yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2026 Pazartesi

Kafeblog 2: Kafesk Hayat


Çok fazla kahve içmiyorum aslında. Kahveyi sevmiyorum da denilebilirdi eskiden. Sigarayla arayı açtığımdan beri çay ve kahve onun yerini aldı. Birşeyler yazarken zihnin nefes alması -ki buna tein kafein de denilebilir- gerekiyor kesinlikle. Bir şişe suyu nasıl yudum yudum içebiliyorsunuz çay ve kahve de birer nefes yudumlarına dönüşüyor size eşlik ederken. Yazı melodiyse onlar da açıkçası ritim ve armoni.

Çalışmak için gittiğim bütün mekânların ortak adı "kafe"... Bu konuda anlaşalım sevgili okur. Yine de hepsi café, kahvehane, kıraathane, kafe ya da bar değiller: Çeşit çeşittiler hep. İçlerinde dönemine göre çoğu internet kafe olmak üzere simitçi, çayevi, fotokopici yani printcenter ve pastaneler de oldu.

Günün birinde şunu anladım: En çok gittiğim, durumum elverdiğince müdavimi olduğum yerlerin ortak bir iç mimari zevkleri vardı: Genelde retro döşenmiş, ışıktan çok gölgesi bol, loş mekânlardı. Örneğin Beyoğlu-İstiklal Caddesi'ni esas alacak olursak en başında ortasında ve sonunda sürekli gittiğim üç yer vardı. Bir ortak özellikleri de alkol ruhsatlarının olmasıydı. Açık söyleyeyim menüleri zengin, batılı ve fiyatları hiç de düşük değildi. Sonuçta Beyoğlu'ndan söz ediyoruz. Herkes gibi benim de 1-2 araba, ev, yazlık parası ve nice kredi-kredi kartları harcadığımız bir yer burası. Ortalama bir hesapla ortalamanın 3-4 katı zaman geçirerek o mekânları tutumlu kullandığımı düşündüm hep, ne var ki bu tutumu başarılı bir ekonomik zincire bağlantılandıramadığım için solo olarak kaldı çalışma hayatımın içinde bu kafe ve mekânlarda çalışma alışkanlığım.

Buralarda çalışmaya mecburdum sevgili okur. Hiç ofisim olmadı çünkü. Ofisevlerim birkaç taneydiler, ama her iki mekân da ayn yerde buluşmaya hep çekindiler nedense. Hep yaya, arabasız, sarı arabalı, az da olsa toplu taşınmalı, sırt çantalı, 8 senedir de laptop ağırlığını da üstlenmiş bir iskeletle bu kafesk hayatı sürdürüyorum bütün çeşitlilik ve güzellikleriyle.

***

Kapılar üzerine geliyor bazen onları yeteri kadar açık bırakmayınca... Kapıları kapatmadan da içe kapanmak son derece güç bir iş. Fazlasıyla ömürden çalıyor. Ritim ve frekanslara kafayı takmış bir şekilde devamlı olarak hayatının ayarlarıyla oynuyorsun. Ne yapacaksın? Daha iyi ve daha mutlu olacaksın değil mi? Elbette. Buna hakkın var. Bunu yapmayı elden bırakmazsan daha az aşınacaksın ve kötü takıntı ve saplantılardan uzak duracaksın.

Burada duruyorsun şunu iyice anlamış olarak ve bunu sadece yıllarca ve yıllarca evden, kendinden ve sana iyi gelecek her şeyden uzak durarak anlayabilirdin: İstemediklerini anlayarak istediklerini anlayan bir bedenin içinde hapsolmuş durumdasın. Yazının icadından beri tersten kurdun insan zamanının saatini. Ne istediğini asla bilemeyeceksin. Ne istediğini biliyorsun ama. Tek şey: Ölmemek. Yaşamayı isteyemiyorsun, çünkü sonlu şeyleri anlayamıyorsun, yani öğrenemiyorsun ve dolayısıyla yaşamayı da bilmiyorsun. Ve sadece ölmemek istiyorsun. Yaşamak yetmiyorsa, ölmemeyi istemek her şeye yetecektir sanıyorsun ki bu doğru.

***

Ona en çok ihtiyacın olduğu anda ondan kaçtığın için kendini hiç affetmeyeceksin.

29 Temmuz 2023 Cumartesi

Yıldızlararası: Yıldızların Arasındaki İnsan


Yıldızların arasında ne var?

Bir galaksi üst kapsamında düşündüğümüzde sistemler, nebulalar, kara delikler...
Dünyamızdan bir süredir yeni bir teleskopla evreni izlemeye çalışıyoruz. Emekli Hubble'ın ardından onun ardılı olarak yerini alan James Webb acaba bizleri Hubble'ın elde ettiği görüntülerin sarhoşluğundan alıp başka büyülenmelere doğru götürebilecek mi? Yoksa bu görüntülemelerden sızacak yeni galaktik gerçeklerin yarattığı şaşkınlıklar güzelim uzay keyfimizi örseleyecek mi?
Derin bir kuyuya bakar gibiyiz evrene her göz attığımızda. Sinema endüstrisi bu kuyudan su zerreleri getirmeye çalışırken üzerinden o ilk şaşkınlıkları atamamışa benziyor.

Her film türünün şaheserlerini veren ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in hem sinema hem de bilimkurgu türü adına kutsal kitabı sayılan Bir Uzay Efsanesi 2001 filmi bir bakıma evren konusunda ilk büyük çığırı açtı. Kubrick'in bu filmin senaryosunun yazımı sırasında yine ünlü fütürist ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile çalışması filmin sinema sanatının ötesine geçmesini ve hâlâ felsefi bağlamlarda filmin merceğe aldığı konuların tek referans ekseninde tartışılmasına yol açtı.
Kuantum fiziğiyle 20. yüzyılın ortalarında son aydınlanmasını yaşayan bilim dünyası, bu çalışmaların ışıklarını ancak 21. yüzyılda, teknolojinin popülerleşmesi ve sinemanın bilimle birlikte koşması sonucu yakalayabildi.

Aslında ağır aksak bazı kanonlar oluşuyor “uzay filmleri”nde. Star Trek ve Yıldız Savaşları’nı bilimkurgu macera sınıfına sokup teşekkür ederek bilimkurgu sinemasının “yıldızları arasında” bir yolculuğa çıkacak olursak bu yolculuğun yolunun önemli bir durağı olarak Nolan’ın Yıldızlararası (Interstellar) filmi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu zorlu yolda kolay ve hızlı başarılar olmaz genellikle. Her şey hemen anlaşılmaz. Bu yönüyle Yıldızlararası çok tutmuşa benzemiyor. Böyle işe başlayan filmler genellikle sabırlarıyla öne çıkarlar. Devamlılıklarına çok güvenirler. Bu bakımından Yıldızlararası’nın olmasa bile Nolan’ın kariyerinde yeni “uzay film”lerinin yer alacağı çok açık.

Gelelim filme. Kuraklık ve kıtlık dolu bir dünyadayız yine. Yakın gelecekte. Yükselen tek meslek ve umut çiftçilik, tarım. Dünya kendine yetemiyor. Bu distopyanın son zamanlarına doğru bir astronot ve ailesi çiftçilikle geçiniyorlar. Astronotun kızının odasına gelen garip mesaj ve hareketler filmin temel sorunlarına bizi yaklaştırıyor: Çokboyutluluk, zaman ve yerçekimi.

Yıldızlararası’nda popüler fizik ve evren belgeselleriyle hemen hemen çok yaygınlaşmış birçok teori son derece basit anlatımlarla kullanılıyor. Kara delikleri, solucan delikleri, paralel evrenler, 4 ve 5. Boyutlar… Bence çok çarpıcı olan bir şey varsa o da Christopher Nolan’ın aşk kavramını bile uzayın en bilinmez derinliklerinde, görecelilik her canlının ömrünü savururken çok incelikli şekilde kullanması. İzleyicinin belli ki kafası çok karışacak; bilgilerini yoklar ve sağlamalarını yaparken merak ve sürpriz gelgitlerinde boğulmasını engellemekte başarılı olmuş Christopher Nolan gerçekten de. Aşkın yanı sıra en insani duygu olan ölüm korkusu da Amerikalı yönetmenin bilim ile kurgu arasındaki seçimde kurgudan yani insandan yana tavır koyduğunu gösteriyor. Solucan deliğinden başka galaksi ve yıldız sistemlerindeki gezegenlere giden kahramanlar, hayatta kalmak için her şeyi yapmaya devam etmelerine yol açan şu sözü kanıtlamaktan geri kalmıyorlar: “İnsan her yerde insan.”

Gotik ve epik bilimkurgu sinemalarının yanında daha azınlıkta kalan, fakat geleceği parlak olduğu görülen psiko-fizik bilimkurguya el atan Christopher Nolan’ın (ve senaryo ortağı kardeşi Jonathan Nolan’ın) bu alanda daha çok yolculuk etmelerini umuyor ve diliyoruz. Ayrıca popüler evren fiziğinin gözde konularından olan yerçekimi kavramının uzay-zaman-boyut ilişkisinde yorumlanmış olması fizik düşünen zihinlere de sinemanın en önemli ve eğlenceli katkısı olarak görebiliriz.

Yıldızların arasında sıkışıp kalmış, ama buna henüz emin olamayan insanın, kendini evrende tanıma yolunda bir teoriler geçidi Yıldızlararası filmi.


1 Temmuz 2021 Perşembe

Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?




Kendime de soruyorum: Hayatım boyunca kaç kitap okuyabilirim?

Okumaya başladım başlayalı ilk meraklarımdan birisiydi bu ve geçtiğimiz zamanlarda bunu cidden anlamanın ve öğrenmenin peşine düştüğümde 27.000 ile 1200 arası rakamlarla karşılaşınca, pişman oldum demeyeceğim, ama gerçekten de hevesim çok azaldı. Zira bu araştırma merakının arkasından belki de hepimizin okuma alışkanlıklarımızı sorgulamamıza yol açacak, belki de verimli, keyifli okumalara, seçimlere yönelebileceğimiz çeşitli veriler ortaya çıkacaktı.
Kitap okumanın ya da genelde okuma pratiğinin kitap ya da sayfa sayısı olarak hesaplanmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Öyleyse bu sayı, az ya da çok, ve onu bilmemiz ne işe yarayacak her şeyden önce? Sanırım bu uyanış bizde ilkin bir rahatlamaya yol açacak ve en azından Türkçede 150.000'e yaklaşan tedarik edilebilir-okunabilir kitap sayısına daha sakin bakmamızı ve o yığını seçimlerimiz sayesinde doymuş olarak kabul edebilmemiz sağlamış olacak.

Hangi 4000 kitap / 1 Ömür?

Bu hesabı tam olarak yapmamızı engelleyen bir unsur da hayatımız boyunca okuyabileceğimiz kitap sayısının yaş, dönem, ihtiyaç ve sosyal-ekonomik koşullara göre sürekli olarak değişecek olmasıdır.
En sonunda şuna karar vermek zorunda hissettim kendimi: Sayılardan uzaklaşıp sayıları ne olursa olsun ne kadar yerine hangi kitapları -tabii zaman içinde onları neden- okuyacağımı öğrenmem daha doğru bir tutum olacaktı. Ve kafamdan gitmeyen rakamsa 4000 kitap / 1 Ömür'dü genellikle, ama HANGİ 4000 KİTAP?
Burada gerçekten de büyük bir kapsamdan söz ediyorum, henüz kitap ve yazar çeşitlerine girmeden. Kimse durduk yerde ömrünü 4000 kitap okumaya adamak zorunda değil; belki de hayatın yarısından sonra bu sayı 400'e de düşebilir tecrübeler ve yaşantılar arttıkça bilgi-sentez yolculuğunda bilinçliliklerimiz çoğaldığı sürece.
Sonuç olarak 4000 kitabın "varmam gereken değil", çıkmam gereken nokta olduğuna karar verdim. Ben ömrüm boyunca 4000 kitaplık bir okuma yolculuğu yapmış olmalı ve son noktada kaç kitap okumuş da olsan zihinsel hacim olarak yaptığım yol bu kadar kitaba denk düşen bir keyif, zevk ve giderilmiş-doyurulmuş merak ve dürtülerine sahip olmamı sağlamalıydı.

Bilmek, Anlamak ve Olmak-Yapmak

Bütün sıra işte bu. Eğer kitaplarınızla işiniz olacaksa ömrünüz boyunca, onları salt eğlence aracı olarak bile görmenizde bir sakınca yok... Bizler, bize bizi gösteren eşdeğer aynalar yaratarak kurduk uygarlığımızı. Sadece dil değil, kültür farklılıklarımızı bile kapatıp anlaşmaya, hayatı ve kendimizi anlamaya çalışırken bu eşdeğer aynaları, yani bize bakan aynalara, yani kitaplara her zaman ihtiyacımız olacak. Eğlencelerimiz yorgunluklarımızı ve bıkkınlıklarımızı alarak hayatımıza kısa süreli ve sık yeniden dönüşlerimizi yumuşatırlar. Sıralaması çok önemli değilse de önce bilip, sonra anlayıp en sonunda da gereken neyse onu yapar ya da oluruz. Hiçbir ilerini alır onları şey bitmez, gene aynalardan görüntülerimizin bilgilerini alır ve yine onların uzantısında yine gerekenleri yapar ve oluruz. Kitap bu işlemler içinde en sessiz ve sadık rehberlerdir.
Bu güzel ve anlamlı yolculukta gerçekten de hepimiz kendi 4000 kitabımızın neler olduklarını en azından simgesel düzeyde bilip anlamalıyız.
Bunca satırı neden yazdığıma gelince. Kitabone ve İDEAL KİTAPLIK ile başlayan okuma kültürünü geliştirme fikirlerimin yeni durağı bu "Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?" sorusu. Çok kısa zaman içinde bu sorunun somut cevaplarını proje, ürün ve hizmete dönüştürmeyi tasarlıyorum.

Meraklılarına daha verimli ve isabetli okuma yolculukları dileğiyle...


28 Mart 2021 Pazar

Kitap Nedir? (Her Eğitimli Kadının Bu Cumhuriyete Borcu Vardır !)


Burayı sevdim birdenbire. Önünden geçerken aniden girivermiştim. Yağmur çiseliyordu. Ankara'daki bir arkadaşıma göre orada öğleye kadar kar yağmıştı ve bugünün de sürprizlerle dolu bir gün olduğunu bana söyledi.

Cesurca "Kahve" demişler kafenin adına. Çırağan Kahvesi. Girişteki fiyat listesi karatahtasına Dünya Kadınlar Günü sebebiyle yazıldığını tahmin ettiğim yazı henüz silinmemişti. Bir Türkan Saylan sözü: "(buraya çıkarken o yazıya yeniden bakılıp aynısı yazılacak)" *

Öğrencileri daha çok kafelerde seviyorum. Okullarda ve sokaklarda üzülüyorum onları görünce. Korunmasız ve çaresiz geliyorlar bana. Özellikle de bu Z Kuşağı.

Son zamanlarda çok kişinin kafasını şişirdim bu Y Kuşağı kitabıyla. Y Kuşağı kitabını (2012, Kafekültür Yayıncılık) yeniden basımına hazırlarken aslında bilgi ve yorum bakımından çok eskidiğini düşünürken yaklaşık bir haftamı, gecemi gündüzümü verdim. Kitaptan öğrendiklerimi ve şimdi anladıklarımı heyecanla herkesle sohbetler sırasında paylaşırken neden bu kitaptan hala piyasada başka olmadığını anladım. Akademi henüz sahiplenmemişti bu X, Y, Z kuşakları ayrımlarını. Ve dolayısıyla kitap medyası da alternatif seçeneklerine kavuşamamıştı. Ne diyordu skolastik felsefe düşünürü ve ilahiyatçı Thomas Aquinas  13. yüzyılda: Timeo Hominem Unius Libri, "Tek kitaplı insandan sakınırım". Evet Y Kuşağı'nın da tek kitaplısı zararlı bence. Tamam Thomas Aquinas bunu ilahi metinler için söylemiş olabilir, ama unutmamalı ki tartışılmamış her tek metin de biraz bu kapsama girer. Bir konuyu öğrenmek için en az 1, paylaşmak için en az 3 ve savunmak için de mutlaka 100 kitap okumak gerekir. Yoksa da yazmalıdır.

Çok kişi bana sorar: Kitap nedir? Kitabın ne olduğuna dair tek bir cevabım var: Kitap, onsuz ve, o daha yazılıp okunmadan hiçbir tartışmanın başlatılmaması gereken bir Söz'dür. Bir kitap bir adet bile basılabilir -ama kütüphanelerde yüzlerce kişi okuyabilir sırayla- ama bir kitap asla bir kişi için yazılamaz. Hele hele asla yazarı için değil.

Çırağan Kahvesi'ne ilk girdiğimde beni masa seçimine iten tek neden de son derece sevimli bir ev haliyle döşenmiş iki kitap rafı oldu. Ve hem o kitapları hem de Çırağan Caddesi'nin işlekliğini görebilecek en iyi masaya oturdum. İçerisi boş sayılırdı, öte yandan camlı bir eşikle ayrılan bahçe tıklım tıklım doldurulmuştu öğrenciler tarafından. Onlar ait özgürlük alanlarında (dumanlı hava sahası) çalışıyor sohbet ediyor ve sigara içiyorlardı. Birden oları çok sevdiğimi anladım. Homojen olarak bir aradalarken gençler çok tatlıdır, iyi ve sevimlidirler. Yetişkinlerin mahvettiği bir dünyada yaşamıyorlarmış gibi umut ve ışık saçarlar. İyi ki genç oldum, genç bir oğlum oldu ve gençleri çok seviyorum.

Onların en önemli güçleri mizahtır, şakadır. Her şeyi eleştirme hakları sadece gençlerin vardır; günün birinde de onları değiştirmek zorunda değildirler. Hiçbir şeyi eleştirmeden kabullenmiş şekilde yaşayanlara çok iyi bilinir ki yaşlı denir. Eleştiriyi hele hele özeleştiriyi kaybetmeden yaşayan da hiç yaşlanmaz. Gençlik tehlike altındadır hep. Kimse onları koruyamaz, kollayamaz; gençler bunu istemez asıl. İnsan türünün en zeki halidir gençlik, çünkü önyargı, kötü niyet yok saflık vardır. Varsın yetişkinler bunlara başka bir ad verip dursunlar. Kimse tüm değerlerini kaybetmiş, hiçbir şeyi savunmayan, her şeyi kabullenmiş ve işe yaramayan insanları asla yargılamamalıdır, çünkü yaşları kaç olursa olsun ihtiyardır onlar. Bunların tersini yapan ve olan kişilerse daima gençtir.

***

In solis sis tibi turba locis. (Tibullus)
Yalnızlıkta, kendinin evreni ol.

(Kafeblog 4)


* Her Eğitimli Kadının Bu Cumhuriyete Borcu Vardır ! 

21 Şubat 2021 Pazar

Kafeblog 3: Depresyondakilere nasıl davranmamalıyız?


Bun satıyorum, alıyor musun?

Hiç de komik değil. Bu espriyi depresyondaki bir kişiye asla yapamazsın, çünkü o sırada dışarı çıkmaz, dünyayla insanlarla tüm ilişkisini kesmiştir. Ya da kulaklığını takmış melankolik şarkısını 88. kez dinliyordur. Ani değişimlere, günlük rutinlere o an tamamen kapalıdır. duymaz, görmez, bakmaz bile. Eğer sokaktaysa mutlaka bir zorunluluğu vardır ya da hızla kendi dünyasına doğru kaçarken görüyorsundur onu.

Bir gün bir kafede oturmuş çalışıyorum yine. Kulaklığımı sıkı sıkı örtmüşüm: Gün ışığı, her türlü ses asla giremiyor, işime odaklanmışım, ama aslında konu o sırada iş de değil beynimde; maddi manevi hiçbir kazançla çalışmadığıma kimseyi ikna etmek zorunda olmamamın verdiği rahatlıkla, yine evet yine sevdiğim işi sessizlik donanımlı yüksek volümlü kulaklarımın korumasında yaparken aslında içinden hiç çıkmak istemediğim bir duygu halini uzattıkça uzatırken yanımdaki masaya bir kadın oturdu. Makyajsızdı. Yaşı 20-60 arası mıydı kaç gösteriyordu anlaşılmıyordu bile. Yanlışlıkla uzaydan oraya düşmüş gibiydi. Kahvesini söyledi ya da ben hayal ettim, çünkü artık her yer self servis olmuş. Kadın ne içiyordu bakmıyordum bile; o an içinden çıktığım duygu halini yeniden yakalamak için kulaklıklarımı çıkarıp başlangıç konumuna almam gerekti zihnimi, zira o duygu hallerine hemen ulaşamazdım; bazı basamakları çıkmam gerekiyordu. Bunu not ediyorum, yazarım bir ara bu ritüeli, çünkü önemli.

Kadın bana baktı. Hayır. Ben bakmasını istedim. Kulaklıksız olduğumda yüz ifademin değiştiğini, gözlerimin ışıltısının söndüğünü iyi biliyorum. Kadına müzik dinlerken bakamazdım, çünkü özellikle kadınlar bakma ile görme arasındaki farkın zirveye tırmandığı o kulaklıklı parlak bakışları hemen anlar ve hiç önemsemezler. O an müzikteki boşluğa bakmam artık olanaksızdı, ama kadın o müzik parlaklığıyla dolu bakışlarla karşılaşmış gibi kafasını yana çevirdi, yani aslında bana baktı.

Sonra kalktı ve gitti. Ve ona ve kendime bir daha orada hiç rastlamadım. Aynaya bakmış gibi olma etkisiydi bu veya her kültürde farklı isimler alan şu meşhur ruh ikizini arama-bulma safsatasının bedenlenmiş haliydi belki de. Kadın depresyondaydı belli ki. O an ona doğanın vermiş olduğu tüm güzellikleri ve diğer canlıların bütün ilgilerini elinin tersiyle kenara itmişti, ama neden dışarı çıkmıştı? Bunu eminim kendisi de bilmiyordu. Benim herhangi bir ikizim olmadığı açıktı, çünkü o birkaç kare fotoğraf beynime kazınmış gibiydi adeta. O gün bir daha kulaklığım olmadan oturup çalıştığım mekân ve kafelerde kimseyle göz göze gelmemem gerektiğini anladım. Müziğin bakışlarıma verdiği derin parlaklık olmadan depresyondaki hiçbir kişiye aynaya bakmış hissi vermeye hakkım yoktu.

Depresyondakiler boşluğa bakmayı çok iyi tanırlar. Onlara herhangi bir şekilde davranmanın  bir yolu yordamı da yoktur. Yalnızlığı seçmiş birisini rahatsız etmekten daha büyük bir yalnızlık olabilir mi? En büyük anlamsız soru da onlara "Neyin var?" diye sormak ve ısrarla "Neden?" demektir.

Neden?
Sanki sen biliyorsun...






20 Şubat 2021 Cumartesi

Yolculuğun Zihinsel Sökümü

 

Yönün tarifsizliği, mesafenin tahribi ve zamanın kozmik teslimiyetinde çağımızın gezgininin karşısında birden çok zaman tarifesi vardır. Gezginlik, göçebelik ve seyyahlık olarak adlandırılan bu tarifelerin etimolojileri. 

Zamanın kendi kategorileri içinde bu tarifelere bir yer değiştirme felsefesinden daha çok şey bağışlaması, yolculukta sanıldığından daha çok bellek, beklenenden daha çok töz ve umulandan daha çok alternatif zaman örnekleri bulunmasına yol açmaktadır.

Keşif ve fetih objeleri geçerliliğini yitireli beri yolculuğun içeriği zihinsel bir planda kurulmaktadır. Düşüncenin; özel biçimiyle fantastik yolculuk kesitlerinin, yolculuğun zihinsel yapısına sunduğu köklü değişimler çağımız gezgini için ön plana çıkan belirleyici etkenlerdir.

Keşfin yerini alan "geçiş", fetihin yerine "kozmik ziyaret" kuşkularını getirmiştir. 1492 yılına kadar fetihe ve keşfe açık olan yeryüzü artık kozmik istilalara ve talanlara açık bir "geçiş ve ziyaret" mekânıdır.

Zamanımızın gezgini için yeryüzü tabanlı bir yolculuk, eskisinden daha çok belirsizlik, boşunalık ve yersizlikle doludur. Yolculuğun ince bir zihinsel katmana otururken kuşku yoğunluklu bir düzleme kavuşması gezgin, göçebe ve seyyah kavramlarını birbirine yaklaştırmıştır. Birbirine çok yakınlaşan bu üç kavram ancak gerçek bir kozmik ziyaretin ifşasında yüzyüze çarpışarak belki tek kavram boyutuna geçecek ve böylelikle birbirlerine "gerçekten" yardım edecektir.

Her üç kavramın da birbirlerine yakınlıklarına rağmen aralarında hâlâ mevcut olan geçişsizlik yüzünden yeryüzü tabanlı yolculuk kavramı ulaşılmazlığını sürdürmektedir.

Sözcükler tıpkı "yolculuk"ta olduğu gibi birçok anlam ve gösterge labirentlerine açılıyor günümüzde. Yolculuk sözcüğünün ki artık 1492'den bu yana onun bir "söz" olduğunu kabul etmeliyiz açıldığı labirentin sakinleri de anlam ve göstergenin ötesinde birtakım göndermelerin izini taşıyor.

Giderek karmaşık hale gelen ve kalınlaşan Tarih'in, Geçmiş'ten iyiden iyiye ayırt edilir oluşu kendisini alternatif zaman örneklerinin en başına yerleştiriyor. Tarihin içinde yolculuk için, günümüz düşüncesinin "eski" kavramını da yanına alarak Geçmiş'in karşısında başlı başına bir varoluş biçimi kurma pratiğinin eseridir, diyebiliriz. Bu yolculuğun nesnesi zihinsel bir uğraşın ötesine geçmese de sonuç olarak gövde, ayaklar ve kilometre sayacının yaptığı yolculukların saklandığı yere yakın bir yerde, yani zihinsel bir depoda her an yoruma ve nostaljiye açık bir durumda tutulmaktadırlar. 

İşte tarihçinin zorlukları burada başlamaktadır: Günümüzde giderek ayaklardan, gövdeden ve kilometre sayacından uzaklaşan ve kendini zihine vuran yolculuk pratiğinin artık zihinsel bir altyapıda oluştuğunu görmenin acı talihi. Ya da Geçmiş ile Tarih arasındaki ayrımın farkına acı bir şekilde varmak.

31 Aralık 2020 Perşembe

Yanlış Anlaşılan Yolculuk

     Michel Henricot : Voyageur V (1998) 


Zamanımızın gezginleri adına aşılırken yeniden hesaplanması gereken üç kavram daha var artık: Yön, mesafe ve zaman.

Yönün önceden belirlenmesi, mesafenin yeniden ölçülmesi (zihinsel bir topografyayla) ve zamanın yeniden tutulması (yazının saatiyle) edimlerinde zamanımız gezgininin daha rahat ve işinin daha kolay olduğu söylenebilir.

Jiroskobun uydu merkezli yön saptama cihazlarına dönüşmesi, insan eli taşıma gücünün sınırına kadar gidebilen metre kalıplarına lazerli ve küresel mesafe ölçme aygıtlarının yerleşmesi dünyanın geometrik anlamda küçülmesini sağlıyor.

Zamanın bütün dipnotlarını zorlayan zaman felsefelerinin günümüzde yüzeyde de belli bir sabitliğe erişmesi dünyanın zihinsel anlamda da küçülmesine yardımcı oluyor.

Kısalan gezi yolları yüzünden "yolculuk" kavramı eski anlamını yitiriyor. Gezi sayıları azaldıkça yolculuk kavramı daha da küçülüyor; küçüldükçe "okunmaz" oluyor. Yolculuklar bitince başlayan yolculuk yazıları da felsefi ayrıntılarda yaşama kalıbını seçiyor.

Yol'un, yön'ün ve zaman'ın fazladan mesafe tüketme ve zaman kaybının insani korkulara özgü estetiği yokolmak üzere. Çağdaş yolculuklarımızın düşüncelere, içsel dünyalara ve hayal gücüne yöneldiği bir zamanda gezi ve geçişte karşımıza çıkan pencerenin içinden yeni bir pencere çıktığına tanık oluyoruz.
Zamanımızın gezgini artık kozmik kuşkular ve ilgiler ışığında, berisinde yolcu ve koltuk barındırmayan bir pencerenin önünden, yön, mesafe ve zamanca ortaya çıkan bir estetik kaybının temsilcisidir.

Zamanımızın gezgini yönce daralmayı, mesafece kapanmayı ve zamanca eksilmeyi temsil ederken yön gerçekte değişmemekte (çünkü keşif ve fetih bilgileri korkunç bir biçimde tekrara uğramaktadır), mesafe açılmamakta ve zaman durmamaktadır.

Keşiflerin, fetihlerin, turların ve tıkanan ânın tekrarlı tükenişi, yönü, mesafeyi ve zamanı içe döndürmektedir. İçsel zamanda yapılan yolculuklarda yeni yön mutlak olarak eski yönlerin derinliğini ve yeni mesafelerin üzerinden yeniden uçuşu zorunlu kılacaktır.

Zamanımızın gezgini kaçınılmaz tekrar yolculuklarına çıkarken yanında yön, mesafe ve zaman araçları olarak artık ne götürmektedir? Yeryüzünün her yerinde inanılmaz bir biçimde eşzamanlı olarak eski ve yeni dünyaların mesafece çok yatkın bir komşulukta ve bunun da ötesinde iç içe yaşamalarını zamanımızın gezgini nasıl açıklamalıdır?

"Zamanımızın gezgininin nasıl biri olmalıdır?" cümlesinden kaçınmak ve onu bu sorulardan kurtarmak için gerçekten gerekli odaklamanın merkezine zamanımızın yolculuğunu almak gerekmektedir.

Zamanımız yolculuklarının güzergâhı artık çıkışgidişdönüş ekseninde değil sadece dönüş ekonomisinde gerçekleşmektedir. 1492'deki son fetihle ve yeni dünya tohumlarının atılmasıyla birlikte yeryüzündeki çıkış-gidiş düzeni bir tekrar eksenine oturmuştur. Hindistan'a ulaşma inancının temelinde bir yön kaybı yatmaktadır. Hindistan yönünün kaybedilmesi tuhaf bir şekilde yeryüzünün tam anlamıyla fethedilmesine yol açmıştır.

15. yüzyılda yeryüzüne egemen olan rastlantı ve yanlış anlama düzeni çağımızda hâlâ sürmektedir. Tek bir farkla: Rastlantıların hızı ve yönü değişmiş, dış dünya zihinselliğe ulaşmış, düşler dış dünyanın kurgusunu kurtarır olmuştur.

3 Ekim 2019 Perşembe

Kimsenin Bana Özgürlüğümü Vermesini İstemezdim

Worry is a total waste of time. It doesn’t change anything. All is does is steal your joy and keep you busy doing nothing.👀😣…
30 yaşımdayken başka bir hayata geçtiğimde tabii ki en büyük hayalim çalışırsam sevdiğim işi yapmaktı... Zaten buna gerek kalmayacağını düşünüyordum... Şimdikinin 10-20 katı çalışma tempom ve verimliliğimle zaten istediğimi yaparak hayatımı kazanacağımı hatta zengin olacağımı düşünüyordum.

İstediğin şeyi yapmanın sözlüklerdeki karşılığı hobiyken, insan hayatında buna özgürlük dendiğini elbette hepimiz biliyoruz.

Ben zaten 30'umda özgürlüğümü ilk kez elde etmişken bunu artık kimselere emanet edemezdim. buna her şey ve herkes dahildi...

O günlerden bugünlere hayatıma koyduğum bu temel özgürlük ilkesi beni giriştiğim her işte ve şeyde yönetti. Buna bir lüks diyemezdim. Bu bir ukdeydi, kimi zamansa kader gibi geldi bana. Zira özgürlük, uğrunda bedeller ödenmişse daha güzel.

Kimsenin bana özgürlüğümü vermesini istemezdim.

Böyle baktığımda tıpkı bir otomatik pilot gibi hayatımı bu uzantıda hep eş doğrultulu ilkeler yönetti: Doğruluk, dürüstlük, iyilik, tutarlılık, çalışkanlık, verimlilik, gelişim, ilerleme, paylaşma, aktarma, paylaşım, kalıcılık...

Geriye baktığımda hayatımın üçüncü 15'inde (30-45 yaşlarım arası) bireysel özgürlüğümü sürekli olarak önde tuttuğumu gördüm ve dördüncü 15'e başladım artık: 45-60 ya da bu 15 kaç yıl sürerse...
45'imde sanırım bir kader izi gibi istediğimi yapacağım hayatı kurmamın gizemli sebebi de bu özgürlük olgusunu geliştirmem ve ona sosyal payesini de vermemdi.

Toplum için, yani insan tarihinin geçmişi bugünü ve geleceği için çok şeyler yapmak istiyorum. İlk seneler çok hızlı geçti... Acemiliklerle, hatalarla, öğretimle ve belki de kayıplarla.

Kendim için yaşadığımda hayranım akranım paylaşımcım ve takipçim çoktu. Renkliydi hayat. Şimdiyse yönümü (yolumu değil) değiştirdiğim ve iyileştirdiğim için daha yalnız gidiyorum kendi yolumda. Yolum da aslında artık tamamen benim değil: Öncekilerin, yarın geleceklerin yolu. Ortak bir yol...

Ve şimdi hala canımı yakan gözlerimi puslandıran ve beni alt üst eden sarsılmalarla sarsıntılarla dolu bu yol. Bunun sebebi her şeyin gerçek olması artık.

Güneşe, açıklığa, alanlara tek ve bir olarak çıkmamın heyecanı geçeli çok oldu. O bir şenlikti, şölendi törendi. Özgürlüğün ağıdını 15-30 yaşlarım arasında çok yakmıştım. Çok üzülmüştüm aramıştım uğraşmıştım ve hiçbir şey kolay olmamıştı.

45-60 gerçek anlamda o dönemde hayatımı kavuran acıların ve zorlukların bana döndüğü bir dönem olacak gibi görünüyor: Kendimi artık eskisi gibi kolay koruyamıyorum; sosyal olana topluma açıldığım için bireysel güçlerim tamamen geçersiz oldu. Ve bitimsiz gibi görünen gururlar kibirler egolarımla vedalaştım her anlamda. Bir çöl bitkisi gibi kupkuru hissediyorum içimi ve bütün sular çok derinlerde.

Bu dönem bir seçim miydi bilmiyorum.

Kendim olmaktan özgür olmaktan kalabalıklardan istenmekten arzulanmaktan ve istemekten vazgeçtim mi bilmiyorum.

Bu bir mevsim mi, hiç bilmiyorum...

Yeni bir şeyler mi öğreniyorum? Sanmıyorum. Yeniliğin olmadığı, ilkelerimin sertleşip bir heykel bedenine dönüştüğü kupkuru bir dönem. Hislerim önsezilerim ve heyecanlarımın işlemediği bir durgunluk zamanı bu tamamen. Anlamsız.

Bu yolda hiç kimseyi aramıyorum, anlatamıyorum ve duyamıyorum. Yoldan da çıkamıyorum. Yol sanki ayaklarım olmuş durumda. Yol  beni gidiyor, ben bir yere gitmiyorum belki de.

Birisi "bunları neden anlatıyorsun, anlamaya çalışıyorsun" dese "ben mi, ben bir şey mi anlatıyorum" derim belki de. Farkındayım, ama mantıken hiçbir şey yapmıyorum kendim için.

Hayatımın bir iş bir çalışma içinde olduğunu hiç düşünmedim. Ben önümde bir yol ve sapaklar buldum. Aşklar buldum ve kaybettim.

Gittiğimi düşünüyorum.


13 Haziran 2019 Perşembe

"Herkes cennete gitmek istiyor, ama kimse ölmek istemiyor."

Ölüm Orjisi


"Herkes cennete gitmek istiyor, ama kimse ölmek istemiyor."
(Bir kitap adından)



Hoş geldin ölüm. Nasıl geçti yolculuğun. Yönleri dışında aynı bedene doğru, ben sonuna sense belki de başına yol aldık ömür boyu. Şimdi  buradayız. Bundan sonra ne olacak? Yolculuk hep bu soruyla geçti. Bir de korkular: Nerede, nasıl, ne zaman?

Dün çok ünlü bir sanatçı öldü. Hepimiz bu cümleyi "o öldü" olarak tınıladık aynı anda. Korkunun tınısı kendi ses perdesini allegrodan andanteye doğru sürüklercesine uzaklaştırdı aklımızdan. Onun yerini adeta büyük kutlamaları andıran anmalar aldı. Korkular azalmıştı. Her ölümde bir beliren aynı korku sorularıyla başbaşa onun adını resimlerini çoğalttık durduk: Nerede, nasıl, ne zaman?

Bir hastane odasında.
Şuurunu kaybetti, kalbi durdu, sonra yeniden hayata döndü, ama kaybettik onu.
17 .... 20.. günü geceyarısını az geçe.

Burada, böylece, bu anda.

Ölçmeyi isteyebildiğimiz en kısa sürede, en kısa cümlelerle onu uğurlarken, bunun bir yolculuğa çıkış değil de yolun bitişi olduğunu elbette bildiğimizi sanıyoruz. Bir yandan da hala ölümün bir yolculuk olmasını umuyoruz. Daha görkemli, uzun, mümkünse sonsuz; zira bir daha korku ve kuşkularla dolu bir ömrü çekemeyecek kadar çok erkenden teslim olduk ölümün çaresizlik çekimine.

Ölüme ölüm demekten vazgeçebilirdik. Yoldan yolculuklardan, kırışıklarımıza takılmaktan ve kemiklerimizi kırmaktan vazgeçebilirdik. Ve ölüm o zaman bir diriliş olabilirdi. Ve belki de hiçliğin ta kendisi. Hiç  yaşamamıştık, çünkü adını çağırmadık ölümün.

Ölüm en çok kendisini söylediğimiz, çoğalttığımız yalanlarda gösterir. Sürekli onu unutur, ölümsüzmüş gibi yaparız. Unutmak da bir ölümdür, yalan söylemekse küçük ölüm. Fransızların orgazma küçük ölüm (la petite morte) demelerindeki tek haklılığı onun için söylenen yalanlarda aramak gerekir. Yalan, gerçekleri yok eder; gerçeksizlikler de hepimizi.

Kişisel karşılamadan sosyal yayılıma kadar ölüm, toplu bir vazgeçiş, bütün delik ve uçurumlardan yuvarlanıştır. Toplu ölümdür de her ölüm. Ölüm bir orjidir eğer yokolmanın hazzını bilseydik tam olarak.

Hiç ölçemeyeceğimiz uzunlukları tarif ederken, içinde son, sınır ve ölüm geçmeyen yeni kelimeler kullanabilseydik acaba bu orjinin bir sonu olur muydu?





13 Mart 2019 Çarşamba

Genç bir yazara öğütler



Bookmarks – Page 4 – Scribble & Stitch


Öldürmeyeceksin der baştan itibaren bütün kutsal kitaplar. Öldürmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeden nasıl öldürmeyeceksin?
Bir yolu var. O da ölmekten geçer.

Bütün yasalar, kurallar, dersler ve öğütler bazı şeyleri deneyimlemeden yapmanı söyler. Söyleyenlerin yaptığı ve deneyimlediği ortadayken, onlar bunları yapmışken nasıl onlara güvenebilirsin?

Herkes senin ne yaptığını yaşadığını merak ederken kime ne senin dünyaya bakışından.

Herkes aynı dünyaya bakar aynı şeyleri görür, belki senden daha iyi görür ve yorumlar, ama bunu anlamak için sana ihtiyacı vardır.

Her gün bir mektup yaz. Zarfa ne yazarsan yaz mektuplarının hiçbir yere ulaşmadıklarını, gönderen adresi olmadığı halde bütün mektupların sana döndüğünü ve açamadığını göreceksin.

Çocukluğunu ara, kaybolduğunu anlamak için. Bunu anladıktan sonra kaybolmuş olmak seni rahatsız etmeyecek. İhtiyacın olan cesaret değil, anladığın korkularınla yaşama gücü.

Dışarı çıkarken şiirden ve kendinden uzak dur. İçeride zaten her şey şiirden ibarettir. Günahlarını kendine sakla.

Her salgını düşünce sanma, her düşünceni de salma; bırak sıralarını zamanlarını beklesinler veya bir ömür boyu sussunlar.

Hayatını toparlayıp bir aynaya hapsederek ona karşıdan bak ya da kabul et yalnızlığını, kaybolduğunu.

Çölünün rüzgarından yön bekleme. Kuma suyu sorma. Suya geldiği yeri söylet.


Genç bir yazara öğütler 2

9 Aralık 2018 Pazar

Kırklareli: Taşra için bir Yurt



Ayçiçek tarlaları, tahıl ormanları ve “meşe selleri” arasından... Şeytan Deresi’nin kenarından... Bulgar hududuna doğru... Çataklardan ve kuru dere yataklarından... En çok da taşların arasında birdenbire patlak veren Kaynarca Deresi’nin kıyısından; suyun kenarında hayat bulan köylerin rehberliğinde... Karahıdırlı Halil Bey’in kelimeleriyle “Gurbet adlı bir gül”ün yaprakları kadar geniş ve “garip” bir yer, yeryüzünde... Kırklareli..

Şampiyon Hersekli seyahat şirketinin O 403 otobüsünün sunduğu “asri zamanlar”ın klimatize atmosferi içinde; ama her zamanki gibi ayakta üç-beş yolcuyla birlikte Kavaklı’da duruyoruz. On yılı aşkın bir süredir Balkanların Türk göçmenlerine misafirhanelik vazifesini üstlenen Kavaklı korusunu aştıktan sonra, otoyolu çaprazlamasına kesen köy yolu üzerinde bir yolcuyu da aldıktan sonra Kırklareli’ne kalan 7-8 kilometrelik yol, bitişiyle birlikte dikine bir tablo gibi duruyor karşımda.
Hiçbir yerde, “bir bakışta” başlayan ve bu kadar uzun görünerek bu kadar kısa sürüp biten bir yol daha görmedim. Daha kilometreler var ama şimdiden yassı tepeler üzerinde beliriyor Kırklareli. Ya da 1368’te Osmanlıların eline geçtiği zamanki Bizans adıyla Saranta Ecclesia: Kırkkilise.

Otobüs, şose yol üzerinde son hızla giderken aklıma, dört yıl önce yazdığım bir yazının girişi geldi: “Taşra için bir yurt seçmem istenseydi bu yurdun adı Kırklareli olurdu.”
Bu bir kitap yazısıydı. Kitabın adı “Efsaneden Gerçeğe Kırklareli”ydi. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü bitirmiş olan yazar ve gazeteci Nazif Karaçam’ın kitabıydı bu. Nazif Karaçam, kendisini neredeyse tamamen Kırklareli’nin yazmaya ve yaşamaya adamış bir bilinçli, memleketine karşı vefalı bir kent adamı. Yazdığım yazı şöyle devam ediyordu: “Taşralılığın bir sürgünlük olarak yaşandığı ülkemde taşra sözcüğünü bu talihsizlik girdabından çekip alıyorum. Anakentlere ve uygarlık dolaşımlarına giden yollar üzerinde ‘köprükent’ olarak teslim ediyorum taşranın öbür adını.”

Antoine de Saint-Exupéry’nin “İnsanların Dünyası” adlı kitabından hatırlıyorum, yeryüzünde her yeri birbirine bağlarmış gibi görünen yolların, aslında kralların, iktidarların ve paranın yolları olduğu düşüncesini. Bunu okuduğumda ne kadar ürpermiştim. Yoksulluğun, açlığın ve sefaletin kol gezdiği topraklara hiçbir kral yolunun gitmediğini söyleyen Exupéry, tayyarenin bu adaletsizliğe karşı duran bir insanlık aracı olduğunu da eklemeden duramıyordu. Gelgelelim, sınırlar ve karayolları içine hapsolduğumuz bu ülkede, Kırklareli’ne doğru giderken de kralların açmış olduğu bir yolda ilerliyorduk, ama bu yolun bu kadar düz oluşunda topografyanın da büyük katkısı vardı. Üzerinde bulunduğumuz yol, bütün ovalarda, düzlük alanlarda olduğu gibi demiryoluna paralel olarak ilerliyordu.

Sarı taçyapraklar aralanınca çekirdeklerin yeşil zarları içine hapsolmuş yarı saydam bir çekirdek kozası ortaya çıkıyor. Asma yaprakları açıldığı zaman güneşin sıcaklığında olgunluğu bekleyen üzüm taneleri... Ama mısır fazla uğramıyor buralara; sebzeler de, meyvecilik de... Çünkü yeterince su yok... Su gibi, aşırı kentleşme de, aşırı nüfus da pek fazla uğramıyor Kırklareli’ne. İstanbul’dan başlayıp Çorlu, Lüleburgaz’dan geçerek Babaeski’ye uzanan ve Edirne’de sonlanan “medeniyeti ve 20. yüzyılın bütün nimetlerini taşıyıcı” E-5 karayolundan neredeyse kırk kilometre içeride kalan, nimetlerden uzakta, kendi nimetlerini kendi topraklarında kuran bir şehir. Kırklareli.

Otogarda bizi Ünal Başkur bekliyor. Bu kez misafir ve yabancı olduğumuzu hiç hissettirmeyen gülümsemesi ve yakınlığıyla duruyor, garajın ortasındaki küçük büfenin yanı başında. Ondan birer çay içmeyi ihmal etmiyoruz. Kırklareli’nde çay içmek ilk kez bu kadar değişik duygulara sürüklüyor beni. Bir yandan sıla özlemi içinde yanarken diğer yandan da kendi geleceğinin, hedeflerinin yolundaki ışığa gülümseyen bir hasret içinde kuru ve sıcak havayı içime çekiyorum. Diken tohumları ve saman kokusu, henüz ıslatılmış beton zeminden yükselen rutubet kokusuna karışıyor. Bu son koku, büyümekte hiç acele etmeyen; durağan bir zamanın içinde devinirken kalıcı dostluklara, kahve ve dükkân sohbetlerine, ev gezmelerine ve mahalle huzuruna her şeyin öncesinde önem veren Trakya tarzı şehirlerde, kasabalarda yoğun olarak rastlanan bir dinginliğin içine sinmiş bir kokudur. Ekseriyetle vefa taşır bu koku: İnsan sevgisi, yurt sevgisi, derin samimiyet, hatıralara saygı ve tabiat aşkı... İçine daldığınızda zamanınızı, çağınızı şaşırabilirsiniz.

İşte böyle bir şehrin merkezinde fazla beklemiyoruz. Çünkü fazla fazla zamanımız var. Her şey için. Merkez dediğimiz yer vilayet binaları, okullar, orduevi ve istasyona uzanan ağaçlı bir yoldan oluşan bir “centrum” karışımından ibaret. Mustafa Kemal’in şehre ilk ayak bastığı tren istasyonuna açılan Atatürk Bulvarı -halkın dilindeki adıyla İstasyon Caddesi- Atatürk Meydanı ve Atatürk Stadı isimleri, Kırklareli’nin cumhuriyetin simgesi bir şehir haline getiriyor hemen. Şehre buradan bakılınca, çok değil, 20-30 yıllık bir yerleşim yeri olduğu duygusuna kapılıyor insan. Fakat burası şehrin yeni ve modern meydanı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki zamanlarda vilayet binası bu meydana taşınmış ve Atatürk Meydanı zamanla şimdiki belirgin görüntüsünü kazanmış.

Araç değiştiriyoruz. Ve alanı hızla geçerek Kofçaz kasabasına kadar uzanan yola düşüyoruz. Devlet hastanesinin önünden geçiyoruz, ve sepetçiler mahallesinden. Kısa  süre içinde şehir bitiyor; bütün Trakya illeri gibi. Anlaşılmaz biçimde beliriverir Trakya’da kasabalar, şehirler. Bir bozkır topoğrafyasında, ama meşe ormanlarının giderek modernleşen insanın elinde tahıl havzalarına dönüşmesiyle  sadece verimliliğini sunan topraklar... Hava fazlasıyla sıcak, ama rutubetten uzak bir atmosfer hâkim yol boyunca, Topçular Köyü’ne yaklaşırken yüzümüzü yalayan rüzgâr serinletici bir etki yaratıyor otomobilin içinde. Buğdaylar çoktan sararmış, günebakanlar başlarını dikmişler ve yol kenarındaki tarlaların sarı örtüsü sıcak havanın etkisiyle yalpalanıyor.

Havada, sanki “yedi krallık yerde nam ve şan sahibi” olmuş Sarı Saltuk’un sesi var. Ölümünden sonra kırk yerde makam ve yedi yerde mezarı bulunduğu var sayılan Sarı Saltuk’un Trakya ve Balkanlar’da 13. asırda kurduğu ve Hacı Bektaş Veli geleneklerine bağlı Türk derviş tekkelerinin nefesleri duyuluyor. Bu ses ve nefeslere karışırken Topçu Baba türbesinin önünde duruyoruz. Başı örtülü kadınlar, küçük çocuklar, alçak damlı bir evden oluşan türbenin küçük kapısı önünde sıra durmuşlar. Türbenin içine ayakkabılarını çıkararak girenler getirdikleri hediyeleri bırakıyorlar, secdeye varıp dualar içindeki dudaklarını yatırın yeşil kumaşına değdiriyorlar. Çoğunun yakarak bıraktığı mumlar, türbenin içini aydınlatan tek insan eli ışığı meydana getiriyor.

Her yıl Topçular Köyü’nde yapılan ve Trakya’dan, İstanbul’dan ve Kırklareli civarından gelen binlerce insanın katıldığı Topçu Baba kurban törenlerinin yapıldığı gün gelmişim Kırklareli’ne. Tesadüf. Aynı gün, 12 yıldır Kırklareli’nde düzenlenen Sabahattin Ali Kültür Günleri etkinliklerinin de sondan bir önceki günü aynı zamanda... Çağdaş olmasalar da iki halk evliyası, inançların ve modernizmin Türkiye’sinde, aynı gün içinde buluşabiliyor ve halkı etkilemeyi, hatıralarını yaşatmayı başarıyorlar. Bu ilginç kesişmeye sanırım çok az yerde rastlanabilir.

Binlerce kişi, bir çatağın dere yatağına doğru inen tepenin yamaçlarına oturmuş. Getirdikleri çıkınları ve yer bezlerini yaymışlar. Bir traktörün kasasından imal edilmiş otantik sahnede, İstanbul’dan gelmiş bir ozan türküsünü söylüyor. Kazanlar kaynıyor. Yamaçlara oturmuş insanlar da öyle... Meşe ağaçlarından bir palamut düşse yere değmeyecek sanki. Görevliler, ellerinde kovalar herkese yemek dağıtıyor. Öte yanda Topçu Baba’da bütünleşmiş inancın uğruna kesilen kurban etleri dinsel bir ayin ortamında yeniliyor. Ağaçlar arasında giderek ağırlaşan ve yoğunlaşan havanın içinde tuhaf bir şey dikkatimi çekiyor. Görünürde herkes konuşuyor, türküler söyleniyor, oyunlar oynanıyor, kazanlardan buharlar yükseliyor, çocuklar koşuşuyor; ama sanki büyük bir sessizlik bulutu dolaşıyor ortalıkta. İnançların buluştuğu bu kutsal orman çanağında sesler akis bulmuyor, sadece kalpler konuşuyor; ve cümle hüzünlerin, kötülüklerin çiçekleri uzak duruyor.

Mitolojilerde şarap tanrısı Bakhus'a tahsis edilmiş yerler olarak ifade edilen; Bulgaristan, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul ile çevrili olan Kırklareli'nin topraklarının yarısına yakını dağlık. Yıldız Dağları (Istrancalar) ilin kuzeydoğusunda yer alan en büyük yükseltiler. Ilıman bir iklim kuşağı altındaki bitki örtüsünün çoğunluğunu ormanlar oluşturuyor. Topraklarının yarısına yakını tarım arazisi. Türkiye'de kalkınmış iller arasında onuncu sırada olan Kırklareli en zengin iller arasında ise beşinci. Kırklareli geçmişte önemli bir bağ memleketiymiş. Bu iş daha çok azınlıklar tarafından yapılırmış. Geçmişte düzenlenen bağ bozumu şenlikleri döneminde yörede yüksek bir şarap kültürü hâkimmiş. Yüzyıllar öncesinden gelen bu kültür, günümüze kadar gelen bilgi ve ilgisizliğin neticesinde o eski görkemini ve şöhretini yitirmiş. Üzümün, şarabın ve bağcılığın açık bir uygarlık göstergesi olduğu gerçeği karşısında bu kültürün Kırklareli adına sadece hatıralarda kalan bir miras olduğu da tartışılmaz bir tespit olarak kalıyor.

Cumhuriyet dönemine kadar Kırklareli’nin adı Kırkkilise olarak kalmış. Şehrin peşini hiçbir zaman bırakmayan “Kırklar” mastarının etimolojisinde yörede hüküm seren çeşişti uygarlık ve kültürlerin birbirleri ardına “kırk” mitosunu zenginleştiren olaylara ve efsanelere sahne oluşu yatıyor. Konstantinus döneminde Hıristiyanlığın resmi din olması ve serbest bırakılması sonucunda Kırklareli bir piskoposluk merkezi haline gelmiş ve burada bir dindarlar birliği oluşmuş. Bu nedenle kilise yapımına hız verilmiş. Roma valileri de keşişler için manastırlar yaptırmaya başlamışlar. Bu bölges, o devirde Hıristiyan azizlerin gidip geldiği, tarikatların birbirleriyle mücadele ettikleri yermiş.

Kırklareli'nde Mayıs ayının ilk günlerinde kutlanan Hıdrellez bayramı yerine yapılan Kakava kutlamalarına 16. yüzyılda başlanmış. Kakava'nın anlamı Tencere Bayramı demek. Bu bayram genellikle Şeytan Deresi kıyısında kutlanıyor ve Kakava Ateşi yakılıyor. Bu ateşin yakılmasından bir gün önce, kırlardan toplanan kırk bir çeşit ot ve yüzük, düğme gibi şeyler, içinde su bulunan toprak çömleğe konuyor. Bu çömlek geceden, bir gül ağacı veya fidanın dibine bırakılıyor. Hıdrellez sabahı erkenden gül fidanı dibindeki bu toprak çömlek alınıyor; içindeki su ile yüzler yıkanıyor. Sonra çömleğin başına geçmiş bulunan bir genç kız, diğer kızların söyledikleri manilerle niyet küpünden, niyetleri çekmeye başlıyor. Küpten niyet çekmek hüner isteyen bir iş. Çünkü niyetten çıkan her mani çekilen kişi için bir talih, bir haber, geleceğe dair bir bilgi değerini taşıyor.

“Güzelliğin sevgilim
  Bulunmaz Hint’te Çin’de
  Hele bir eşin yoktur
  Kırkkilise içinde.”

“Edirne eyaletine vergi veren başlıca sancaktır. Bayındır köyleri vardır. Kalesi yoktur. Şehrin dört tarafında karataşlık, kırmızı topraklı bağ ve bahçeleri var ki, insan içinde kaybolur. Şehir kat kat kiremit örtülü, bayındır, yüksek saraylarla süslü sevimli bir kasabadır. Halkı zevk sahibidir. Yirmi bin kadar bağı vardır. Sulu üzümler olur. İçkisi, pekmezi gayet güzeldir.”

Yukarıdaki satırların yazarı Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sine göre Türk Halk kültürü kahramanlarının en şenlikli siması “mir-i sahib-kelam” Karagöz Kırklareli'lidir. Çelebi’ye göre, Karagöz, İstanbul tekfuru Konstantin’in saisi (habercisi) idi. Edirne yakınlarındaki Kırklareli’nde söz sahibi ve ayyar-ı cihan idi. Ve adına Sofyozlu Bali Çelebi derlerdi. Bu bilgilerden de anlaşıldığı üzere Karagöz, bir Osmanlı romanı olmasına karşın devlet nazarında itibarlı birisidir.

Kırklareli otogarının hemen çıkışında, küçük bir parkın ortasında  yükselen bronz Karagöz anıtının önünden geçiyorum. Karagöz’ün kambur siluetine gizlice göz kırptıktan sonra yutkunuyorum. Boğazımda birikmiş olan dibek kahvesinin acı tad yoğunluğu biraz daha azalıyor. Kendi kendime “iyi ki üzerine su içmemişim” derken, İkizler pasajının dibindeki, Ali Şeref Saka’nın işlettiği kahvehaneyi hatırlıyorum. Az önce oradan son bir Kırklareli gezintisi için çıkmıştım. Ali Şeref’in kahvesi ve kahvehanesi Salah Birsel’in “Kahveler” kitabına giremedi ama çoktan gönlümdeki kahve kitabında yerini aldı. Hem de üç kuşaktır babadan oğula, ondan da toruna geçen dibek de Lüleburgazlı Aşık Hasan’ın deyişiyle “manada arife irfan” bir mevki kazanıyor aynı yerde.

Belki kim bilir ne zaman gelirim, diye İstasyon Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Caddenin sonuna, istasyona kadar varmadan, şöyle kısa bir tur. Kırklarelililerin doğup, büyüyüp yaşlandıkları bu ağaçlar altındaki açık hava beşiğinde...

ATLAS dergisi, 2003

10 Nisan 2017 Pazartesi

Kafeblog 5: Ve gittin rüyalarımdan


Elin ne klavyeye ne de kahveye gidiyor. Geceleri soğuyan dünyanın yarısından daha da soğumuş olan fincana uzak duran elini yumruk yaptın ve bir gün gitmeye söz verdin kendine, o rüya şehrine gitmeye. Yıllardır bütün rüyalarında, tekrarlanan düşlerinde gördüğün yerleri bir gün çok tuhaf şekilde bir haritada birleştirmiştin düşünme yoluyla. Hiçbirisinde yaşamadın, ama gerçek dünyadan daha çok aşinaydın o yerlere; hepsi birbirine yakın bu yerler garip bir şekilde coğrafi olarak birbirlerine aşırı uyumluluk gösterir derecede benziyordu ve kendince yaşanan yerler, mekanlar olarak buluyordun onları. O rüyalardaki kişileri, olayları ve yerleri giderek gerçek dünyadan daha çok hatırlamaya başladığını anladığında çok korktun, çünkü hafızanda gerçek hayatın anıları ya daha az yer kaplamaya başlar ve günün birinde giderek artan rüya anıları hafızanı tamamen ele geçirirse? Gerçek dünyada gözlerin açık uyumak olmaz mıydı bu?

Günün her vakti rüyadan yeni uyanmış gibi hallere bürünebiliyor kafan. Az önceki rüya mıydı diye sormanı engelleyen, böylece aklını kaçırmanı önleyen sadece ve sadece geceden gündüze taşıdığın rüya kalıntıların. Gerçekle düşü ayırt etmeni sağlayan izler... Yoksa delirirdin. Düşünsene, kırk bin kilometre çevresi olan büyük bir akıl hastanesindesin ve dörtte üçü sularla kaplı bu hastane duvarlarının.

Omzunun dürtüklenmesiyle uyandın.

"Ne alırsınız?" diye soran bir ses duydun ve sordun kendi kendine: 'Bu ses nereden geliyor? Rüyadan mı gerçek dünyadan mı?'

***

Bir kafeye oturduğumda, eğer ki oraya oturmuşsam büyük ihtimalle hafızamda henüz unutamadığım ve bir önceki gecenin gösterisine dönüşmüş olan rüyalar vardır kırıntılar olarak kalmış da olsa...

Rüyalar çalışmamı önler, çünkü çalışmak nedir, o hiç sanmıyorum ki iyi değildir rüyalar için. O gecenin rüyalarını bilemezsin ve düşünürsün tüm gün, acaba o günün hangi çakaralmazı, objesi olacak o geceki rüyalarının...

Ve biri sana fısıldadığından beri rüyalarına ve beynine küstün. O an içindeki evren boşaldı, atmosfere karıştı. Soluyup geri verdiğin bir parça azota dönüştü rüyaların tüm sinematografik büyülü arka planları...

Onlar sadece uyku sonuna doğru hafızanın çalışmaya başladığı yaklaşık bir dakikalık sürenin meyveleriymiş. Bu hiç tatmin etmedi seni. Kayıptı kalan bütün rüyalar. Göremediklerin. Ve göremeyeceklerin. Belki görmemen gereken rüyalardı hafızanın da uyuduğu anlarda beyninin kapalı devre "yaptıkları ve yaşadıkları ve sakladıkları".

Yaşamadığın bir hayatı nereye saklayabilirsin? Böyle bir hayatı ister misin? Ama böyle şeyler var bedeninde, belki de hala kuşku duyduğun ruhunda.

Artık uyurken hiç de sevinçli değilsin. Çocukluğunu yitirdin böylelikle. Daha çoğunu istemekte haklısın hayatının neredeyse yarısını verdiğin uykulardan. Madem gece ve gündüz var, sen de gece ve gündüz olarak iki ayrı beden ve ruhsun. İki karakter; birisi hiç bilmediğin, diğeri başkalarından dinlediğin; o da yarım ederse sadece buçuk tanıyorsun kendini. Rüyalarından çok şey istemenin nedeni bu. 2. İki. İki bedenini de ruhunu da tanımak bilmek. Ama bunlar neden verilmiyor sana? Bu dünyanın, Ay'ın ve gezegenlerin karanlık yüzlerinde neler saklı? Neden saklanıyorlar?






24 Şubat 2017 Cuma

Kafeblog: Kafe ve Mekânlarda Çalışma Günlüğüm ve İzlenimlerim


Kafeblog. Hoppala nereden çıktı bu şimdi.

Eh, yazmadan olmazdı. Onca ülkeyi, diyarı gezme, tozma... Uçağa hatta gemilere de binme. Hayatını sadece çalışmaya ve çalışmaya ve de birkaç ana cadde ve sokaktaki mekânlarda kulaklığını takıp dünyadan kopma gezilerine çık ve bu gezileri anlatma...

Gezdiği yerleri anlatmak mı gezdiği yerlerde kendine ne olduğunu anlatmak mı? Yolculuklara buna yolda karar vermek için çıkılmaz mı?

Bu gezilerde yazdıklarımın hep başkaları için olmasının tek nedeni bünyemin ve beynimin yazmayı sadece ve sadece başkaları için olursa kabul etmesi olabilir mi? Benim galiba beynimin bir lobunda iki ana lobun arasında gerçekleşen söz sanatlarının elektriksel hareketleri gerçekleşiyor. Amigdala > Ego. Bizde böyle.
Bu kısa gezi yazısı başlığından sonra gözlerimi kapıyor ve hatırlamaya çalışıyorum: Şehir ya da ev dışında ilk nerede yazmaya başladım başkaları için?

Bugüne kadar yaklaşık 10 şehirde ciddi anlamda isteyerek ya da zorunlu olarak yaşadığıma göre bunlardan birinde, hatta ikincisinde çocukken ilk yazmaya başladığım yer kitapçı dükkanımızın vitrininin altındaki gizli dehliz olmalı. Her türlü ambalaj, eski dergi, gazete, iade edilecek yayın ve ıvır zıvır için kullanılan bu dehlizin kapısı yoktu. Eğilerek hatta sürünülerek girildiğinden ve çok tozlu olduğundan çıkınca oraya girildiği çok aşikâr oluyordu. Hatta dükkânımız öylesine çok kitap ve insan derisi tozuyla kaplıydı ki ve her bölgenin toz yoğunluğu da farklı olduğundan uzaktaki toza göre nerede olduğun kolaylıkla anlaşılabiliyordu. Kitaplardan çok üst ve başımızın tozlarını almakla geçerdi dükkânda zaman.

O dükkândan sonra ne içinde saklanabilecek başka bir kitapçı ne de gizli dehlizler arayacak dolu zaman bulabildiğimi artık itiraf edebilirim. Çocukluk, çocuk olmakla çok meşgul olduğumuz en dolu zamanımızdır. Artık çocuk değilsek boşa geçer zamanımız. Şurda burda şuna buna yaranmaya yararlı olmaya yanılmamaya çalışmaktan zamanlarımız da hayatlarımız gibi boş olur gider.

Şimdi zamanımı yeniden bulguladığım ve hayatın saflıklarını aradığım son 15-20 yıl içinde hiçbir şeye şaşırmadığımı söyleyebileceğimi düşünemezdim.

Dünya ve hayat bu kadar kayıp şeyler olabilir mi? Ne yaptınız bunlara beyler hanımlar? Derdiniz ne sizin?

Zaten hiç olmadı bu hayat bu dünya! Olmamış gidin çalışın ya da sadece gidin!

***

Keşke kapatabilseydim kapıları. Tüm kapıları bu sözlerden sonra. Diyorum ya bana tek kalan zaman ve onu nasıl algılamam gerektiğine karar vermek. İnsan olmayan canlıları insanlara tercih edeli beri -başlangıcını hatırlamıyorum- saflığı hissediyorum her adımda. İşte o zaman bir yere gittiğimin bir anlamı da kalmıyor nereden geldiğimizin de...

Şimdi ve şu anda bulunduğum yerde kahve ve gürültü kokuları var. Ses duymuyorum. Kulaklığımdan yansıyan müzik beni sadece sağır etmeye yetecek düzeyde. Bir tek kulakları kapalı olan açık bir bedenim: Yine gerçeklere açık, umutsuzluklara, yürüyen dramlara, geri gelmeyen hiç gelmeyen şanslara.

Hep gece olsa. Hep uyusak. Hep rüyalar olsa. Hiçbir şey olmasa. Hiçliği de bilemeyecek kadar hiçlik olsak.

Yokluyorum. Bu bir masa. O kadar küçük ki üzerine bir dünya şey sığabiliyor. Elektronik ve elektrikli açık bir katlanır defter. İri bir kahve fincanı. Fareye benzeyen bir kırmızı ışıklı kalem. Her yerden sarkan kablolar.

Kafenin adı N. Ünlü bir Roma imparatorunun adı olması için sonuna bir N daha gelmeliydi. İtalyan kafesi olması bir N'si eksik ismin o imparatorun Latince adı olduğunu da doğrulayabilir. Tıpkı Cicero gibi. Bu İtalyanlar ne zaman Romalılardı ne zaman İtalya oldular? Helen ne zaman Yunan oldu? Ya Fars İranlı? Beijing Pekin? Nicosia Lefkoşa?

Eh ben de 17 senedir bir "kafe" gezgini olarak bu ayrımları ve dönüm noktalarını bilmeye çok meraklıyım. Bu merakın bulaşıcı olması için malumatfuruşluk taslamayıp kafelerde açık defterimle ve fareye benzeyen kalem ve kablolarımla, beni dış dünyadan koruyan ve sağırlığımın altın nedeni kulaklığımla gezmeye devam ettikçe burada her şeyi ama her şeyi başıma gelen gelmeyen gelebilecek olan ve olmayanları yazacağım.

***
Hayır asla reklam yok. Hatta tek yasak reklam.
Çünkü dünyayı yayalar kurtaracak. Bir insani gezmekle başlayacak her şey.

28 Ekim 2016 Cuma

Genç bir yazara öğütler 5


Zamanın var mı?
Ya da zaman kaldı mı...
Birşeyler yapmalı diyerek mi çıkılırdı yola eskiden?

Eskiler, eskiyenlere ait olmamalı sadece genç yazar. Eskiyenler, eskilerin değerini düşürür yoksa. Zamanın varsa geçmişin önemlidir senin için. Yarın için birşeyler yapacak bir saniyen bile yoksa düş geçmişin  yakasından.

Evet bir zaman çizelgesi yapmalı, iyiliğin hatırı için.

İyilik kördür. Zamanca. Hiçbir zaman vakitlice gelmez, arandığında orada değildir.

Tesadüflerin belki daha çok yararı dokunur iyiliğe. İyilik ona bir harita sunulduğunda kör olduğunu unutur ve bakmaya çalışır gideceği yola.

Birisi ona kim olduğunu söylemeli ya da hatırlatmalı: Zaman, verilmiş sözleri olmayanlarla sözlerini unutanlar için lükstür.

Saati unuttuğumda birşeyler okurum zamanı yitirmekten korkmamak için. Satırlarda ararım gerçeğin saatini. Hepsini aynı kavşakta beklerken bulurum: Zaman, vakit, saat, an... Aynı noktada olmaları onların aynı olmaktan korur. Ve bu dört kız kardeş uzaklaşırlar birşeyler okunduğunda.
Okumak senin kavşağın olsun, kayboluşun yerine.

Ozanlardan uzak durma; zaten yaklaşamazsın. Şairleri geç bir kalemde, yoksa hayatın boyunca düşersin. Ve şiiri hep özle, asla yakanı kaptırma ona. Şiir, tanrının bile elinde değil hanidir.

Sana öğüt verenlerden kendini sakın. Öğüt vermediklerinde neler derler onları işit sessizce. En çok susarken birşeyler söyler bu kendini beğenmiş ustalar. Onların sadece ustalıklarını beğenmeye çalış. Boşver kendilerini, bütün kendi ve efendileri.

Sana bir şey sorulduğunda kendi sorularını hatırla: Hani uzun zamandır soramıyordun. Artık soru işaretlerinin kalmadığı bir dünyada nasıl bazı yalanların bile cevapların olabileceğini anlayabileceksin? Bazı sözlerini kapalı söyle, anlaşılmasın; anlaşılmaz olduğunu söylesinler ve hayatlarının kaçınılmaz işlerinden kaçmak için suçlasınlar seni, aldırmadan onlara yeni soruların işaretsiz geleceklerini söyle, uzun süre karanlıkta sınanmayan sözlerin soru olamayacağını da sözlerine ekle.


8 Ekim 2014 Çarşamba

99 Jorge Luis Borges



Nasıl yapacağımı gerçekten şu anda bilmiyorum. Her şey burada ve bir anda olacak. İlk roketin uzaya fırlatılışı gibi ben ölmeden beni öldüren 99 kitabı, yani Okuma'nın 99 adını peşpeşe duraksamadan sayabilecek miyim ve çok heyecanlıyım.

Bunları yazarken garsonun birdenbire kahveme süt koymadığını fark ettim.

Duraksadım ve ilkel el işaretiyle onu hatasıyla yüzleşmesi için davette bulundum.

Fakat garson hiç de oralı olmuyordu. Hava da sıcaktı. Süt olmasa kahve benim için daha da ağır olacaktı ve böyle rutubetli bir günde, normalde soğuk günlerde içimi kıpraştıran kafeinin yüksek yoğunluğunu doğrusu çekemeyecektim.

Sonunda beklenen oldu. Garson geldi. Kafein yoğunluğunun metabolizmam için dengelenmesini beklerken süt yerine bir kitap getirdiğini fark ettim garsonun. Bu ne küstahlıktı.

Oturduğum kafe evet doğrusu bir kitap kahvesiydi ya da moda isimle kafe kitap, ama menüde ciddi ayrımlar yoktu, yani kitap satın alınabiliyordu, ama hangi kitaplar, neler; bunları menüden takip etme şansı verilmemişti müşteriye.

Ortam çok kalabalık olmadığından sabır denen erdemi devreye koymayı tercih ettim. Sıcağa rağmen çok güvendiğim kişiliğimi özellikle sosyal alanlarda konuşturmanın örnek bir davranış olduğunu biliyordum. Sanıldığı gibi sosyal ortamlar çok planlı ve işleyişi kusursuz yerler değildir aslında. Tesadüflerin birlikteliğiyle sosyal mekanlarda ritim ve hacimlerin doğru işlediği, kişilerin doğru yolda oldukları varsayılır ve burdan da sürekli bir mekanı belleme kurnazlığı açığa çıkar gizliden gizliye.

O gün neden ordaydım, kimdim hala hatırlamıyorum, ama garsonun bana uzattığı kitapta benim adım yazıyordu. Bunu garsonun sözlerinden anladım:

- Lütfen rica etsem bana bu kitabınızı imzalar mısınız Bay Borges.

Kitapta tam adım Jorge Luis Borges olarak yazıyordu. Kitabın adına dikkat etmedim, zira o güne kadar adımı ne duymuş ne de yazdıklarımı okumuştum. Bir garson beni okuduğuna göre çok matah da bir yazar olmamalıydım.

Ne var ki garson ona ve onun sınıfına dair bütün önyargılarımı bir anda silip süpüren şu sözleri ekledi:

- Sizi ilk kitabınız Evaristo Carriego'dan beri takip ediyorum.

Ben ne yazmış olabilirdim ki bir garsonun eser hayatım boyunca ilgisini cezbedecek. Yoksa bu kişi, aslında gönlündeki aslana uygun bir uğraş bulamayıp gerçek hayatın sellerinde boğulmamak için ruhunun akıntısına karşı yüzen bir işletme sahibi olmasındı. Rastladığım çok mekanda yer sahiplerinin kişisel zevkleri olarak müşterilerine hizmet ettiklerine çok şahit olmuştum.

Garson kitabımın adını söyleyince, bana imzalamam için uzattığı kitabımın adına bu kez alıcı gözüyle baktım: Alef. Ama sanki dört harfli bir isim değildi bu kitap, en az iki kelime saydığımı hatırlıyorum gözucumla; Brodie Raporu ya da Kum Kitabı gibiydi sanki... Yoksa yoksa başka bir şeydi.

Bir saniye... Ben adımı bile hatırlamazken nasıl oluyordu da bu kitap adlarını hatırlıyordum; demek ki o kitaplar o sırada o masada vardı, ama masada hala bir kitap duruyordu ve ortada henüz imzalayacak bir kalem bulunmuyordu. Garson kalemi unutmuştu. Bu konuda onu asla suçlayamazdım; yanında mutlaka bir kalem bulundururdu garsonlar, orası kesin, fakat o sürekli akan, oraya buraya bulaşan, önlüğün kenarına durmadan silinerek temizlenen kalemlerle kitap imzalamak ölmekle eşdeğerdi neredeyse benim için. Böyle bir teklifi reddetmek için de her an tetikteydim.

Garsondan öyle bir arz gelmedi, kuşkusuz benim tedbirli bir yazar olduğumu düşünüyordu. Ve bu konuda kesinlikle yanılıyordu. Ne adımı biliyordum ne de kitaplarımdan haberim vardı.

Bu kesinkes bir rüyaydı ve hep olduğu gibi uyanmak hiç aklıma gelmiyordu. Nasıl olsa hiç istenmeyen bir yerde uyanıklık beni bu rüyadan çekip alacaktı; durumu daha fazla zorlamamalıydım.

Rüya içinde uyandığımda masada bir de kalem duruyordu; kitap adı değişmişti: Hayaller ve Hikayeler.

Üzerimde kenarı tükenmezkalem lekeleriyle dolu bir önlük, sipariş defteri ve solmuş lacivert bir gömlek vardı.

Kitabın ilk sayfalarını araladım.

Kitap isimsiz olarak şöyle imzalanmıştı:

Borges olabilmem için birilerinin ya da yazılmış bazı kitapların beni önce öldürmesi ve sonra beni Borges kılması gerekiyordu ve sanırım da o gün öyle bir şey oldu.



Arkakapak.com


9 Eylül 2014 Salı

Onlar için satan kitap iyidir bizim içinse "iyi kitap satar"...



Kızım gelinimin ötesinde "kime diyorum" telaşı var bu başlığı atarken.
Ne alarm çalıyorum ne siren sesi ne de çanları çalıyorum.
Diyalogsuzluk var, aynı dili de kullansak bütün bölmelerimizde kültür hayatımızın. Aynı dili aynı amaçla kullanırsak iletişim kurabilmiş olmaz mıyız?
İşte bir önyargı: Kitabevleri, okurlar,  yazarlar ve hatta yayıncılar için...

İyi kitap nedir?

Gabriel Garcia Marquez, son yıllarda ölümü sonrası kitapları yeniden çok satan ender dünya yazarlarından birisi oldu. Onun 1980'li yıllardaki sessiz aktarılışına, 90'lardaki heybetine, 2000'lerdeki krallığına tanık olmuş birisi olarak, Kırmızı Pazartesi dışında etki akım alanından çok etkilenmemiş de olsam, Latin Amerikalı yazarların başında geliyordu Marquez benim için. Yüzyıllık Yalnızlık'ın bütün dünyada Marquez'in ardındna yaşadığı büyük okuma seremonisi, belki de yazarının ölümüyle Marquez ayarı yazarların sonunun da geldiğini işaret ediyordu, kimbilir... Yani 20. yüzyılda doğmuş, yaşamış, yazmış ve ünlemiş, yazar olarak göçmüş bir karakter.
21. yüzyılın yazarları nasıl olacak peki? Aynı yüzyılda doğmanın dışında hayatlarının bir döneminde yazmış olabilirler; yazmaktan sık sık vazgeçmiş, geri dönmüş, kaybetmiş, belki hiç kazanmamış...

20. yüzyıl en çok kahramanların, liderlerin ve diktatörlerin konuşulduğu, yazıldığı bir dönem oldu. 21. yüzyıl ise kayıp kişilik ve kavramların konuşulduğu bir yüzyıl olacağa benziyor. Ve bunun yazar-okur eksenine yansımasının "yeni Marquez'ler olmayacak" demesi, her şeyi açıklayabilecek mi?

Kutsal kitabın dediği gibi ilk önce yazı vardı, yani okuma. Sonra yazarlar geldi. 19. yüzyıla kadar insan sözü büyük bir yazarsızlık çölünü kat etti ve sonunda Aydınlanma ile kutsanan sözlükler ve ansiklopediler bütün dünyayı kapladı. Ben, kitap denince tam da bunları anlıyorum: Sözlük ve ansiklopediler zamanın ta kendisidirler. Edebiyat ve diğerleri ise geçen zamanı, yani kaybolan zamanı temsil ederler.
Kitapların okurlardan çok olması, okurların kitapların sayısından fazla olmasına yol açan sonuca götürdü bizi. Ve yazarlar her zaman okurlardan az olduğu ve kaldığı için kitaplar sayıca bir'den çok basıldı. Günün birinde herkesin okur olacağı ütopyası kapitalizmi her zaman kurtaran önemli bir dipnot olmuştur. Tam da burada kitaplı kültürün temel dinamikleri olan merak, keşif ve bilme dürtülerinin kurgulandığı, kullanıldığı ana denk geliyoruz: Bu anda kitaba tamamen kendi okurunu -ve de yazara- yaratma zorunluluğu yüklendi: Ödüller, listeler ve arz fazlası (ne kadar arz o kadar talep mantığı) bu zorunlulukları kesin çizgilerle değiştirip bir güç gösterisine dönüştürdü. Ve sinema da bu gösterideki yerini 20. yüzyılda aldı: Kitapları, yazarları, okurları dönüştürdü, ama kendisi hiçbir şeye dönüşmedi.
Şimdi durum ne?
Durum vahim, çünkü son durumun ne olduğu hiç hesaba katılmadan eski durumlar üzerinden her şey anlatılmaya, açıklanmaya çalışıyor kitaplı kültür dünyasında. Sözgelimi fiyatları oluşturan rakamlar satış ve tiraj rakamları neredeyse aynı anlamda kullanılıyor. Klasik tabirle elmalarla armutlar birbirine karıştırılıyor. Her şey elma ya da armudun çöpü gözümüze kaçınca net olarak genel durumu göremiyoruz.

Bir yayıncı dostumdan duydum bu sözü: "Onlar için satan kitap iyidir bizim içinse "iyi kitap satar"... Kitabevlerinin çaresizliklerini kendi çaresizliği sanan birisinden yine de iyi bir savunma gibi geliyor ilk bakışta. Şurası açık ki her iki taraf da bir zamanlar kitaba tek bir noktadan bakmayacak kadar birbirlerine yakındılar ve az çok benziyorlardı. Okur da kendine ciddi ciddi neredeyse çatık kaşlarla bakan bu ikiliye karşı ne yapabilirdi? Yazarın da kimliğini güçlendirerek bu bakışmaya katılması ortalığı birbirine kattı. Bir koalisyon ya da eşgüdüm oluşması gereken bu birliktelikle hiç kimsenin kazanamadığı görüldü bir süre sonra: Her şey ve herkes berabere.

Eskiden de br yazar olan bu yayıncı dostum sözlerine şöyle devam etti:
"Kitabevleri artık evet stoktan ziyade vitrinlerini güncel tutuyorlar ve sipariş merkezlerine dönüştüler haklı olarak... Bu da yüzeysel ve ticari kitap ve okurların kitabevlerine dönüşmelerine yol açtı. Özel kitaplar yine de kalıcılıklarıyla bu zorluğu aşacak güçte o yüzden ben kitabevlerinin bu popüler tercihlerini çok önemsemiyorum... Onlar için satan kitap iyidir bizim içinse "iyi kitap satar"..."

26 Mart 2014 Çarşamba

Bir kez ağlasak belki geçer her şey


Uzun zamandır denize bakmışlığımız yok mu ne... Gözlerimiz yerde. Toprak böyle zamanlarda ateşten bir katman olur ve ayıplar adamı.
Bir kez ağlasak belki geçecek her şey.
Geçecek ne vardı ki, diyorsun biliyorum. Her şey battı. Çöktü. Kaybolduk.
Çanlar bile susuyor, tarih durdu, saatler bozuk hatta... Dönüş yolunu kaybettiğimiz yerde yoldan da çıktık.
Umut sadece bir edebiyat dersi.
Parmağını kaldırıyorsun. Bulutlara değiyor tırnak ucun... Yağmur yok. Sen yağıyorsun göğe. Göz pınarlarının çölünde kavurucu rüzgar, senin yerine konuşuyor hüküm veriyor, asıp kesiyor.
Bir daha dönüş yok ana kucağına baba evine. Şehirlerde asıldı kaldı zamanların. Sadece ölüleri değil dirileri de uzun binalara gömüyorlar. Toprak yetmiyor hepimizin arzularını hırslarını gömmeye.
Üzerimize atacak yorgan yok, toprak da ipotekli; hava hacizli havagazı bin para... Işığı yakınca musluklardan karanlık akıyor.
Dur diyen yok.
Neden olsun ki?
İyiliğin adını her andığında gelip bulmuyor mu kulaklarını o çağıran ses:
- Dünya ne zaman bugünden daha iyi oldu ki?
- Hiç iyi olduk mu?
Kandırıyorsun kendini. Bu edebiyat dersi asla bitmiyor. Belki umut alınıp satılıyor.
Ölüp gideceksin, ama yaşıyorum diye kekeliyorsun. Sözlerini şurda burda unutuyorsun... Ne anlamı var.
Su, su, su... Biraz da tuz...

Bir kez ağlasan belki geçecek her şey.

26 Nisan 2013 Cuma

Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği


Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği şeyi bir gün yazabilirsem kendimi çok mutlu sayacağım. Şimdi sadece bu beni ilgilendirmiyor tabii, ne var ki eskiden hiçbir şey düşünmezdim, sadece bir ayna gibi bakardım olanlara. Hayatın madde tarafındaydım. Cismim ve kokum vardı. Duyularımla yüzüyordum, her şeyi hissedebiliyordum. Ta ki... Geçmişten gelip geleceğe giden ok, gövdemi ikiye ayırıncaya kadar.
Sonra ne okuyabildim ne de yazdıklarımı anlayabildim. Madde önce saydamlaşmış, sonra zerrelere ayrılarak buharlaşmıştı. Madde olarak kaybolmuştum ve ne katı ne sıvı, aradığım hiçbir halde kendimi bulamadım.
Bir gün geri dönecek olursam yolum yeniden bulabileyim diye arkamda aralıklarla bıraktığım kelimeleri aradım yol kenarlarında. Onları toplayıp geri dönüş yoluna yeniden baktım; seçmeye çalıştım altın sarısı başak tarlaları arasından geçmişimin kurtarıcılığına...

Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği şey yok aslında, bunu iyi biliyorum. Madde de ruhtan, manadan önce yoktu. Madde, mananın belki de zarı ya da tesadüfen bulunmuş bir hali. Anlamlarımızla yan yana durduğumuzda bütün evren bir biçim kazanıyor ve buna tayf diyoruz ya da ışık hızında bile yanılmadan sıralarını bekleyen söylenmemiş sözler zinciri.
Neden tutuklandım bilmiyorum, oysa geçmişime doğru, sırf gelecekten kurtulmak için bıraktığım kelimelerden anlamlı cümleler ve kararlar kurarken başımın döndüğünü en son hatırlıyorum ve uyandığımda ayaklarımda hatalarımdan bir pranga, en çok olmayı istediğim o kutlu kişiye nasıl erişebileceğime dair küçük bir kullanma kılavuzuyla bu odaya atılmışım, tüm hatırladığım bu...

Davacı olmadığı için mahkeme bir türlü yapılamıyordu. Derken elimdeki kılavuzun bütün yasaların kitabı, yargıcınsa rüyalarım olduğu tebliğ edildi bana. Suçsuz olduğumu ispatlamak için uyumalıydım ve bol rüya görmeliydim, duruşmaların hiçbirini kaçırmamak için. Yargıç elinde bir maddeyle mahkemenin bütün psişik duvarlarını dövüyor ama geçmişim bir türlü susmak bilmiyordu. Anlamıştım, bu adalet gecikecekti ve bir an önce bu durumdan kurtulmalıydım. Mahkeme duvarındaki kirli aynaya baktığımda aslında yıllardır yalancı bir tanık olduğumu gördüm ve bu bana cesaret verdi ve hemen oradan ayrıldım.

Caddeye çıktığımda nöbetçinin sesi giderek yükseldi: "Koğuş, kalk!"




20 Mart 2012 Salı

AŞK: Kısa Süren Sonsuz Mutluluk

Aşkın küçük yolculuğu

Yanlış formüllerle doğru deneyleri yaşayabilir miyiz?
İşte bütün sorun bu. Bir kafatasını yukarı doğru kaldırmamıza gerek yok Hamlet gibi. Tek sorun o kafanın içinde nelerin döndüğü.
Bize sonsuz zamana ve uzamla beraber verilen özgür irade neden ölümlü ve sonlu bir bedene hapsolunmuş? Bu bir ödev olamaz mı: Bedeni ölümsüzleştirme ödevi.
Bedenimizi ölümsüz kılacağımız güne kadar ödevi bize devamlı hatırlatacak eylemlerden en önemlisi aşk olabilir mi? Olabilir, ama aşkı hemen sosyal hastalıkların doktoru gibi göreve çağırmak, aşktan dönüşüm ve değişimler beklemek, onun rüzgarına kapılıp her türlü doğruyu kenara atmak ve terk edildiğinde ölümlü bedenin yasını tutarcasına susmak, hataları düşünmek, yanılgılar meditasyonuna gömülmek.
Aşkın bu küçük yolculuğu ruhu bedenden ayırmaya yeter de artar bile. Gelgelelim ona bir ilim, bir ansiklopedi ya da terapi olarak bakmak, ciddiye almak, gerçek dünyada ona çok yer vermek, onu yok etmenin en önemli silahlarıdır da.

Aşka kaç gün dayanabilirsin?

Aşksız yaşanmaz. Bu sözü parasız yaşanmaz sözünden daha çok duyarsın. Ortak noktaları ikisinin de kıt olmalarıdır. Farklılıkları da yöntem konusunda başlar. Aşık olmak ya da aşkı korumak için yöntemler yoktur.
Kimi onu görmeden duramaz, kimi her gün her saat düşünür kimi de ayrılınca anlar aşık olduğunu ya da sonsuz uzatmalara yaslanıp uzatır uzatır kimisi. Bunlardan en önemlisi melankolidir.
Melankoli bir yöntem mi? Aşk hastalığını güçlü bir semptomu olsa da bir kayboluştur daha çok. Aşka uzanmanın, ona sahip olmanın kıyısında acıları kurtuluş, hastalığı da aşk sanabiliriz. Melankoli görmekten vazgeçiştir. Duyusuz görmeyi denemek. Duygular yoluyla kimyaya haritacılığı öğretmek.

Tanrı, aşkın ışığı mı?

Seküler bir tanrı kadınları sevebilir. Kadınlar bu dünyadandır ve erkeklerse evrenin güçlerini -tek yanlı bir görev olarak- teslim ederler. Erkeklerin dünyadaki soylarını devam mecburiyetlerinin nesnesi olan kadınlarla anlaşmazlıklarının arasında geçerli etkin tek dil aşktır. Erkek ile kadın, haz ateşiyle yakınlaştıklarında ancak bu dil çözülebilir ve anlaşılır hale gelir. Her ikisinin de diyaloglarını onların dünyaya bıraktıkları şeyler olarak uzaktan gözetleyebiliriz bir tanrı gibi. Tanrı evrendir ve evrendeki her cisme eşit uzaklıktır.

30 Aralık 2011 Cuma

Kendi Ülkende Yabancı








Kendi Ülkende Yabancı

Eskiden silah taşırdın.
Kertenkeleleri bilirdin. Ağaç ve kaya kovuklarını.
Hoşuna giderdi. Avdan dönerken yaban üzümleri koparırdın ve kadının karnında ezerdin. Şarap olduğunda üzümler kadının üstüne yığılıp kalırdın.
Üzümün buğusu tene benzerdi.
Başın, alır başını giderdi. O mitolojide ve destanda yaşamayı öğrenmek istemezdi. Yeni yerler yurtsardı.
Yeni karınlar. Av bedenleri. Tutsaklar. Ganimetler. Saraylarda konaklamalar.
Kral savaştan önce seni iyi ağırlar, sonrasında daha az vermek için kötü davranırdı. Lejyonda kural buydu. Daha çok altın için de savaşman gerekirdi.
Daha çok altın için öldüren kralların daha çok altın için savaşan lejyonerleri.