ı bırakalı çok olmuştu. Şimdi pişmanım; o kafedeyken bu  yazı yolculuğuma tekrar devam etmediğim için. Ama onun işlettiği dönemde, iki-üç yıl boyunca, orada gerçekten hem pandeminin verdiği mekansızlık, zamanın bir nevi durması algısı hem de çok güzel bir çalışma ortamım olduğu için, eski okul arkadaşlarımla tanışmamı, karşılaşmamı da katarsak, orada bir evden öte bir zaman yaşadım.

Ayşenur’un sıcakkanlı ve son derece profesyonel işletmeciliğinin yanı sıra, o dönemde daha iyi bir yer zaten yoktu. Kurulması da imkansızdı. Çünkü dünyada, Türkiye’de ve Edremit’te birdenbire bütün kartlar yeniden karılmıştı. Bu da işletme işlerini vurdu. Ekonomik düzen değişti. Şimdi ise her iş eskisi gibi yolunda gitmiyor.

Son birkaç yıl içinde, sanıyorum o işletmeci ruh tekrar Türkiye’de canlandığında, bunda mutlaka biraz emlak piyasasının durgunluğu da söz konusu. Edremit’te kafeler açıldı. Yani çok kafe açıldı; daha çok gençler için, liseliler, üniversiteliler, çalışan, çalışmayan gençler için. Edremit Parkı’nın kenarında, benim de mezunu olduğum Edremit Lisesi’nin sokağında, yeni yapılan bir iş merkezinde. Daha çok bu kafeleri yeni binalarda, yeni mekanlarda, dükkanlarda görebilecektik.

Belki de bu yüzden inşaatların kontrolsüz ve bilinçsizce gelişmesine -biraz hüzünlü gelişmesi diyeyim ben ona,  çünkü Edremit hâlâ doğanın egemen olduğu bir coğrafya- Edremit Körfezi ve buradaki betonlaşmaya hâlâ bir anlam konduramıyorum.

Neyse, kafe yolculuğuma devam edeyim.

Burada açılan Lofi adlı bir kafeye gitmeye başladım. Kısa sürede ortamın aksakallı dedesi olduğumu anladım.

Tabii ki Edremit Lisesi ortaokulunda okurken, o zamanlar sekiz yıllık mecburi eğitim yoktu. Galiba ilkokul mecburiydi sadece. Ama ortaokullar açılıyordu veya uzun zaman önce başlamıştı; onlar için bina ve bağış kıtlığı yaşanırken, liselerin bünyesinde onların bir katını, iki katını ortaokul yaparak ortaokulları da hayata geçirdiler. Böylece liselerin de biraz yükü azaldı. Böylelikle eğitim başarı ortalaması arttı.

1978-81 arası üç yıl Edremit Lisesi ortaokulu bölümünde okudum, ama bir Edremit Lisesi mezunu sayıldım bu sayede. Daha sonra yatılı bir devlet okuluna gittim, Bursa’ya. Orada liseyi dört yılda bitirdim.

O sokak, okuldan çıktığımızda sosyalleşmek için Edremit Parkı’na giden en kısa yoldu. Fakat oradan giderken bir soğuk hava deposu ve mezbaha, önünden geçmek zorundaydık. Aynı bina içinde miydi iki mekân da? Aynı şirketin parçaları mıydı, tam hatırlamıyorum. Aslında mezbaha bir yana soğuk hava deposu, buz yapıp satan bir yerdi, öyle hatırlıyorum.

Onun da önünden geçip Edremit Parkı’nın çay bahçelerinde sosyalleşirdik. Okul zamanları, akşam altı yediye kadardı tüm yaşam ya da biz Akçay’da oturuyorduk, en son otobüse kadar oyalanabiliyorduk.

Benim için nostaljik, çocukluğumun, ikinci dönem çocukluğumun geçtiği bir yerdi. Nostaljik ve geçmişe dair algıların içinde. Ama üstü kat kat betonlarla örtülmüş şimdi. O yüzden görsel hafızamı kullanamadığım bir nostalji bu.

Ve kafeblog yazı yolculuğumun bu bölümünde, bu yazıda kullandığım kedi görseli de Lofi kafede çekildi.

İlk başta çok sırnaşık, sevgi pıtırcığı bir siyah kedi.

Kendisi aslında bir sokak kedisi. Fakat kafenin sahiplerinin ve müşterilerinin yüksek hoşgörüleri, hayvan sevgileri ve yüksek insanlık düzeyleriyle bunu etrafa güzel değerler olarak saçmaları, bu ortamı ve bu ortamın yaratıcılarını çok takdir etmeme neden oldu. Bu yazıyla onlara da teşekkür etmek istedim.

Kafenin genel görünümünü, tabelasını, markasını, onlarla ilgili bir anonim görseli tercih etmedim. Yapay Zekâ benden aceleci davrandı. 👇 Görsel zaten o kafeyle olan bitenlerin tam kalbi, yüreği; yani o kafedeki kültürün, felsefenin kendisi.

Benim de bağışta bulunduğum, -söylememe gerek yok- küçük bir kitaplığı da olan; gerçekten tanıtım,  müşterilerin kitap alıp okuduğu, kitap okumak için de oraya gittiği ama henüz ders ve ödev için henüz gitmedikleri bir yer.


Zira Edremit’te genç nüfus artarken buna paralel olarak bu tür genç mekanların olmayışı, aslında 2024-25’lere kadar Edremit’in bence temel bir problemiydi. Herkes de kolay kolay diğer, eskiden ilçe ve belediye olan mahallelere, Akçay’a, Güre’ye gidemiyor. Hem Edremit'te hem de "yeni" mahallelerinde  hâlâ bir seksenler, doksanlar karışımı Türkiye var.

Edremit’in hem demografik hem psikososyal hem de ekonomik yapısında gençlerin bu tür özgürlüklerinin hâlâ olmadığını gördüğüm için, bu yeni kafelerin açılmasına Edremit gençliği adına çok sevindiğimi saklayamam.

Lofi’ye beni götüren kişi, ortaokuldan arkadaşım Gülseren oldu. Onun kafeyle bağlantısı, o kafenin bütün lezzetli, sağlıklı ve son derece ekonomik yiyeceklerini, pastalarını, tuzlularını, tatlılarını yapan kişi olması. Yani oradaki bütün pastalar, tatlılar ev yapımı, el yapımı.

Gülseren pazartesiden cumaya orada oluyor. Çarşambaları da, Çamlıbel Köyü’nde yaşadığı için, yörenin en büyük pazarı olan Edremit Pazarı’na geliyor ve dönüyor. 

Onunla da kaffean’da rahmetli Ayşenur’un orayı işlettiği zamanlarda tanışmıştık. Ve çok çarşamba selamlaştık, sohbet ettik. Diğer onlarca, belki yüze yakın tanıştığım insan gibi. Gülseren de şimdi kaffean’dan kalan tek arkadaşım Lofi’de.

kaffean’a, yeni adıyla müphem kafeye, neden eskisi gibi çok gitmiyorum? Bunu düşüneceğim ve yazacağım.

Pandeminin sona ermesiyle beraber eski yaşama döndükten sonra Edremit çarşısında bulunan kaffean, belediyenin aslında bir kafeler sokağı gibi planladığı, sokak taşlarını, döşemelerini özenle, ayrıcalıklı olarak düzenlediği ve canlandırmaya çalıştığı bir sokaktaydı. Belki de gençliğe yönelik bir şey yapmaya çalışmışlardı.

Ama Edremit çarşısı, pazarla çarşının birbirine bitiştiği, çok yüksek oranda kurumların, kuruluşların, derneklerin, vakıfların, avukatlardan emlakçılara, teknoloji dükkanlarından marketlere, lokantalardan hale, manavlara kadar yoğun bir esnaf baskısı altında olan bir yer. Aslında büyük bir AVM, yani şehrin içinde böyle bir bölüm var.

O yüzden gençlerin çok uğramadığı, genelde ekonomik özgürlükleri olmadığı için bankaların da çok olduğu bu bölgede gelmeleri kolay değil.

Ama Edremit’te, özellikle kışın, kapalı kalmış bir gençlik var. Özellikle Edremit Körfezi’ne dökülen Edremit Çayı’nın neredeyse yarısına kadar ulaşan meskenlerdeki ve son on beş yıl ilçenin nüfusuna damgasını vurmuş Cennetayağı'nın  gençlerinden bahsediyorum.

Onlar için gene en yakın şehir merkezi, özellikle Edremit ilçesinin merkezi olduğu için, kışın ilk sosyalleşmek istedikleri yerler buralar. 

Lofi kafeye dönecek olursak, belki 8-9 defa gittiğim bir yer Edremit'teki ikinci kısa süreli misafirliğimin son bir yılı boyunca. Tek sıkıntısı kışlık bölümünün uzun ve dar olması tabii. Ama bu da yapılan yeni iş merkezinin planıyla ilgili bir şey. Çünkü arsa öyle, bina da dar ve uzun.

İlk resimdeki bizim kara kedi oyuncu, zeki, çok sokulgan ama çok fazla sırnaşmaya da gelmeyen bir karaktı adeta. Siyahlığıyla, görünmeyen gözleriyle, ilk baştaki hızlı flörtözlüğü, yabancılara çok çabuk ısınması, ama onlardan çabuk soğumasıyla ilginç bir kedi.

Muhtemelen DEHB'li, yani dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bir birey. Tabii sokakta yaşayan bütün kediler zaten hiperaktivite bozukluğu olmak zorunda olmalı, hayatta kalmaları için. Ama maalesef sokakta uzun sürmüyor ömürleri. Ortalama ömürleri iki ya da üç yıl.

Edremit'e 41 yıl sonra geldiğimden beri belki yirmiye yakın, tekrar tekrar gördüğüm, isim verdiğim "kedim" oldu... Bunların on beş kadarını bir daha hiç görmedim. Balkonuma bir ara sık ziyarete gelen, 4 olsalar toplu olarak Daltonlar adını koyabileceğim, tek tek ayırt edemeyeceğim için "kara kuvvetleri" adı verdiğim üç güzel karaltı aklıma geldi birden Sonra onları da bir daha hiç görmedim.

Lofi'nin kurucusu, sahibi Selva Hanım’ın da adını anmak istiyorum.nKendisi Edremitli olmamasına rağmen yaklaşık iki sene önce ailesiyle İstanbul’dan Edremit’e gelip yerleşmiş. Belki bundan sonraki yazım, yine aynı kafe için olursa, onunla gelişen sohbetlerimizi de röportaj gibi yansıtıp koyabilirim, Edremit adına.

Yeni kafe(de) yazılarım için yenilerinin açılmasını beklemeyeceğim. Ara verdiğim dönemde birçoğuyla tanıştım, kahvelerini içtim  Ayrıca bu yazı dizini düşsel ve düşünsel yapısına geri dönmeli.

Şimdilik, sonraki veya önceki kafeye kadar bana müsaade.
---

Bir kediye ne kadar uzun bakarsanız, geçmişinizin o kadarını görürsünüz.




25 Eylül 2026. Edremit, Cennetayağı



12 Kasım 2024 Salı

Görünmez Kentler ve Renkler

villes invisibles ile ilgili görsel sonucu

"Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yanyana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli; sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek."

Italo Calvino "Görünmez Kentler"


Kentlerin yaşamında sokakları, binaları ve meydanları oluşturan kavram köşeleriyle artık hiç kimsenin ilgilenmediği gün gibi ortada. Kentler rüzgara, zamana ve unutuşa doğru yaşlanırken bu köşelerin, Ortaçağ’ın 11 burçlu şehir kaleleri gibi kentin her yerine serpiştirildiğini, kentin kamu kütüphanelerinde, özel meskenlerin okuma/yazma odalarında bu köşelerin masa, dolap ve koridor sonlarında yaşadığını mırıldanıyor sokak taşları.

Kent bomboş.

Üzerinde insanlar, arabalar, sinemalar, reklamlar ve köprüler dolaşıyor, ama kent bomboş.

Bir Fellini Roma’sı ya da Solanas’ın Buenos Aires’i gibi… El Sur (Güney) taş sokakları yalıyor Tango zamanı.

Boş kentler renksiz görünür. Avrupa’nın kentlerinde öğle vakti ya da akşam yemeğinden sonar yer eden bu renksizlik deniz kenarındaki kentlerde yerini mavinin soluk tonlarına bırakır. Boş kent, kımıltısız bir deniz kadar sessizdir çünkü. Deniz için fırtına neyse kent için insanların kalabalığı odur.

Kentler kurulalı birkaç binyıl oldu olmasına ama kent hayatının neresindeyiz artık? Barbarların istilasından korkan kentlerden uygarlığın çöplüklerine dönüşen kentlere, at üstünde girilen kentlerden bir terör bombasının tehdidiyle kaçılan kentlere gelinceye kadar neredeyiz?

"Belki de kent yaşamının kriz noktasındayız,” diyor Italo Calvino “Görünmez Kentler” adlı kitabında. Ona göre “Görünmez Kentler” yaşanmaz hale gelen kentlerin kalbinden doğan bir rüya. “Metropollerin tamamını bloke ederek zincirleme zararlar doğurabilecek büyük teknolojik sistemlerin çekiciliğinden konuşulduğu kadar, doğal ortamın yıkımından da aynı süreklilikte konuşuluyor. Çok büyük kentlerin yaşadığı kriz doğanın yaşadığı krizin diğer yüzüdür."

“Görünmez Kentler”in bir başka meselesi de insan, doğa ve tarih uyumunun kentlerde yitmiş olması üzerinde yoğunlaşıyor. Eşyaların, nesnelerin insan yaşamı ve eylemleri üzerindeki kesin zaferi, insan tarafından kabul edilen bir egemenlik olarak yer etmiş durumda yaşamlarımızda. Dolayısıyla insan hem kendisine hem de dünyaya yabancılaştı. İnsan ürettiğinden daha fazla tüketiyor, çünkü artık insan adına makineler daha çok üretiyor. Makineler tüketemediğine göre insanın “bir makine kadar hızlı” tüketmesi gerekiyor. Bu kopuş, bu teslimiyet, insanın arzu ve isteklerindeki bu azalma kente de yansıyor. Ne var ki kentlerin bir belleği var ve bu bellek elektriksel hareketlerin de ötesinde ahşap, taş, boya, sıva, heykel ve duvar olarak yaşıyor. Onlara dokunuyor, görüyor ve işitiyoruz.

İşitmek mi? Ama nasıl?

Rüzgarın sayesinde.

Kentler kurmakla yanlış mı yaptık acaba? Issızlıktan, yalnızlıktan gelen insanların sosyal sorunlarını çözeceğimiz yerde onu teknolojinin, medeniyetin ve kalabalıkların içinde daha da mı yalnız bıraktık?

İşte Italo Calvino gibi daha birçok düşünür, mimar, şehir plancısı ve yazar bu sorunun cevapları üzerine düşünüyor, kalem oynatıyor. “Görünmez Kentler”de Kubilay Han ile Marco Polo'nun buluştuğu satranç partileri, söyleşiler ve kent masalları arasında okurun yolculuğu sürerken, modern kentlere belki de ilaç olabilecek doğu mistisizmi anlaşılmaya çalışılırken öte yandan modern kent yaşamının içinden çıkılmazlığı ve geleceği üzerine düşünceler etrafımızı sarıyor. Tektipleşmenin, ıssızlaşmanın labirentini aşmak, bu labirent içinde bir yol bulmak. Günümüz kent insanının bütün uğraşı neredeyse bu eylemler.
Labirent uzuyor, kıvrılıyor, büyüyor ve daralıyor.

İnsan küçülüyor. Yaya geçitleri de küçülüyor ve dağılıyor kentin her bir köşesine.

O beyaz çizgiler labirentlerin yol taşlarına dönüşüyor.

Görünmez Renkler

“Görünmez Kentler”de Marco Polo’nun Kubilay Han’a anlattığı her kent bir kadın adını taşıyor: “İnsan oradan yola çıkar, üç gün hep doğuya giderse Diomira’da bulur kendisini.” “Yabanıl topraklarda uzun süre at koşturan insan bir kent arzular. İsidora’ya varır sonunda.” “Dorotea iki türlü anlatılabilir: Kenti, her biri üç yüz ev ve yedi yüz bacadan oluşan dokuz mahalleye bölerek boydan boya kat eden dört yeşil kanaldan, bu kanalları suları ile besleyen ve kaleyi çepeçevre dolaşan hendekten, hendeği aşarak kaleyi karşıya bağlayan iner-kalkar yaylı köprülere açılan yedi kapının dayandığı surlardan ve bunların üzerinden yükselen dört alüminyum kaleden söz eder, her mahallenin gelinlik kızlarının öteki mahalleden gençlerle evlendiğini, ailelerin kendi tekelinde tuttuğu bergamut, havyar, usturlap, ametist gibi şeyleri aralarında takas ettiklerini göz önüne alarak bütün bu verilerden hareketle kentten geçmişte, şimdi ve gelecekte talep edeceğin şeylerin tümünü keşfedinceye dek hesaplar yapılabileceğini anlatabilirsin;...” “Yüksek burçlarıyla Zaira’yı boşuna anlatmaya çalışacağım sana gönlüyüce Kubilay.” “Üç gün hep güneye gidersen, karşına, iç içe kanallarla sırılsıklam, göklerinde uçurtmaların uçtuğu bir kent, Anastasia dikiliverir.” “Yolculuğun sonunda Tamara vardır.” “Altı nehrin e üç sıradağın ötesinde, bir görenin bir daha unutamadığı kent, Zora yükselir.”

Bunlar dışında Maurilia, Eufemia, Zobeide, İpazia, Armilia gibi başka düşsel kentlere de seyahat eder Marco Polo. Kubilay Han, gözler, takaslar, gökyüzü ve ölüler arasında geçen bu kent sohbetlerinin arasında Marc o Polo’ya derin bir kuşkuyla sorar: “Bana anlattığın bütün bu ülkeleri ne zaman vakit buldun da gördün bilmiyorum. Bu bahçeden hiç ayrılmamışsın gibi geliyor bana.” Marco Polo ise bir hükümdarın huzurunda bulunuşun büyük dikkatiyle şöyle cevap verir: “Benim gördüğüm ve yaptığım her şey, kafamda, bu bahçedeki aynı sükûnetin, aynı alacakaranlığın, sadece yaprak hışırtılarının bozduğu aynı sessizliğin hüküm sürdüğü bir yerde anlam kazanıyor. Yaşamım timsahlarla yemyeşil bir nehrin akıntısına karşı boğuşmakla ya da gemi ambarlarına indirilen tuzlu balık fıçılarını saymakla geçse de, düşünmek için dikkatimi yoğunlaştırdığım an kendimi akşamın bu saatinde hep bu bahçede, senin yüce huzurunda buluyorum.”

Diyalog böyle devam ederken Kubilay Han Marco Polo ile kendisini çöplükleri karıştıran iki meczuba benzetir. Bunun üzerine Polo cüretini artırarak cevabı yapıştırır: “Belki de dünyadan geriye çöplüklerle kaplı belli belirsiz bir yer, bir de Yüce Han’ın sarayının asma bahçesi kaldı. Onları birbirinden ayıran bizim gözkapaklarımız, ama hangisi içerde hangisi dışarda belli değil.”

Görünen Renkler

Turuncu

Tatar imparatoru Kubilay Han, Marco Polo yolculuklarında gördüğü kentleri kendisine anlatırken ona inanıyor muydu? Ama şurası kesin ki Kubilay Han, diğer bütün ulak ve kaşiflerinden daha büyük bir merak ve dikkatle dinlemeyi sürdürdüğü Marco Polo’yu dinlerken zapt ettiği uçsuz bucaksız toprakların verdiği gurur duygusunu yitirmemek için bu “zahiri” yolcuya katlanıyordu besbelli. Bütün bu katlanmanın ötesinde Kubilay Han’ın hayatını saran turuncu kuşak, yaşadığımız kentlerin ötesinde başka hayatlar ve kentler olduğunu bize durmadan bildiren turuncu kuşaktır. Bizler buna kısaca haberci kuşak demeliyiz. Kentlerimizin sokaklarında bulamadığımız bir renktir turuncu. Salon ve odalarda, eşyalarda ona rastlarken kentdışı, mekandışı bir renk olarak acaba Marco Polo’ya Kubilay’ın duyduğu garip hayranlığı da taklit ediyor muyuzdur ister istemez?

Kubilay Han, yalnız Marco Polo'nun anlattıklarında yıkılmaya mahkum surların ve kulelerin ötesine geçerken de karınca ağızlarından balkabakların içine, kabak çiçeklerinden olgun kayısılara kadar turuncu bir düş denizinin kıyılarında dolanıyordu. Hükümdarlık gururu ve gerçekleştirdiği fetih düşleri onun yeni düşlere dalmasına engel değildi ve Venedikli Marco Polo’yu sarayının asma bahçesine konuk etmesinin asıl nedeni buydu. Gri, yosun yeşili Venedik’ten gelen yolcunun bir hükümdarın turuncu düş bahçesine konuk oluşu… Biraz olsun kentten turuncuyla kaçmak anlamına gelmez mi bu?

Mavi

Melih Cevdet şöyle derdi: “Gökyüzü boş – Nereye bağlasam atımı?” Uzun süre at koşturan kimdir, mavi gökyüzünün altında? Bu ıssızlık yolcusu belli ki bir kente gelmiştir. Gökyüzü boştur, demek ki gündüzdür; yıldızlar görünmemektedir. Gökyüzü görünmediği zamanlarda mavi olduğu için denizler de mavi olabilir. Onca kumu, çakılı, kabukluyu ve balıkları gizlemek için.

Mavi renk, kalabalık bir canlı-cansız sürüsünün çok uzaktan bakıldığında seçilen rengi olabilir mi?

İsidora. Yabanıl topraklarda uzun süre at koşturan insan bir kent arzulayınca bu kente varır. “Burada evlerin salyangoz kabuklarıyla kaplı helezoni merdivenleri vardır, en iyi dürbün ve keman burada yapılır, bir yabancı, iki kadın arasında bocaladığında, burada daima bir üçüncüsüne rastlar, ve horoz döğüşleri burada bahisçilerin kanlı kavgalarına dönüşür.”

İsidora kesinlikle genç bir kadındı. Surları sarı çiçeklere bezenmiş, meydanında mavi bir kumaşa sarılmış çiçek tarhları barındıran dişi bir kent.

Güzel her kent gibi İsidora’nın da ortasında bir nehir geçer. Bu mavi nehrin adı neden Osiris olmasın? Osiris iyilikleriyle ünlü bir Mısır kralıdır. Ve Osiris duvar resimlerinde mavi bir tahtın üzerinde oturmaktadır. Yanında bulunan koruyucu kuşun başı da mavidir.

Marco Polo, düşlenen İsidora kentinin kendisini gençliğiyle içerdiğini söyler. Bu yüzden geç yaşta İsidora’ya gelir. “Kent meydanında yaşlıların bir duvarı vardır: üzerine dizilir gençliğin önlerinden geçip gidişine bakarlar; o da oturur aralarına. Arzular birer anıdır şimdi.”

Kırmızı

Ovada kurulu, ırmak kıyılarında konuşlanmış kentlerde evlerin çatıları kırmızı renktedir. Gökyüzünden gelen her etkiye açık olmaları yüzünden rüzgarın ters yönünde yosun bağlamış bu kiremitler kırmızı renginin her tonunu barındırır. Güneşin batışı, resmi binalardaki bayrakların üzerindeki kırmızı şeritler, otomobillerin güneşteki kırmızı ışıltıları ve içinden kırmızı geçen geçmeyen bütün renk sözleri… Hepsi de bizi kırmızının berisine çağırır bizi. Üzerinde maddenin değil de ışığın yansıdığı bu renk aslında kentli değildir; gökyüzünden, ışık tayflarının arasından gelen bir misafir gibi yerini alır insan mekanlarında.

”Görünmez Kentler”deki Dorotea kenti, gidenlere, yani okuyanlara kırmızı renginin bazı çağrışımlarını uyandırıyor. Marco Polo iki türlü anlatıyor bu kenti: “Her biri üç yüz ev ve yedi yüz bacadan oluşan dokuz mahalleye bölerek boydan boya kateden dört yeşil kanaldan, bu kanalları suları ile besleyen ve kaleyi çepeçevre dolaşan hendekten, hendeği aşarak kaleyi karşıya bağlayan iner-kalkar yaylı köprülere açılan yedi kapının dayandığı surlardan ve bunların üzerinde yükselen dört alüminyum kule…”

Marco Polo bu kente ilkgençlik yıllarında bir sabah vakti gelmiş. Sokaklarda yığınla insan pazara doğru gidiyormuş. Kadınların güzel dişleri varmış ve gözlerinin içine içine bakıyorlarmış. Tahta bir set üzerinde üç asker klarnet çalıyormuş, dört bir yanda çemberler dönüyor, rengarenk pankartlar rüzgarda uçuşuyormuş.

Marco Polo’nun o ana dek hayatında gördüğü tek şey çöl ve kervan izleriydi. O sabah, Dorotea'da, yaşamdan umamayacağım hiçbir nimet yokmuş gibi geldi ona. Daha sonraki yıllarda gözleri, çölün bitimsiz kumlarını ve kervan izlerini seyretmeye döndü; oysa şimdi biliyor ki bu, o sabah Dorotea'da bana açılan bir sürü yoldan sadece birisiydi.

Yeşil

Yeryüzündeki ağaçların, sincapların toprağa sakladığı tohumların unutulmasıyla oluştuğunu okuduğumda fazla şaşırmadım. Hele bir Akdeniz bitkisi olarak bilinen zeytin ağacının bile 2-3 asır önce Akdeniz’e Hindistan’dan getirildiğini öğrenince de… Ama Melih Cevdet Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” şiirini okuyunca şaşkınlığın ne olduğunu öğreniyorum. “Geceyi gündüzü biliyor/Dört mevsim, rüzgârı, karı/Ay ışığına bayılıyor/Ama kötülemiyor karanlığı; Ona bir kitap vereceğim/Rahatını kaçırmak için/Bir öğrenegörsün aşkı/Ağacı o vakit seyredin.”

Kentlerdeki yeşilliklerden öğreneceğimiz çok şey var. En az duvarlar, köprüler, pencereler ve kapılar kadar… Bir keresinde ormanların yer değiştirdiğine dair bir mitolojiyi tam anlamıyla uydurmak için saatlerce kalemim elde beklemiştim. Ormanlar kolayca, bilinçli olarak yer değiştirebilirlerdi ama bunun amacı ne olacaktı?

Mitoloji “masalları” insanın tarih ve kültürünün altında yatan büyük neden-sonuç ilişkilerinin mimarıdır. Buradan hareketle “hareket eden ormanlar” mitolojisi çok havada kalacaktı. Ama kentteki ağaçları, kentlerdeki -park, bahçe ve avlulardaki- parçalanmış ormanları düşününce “ormanların sürgünü” terimi aklıma geliyor ve bu kez yer değiştirme mitosu belirgin bir amaçla yükleniyor.

Kentlerdeki yeşilliklerin de surları yüksek, hendekleri derin bir mitolojisi var artık.

Beyaz

Mermerleri sıyırdığımız zaman kentlerden geriye ne kalır? Bir insanın belleğini almak gibi bir şeydir bu. Heykeller yok olur, sütunlar ve de hamamların kurnaları; bazı pencerelerin pervazları da…
Bir kentin soyunması, onun beyazlatılması mıdır gerçekten? Kentlerin üzerinden birçok şey atılabilir: Tarih tabakası, insan tabakası, ölüm tabakaları, doğumlar, mevsimler, olaylar ve anılar… Kent beyazlaşıncaya kadar daha birçok tabakanın atılması gerekir. İlk önce’ye, başlangıca dönmek için kente yapılan akınlar, fetihler, göçler ve istilalar kazınmalıdır. Ta ki bir bozkır kalıncaya ve o bozkırın öncesinde bir buz tabakasına ulaşıncaya kadar.

Üç gün hep güneye gidilince iç içe kanallarla sırılsıklam, göklerinde uçurtmaların uçtuğu Anastasia’da satılan eşyalar da tabaka tabakadır:Akik, oniks, zümrüt ve diğer kuartz çeşitleri; buralarda, bekletilmiş kiraz ağacından kesilen odun ateşinde, bol kekikle pişirilen nar gibi kızarmış sülün etini de övmek gerekir; bir bahçenin havuzunda yıkanırken Marco Polo’nun gördüğü ve -anlatılanlara göre- yoldan geçenleri, bazen kendileriyle birlikte soyunmaya ve suda şakalaşmaya davet eden kadınlardan da söz etmek gerekir. Marco Polo bütün bunlarla kentin gerçek özünü anlatamayacağını söyler Kubilay Han’a. Çünkü Anastasia'yı anlatmak sonradan boğmak zorunda kalınacak arzuları içinde bir bir uyandırmaktan öteye geçemezken, bir sabah kendisini Anastasia'nın orta yerinde buluveren birinde arzular hep birden ayaklanır ve kuşatıverir. Marco ekler: “Kent her arzunun mutlaka yaşanması gerektiği, senin de parçası olduğun bir bütünmüş gibi gelir sana, oysa o, senin keyif alamadığın her şeyin tadına varır, sana da bu arzuda yaşamak ve bununla yetinmek kalır.”

8 Mart 2018 Perşembe

Yazının Cinsiyeti: Bir Kadın yazısı var mı?


Bir kadın yazısından söz edebilir miyiz?

(21. yüzyılda artık bu sorunun karşıtını sormanın hiçbir yararı yok.) Ama soralım her türlü gereksizliğine rağmen ayrıca: Bir erkek yazısı var mı?

Elbette var. En başta düzenleyicilik ilkesinden doğan bütün yazılı yeryüzü yasaları. Trafik kuralları manzumeleri. Kredi ve kredi kartları sözleşmelerinin sadece karıncalar tarafından okunabilen metni. Ev aletleri kullanma kılavuzları ve unutma-dan: Bütün imzalar ve imzayı gerektiren bütün “korkak” metinler.

Yazı, eril bir başlangıç yaşadı ve bu konuda büyük aşamalar kaydetti. Onu “biteviye” alkışlar ve sırtını sıvazlarken dünya hayatının eril düzeninin de kuruluşuna tanıklık etmiş oluyoruz. Tanık, ikinci derecede sanık da olabilir. Çünkü olaylar karşısında iki tip yazı kaydı belirler:

1. El yazısı: Yazılmamış “ham” düşüncenin kayıt fuayesi. Yazının bekletildiği oda.
2. Tipografik yazı: Vitrin. Sadece vitrin. Dönüşün olmadığı, ancak bir tekzibe ya da sonraki tipografik çalışmaya ve gerçekleştirmeye kadar açık olan yazı.

Yazının kaydı neredeyse yazının “kendisi” demektir. Çünkü sözlülüğün karşısına bellekten ezberlemeyi kesimleyen, sonra onu yok edip yerine kayıt sistemini çıkaran bir duruş içindedir. Kayıt çeşitlerine bakalım biraz:

El yazısı dişildir. Söz'ün yazı'ya teslim olduğu bellek-kayıt geçişinden kurtulan bu dişil süreç, matbaanın, yani yazıyı çoğullaştırma aracının icadıyla sona erer. Yazı yani ifade evreni artık tamamıyla erilleşmiştir. Yazarak “faşizan” olunabilir, çünkü kaydın hâkimiyeti kesinleşmiştir. El yazısı sakla-namaz bir şeydir, çünkü tektir; en azından çoğaltılması zordur.

Kaydı belirleyen üçüncü, ama sözde “üçüncü” kitap devriminde “ilk” yazı çeşidi sanal yazıdır:

3. Sanal yazı: İfade ve anlam evreninde gidiş ve dönüş artık yok. Saha var. Global illüzyon, fakat sapmalar tek noktadan ya da doğrultudan başlamıyor. Bütün sapmaların “döndüğü” çevrimler kayıp.

Yazı yapısının anlaşılmazlık düzeyinde oluştuğunu; felsefenin, dilbilimin hatta edebiyatın bu düzeyi 20. yüzyıl boyunca koşturduğunu görüyoruz. Birbirine karışan gerçekte anlam ile anlamsızlığın yönünü yitirmişlik duygusu değil; anlam ile anlamsızlığı birbirinden ayıran çizginin ortadan kalkması. Yazıya salt “anlamı verme aracı” olarak bakışın yazının cinsiyetini öldürdüğüne tanık olduk bu yüzyıl boyunca. Yazı, sözlülüğün sözcülüğünü yitirdiğinde kendini erilliğe teslim etmişti. Bu dışbükey durum, sözlü metnin yazılı metne, elyazısının, tipografik yazıya, mektubun e-mail'e teslim olduğu ve belki de yakın gelecekte “yazının metayazıya” teslim olacağı -kayıt teknolojisinin kaybolacağı dördüncü devrim zamanı- bir dönüştü.

Söz. El yazısı. Mektup.
Bütün bunlar koruyucudur. Anlam ve söz evrenlerinin koruyucuları.
Yazı. Tipofrafik yazı. E-mail.
Bütün bunlar hakimiyetçi. Erillik tapınağının bekçileri.
Dördüncü yazı devrimini, yani “metayazı” dönemini öncekilerden ayıran “dördüncü” zaman kategorisi kesinlikle insani olmayacak.
Geçmiş, şimdi ve gelecek olarak tanımlayabileceğimiz kutsal insani zaman “üçleme”sinde gizil olarak yatan “izafiyet” tanrısını alaşağı edecek dördüncü kategori, kesinlikle şüpheli ama “bizden” olacak.
Kozmik ama alegorik. Geleceğin yerine ama gelecek için bir zaman “şey”i... O zamanda yazının cinsiyeti olmayacak. Her şey yazılmış ve kaydedilmiş olacak. Yazının sonu değil, cinsiyetin sonu...

6 Nisan 2026 Pazartesi

Kafeblog 2: Kafesk Hayat


Çok fazla kahve içmiyorum aslında. Kahveyi sevmiyorum da denilebilirdi eskiden. Sigarayla arayı açtığımdan beri çay ve kahve onun yerini aldı. Birşeyler yazarken zihnin nefes alması -ki buna tein kafein de denilebilir- gerekiyor kesinlikle. Bir şişe suyu nasıl yudum yudum içebiliyorsunuz çay ve kahve de birer nefes yudumlarına dönüşüyor size eşlik ederken. Yazı melodiyse onlar da açıkçası ritim ve armoni.

Çalışmak için gittiğim bütün mekânların ortak adı "kafe"... Bu konuda anlaşalım sevgili okur. Yine de hepsi café, kahvehane, kıraathane, kafe ya da bar değiller: Çeşit çeşittiler hep. İçlerinde dönemine göre çoğu internet kafe olmak üzere simitçi, çayevi, fotokopici yani printcenter ve pastaneler de oldu.

Günün birinde şunu anladım: En çok gittiğim, durumum elverdiğince müdavimi olduğum yerlerin ortak bir iç mimari zevkleri vardı: Genelde retro döşenmiş, ışıktan çok gölgesi bol, loş mekânlardı. Örneğin Beyoğlu-İstiklal Caddesi'ni esas alacak olursak en başında ortasında ve sonunda sürekli gittiğim üç yer vardı. Bir ortak özellikleri de alkol ruhsatlarının olmasıydı. Açık söyleyeyim menüleri zengin, batılı ve fiyatları hiç de düşük değildi. Sonuçta Beyoğlu'ndan söz ediyoruz. Herkes gibi benim de 1-2 araba, ev, yazlık parası ve nice kredi-kredi kartları harcadığımız bir yer burası. Ortalama bir hesapla ortalamanın 3-4 katı zaman geçirerek o mekânları tutumlu kullandığımı düşündüm hep, ne var ki bu tutumu başarılı bir ekonomik zincire bağlantılandıramadığım için solo olarak kaldı çalışma hayatımın içinde bu kafe ve mekânlarda çalışma alışkanlığım.

Buralarda çalışmaya mecburdum sevgili okur. Hiç ofisim olmadı çünkü. Ofisevlerim birkaç taneydiler, ama her iki mekân da ayn yerde buluşmaya hep çekindiler nedense. Hep yaya, arabasız, sarı arabalı, az da olsa toplu taşınmalı, sırt çantalı, 8 senedir de laptop ağırlığını da üstlenmiş bir iskeletle bu kafesk hayatı sürdürüyorum bütün çeşitlilik ve güzellikleriyle.

***

Kapılar üzerine geliyor bazen onları yeteri kadar açık bırakmayınca... Kapıları kapatmadan da içe kapanmak son derece güç bir iş. Fazlasıyla ömürden çalıyor. Ritim ve frekanslara kafayı takmış bir şekilde devamlı olarak hayatının ayarlarıyla oynuyorsun. Ne yapacaksın? Daha iyi ve daha mutlu olacaksın değil mi? Elbette. Buna hakkın var. Bunu yapmayı elden bırakmazsan daha az aşınacaksın ve kötü takıntı ve saplantılardan uzak duracaksın.

Burada duruyorsun şunu iyice anlamış olarak ve bunu sadece yıllarca ve yıllarca evden, kendinden ve sana iyi gelecek her şeyden uzak durarak anlayabilirdin: İstemediklerini anlayarak istediklerini anlayan bir bedenin içinde hapsolmuş durumdasın. Yazının icadından beri tersten kurdun insan zamanının saatini. Ne istediğini asla bilemeyeceksin. Ne istediğini biliyorsun ama. Tek şey: Ölmemek. Yaşamayı isteyemiyorsun, çünkü sonlu şeyleri anlayamıyorsun, yani öğrenemiyorsun ve dolayısıyla yaşamayı da bilmiyorsun. Ve sadece ölmemek istiyorsun. Yaşamak yetmiyorsa, ölmemeyi istemek her şeye yetecektir sanıyorsun ki bu doğru.

***

Ona en çok ihtiyacın olduğu anda ondan kaçtığın için kendini hiç affetmeyeceksin.

10 Mayıs 2020 Pazar

Kanun Sokağı

Illustration of Street lamp set. Street lights retro collection. vector art, clipart and stock vectors. Image 31201885.


                                                    
Oğlum  Can’a...

Tahta Minare durağında otobüsten indiğimizde yağmur hafiften atıştırıyor. Pek acele etmeden yolun karşısına geçip bizi Eyüp’teki Kanun Sokağı’na götürecek olan Tahta Minare Bostan Sokağı’na giriyoruz. Bayıldım Çıkmazı hemen solumuzda görünüp kaybolurken avucumun içindeki minik elin hafifçe terlemiş olduğunu hissediyorum. Parmaklar serin havaya temas etmek için kımıldıyor.

Küçük beyaz parmaklar.

“Bak baba, bayır! En hızlı ben çıkarım!”

Hafifçe yükselen sokağın ortalarına doğru minik parmakları bırakıyorum. Düşen yağmur damlalarıyla birlikte ortalığa kesif bir kömür kokusu yayılıyor. Hemen yanımızdaki ilkokuldan küçük öğrenciler çıkıyor ve ıslanmamak için saçak altlarına doğru koşuşuyorlar.

Bayırın sonundaki cumbalı ahşap ev, oradan her “kestirme” geçişimizde, yolumuzu karanlık gövdesiyle uzatıyor. Kanun Sokağı’nı başlatan oldukça sarp toprak bayırın başına ulaşmak için bu evin ön cephesine yaklaşıp sola dönmek zorundayız.

Yer yer yarılmış asfaltın üzerindeki çatlaklar, tırmandıkça daha da belirginleşiyor ve sokağın dili haline geliyor adeta.

Ve solumuzda kalan, tepenin içine kısmen gömülmüş duvarlarıyla Meryem Ana Kilisesi.

Kapısında bizi bekleyen ağır sessizliği bozmak için hızlı hızlı küçük yumruklarla vuruyoruz kapıya.

Ama, içeriden yumruk seslerimizi işitenlerin -bir bekçi ya da bir iki görevli- gözünde birer küçük yaramaz sokak çocuğu olduğumuzdan eminiz artık.

Kanun Sokağı’nın tekrar alçalmasına ve ana caddelerin seviyesine düşmesine yirmi-otuz metrelik bir “S” geçişi kalmışken kilisenin duvarları sona erip şehrin “şimdiki” yani dökük duvarları başlıyor. Meskûn, ama bir savaş sonrası gibi terk edilmiş, eski ama her an yeni bir belediye kararıyla manzaranın içinde boy gösterebilecek kadar gizemli evler.

Ve Kanun Sokağı’nı İslambey Caddesi’ne bağlayan “L” dönüşü... Kat ettiğimiz birkaç yüz metreyi hemen unutmamızı sağlayan pürüzsüz bir düzlük. Bu düzlüğe zaman içinde muntazam olarak uyum sağlamış giriş katları ve sokağa kadar bitişik nizamı bozmayan üçer katlı evler.

İslambey’e çıktığımızda, ikimizi aceleyle caddeye iten rüzgarın esip kaybolduğunu anlıyoruz, çünkü o sırada Kanun Sokağı bütün noktalarıyla ilk kez aklımızda yer etmeye başlıyor.

Bunu elimi tutan küçük parmakların, avucumu daha çok sıkmasından anlıyorum.

Bugün ve bir zamanlar; mesire yeri, teferrüçgâh, sayfiye, kutsal ziyaret yeri ve hac merkezi olarak bilinen ve gelinen Eyüp’ten uzakta, kendi içinde bir labirent-sokak olan Kanun Sokağı, oğlumun küçük zaman anlayışında büyük bir geçmiş olarak duruyor şimdi.

İstanbul’u henüz tam olarak kaplayamayan Can’ın hafızasında en büyük evren Eyüp ve en uzun, tatlı yol Kanun Sokağı.

2001

İstanbul Sokakları - 101 yazardan 100 sokak kitabında yayınlandı, 2008. 

9 Aralık 2018 Pazar

Kırklareli: Taşra için bir Yurt



Ayçiçek tarlaları, tahıl ormanları ve “meşe selleri” arasından... Şeytan Deresi’nin kenarından... Bulgar hududuna doğru... Çataklardan ve kuru dere yataklarından... En çok da taşların arasında birdenbire patlak veren Kaynarca Deresi’nin kıyısından; suyun kenarında hayat bulan köylerin rehberliğinde... Karahıdırlı Halil Bey’in kelimeleriyle “Gurbet adlı bir gül”ün yaprakları kadar geniş ve “garip” bir yer, yeryüzünde... Kırklareli..

Şampiyon Hersekli seyahat şirketinin O 403 otobüsünün sunduğu “asri zamanlar”ın klimatize atmosferi içinde; ama her zamanki gibi ayakta üç-beş yolcuyla birlikte Kavaklı’da duruyoruz. On yılı aşkın bir süredir Balkanların Türk göçmenlerine misafirhanelik vazifesini üstlenen Kavaklı korusunu aştıktan sonra, otoyolu çaprazlamasına kesen köy yolu üzerinde bir yolcuyu da aldıktan sonra Kırklareli’ne kalan 7-8 kilometrelik yol, bitişiyle birlikte dikine bir tablo gibi duruyor karşımda.
Hiçbir yerde, “bir bakışta” başlayan ve bu kadar uzun görünerek bu kadar kısa sürüp biten bir yol daha görmedim. Daha kilometreler var ama şimdiden yassı tepeler üzerinde beliriyor Kırklareli. Ya da 1368’te Osmanlıların eline geçtiği zamanki Bizans adıyla Saranta Ecclesia: Kırkkilise.

Otobüs, şose yol üzerinde son hızla giderken aklıma, dört yıl önce yazdığım bir yazının girişi geldi: “Taşra için bir yurt seçmem istenseydi bu yurdun adı Kırklareli olurdu.”
Bu bir kitap yazısıydı. Kitabın adı “Efsaneden Gerçeğe Kırklareli”ydi. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü bitirmiş olan yazar ve gazeteci Nazif Karaçam’ın kitabıydı bu. Nazif Karaçam, kendisini neredeyse tamamen Kırklareli’nin yazmaya ve yaşamaya adamış bir bilinçli, memleketine karşı vefalı bir kent adamı. Yazdığım yazı şöyle devam ediyordu: “Taşralılığın bir sürgünlük olarak yaşandığı ülkemde taşra sözcüğünü bu talihsizlik girdabından çekip alıyorum. Anakentlere ve uygarlık dolaşımlarına giden yollar üzerinde ‘köprükent’ olarak teslim ediyorum taşranın öbür adını.”

Antoine de Saint-Exupéry’nin “İnsanların Dünyası” adlı kitabından hatırlıyorum, yeryüzünde her yeri birbirine bağlarmış gibi görünen yolların, aslında kralların, iktidarların ve paranın yolları olduğu düşüncesini. Bunu okuduğumda ne kadar ürpermiştim. Yoksulluğun, açlığın ve sefaletin kol gezdiği topraklara hiçbir kral yolunun gitmediğini söyleyen Exupéry, tayyarenin bu adaletsizliğe karşı duran bir insanlık aracı olduğunu da eklemeden duramıyordu. Gelgelelim, sınırlar ve karayolları içine hapsolduğumuz bu ülkede, Kırklareli’ne doğru giderken de kralların açmış olduğu bir yolda ilerliyorduk, ama bu yolun bu kadar düz oluşunda topografyanın da büyük katkısı vardı. Üzerinde bulunduğumuz yol, bütün ovalarda, düzlük alanlarda olduğu gibi demiryoluna paralel olarak ilerliyordu.

Sarı taçyapraklar aralanınca çekirdeklerin yeşil zarları içine hapsolmuş yarı saydam bir çekirdek kozası ortaya çıkıyor. Asma yaprakları açıldığı zaman güneşin sıcaklığında olgunluğu bekleyen üzüm taneleri... Ama mısır fazla uğramıyor buralara; sebzeler de, meyvecilik de... Çünkü yeterince su yok... Su gibi, aşırı kentleşme de, aşırı nüfus da pek fazla uğramıyor Kırklareli’ne. İstanbul’dan başlayıp Çorlu, Lüleburgaz’dan geçerek Babaeski’ye uzanan ve Edirne’de sonlanan “medeniyeti ve 20. yüzyılın bütün nimetlerini taşıyıcı” E-5 karayolundan neredeyse kırk kilometre içeride kalan, nimetlerden uzakta, kendi nimetlerini kendi topraklarında kuran bir şehir. Kırklareli.

Otogarda bizi Ünal Başkur bekliyor. Bu kez misafir ve yabancı olduğumuzu hiç hissettirmeyen gülümsemesi ve yakınlığıyla duruyor, garajın ortasındaki küçük büfenin yanı başında. Ondan birer çay içmeyi ihmal etmiyoruz. Kırklareli’nde çay içmek ilk kez bu kadar değişik duygulara sürüklüyor beni. Bir yandan sıla özlemi içinde yanarken diğer yandan da kendi geleceğinin, hedeflerinin yolundaki ışığa gülümseyen bir hasret içinde kuru ve sıcak havayı içime çekiyorum. Diken tohumları ve saman kokusu, henüz ıslatılmış beton zeminden yükselen rutubet kokusuna karışıyor. Bu son koku, büyümekte hiç acele etmeyen; durağan bir zamanın içinde devinirken kalıcı dostluklara, kahve ve dükkân sohbetlerine, ev gezmelerine ve mahalle huzuruna her şeyin öncesinde önem veren Trakya tarzı şehirlerde, kasabalarda yoğun olarak rastlanan bir dinginliğin içine sinmiş bir kokudur. Ekseriyetle vefa taşır bu koku: İnsan sevgisi, yurt sevgisi, derin samimiyet, hatıralara saygı ve tabiat aşkı... İçine daldığınızda zamanınızı, çağınızı şaşırabilirsiniz.

İşte böyle bir şehrin merkezinde fazla beklemiyoruz. Çünkü fazla fazla zamanımız var. Her şey için. Merkez dediğimiz yer vilayet binaları, okullar, orduevi ve istasyona uzanan ağaçlı bir yoldan oluşan bir “centrum” karışımından ibaret. Mustafa Kemal’in şehre ilk ayak bastığı tren istasyonuna açılan Atatürk Bulvarı -halkın dilindeki adıyla İstasyon Caddesi- Atatürk Meydanı ve Atatürk Stadı isimleri, Kırklareli’nin cumhuriyetin simgesi bir şehir haline getiriyor hemen. Şehre buradan bakılınca, çok değil, 20-30 yıllık bir yerleşim yeri olduğu duygusuna kapılıyor insan. Fakat burası şehrin yeni ve modern meydanı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki zamanlarda vilayet binası bu meydana taşınmış ve Atatürk Meydanı zamanla şimdiki belirgin görüntüsünü kazanmış.

Araç değiştiriyoruz. Ve alanı hızla geçerek Kofçaz kasabasına kadar uzanan yola düşüyoruz. Devlet hastanesinin önünden geçiyoruz, ve sepetçiler mahallesinden. Kısa  süre içinde şehir bitiyor; bütün Trakya illeri gibi. Anlaşılmaz biçimde beliriverir Trakya’da kasabalar, şehirler. Bir bozkır topoğrafyasında, ama meşe ormanlarının giderek modernleşen insanın elinde tahıl havzalarına dönüşmesiyle  sadece verimliliğini sunan topraklar... Hava fazlasıyla sıcak, ama rutubetten uzak bir atmosfer hâkim yol boyunca, Topçular Köyü’ne yaklaşırken yüzümüzü yalayan rüzgâr serinletici bir etki yaratıyor otomobilin içinde. Buğdaylar çoktan sararmış, günebakanlar başlarını dikmişler ve yol kenarındaki tarlaların sarı örtüsü sıcak havanın etkisiyle yalpalanıyor.

Havada, sanki “yedi krallık yerde nam ve şan sahibi” olmuş Sarı Saltuk’un sesi var. Ölümünden sonra kırk yerde makam ve yedi yerde mezarı bulunduğu var sayılan Sarı Saltuk’un Trakya ve Balkanlar’da 13. asırda kurduğu ve Hacı Bektaş Veli geleneklerine bağlı Türk derviş tekkelerinin nefesleri duyuluyor. Bu ses ve nefeslere karışırken Topçu Baba türbesinin önünde duruyoruz. Başı örtülü kadınlar, küçük çocuklar, alçak damlı bir evden oluşan türbenin küçük kapısı önünde sıra durmuşlar. Türbenin içine ayakkabılarını çıkararak girenler getirdikleri hediyeleri bırakıyorlar, secdeye varıp dualar içindeki dudaklarını yatırın yeşil kumaşına değdiriyorlar. Çoğunun yakarak bıraktığı mumlar, türbenin içini aydınlatan tek insan eli ışığı meydana getiriyor.

Her yıl Topçular Köyü’nde yapılan ve Trakya’dan, İstanbul’dan ve Kırklareli civarından gelen binlerce insanın katıldığı Topçu Baba kurban törenlerinin yapıldığı gün gelmişim Kırklareli’ne. Tesadüf. Aynı gün, 12 yıldır Kırklareli’nde düzenlenen Sabahattin Ali Kültür Günleri etkinliklerinin de sondan bir önceki günü aynı zamanda... Çağdaş olmasalar da iki halk evliyası, inançların ve modernizmin Türkiye’sinde, aynı gün içinde buluşabiliyor ve halkı etkilemeyi, hatıralarını yaşatmayı başarıyorlar. Bu ilginç kesişmeye sanırım çok az yerde rastlanabilir.

Binlerce kişi, bir çatağın dere yatağına doğru inen tepenin yamaçlarına oturmuş. Getirdikleri çıkınları ve yer bezlerini yaymışlar. Bir traktörün kasasından imal edilmiş otantik sahnede, İstanbul’dan gelmiş bir ozan türküsünü söylüyor. Kazanlar kaynıyor. Yamaçlara oturmuş insanlar da öyle... Meşe ağaçlarından bir palamut düşse yere değmeyecek sanki. Görevliler, ellerinde kovalar herkese yemek dağıtıyor. Öte yanda Topçu Baba’da bütünleşmiş inancın uğruna kesilen kurban etleri dinsel bir ayin ortamında yeniliyor. Ağaçlar arasında giderek ağırlaşan ve yoğunlaşan havanın içinde tuhaf bir şey dikkatimi çekiyor. Görünürde herkes konuşuyor, türküler söyleniyor, oyunlar oynanıyor, kazanlardan buharlar yükseliyor, çocuklar koşuşuyor; ama sanki büyük bir sessizlik bulutu dolaşıyor ortalıkta. İnançların buluştuğu bu kutsal orman çanağında sesler akis bulmuyor, sadece kalpler konuşuyor; ve cümle hüzünlerin, kötülüklerin çiçekleri uzak duruyor.

Mitolojilerde şarap tanrısı Bakhus'a tahsis edilmiş yerler olarak ifade edilen; Bulgaristan, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul ile çevrili olan Kırklareli'nin topraklarının yarısına yakını dağlık. Yıldız Dağları (Istrancalar) ilin kuzeydoğusunda yer alan en büyük yükseltiler. Ilıman bir iklim kuşağı altındaki bitki örtüsünün çoğunluğunu ormanlar oluşturuyor. Topraklarının yarısına yakını tarım arazisi. Türkiye'de kalkınmış iller arasında onuncu sırada olan Kırklareli en zengin iller arasında ise beşinci. Kırklareli geçmişte önemli bir bağ memleketiymiş. Bu iş daha çok azınlıklar tarafından yapılırmış. Geçmişte düzenlenen bağ bozumu şenlikleri döneminde yörede yüksek bir şarap kültürü hâkimmiş. Yüzyıllar öncesinden gelen bu kültür, günümüze kadar gelen bilgi ve ilgisizliğin neticesinde o eski görkemini ve şöhretini yitirmiş. Üzümün, şarabın ve bağcılığın açık bir uygarlık göstergesi olduğu gerçeği karşısında bu kültürün Kırklareli adına sadece hatıralarda kalan bir miras olduğu da tartışılmaz bir tespit olarak kalıyor.

Cumhuriyet dönemine kadar Kırklareli’nin adı Kırkkilise olarak kalmış. Şehrin peşini hiçbir zaman bırakmayan “Kırklar” mastarının etimolojisinde yörede hüküm seren çeşişti uygarlık ve kültürlerin birbirleri ardına “kırk” mitosunu zenginleştiren olaylara ve efsanelere sahne oluşu yatıyor. Konstantinus döneminde Hıristiyanlığın resmi din olması ve serbest bırakılması sonucunda Kırklareli bir piskoposluk merkezi haline gelmiş ve burada bir dindarlar birliği oluşmuş. Bu nedenle kilise yapımına hız verilmiş. Roma valileri de keşişler için manastırlar yaptırmaya başlamışlar. Bu bölges, o devirde Hıristiyan azizlerin gidip geldiği, tarikatların birbirleriyle mücadele ettikleri yermiş.

Kırklareli'nde Mayıs ayının ilk günlerinde kutlanan Hıdrellez bayramı yerine yapılan Kakava kutlamalarına 16. yüzyılda başlanmış. Kakava'nın anlamı Tencere Bayramı demek. Bu bayram genellikle Şeytan Deresi kıyısında kutlanıyor ve Kakava Ateşi yakılıyor. Bu ateşin yakılmasından bir gün önce, kırlardan toplanan kırk bir çeşit ot ve yüzük, düğme gibi şeyler, içinde su bulunan toprak çömleğe konuyor. Bu çömlek geceden, bir gül ağacı veya fidanın dibine bırakılıyor. Hıdrellez sabahı erkenden gül fidanı dibindeki bu toprak çömlek alınıyor; içindeki su ile yüzler yıkanıyor. Sonra çömleğin başına geçmiş bulunan bir genç kız, diğer kızların söyledikleri manilerle niyet küpünden, niyetleri çekmeye başlıyor. Küpten niyet çekmek hüner isteyen bir iş. Çünkü niyetten çıkan her mani çekilen kişi için bir talih, bir haber, geleceğe dair bir bilgi değerini taşıyor.

“Güzelliğin sevgilim
  Bulunmaz Hint’te Çin’de
  Hele bir eşin yoktur
  Kırkkilise içinde.”

“Edirne eyaletine vergi veren başlıca sancaktır. Bayındır köyleri vardır. Kalesi yoktur. Şehrin dört tarafında karataşlık, kırmızı topraklı bağ ve bahçeleri var ki, insan içinde kaybolur. Şehir kat kat kiremit örtülü, bayındır, yüksek saraylarla süslü sevimli bir kasabadır. Halkı zevk sahibidir. Yirmi bin kadar bağı vardır. Sulu üzümler olur. İçkisi, pekmezi gayet güzeldir.”

Yukarıdaki satırların yazarı Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sine göre Türk Halk kültürü kahramanlarının en şenlikli siması “mir-i sahib-kelam” Karagöz Kırklareli'lidir. Çelebi’ye göre, Karagöz, İstanbul tekfuru Konstantin’in saisi (habercisi) idi. Edirne yakınlarındaki Kırklareli’nde söz sahibi ve ayyar-ı cihan idi. Ve adına Sofyozlu Bali Çelebi derlerdi. Bu bilgilerden de anlaşıldığı üzere Karagöz, bir Osmanlı romanı olmasına karşın devlet nazarında itibarlı birisidir.

Kırklareli otogarının hemen çıkışında, küçük bir parkın ortasında  yükselen bronz Karagöz anıtının önünden geçiyorum. Karagöz’ün kambur siluetine gizlice göz kırptıktan sonra yutkunuyorum. Boğazımda birikmiş olan dibek kahvesinin acı tad yoğunluğu biraz daha azalıyor. Kendi kendime “iyi ki üzerine su içmemişim” derken, İkizler pasajının dibindeki, Ali Şeref Saka’nın işlettiği kahvehaneyi hatırlıyorum. Az önce oradan son bir Kırklareli gezintisi için çıkmıştım. Ali Şeref’in kahvesi ve kahvehanesi Salah Birsel’in “Kahveler” kitabına giremedi ama çoktan gönlümdeki kahve kitabında yerini aldı. Hem de üç kuşaktır babadan oğula, ondan da toruna geçen dibek de Lüleburgazlı Aşık Hasan’ın deyişiyle “manada arife irfan” bir mevki kazanıyor aynı yerde.

Belki kim bilir ne zaman gelirim, diye İstasyon Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Caddenin sonuna, istasyona kadar varmadan, şöyle kısa bir tur. Kırklarelililerin doğup, büyüyüp yaşlandıkları bu ağaçlar altındaki açık hava beşiğinde...

ATLAS dergisi, 2003

11 Ekim 2017 Çarşamba

50 Alıntıda Hayat Ağacım 3



(Bitmemiş romanlarımdan)

11.


Dr. Horatius Pelle, onca uğraş ve döğüşle geçen zamanın ardından ilk yaşamını tamamlayıp ikinci yaşamına hazırlanıyordu ki hayatındaki bütün sözcükler havalandı ve yere iki tanesi düştü sadece.
Sonar. Umut.
Diğer sözcükler havada hala dolanırken Dr. Pelle’nin umutla artık pek işi olamazdı, zira o yaklaşık elli yıl olan hayatının çoğunu, başına gelen kötü olayları görmezden gelmekle geçirmiş bir bilim adamıydı ve umutla teslimiyetin uzaktan yakından bir ilgileri de yoktu.
Sonar. Bu beş harflik sözcük gökten düşmüş gibi görünse de denizlerdeki süreksiz balık avcılığı terimler bilgisine dahil olmuş, günlük bilimsel hayattan çok teknolojik hayatın ve biraz da popüler macera sinemasının ilginç konularından biri sayılırdı, o da kısmen.
Dr. Pelle, denizlerde hiç balık aramamış, ama çocukluğunda epey balık avlamıştı. Sınırlı sayıda ve sadece Ege Denizi’nde bulunan, milletçe en az tüketilen, balıksız kıyıların yalnız balıklarını: Isparoz, Sarpa, Kaya Balığı, Vatoz… Dip yosunu, terlik, cam şişe. Kefal, Levrek ve Zargana gibi dip ve yüzey balıklarını doktor ancak düşlerinde tutabilmişi ya da bazılarında deniz birkaç kilometre birden çekildiğinde elleriyle yakaladığı olmuştu.

(İkinci Yaşamın Adası)

12.

Sevgilim

Bu mektubu sana yazarken uzun koltukta uyuyorsun. Seni yatak odamıza götürmek için kollarımı vücuduna doladığımda kokuna dayanamayıp ben de uykuna ve tenine girmek isteyeceğimden çok zor tutuyorum kendimi.
Çalışmalıyım. Hem de çok. Ve bu eğer dünyanın en şanslı işiyse sadece bu ortamda gerçekleşebilir. Senin çok yakınında. Odanın havasında bütün hallerimiz, buharımız ve kokularımız karışmışken; biz, bizi soluyorken.
"Kötülük"ü bitirmeliyim. Hele ki ilham gelmişken. O bizim ıssız adamız olacak. Orada mutluyken kaybolmuş olacağımız ve bulunmayı hiç istemeyeceğiz.

Seninle Hayat şehrinin Mutluluk semtinden ortak bir ev tuttuğumuzda sokağa ismi henüz verilmemişti ve yapılan şehir planı detaylarında Gitmek'e yer yoktu. Gizli haritalar bulundurmama için birbirimize söz vermemiştik; yeter ki sen ve ben nerede olduğumuzu bilebilelim sürekli.
Gizemli konuşmalarımdan hiç hoşlanmıyorsun biliyorum. Bunun nedeni sana anlatamayacağım kadar ilgisiz çünkü bizim için. Savrulmalar yaşıyorum konuşurken, birşeyler anlatırken. Yazma sebebimse hatırlayabilmek. Bazen yazmayı bırakınca bellek yitimine uğrayacağımdan çok korkuyorum. Ve yazdığım her şeyi saklıyorum. Onları okuduğumda geçmişimden bazı sahnelere yerleştirdiğim gizemli ifadelerin, açıklamaların anlaşılmayacağı korkusu beni ele geçiriyor.

(Kötülük)

13.

Ama dostum biliyor musun oralarda Tanrı yok. Kötülüğün gerçek anası Tanrı Kuzeybatı’da. Burada eğleniyor. Sizin oralara ise özgürlüğü göndermiş, yokluğuyla oyalanın diye.
Hiç Kuzeybatı’ya gelmemiş olmak seni kızdırmaz, ama öfkeni keskinleştirirdi hatırlıyorum. Seni zeki bulurdum, ama daha çok da açıksözlü bir heriftin.
Ya dostum. Bıktım artık buralarda yalnız başıma dolaşmaktan. Kuzeybatı'da şiir bile yazamıyorum. Şıp diye âşık olamıyorum. Kendime üzülmeyi bile bıraktım durduk yerde. Değmeyeceğini düşünmüyorum ama birçok şehirden ve kasabadan daha zor burada kelimeler bulabilmek, bir dilin olduğunu hatırlayabilmek. Şehrin dili daha çok ağır basıyor ve gece gündüz dilsiz dolaşıyorsun. Bunlara bir de sağırları, körleri eklersen, özgürlüğün neden Doğu’nun dağlarında gezindiğini daha iyi anlarsın. Kısacası senin adın özgürlükse ben de yoksulluk olmalıyım. Hani derdik ya aslında yoksulluk, açlık ve işsizlik yoktur; hepsi birer ekonomik modeldir," diye ekonomi derslerinde. İktisat dersini emekli olmuş ya da hâlâ muvazzaf albaylardan almak ne trajikomikti hatırlasana. Birisi hatta bir sınıf arkadaşımızın babasıydı ve 1960 ihtilalinde devrimci bir harbiye öğrencisiydi. Galiba yeni mezundu ve bütün sınıfını kıtaya sürmüşlerdi Harp Okulu ihtilal içinde ihtilal yaptığı için.
Sen şu an neredesin kimbilir neler yapıyorsun?

(Kuzeybatı)

14.

1/1

Saniyenin kendisi kadar sürede pencerenin üst çizgisinden yere doğru düşen yağmur damlalarını izliyorum. Pencere önüne geldiklerinde kardeş gibiler, ama yere çarparken soydaşlara ayrılıyorlar ve daha küçük damlalarla çevreye yayılırken bilinçlerini kaybediyorlar.
Sulanmış bilinçlerin büyük toplantısı olan sokak su birikintilerinin, yağmurun hızlanmasıyla birlikte sele dönüşmesini izliyorum.

Saniyenin kendisi kadar süreyi bana açıklamalısın: En düşük enerji seviyesindeki Sezyum-133 atomunun (133 Cs atom çekirdeği) iki hyperfine seviye arasındaki geçiş radyasyonunun 9.192.631.770 perioduna karşılık gelen süredir.

Dur. O kadar gitme. Nereden geldiğini bilmek istemiyorum. Nereye gittiğini bilmek istiyorum sadece.

Obtüratör fotoğraf filmine düşürülecek ışık miktarını ayarlamada 2 değişkenden biridir. Diyafram ve obtüratör fotoğrafta iki temel ayardır. Diyafram, makineye giren ışık ışınlarının geçtiği dairenin çapını belirtirken, obtüratör hızı ise filmin ışığa ne kadar süre maruz kalacağını belirler. İki değerin birlikte ayarlanarak film üzerine ışığın istenilen düzeyde düşürülmesine pozlama denir. Obtüratör hızına aynı zamanda perde hızı, shutter speed, enstantane de denilmektedir.
Obtüratör film üzerine düşme süresini belirleyen mekanik bir sistemdir. Bu süreler çoğunlukla saniyelerin birimleri kadardır. Örneğin 1/1, 1 / 2, 1 / 4, 1/8, 1/15, 1/30, 1/6 0, 1/125, 1/25 0, 1 /5 0 0, 1/1000 gibi.1/1 de perdenin açılıp kapandığını gözle görebilirken 1/1000’de gözle görülemeyecek kadar kısa sürede perde açılıp kapanır. Objektifler arası ve perdeli olmak üzere iki tip obtüratör sistemi vardır. Obtüratörün iki fonksiyonu vardır. 1) Işık miktarını saptamak, 2) Hareketi saptamak.

(Vamos)


15.

Yıl 1654.
Gururlu vahşi hayvanlar ve onurlu medeni insanlar bir anlaşma yaptılar.
O güne kadar insanların bölgelerinde yaşayana, soylarından ve gururlarından uzaklaşan hayvanlar affedilecek, hayvanlar dünyasına dönmelerine izin verilecekti.
Aynı şekilde vahşi hayvanlar arasında yaşayana insanlar da aynı aftan yararlanarak insanların arasına katılacaktı.
Her şey buraya kadar iyiydi. Ama insanlar arasında yaşayan hayvanlar ve hayvanların bölgesinde insanlardan uzakta yalnız yaşayan insanlar bir araya gelerek üçüncü bir bölge yarattılar ve buraya İNSHAYYA ve HAYVİNSANYA (Humanimal-Animan) dendi. İki isimli olmasının nedeni, en az kendi soylarıyla yaşamaya başlayan hayvanlar ve insanlar kadar gururlu olduklarını kanıtlamaktı. Bunun yolu da eşti olmaktan geçiyordu.

(Hayvanlar ve İnsanlar)


(devam edecek 17.07.2017 - 17.07.2018)

3 Ocak 2012 Salı

Editörün notu


Editörün notu

Şair, daha doğrusu tek şiirini yazdıktan sonra on sene bir daha hiç cevap vermedi. Editör de şiiri on sene sonra tekrar okuduğunda şiiri bu kez anlayabildi. Genç kadın -hâla çok genç ve güzel- aslında bir şiir yazmamıştı. Yapmak istediği şey aşkı için son bir çabaydı. Yine de umutluydu kadın. Editör, geçmişte olanları düşündüğü zaman bunu anladı. Fakat bu şiiri daha önce okumuş olsaydı onu daha iyi anlayabilir, ne demek istediğini kavrayabilirdi. Görünüşe göre, editör şiiri okuduktan sonra verdiği cevapta resmen alay eder gibi davranmıştı. Ama içeride, editörün hayatında, bırakmış da olsa şiir dendiği zaman akan sular duruyordu. Nitekim öyle de oldu. Genç kadın ya da eski sevgilisinden bir şiir alan editör, bunu bir yardım isteği olarak algıladı ve içinde o kadına duyduğu minik özlemleri bastırmanın bir kurtuluş yolu olarak cevap yazdı. Onu hep görmek istiyordu aslında ve sonra gitmek. Hayatında ondan sonra hiç kadın da olmamıştı onun gibi. Kaçmasının nedeni de buydu belki de. Başka bir kadın olmayacaktı asla. Onun sabah, akşam ve gece tadını hiçbirisinde bulamayacaktı. Ondan kalanlar "akşamdan kalmanın mayhoşluğu, kokusunun bıraktığı sarhoşluk, uyku tozları, rüya meyveleri, kahve kokusu, haz kırıntıları ve sabah sevişmeleri"nden oluşan bir hayat kürüydü. Editörün aradığı bunların bazen çok azıyla da yetinebileceği bir hayattı. Onun hiç gitmeyeceği ve kendisinin de ona hep gitmeyeceği bir hayat. Uzaktan onu seyrederken ona ve hayatına daha hayran olacağını sanıyordu. İçeride, genç kadının aynı şiirde olduğu gibi, aryalı kitaplı denizi gören ev hayalinde sadece onu görüyordu. O evde o hep yalnız olacaktı. Editörse, şehirde tanıştığı genç kadının şiirde dediği gibi bir başkasıyla oturuyordu: Yıllar sonra büyük bir şehirde ilk kez karşılaştığı "kendisiyle"...

26 Aralık 2011 Pazartesi

Karanlık yok bombardımanların aydınlattığı gecemizde.


Sıkıyönetim

Mahmud Derviş


Burada, tepelerin sağrısında, zamanın ritmine ve alacakaranlığa karşı
Kırık gölgeli bahçelerin kenarında
Mahkûmlar ne yapıyorsan bizler de onu yapıyoruz
İşsizler ne yaparsa:
Umudu ekip biçiyoruz.

***

Şafağa hazırlanan bir ülke. Daha yavaş yürüyoruz
Çünkü kolluyoruz zafer saatini:
Karanlık yok bombardımanların aydınlattığı gecemizde.
Düşmanlarımız pusuda ve düşmanlarımız bizim için yakıyorlar ışığı
Mağaraların karanlığında.

***

Burada, hiç “ben” yok.
Burada Âdem hatırlıyor kil tabletindeki tozu

***

Ölümün kıyısında, diyor:
Kaybedecek hiçbir izim yok artık:
Özgürüm ben özgürlüğün kıyısında. Geleceğim ellerimde.
Çok yakında atılacağım hayatıma,
Özgür doğacağım, anasız babasız,
Ve seçeceğim adım için deniz mavisinden harfler...

***

Burada, yükselen dumanlarda, evin merdivenlerinde
Zaman için bile vakit yok
Tanrı’ya yükselenler gibi yapıyoruz:
Unutuyoruz acıyı.

***

Homeros’tan hiçbir akis yok burada.
Gerektiğinde kahramanlar çarpıyor kapılarımıza.
Homeros’tan hiçbir akis yok burada. Bir general
Uyuyan bir devleti arıyor
Gelecek bir Troya’nın harabelerinde.

***

Kapı önlerinde duran sizler, girin içeri,
İçin bizimle Arap kahvesinden
Bizim gibi insan olduğunuzu hissedeceksiniz
Evlerin kapılarında bekleyen sizler
Çıkın sabahlarımızdan,
Sizin gibi insanlar olmak
Rahatlatacaktır bizi!

***

Uçaklar göründüğünde, havalanır güvercinler
Beyaz beyaz, yıkarlar gökyüzünün yanaklarını
Özgür kanatlarıyla, ki ordadır ışığı ve mülkiyeti
Oyunun ve afyonun. Daha yükseğe daha yükseğe havalanır
Güvercinler, beyaz beyaz güvercinler. Ah, ah ki gökyüzü
Bir gerçek olaydı eğer... (demişti bana iki bomba arasından geçen bir adam)

***

Serviler askerlerin arkasında, minareler savunur
Göğün yıkılışını. Demir çitin gerisinde
Askerler işerler - bir tankın korumasında -
Ve sonbahar günü bitirir altın sarısı gezisini
Geniş bir yolda Pazar ayini sonrası bir kilise gibi

* * *

(Bir katile) Kurbanın yüzüne dikkatle baktıysan eğer
Ve düşündüysen, hatırlayacaksın gaz odasındaki
Anneni, bağışık tutulacaksın tüfeğin aklından
Ve fikir değiştirmiş olacaksın: Kimliğini bulmuş gibi olmamak için

* * *

Sis karanlıklardır, karanlıklarsa beyaz dişler
Portakal kabukları ve vaatlerle dolu kadın gibi soyulmuş

* * *

Kuşatma bekleyiştir
Bekleyiş fırtınanın ortasına çevrilmiş bir ok

* * *

Yalnızız yalnızdık, sonuna kadar
Gökkuşaklarının ziyaretleri olmasaydı

* * *

Bu yaygının ardında kardeşlerimiz var
İyi kardeşler. Severler bizi. Bize bakar ve ağlarlar.
Sonra gizlice derler:
“Ah! Ah! Haberimiz olsaydı işgalden.” Sözlerini tamamlayamazlar bile:
“Biz yalnız bırakmayın, bizi yalnız bırakmayın.”

* * *

Kaybettiklerimiz: 2 ila 8 şehit günde.
Ve on yaralı.
Ve yirmi ev.
Ve elli zeytin ağacı.
Bütün bunlara şiiri, tiyatro oyununu ve sonsuz tabloyu
İçine alan yapısal kırılmayı da ekle

* * *

Bir kadın buluta söyledi: Sevgilim gibisin
Giysilerim kanla.

* * *

Artık yağmur değilsin aşkım
Ağaç ol
Bollukla yıkan, ağaç ol
Ve ağaç olmazsan aşkım
Taş ol
Yıkan rutubetle taş ol
Eğer taş olmazsan aşkım
Ay ol
Sevgilinin rüyasındaki ay ol
(Böyle konuştu cenazesinin defini
sırasında bir ana oğluna)


Ramallah, Ocak 2002

(Fransızcadan çeviren: Halil  Gökhan)

19 Ocak 2012 Perşembe

Çocukluğumun kitabevleri...


1. Öğretmen Kitabevi

Gözümü bir kitabevinde açtım ben. Adı Öğretmen Kitabevi. Yer Milli Kuvvetler Caddesi, Balıkesir. Nüfus 7. Babam, annem, kardeşlerim ve ben...
Okul günleri öğlenciler dükkânı açardı ve sabahçılar onlardan öğle vakitleri devralırdı kitabevini.
Ailenin en genç ve son neferiydim Öğretmen Kitabevi'nde... Bir roman tadında geçen 2 senelik bu olgunluk çağı eğitimi, dükkânımız çeşitli nedenlerle kapansa da yıllarca kitap sergileri ve ev kütüphane yaşam hayatı olarak sürdü.
"Sizin hiç 30.000 kitapla birlikte yaşadığınız bir eviniz oldu mu?"
Bu soruyu sormadan yıllarca yaşadık... derken yatılı okul zamanları ve bütün kitaplardan ayrılış... Tatillerde devam etti kitaplarla bakışmalarımız.
Gün geçtikçe soluyorlardı ve gözlerimizi üzerlerinde daha çok arıyorlardı.
Çoğumuz bilmeyiz siler geçeriz ama tozlar kitapların gözyaşlarıdır.
Öğretmen Kitabevi'nde zaman nasıl akardı? Öğretmen Kitabevi'nde hayat nasıldı?
Kitaplar arasında zaman geçmez, bilinenin aksine. Kitapların kendi zamanları vardır. Yan yana durduklarına, konularına göre ayrıldıklarına bakmayın, aralarında çoğu zaman derin zaman uçurumları ya da büyük yakınlıklar vardır. Çok büyük bir filozofla bir çocuk kitabı kardeş bile olabilir. Zira o filozof çocukluğunda o kitabı kesinlikle okumuştur.
Nasıl filozof doğmuyorsak okur da doğmayız. Bedenimiz yüzünden çok şey olarak doğar ve bunları değiştiremeyiz. Hayatın içimizde oluşması doğumumuza rağmen yapabildiğimiz şeylerle ortaya çıkar. Yazar olunmaz doğulur belki ama okur doğulmaz, olunur.

Öğretmen Kitabevi'nde bizler hepimiz zamanın okurlarıydık. O devir farklı geçiyordu. Çok hızlıydı her şey. Tipografi, yani devrin matbaa ve basım tekniği olaylara yetişemiyordu. Her şey karışıktı. Herkesin kafası karışıktı. Yaşı vatandaşlığı tutmayanlar devrimci oluvermişlerdi. Herkes erken büyüdüğünü ispatlamak istiyordu. Bunu anlamak için sık sık ceplerindeki silaha ellerini dokunduruyorlardı ya da ellerinde fırça duvarlara yazı yazarak büyüdüklerini hissediyorlardı . Ülke liderleri henüz 40'larındaydı ve çok yaşlıydılar ve hepsi sonraları daha fazla yaşlanmadılar, bizlerle büyümeye devam ettiler. Ülke çok gençti, henüz bir şey yapılmamıştı. Büyük kurtuluşun üzerinden neredeyse 50 sene geçmişti ve taşlar yerine oturmamıştı daha. Savaş meydanlarında ölmekten başka bir şey deneyimlememişti gençlik. Meydanlardan meydanlara taşmak, kendi istediklerini yaşamak istiyorlardı.
Bu istekler kitaplara da yansıdı. Şiir, tiyatro ve siyaset kitapları her yeri sardı. Mesaj veren her kelam ve sayfa onlar için devinimdi. Hareketlenmişlerdi ve durmak istemiyorlardı.
Bizlerse çocuktuk ve bunu kabullenmiştik. Onlarla aramızda sadece kitaplar vardı. Asla okumadığımız yabancı siyasi liderlerin yazdıkları ideoloji kitaplarını onlara satarak çocukluğumuzu pekiştiriyor ve gıpta ile bakıyorduk o dev adamlara kadınlara. Oysa bizden 4-5 yaş büyüklerdi en fazla. Bıyıkları, sakalları, parkaları ve süssüz, makyajsız güzel yüzleri, siyah ya da sarı saçları vardı. Çocukları çok seviyorlardı. O zamandan bizi de "bilinçlendirmek" istiyorlardı ve onların fikirlerini taşıyan kitap ve dergileri sattığımız için bizlere baktıkça gözleri parlıyor, devrimlerinin geleceğini belki de bizde görüyorlardı.

28 Mart 2021 Pazar

Kitap Nedir? (Her Eğitimli Kadının Bu Cumhuriyete Borcu Vardır !)


Burayı sevdim birdenbire. Önünden geçerken aniden girivermiştim. Yağmur çiseliyordu. Ankara'daki bir arkadaşıma göre orada öğleye kadar kar yağmıştı ve bugünün de sürprizlerle dolu bir gün olduğunu bana söyledi.

Cesurca "Kahve" demişler kafenin adına. Çırağan Kahvesi. Girişteki fiyat listesi karatahtasına Dünya Kadınlar Günü sebebiyle yazıldığını tahmin ettiğim yazı henüz silinmemişti. Bir Türkan Saylan sözü: "(buraya çıkarken o yazıya yeniden bakılıp aynısı yazılacak)" *

Öğrencileri daha çok kafelerde seviyorum. Okullarda ve sokaklarda üzülüyorum onları görünce. Korunmasız ve çaresiz geliyorlar bana. Özellikle de bu Z Kuşağı.

Son zamanlarda çok kişinin kafasını şişirdim bu Y Kuşağı kitabıyla. Y Kuşağı kitabını (2012, Kafekültür Yayıncılık) yeniden basımına hazırlarken aslında bilgi ve yorum bakımından çok eskidiğini düşünürken yaklaşık bir haftamı, gecemi gündüzümü verdim. Kitaptan öğrendiklerimi ve şimdi anladıklarımı heyecanla herkesle sohbetler sırasında paylaşırken neden bu kitaptan hala piyasada başka olmadığını anladım. Akademi henüz sahiplenmemişti bu X, Y, Z kuşakları ayrımlarını. Ve dolayısıyla kitap medyası da alternatif seçeneklerine kavuşamamıştı. Ne diyordu skolastik felsefe düşünürü ve ilahiyatçı Thomas Aquinas  13. yüzyılda: Timeo Hominem Unius Libri, "Tek kitaplı insandan sakınırım". Evet Y Kuşağı'nın da tek kitaplısı zararlı bence. Tamam Thomas Aquinas bunu ilahi metinler için söylemiş olabilir, ama unutmamalı ki tartışılmamış her tek metin de biraz bu kapsama girer. Bir konuyu öğrenmek için en az 1, paylaşmak için en az 3 ve savunmak için de mutlaka 100 kitap okumak gerekir. Yoksa da yazmalıdır.

Çok kişi bana sorar: Kitap nedir? Kitabın ne olduğuna dair tek bir cevabım var: Kitap, onsuz ve, o daha yazılıp okunmadan hiçbir tartışmanın başlatılmaması gereken bir Söz'dür. Bir kitap bir adet bile basılabilir -ama kütüphanelerde yüzlerce kişi okuyabilir sırayla- ama bir kitap asla bir kişi için yazılamaz. Hele hele asla yazarı için değil.

Çırağan Kahvesi'ne ilk girdiğimde beni masa seçimine iten tek neden de son derece sevimli bir ev haliyle döşenmiş iki kitap rafı oldu. Ve hem o kitapları hem de Çırağan Caddesi'nin işlekliğini görebilecek en iyi masaya oturdum. İçerisi boş sayılırdı, öte yandan camlı bir eşikle ayrılan bahçe tıklım tıklım doldurulmuştu öğrenciler tarafından. Onlar ait özgürlük alanlarında (dumanlı hava sahası) çalışıyor sohbet ediyor ve sigara içiyorlardı. Birden oları çok sevdiğimi anladım. Homojen olarak bir aradalarken gençler çok tatlıdır, iyi ve sevimlidirler. Yetişkinlerin mahvettiği bir dünyada yaşamıyorlarmış gibi umut ve ışık saçarlar. İyi ki genç oldum, genç bir oğlum oldu ve gençleri çok seviyorum.

Onların en önemli güçleri mizahtır, şakadır. Her şeyi eleştirme hakları sadece gençlerin vardır; günün birinde de onları değiştirmek zorunda değildirler. Hiçbir şeyi eleştirmeden kabullenmiş şekilde yaşayanlara çok iyi bilinir ki yaşlı denir. Eleştiriyi hele hele özeleştiriyi kaybetmeden yaşayan da hiç yaşlanmaz. Gençlik tehlike altındadır hep. Kimse onları koruyamaz, kollayamaz; gençler bunu istemez asıl. İnsan türünün en zeki halidir gençlik, çünkü önyargı, kötü niyet yok saflık vardır. Varsın yetişkinler bunlara başka bir ad verip dursunlar. Kimse tüm değerlerini kaybetmiş, hiçbir şeyi savunmayan, her şeyi kabullenmiş ve işe yaramayan insanları asla yargılamamalıdır, çünkü yaşları kaç olursa olsun ihtiyardır onlar. Bunların tersini yapan ve olan kişilerse daima gençtir.

***

In solis sis tibi turba locis. (Tibullus)
Yalnızlıkta, kendinin evreni ol.

(Kafeblog 4)


* Her Eğitimli Kadının Bu Cumhuriyete Borcu Vardır ! 

24 Şubat 2017 Cuma

Kafeblog: Kafe ve Mekânlarda Çalışma Günlüğüm ve İzlenimlerim


Kafeblog. Hoppala nereden çıktı bu şimdi.

Eh, yazmadan olmazdı. Onca ülkeyi, diyarı gezme, tozma... Uçağa hatta gemilere de binme. Hayatını sadece çalışmaya ve çalışmaya ve de birkaç ana cadde ve sokaktaki mekânlarda kulaklığını takıp dünyadan kopma gezilerine çık ve bu gezileri anlatma...

Gezdiği yerleri anlatmak mı gezdiği yerlerde kendine ne olduğunu anlatmak mı? Yolculuklara buna yolda karar vermek için çıkılmaz mı?

Bu gezilerde yazdıklarımın hep başkaları için olmasının tek nedeni bünyemin ve beynimin yazmayı sadece ve sadece başkaları için olursa kabul etmesi olabilir mi? Benim galiba beynimin bir lobunda iki ana lobun arasında gerçekleşen söz sanatlarının elektriksel hareketleri gerçekleşiyor. Amigdala > Ego. Bizde böyle.
Bu kısa gezi yazısı başlığından sonra gözlerimi kapıyor ve hatırlamaya çalışıyorum: Şehir ya da ev dışında ilk nerede yazmaya başladım başkaları için?

Bugüne kadar yaklaşık 10 şehirde ciddi anlamda isteyerek ya da zorunlu olarak yaşadığıma göre bunlardan birinde, hatta ikincisinde çocukken ilk yazmaya başladığım yer kitapçı dükkanımızın vitrininin altındaki gizli dehliz olmalı. Her türlü ambalaj, eski dergi, gazete, iade edilecek yayın ve ıvır zıvır için kullanılan bu dehlizin kapısı yoktu. Eğilerek hatta sürünülerek girildiğinden ve çok tozlu olduğundan çıkınca oraya girildiği çok aşikâr oluyordu. Hatta dükkânımız öylesine çok kitap ve insan derisi tozuyla kaplıydı ki ve her bölgenin toz yoğunluğu da farklı olduğundan uzaktaki toza göre nerede olduğun kolaylıkla anlaşılabiliyordu. Kitaplardan çok üst ve başımızın tozlarını almakla geçerdi dükkânda zaman.

O dükkândan sonra ne içinde saklanabilecek başka bir kitapçı ne de gizli dehlizler arayacak dolu zaman bulabildiğimi artık itiraf edebilirim. Çocukluk, çocuk olmakla çok meşgul olduğumuz en dolu zamanımızdır. Artık çocuk değilsek boşa geçer zamanımız. Şurda burda şuna buna yaranmaya yararlı olmaya yanılmamaya çalışmaktan zamanlarımız da hayatlarımız gibi boş olur gider.

Şimdi zamanımı yeniden bulguladığım ve hayatın saflıklarını aradığım son 15-20 yıl içinde hiçbir şeye şaşırmadığımı söyleyebileceğimi düşünemezdim.

Dünya ve hayat bu kadar kayıp şeyler olabilir mi? Ne yaptınız bunlara beyler hanımlar? Derdiniz ne sizin?

Zaten hiç olmadı bu hayat bu dünya! Olmamış gidin çalışın ya da sadece gidin!

***

Keşke kapatabilseydim kapıları. Tüm kapıları bu sözlerden sonra. Diyorum ya bana tek kalan zaman ve onu nasıl algılamam gerektiğine karar vermek. İnsan olmayan canlıları insanlara tercih edeli beri -başlangıcını hatırlamıyorum- saflığı hissediyorum her adımda. İşte o zaman bir yere gittiğimin bir anlamı da kalmıyor nereden geldiğimizin de...

Şimdi ve şu anda bulunduğum yerde kahve ve gürültü kokuları var. Ses duymuyorum. Kulaklığımdan yansıyan müzik beni sadece sağır etmeye yetecek düzeyde. Bir tek kulakları kapalı olan açık bir bedenim: Yine gerçeklere açık, umutsuzluklara, yürüyen dramlara, geri gelmeyen hiç gelmeyen şanslara.

Hep gece olsa. Hep uyusak. Hep rüyalar olsa. Hiçbir şey olmasa. Hiçliği de bilemeyecek kadar hiçlik olsak.

Yokluyorum. Bu bir masa. O kadar küçük ki üzerine bir dünya şey sığabiliyor. Elektronik ve elektrikli açık bir katlanır defter. İri bir kahve fincanı. Fareye benzeyen bir kırmızı ışıklı kalem. Her yerden sarkan kablolar.

Kafenin adı N. Ünlü bir Roma imparatorunun adı olması için sonuna bir N daha gelmeliydi. İtalyan kafesi olması bir N'si eksik ismin o imparatorun Latince adı olduğunu da doğrulayabilir. Tıpkı Cicero gibi. Bu İtalyanlar ne zaman Romalılardı ne zaman İtalya oldular? Helen ne zaman Yunan oldu? Ya Fars İranlı? Beijing Pekin? Nicosia Lefkoşa?

Eh ben de 17 senedir bir "kafe" gezgini olarak bu ayrımları ve dönüm noktalarını bilmeye çok meraklıyım. Bu merakın bulaşıcı olması için malumatfuruşluk taslamayıp kafelerde açık defterimle ve fareye benzeyen kalem ve kablolarımla, beni dış dünyadan koruyan ve sağırlığımın altın nedeni kulaklığımla gezmeye devam ettikçe burada her şeyi ama her şeyi başıma gelen gelmeyen gelebilecek olan ve olmayanları yazacağım.

***
Hayır asla reklam yok. Hatta tek yasak reklam.
Çünkü dünyayı yayalar kurtaracak. Bir insani gezmekle başlayacak her şey.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Çöl Sıcağında

Çöl Sıcağında


Yaz biterken ensemde korkunç bir sıcaklık hissediyorum hâlâ. Takvimlerde biter görünen yaz’ın havalara bakıldığında sürdüğünü görmek geri yürümekle eş anlamlı.
Yazları eriyen asfaltlarda biriken tekerlek izleri, kışın fren izlerinden daha fazla... Dünyanın her yerinde yazları bir çöl sıcağı kol gezerken, eriyen asfaltlar sürücülerin nefeslerini de emerek yeri bir kez daha havalandırıyor ve akşamların serinliğinde evinde birasını yudumlayanların kapısına bırakıyor.
Amerika’nın kırık bir cümlesinde Jean Baudrillard “otoyolun ve uzaklığın  büyüsünü, çölde buz gibi soğuk  alkolü ve hızı yeniden keşfetmeli” diye yazıyor. Alkolün yarattığı hız ile otoyol üzerinde tüketilen hızın birbirlerinden ne farkı var.
Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey –nesne, eşya, ev, yol, dağ- hareketsiz değil.
Her şey evrensel bir hız içinde dönüp duruyor. Her şey yer değiştiriyor.
Hele bir çöl sıcağında, ayak bileklerine biriken terlerin içinde durup kalınca bu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o anda insan hızı, yaşama direnci  ve mücadelesi duruyor; zamanın başına çökmüş olan aritmik düzen, hareketi soğutuyor. Ve çöl sıcağında soğuk bir biranın ilk yudumu gibi hareket ortaya çıkıyor, yalnız kalıyor ve otomobili bir hız ve hareket müzesi haline getiriyor.
Bir açık hava müzesi bu. Insanın değil, evrenin icadı olan hızı dünyanın her yerine götüren, seyredenin “seyredilen” olduğu hareketli bir müze.
Her müzenin içinde bulunan eşyaları yerinde tutan zamanın işaretleri şimdi birer yapıştırıcı maddeden ya da yer değiştirme nesnesinden oluşuyor.
Dünyayı anlamak için onun müzelerini ve kütüphanelerini gezmek yeterliydi bir zamanlar. Şimdi dünyanın kitapları ve anıtları, o bildiğimiz rafların ve anıtsal yapıların daha da yükseğinde ve derinlerinde. Dünyayı anlamak ve okumak için müze ve kütüphanelere gitmek yerine onları unutmak ve terk etmek yeterli.
Ama hareketin anıtsal bir özelliğe bu denli yakınlaşmasında etken olan unsur ne? Hele hele bir çöl sıcağında bir araba geçerken seyrettiğimiz “açık hava müzesinin” bize baktığını, ama aslında oradan Kristof Kolomb’un, Marco Polo’nun, hatta Ankona’lı Yakub’un da geçtiğini, onların bize hareketin içinden baktıklarını görebilir miyiz?
Çöl sıcakları buna izin verir mi?
Elbette çöl sıcağı ve hareket eden sıcak hava hareketin ve hızın bir müze olmasını engelleyemez. Çünkü bu iki terimin peşine takılanlar (seyahat tarihi, sanayi devrimi ve tekerleğin keşfi) gerçekte bizim peşimizdedir. Her şeyin devinim içinde olduğu bir dünyada unuttuğumuz bir ayrıntının peşinde kaybolmamız yerine hareket içinde olmanın çöl sıcağını takip etmemizi isterken tarihler, devrimler ve keşifler kitap raflarını iskeletlere ve anıtları mezarlıklara çeviren içgüdüye seslenmektedirler:
“Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey hareketsiz değildir.”

23 Aralık 2019 Pazartesi

Açlık, İşsizlik ve Yoksulluk yoktur

Kader mi kaza mı?

Olağan bir anne babanın kucağında kemikleri sayılan "aç" bir siyahi bebek.

İşsizlik yüzdesinin 10'un altına düşmediği ülkede keyfi gıcır % 70'lik bir istatistik.

Metropolün merkezine çok yakın bir gecekondu semtinde yıllardır hiç değişmeyen yardıma muhtaç ve içinde göçmen insanların geldikleri yerdeki konforu aratmayan şartlarda yaşadığı ev yıkıntıları.

Bir türlü iyiye gitmeyen bazı ülkelerin ekonomileri.

Küreselleştikçe krize boğulan kıtasal finans grupları.

10 milyar kişilik küresel sebze üretimi ve kötü beslenen 7 milyar insan nüfusu.

Tarihinin en zengin ve ileri dönemini yaşayan Avrupa'da küresel kriz savrulmaları.

Kaza kaderim demez!

Bu sahnelere insani onurdan, yaşam hakkından ve insan hakları evrensel bildirgesinden bakamayız. Bu üç kavram silsilesi tarih içinde şurası kesin ki insanlar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Doğada özgür iradesiyle bugünkü noktaya kadar birkaç milyon yılda gelen insanoğlu iş gıda, para ve servete gelince dolaylı bildirge ve kavramların tacına topu atmakta, oyunu bilerek geciktirmektedir. Eğer çok şeyi açıklama yetisine sahip olan ve bu yüzden çok popüler olduğu sanılan futbol her şeyse, maçın süresi hiçbir kara parçasında değişmez ve doksan dakikadır. Topu taca atarak kişisel yükümlülük ve zorunluluklarını geciktiren insanoğlu asla ve asla başlamış ve devam etmekte olan bir maçı erteleyemez. Bunu da bilen kişi ne yapar? Maçı iptal eder ya da oyunu bozar, kuralları değiştirir. Bunun adına da tarih içinde zaman zaman devrim, isyan, başkaldırı hatta kutsal savaş da diyebilmiştir.

Bilinen her türlü anlamıyla açlık, işsizlik ve yoksulluk yoktur. Bunların yerine hasıraltında bile bile bırakılan geçim yöntemleri söylemi olarak "açlık, işsizlik ve yoksulluk" vardır.

Nerede yanlış yapılıyor?

Bir kere, dostluk ve akrabalık konuları çok farklı yerden, değişik beklentiler üzerinden çalışıyor. Sanki açlık, istatistiklerin bir konusu; işsizlik, iş bulma kurumların görevlerinden en önemsizi; yoksulluksa zenginlerin elinde tuttuğu bir veri. peki zenginlik ne? Bunu yoksullar da tarif edemiyor, zenginleri de ne olduklarının farkında değiller. Servetlerini kaybetseler bile yine de farkına varamıyorlar felaketlerin. Geçici zenginlik ise en kötüsü... İşi tat düzeyinde tadan bu talihsiz zenginler için dip de gök de aynı seviyedir.

Ülkemizde ise eğitim-sağlık-sosyal güvenlik ve iş konularında vatandaşının kendi varlığının bir sonucu ortaya çıkan devletin bütün bu kolaylık hizmetlerini geri ödememesi yüzünden herkes bu dört ana hizmeti eşten, dosttan, bankadan ve arkadaştan deyim yerindeyse her ay çıkarmakta, borçlandıkça borçlanmaktadır.

Bütün bunların ardından ülkemizdeki bütün arkadaşlık-akrabalık-misafirperverlik ilişkilerine yeniden bakmak ve gözden geçirmek gerekmektedir.