anahtar deliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anahtar deliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

"İstanbul Oteli" Alıntıları



***

“Şimdiki ve geçmiş zamana,” diye yinelediğimde, bunun hâla geçerli olduğuna ilişkin küçük bir gülüşü dudağının kenarında gördüm. Bu ikili bağlılık yüzünden sayıları da ikiye çıkan maskelerin gitgide çıkarılmaz bir parça olarak yüzlerle bütünleşeceği ve yüzün maskeye dönüşeceği korkusu, dudağın öbür kenarında, kadının köşeli çenesiyle eş doğrultulu bir çizgide bekliyordu. Zamana ilişkin kesinlikleri yaratan, yaşamın içine yazgılarımızı da katarak yaşayan bizler değil miydik? Evet, bu dudaklar haklı çıkacak, belki de o binada tutuklu bir sevgilinin dudaklarında bekleyişini, korkuyu silip atarak sona erdirecekti. Yüz, geçmişi, maskenin zorbalıkla takılmak istemesi ve takılması şimdiyi simgeliyordu. İkinci maske bir inadın, başkaldırının habercisiydi. Ancak uygulamada yalnız kalan bütün öbür uygulamacılar gibi kadın da yalnızca mimikleriyle derdini anlatabilme olanağına sahipti.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)


Zincirleme bir yaşam kurmak istemiştik, insanları en az üç bireylik ailelere bölerek. Bu yaşamda insanın bireyliği söz konusu değildi. Şu varsayımla üçeylik çıkıyordu ortaya: Bir, her insan ortadakiydi. İki, her insan solunda bulunanın adıyla çağrılıyordu. Üç, her insan sağındakinin adına yaşıyordu. Sırasıyla ortada varoluşa, solda ada, sağda yaşama sahip çıkarak. Bir de bunu deneyelim, safdilliğine kapılmadan bu türde bir zincirlemede karar kılmıştık.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Derken dediklerim çıkmış, kaçmaya başlamıştım. Artık başımı sokacak, gizlenecek bir evim de yoktu. Tanımadığım, ama suçlandığım bir kimlik altında koşmak kaçışların en tuhafıydı.

(...)

Anlattıklarında özne olarak kendini seçen anlatıcı, hiçbir zaman bu öznenin sonunu ölümle bitirmek istemez. Eğer kendini öldürürse şu kuşkuya yol açacağını bilir: peki şimdi anlatıcı nerede ve nasıl anlatıyor bunları?

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Bir evde nesneler, olgular daha belirgindir. Yatak vardır. Sonra banyo. Kirlerimizi gömebileceğimiz, akıtabileceğimiz su olukları. Bir de yağmurun içinden geçebileceği dar kanallar. Tek katlı bir evin çatısında.

(Karıkocaölünce)

“Burada olduğumuzu anlamak için çok uzaklara gitmemeli. Çok uzaklarda olan biri de bize yaklaşmadan orada olduğunu bizden öğrenebilir ve bize burada olduğumuzu söyleyebilir.”

(I,ı)

Belki bir sanrıydınız. Yokluğu tartışılmış, ama kanıtlanmamış bir sanrı. Belki ahşap bir evden çıktınız, eksik bıraktığınız yüzleri tamamlamak için. Vaktiyle sizin için çalınan bir şarkı vardı. O size adamıştı şarkısını yüzü yarımdı onun da. Ellerinden gizli kalmış bir evlilik tutkusu okunuyordu. Çağırdı gelmediniz. İstedi beklemediniz ve ona umdukları yerine düşünemeyecekleriyle çevrili bir yol gösterdiniz. Kaçışı ve istenmemeyi öğrettiniz. Mucizelerinize inanıyordu. Yüzünün bir yanı sürekli gölgedeydi ve ışıktan kaçıyordu. Bu gölgeyi kullanmayı öğretmenizi istedi sizden. Kullanmak yerine sığınmayı, saklamayı öğrettiniz ona. Peşinden kaçan siz oldunuz.

(Sanrılı Kadın)

Öteden beri tanrının avluları ve kubbesi çok yer değiştirdi. Avlu ve kubbe birbirinden ayrıldı. Avlu serinledi, ama kubbe, yani gerçek ateş, uzaklaştı ve çapını en büyük imanda kurdu. İnanç, imandan ayrıldı aslında. Kimse nereye baş koyduğundan artık kuşku duymuyor. Serinlikte toplanıp eleniyorlar ve yalnızca dayanıksızlar, ateşi olamayanlar gidiyorlar ateşe. Bir ozanın dediğinin tam tersine, ateşi olanlar avluda, serinlikte kalıyorlar.

(Neçare)

Herkes bilir. Bu otobüsle dünya da bir yere gider aslında, ancak herkesin yolu uzundur. Tartışmasız herkesin yolu ötekinden uzundur, kendine göre. Kimse yerini vermek istemez. Ayaktakilere bu yüzden kimse bakmaz. Ayaktakiler de kaçan bakışların hedefi olmak istemezler. Yol uzundur. Ağaçları vardır. İlginç yapılar, uykulu insanlar vardır. Onları izlerler. Oturanlarsa hep ikinci katları, ağaçların tepelerini.

(Neçare)

Doğduğu şehre yolculuğu herkesin çok uzun sürerdi. En azından yaşı kadar yolculuk etmeliydi herkes, ki doğduğu şehirde doğumuna yetişebilsin.

(Bir Başka Gökyüzü)

Sonunda bir küçük çember içine kıyıları alabildiğine sığdırdığımı görmekle mutluyum. Bir kez daha anlıyorum. Çabalar boşuna. Kafam, küçük ayrıntıları hasıraltı etmedikçe bilincime sığmayacak. Işığın yokluğu aynı anda kör olmamızı getiriyordu hani ve bunu en ufak sanrıda üstünlük sayıyorduk. Ne oldu kazılarda? Bilincime inemediğimi anladığım gün ellerimi açıp bulutları çağırmamış mıydım yardımıma? Noktaları sıralamamış mıydım? Hani ne oldu kazılarıma? Başlayamadım bile. Bugün, en küçük yanılgıda bir parça değere rastlıyorsam bu inkâr ettiğimi gösterir, büyük harflerle, bilinci.

(Kazı)

İnsanların ata bindirilmiş yürekleri var. Duaları soğuduğunda, ılık bir çay ışıltısında alevlendirdikleri görsel işaretleri inceliyorlar sürekli olarak. Herkes kendi yurttaşlığının renginde başkalarına güveniyor. Başkalarında aynı akkor, aynı alev rengi olmasa bile. Ölümün bayrağı, ezelden ebede dalgalanıyor. Mutlak bayrak bu iken artık seçim yapmak neden? Dualarla birlikte kendine yabancı kılınan alkışlar da soğuyor. Başının üstünde elsiz alkışlarla her akşam dönüyorlar evlerine. Birilerinin takdirini umarak, dinlemiş gibi yaparak, onurlandırılmayı bekleyerek. Geçmiş bile olsa yaza yeniden başlamak gibi bir şey bu. Hiçbir şey söylemeden umuda dokunmak, umudun bize dokunması, ona içerlememiz. Onun bir deniz gibi alınganlığın içlerine çekilmesi. Ve onun yokluğu.

(Ayna Duvar)


Hiçbir kayıt da bu kentte varolmamız için uğraşmadı. Hiçbir yazı bu kentin köprülerinde gide gele büyüdüğümüzü, kuytu semtlerindeki kira odalarında seviştiğimizi, okullarında okuduğumuzu, sinemalarında öpüştüğümüzü‎, sokaklarına şiirler yazdığımızı belgeleyemedi.

(Bir Gece Yarısı)

Kenarına oturduğum yatağın içinde uzanan ruhsuz bedende, anılarımın kırıntılarına bile rastlayamıyorum. Gidip gelen bir bellekle bu kentin acımasızlıkları daha ne kadar çekip çevrilebilir? Dayakla, sopalarla biten bir sabahta bu kenti hâlâ sevebildiğimizi kime itiraf edebiliriz. Olmuş ya da olmamış bütün gerçekleri, yaşanmış bütün acıları bu kentin üzerine atıyoruz durmadan. Kentin sayısız yüreğinden birine bile çarpmadan, çığlıklarımız geri dönüp iki misli acıtıyor, boğazımızda eski yerlerini alırken.

Şimdi hazırım, yeryüzünü ve onu savunmaya. Her şeyin biraz daha kendine benzemeye, kendi gibi görünmeye başladığı ve her şeyin biraz daha kendi olmaya başladığı bir çağın küçük kira odamızı sarıp, baca deliğinden ufak halkalar halinde çıkıp gitmesi koşuluyla. Bu koşulu koymak istemesem de değişmeyecek kent. Her şeye karşın her şey. Bir şeye karşın her şey...

(Bir Gece Yarısı)

Belki bugünkü ödevim, varoluşunu umursamayan ve hafife alan birini, sabahı kulaklarında soğuk bir rüzgârla ve bir tutam kırağıyla karşılayan, ama akşamı hiçbir zaman düşünmemiş olan birini anlamaktı. Belki yalnızca susmaktı. Tanımadığım dostlara birer ikişer yılbaşı kartı postalayıp, çok sonradan adresleri yazmamış olduğumu anımsamaktı. Belki yalnızca kendinden uzaklaşmaktı; benim gibi kendine karşı çok hafif sorumluluklar taşıyan birini varlığını kaldıramayan zorunluluklarından arındırılmış bir tatil gününe. Evet bugün belki de orada olmalıydım, içinde ‘ben’ olmayan basit ve başka bir gövdede, içe ve dışadönük bütün sorumluluklarımdan uzak en önemlisi de bundan uzak olmalıydım. Ateşten başka hiçbir şeyden korkusu olmayan uzun, geniş, düz bir alanda, sessizliğin ince dal kıpırtılarıyla örselendiği, iki dünyanın bir araya geldiği ve üzerinde karşı tepeye kadar uzanan bir bisiklet izine dönüştüğü çizginin yakınlarında bez bir bebekle oynayan ve barış için savaşın gerekli olduğunu henüz bilmeyen, akşama doğru seyrek çalıların ardından bir görünüp bir kaybolmak taş toplayan ve topladıklarının onun için en değerli şeyler olduğunu, ertesi gün bunları kimbilir nelerle değiş tokuş edeceğini düşleyerek evine dönen küçük bir çocuk olmalıydım.

(Varoluş Özlemi)


İSTANBUL OTELİ



20 Mart 2021 Cumartesi

Oğlum ve Babası 2





Çok yalnızdım. 

Uzaktan bile sevebileceğim bir kimse yoktu. 

Ateşle oynamak için ateşe yakın olmalıydım, ama ben kutup soluyordum.

Dev’in bahçesinde henüz yazdı. Çiçekler solmuş yerini meyve çeneklerine bırakmıştı. 

Dev, büyük bir okaliptüsün gölgesinde uyuyordu. Çocuklar da bahçenin kapısında onun uyumasını bekliyorlardı.

Çocuklardan birisi oldum. Meyve vermeliydim. Ağacımı buldum ve yağmura sordum: Gelecek misin?

Geçmişim ben, dedi yağmur. Eteklerinde ne varsa saldı üzerimize. Büyümemiş çocukluklarımız, oyuncaklarımız, kopuk uçurtmalarımız ne varsa yağdı. Uçurtmanın ipi gözyaşlarıma dolandı. Nefesim kesilmişti.

Dev bahçeye yaklaşıyordu. Çocuklar tedirgindi. Dev ise hüzünlü. O küçük çocuk bu yaz yoktu ve onun ağacı yaprak bile açmamıştı.

Bir çocuk daha oldum. Büyüdüm ve bir şehre gittim. O şehirde geçen hayatım boyunca tek bir şeyi aradım: Bu dünyadan geçmiş olduğuma dair eşyalarla dolu bir sandığın anahtarını…

Sandığı bulamadıkça eşyalar çoğalıyordu. Bunu eksilen, kapanan lunaparklardan, meyve ağaçlarından anlıyordum. Sevinçler yokluklara dönüşüyordu ve bunu durdurmak için bir pastanenin camekânında kendime bakarak hep somurttum ve sustum.

Ve bir gün o geldi. Elinde bir anahtarla oğlum. Anahtarı tutan eli soğuktan yanmıştı ve hiç bırakmıyordu. Anahtarı alıp oğlumun elini, gözlerini, yanaklarını öptüm. Bana yolculuğu sırasında bu şehirden geçerken gözpınarları kurumuştu. Susuzca ağladığını çok sonra fark ettim. O ağladıkça dalgakıranların içi parçalanıyordu. Bütün balıklar gitmişti, tekneler karaya çekilmişti. Oyuncakçılar dillerini yutmuştu.

Bu sessizlik içinde sandık, anahtar, oğlum ve ben denizdeki yalnız tekneye binerek uzaklara çekildik.

5 Eylül 2012 Çarşamba

> anahtar deliği

anahtar deliği


Saat 19.30

Devamlı bakıyorum anahtar deliğinden. Görünürlerde henüz uyanmış bir kadın yok.
Dün sabahtan beri uyuyorlar. İki kadın aynı yatakta.
Ev benim benim olmasına, ama üç gün önceki tuhaf bir telefon konuşmasından sonra zorlukla hatırladığım eski bir sevgilimin kadın arkadaşıyla birlikte ziyaretini kabul etmek zorunda kaldım.

Saat 23.35

İçeride ışık yanıyor. Hol kapkaranlık. İki nefes çekip söndürdüğüm sigaralarla doldu döşeme. Gerginliğimi üzerimden bir türlü atamıyorum. Birkaç öğündür ağzıma hiçbir şey koymadım. Uyanmalarını bekliyorum. Hayır, diyorum, aralarında ilişki nedir tam olarak bilmek gerek. Belki bu tuhaflıktan bana da anormal olmamak kaydıyla bir pay düşebilir. İkisi ve ben. Üçümüz. Kendi aramızda…

Saat 23.55

Geceyarısına az kaldı. Sabrım tükenmeye başlıyor.
Günlerdir sıkıntıdan patlamama rağmen eski sevgilimi, onunla yaşadıklarımızı bir an bile düşünmedim. Yalnızca sevişme seanslarımızı –seans diyorum çünkü doktor ve hasta değiştirirmişiz gelir bana hep, kalplerimize kazımış bile olsak beden ve yüz değiştirirken zaman içinde- hatırlıyorum. En çok neyi yapmayı severdi ben onun bana ne yapmasını severdim ona neyi yapmayı severdim…
Şu anda deliler gibi merak ediyorum. Onunla ne yapmıştık? Neler geçti aramızda? Ne zaman tanıştık, birlikte olduk ve ayrıldık?
Tam bunları düşünmeye, hatırlamaya başlamışken kapı gürültüyle açılıyor ve 23. kez aynı cümle ve aynı ses tonu:
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Yirmi iki boş su şişesi. Boş bir aspirin kutusu ve boş hazır kek ambalajları. Bundan önce tam altmış altı dilim kek verirken yirmi iki tabak kirletmiş olmalılar. Geri verilen tabakları yıkamadım çünkü sular da kesik.

Saat 01.50

Büyük bir gürültüyle sular geldi. Bütün muslukların açık olması yüzünden ev küçük bir sel felaketi geçirdi. Dantelleri kurtardım, ama yer minderleri kurutulacak ertesi gün. Güneş açarsa tabii. Dört-beş gündür hava kapalı. Hiç yağmur yağmadı.
Giriş katındaki genel banyoda saatlerce yıkandım. Ve aynı evde iki kadınla birlikte bulunmak ne kadar azap veriyormuş bedenime öğrendim.
Yeryüzü bir şey söylemek isteyip de zamanını kestiremedikleri için susanlara benziyordu.

Saat 04.25

Anahtar deliğinden bakmaya devam ediyorum. Kadınlardan bir tanesi uyanmış. Çünkü yatakta sadece bir tanesi var. Uyanan banyoda olmalı. Vücutları birbirine benzediğinden yatmakta olanın kim olduğunu bel hizasındaki bu delikten göremiyorum.
Aynı yatakta yaklaşık iki gündür uyuyorlar. Bu durumun bende yarattığı derin kuşku çok sarsıcı geliyor artık bana. Kim bunlar? Ne yaptılar? Kaçıyorlar mı? Polisten mi kaçıyorlar?
04.33

Ev benim. O, yani eski sevgilim, hiçbir zaman bu evi tanımadı. Diğer kadın içeri girdiğinde hiç yabancı gelmemişti aslında bana. Üstü ters bellekle örtülü eski bir tanıdık. Sanki o da bu eve yabancı değil gibiydi. Üst kata çıkan merdivene açılan koridoru şaşırmadan buldu. Oysa girişte iki koridor vardır birbirine çok benzeyen. Diğeri kömürlüğe ve bodruma açılır.


05.10
Birden hatırladım. Yanlarından küçük bir bavul ve el çantası getirmişlerdi. Bavulu odaya aldılar ama el çantasını dışarda unuttular. Ama açmam uygun bir hareket olur mu? Ya içinde karıştırdıktan sonra tekrar eski düzenini veremeyeceğim şeyler varsa?


05.15
Tereddütüm uzun sürmedi. Merakıma yenilip el çantasını açtım. İçinden iki peruk çıktı. Makyaj malzemeleri. Bir de kalın bir telefon defteri.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Çantadan aralarındaki ilişkinin düzeyini işaret edecek bir eşyanın çıkmasını umuyordum. Yapay yardımcı cinsellik araçları ya da en azından bir sexshop’un kataloğu vs vs…

06.10
Telefon defterini karıştırırken uyuyakalmışım. İçinde bana ait hiçbir telefon ya da adrese rastlamadım. Çok yer ve iş değiştirdiğimden dostlarımın rehberlerinde esaslı bir yere sahibim ne zamandır. Belli ki bu defterin sahibi eski sevgilim değildi.

07.10
Onları, yani eski sevgilimi kıskanmıyor da değilim aslında. Onca zaman hiçbir haber vermeden ortalıktan kayboluyor ve kadın bir partnerle (?!) günün birinde çıkageliyordu. Eski sevgililerimle irtibatımı hiçbir zaman koparmadığımı iyi biliyordu. Zira son konuşmamızda bunu uzun uzun konuşmuştuk. Özel bir an değildi. Genellikle sevgililerimden ayrılırken hep aynı nutku çekerdim. “Bak canım biz ayrılsak da asla birbirimizden kopamayız, kopmamalıyız. Geçmişimizi inkar olur bu.”


07.25
Günışığı iyiden iyiye salonu doldurdu. Yirmidördüncü kez gelen buyruğa boyun eğdim gene.
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Kendimi giderek kat hizmetlisi gibi hissediyorum.
Benim otelim burası. Müşterilerimin kaydını bile almadan bir odaya kapadıklarına tanık oldum ve kim kiminle ne yapıyor bilmiyorum.
Gözlemci olmak yetmiyor bana. Hem müşteri hem otel sahibi hem hizmetli. Hepsini olmak her yerde yaşamak istiyorum.
Kapılı bir kapı ardında bana düşen tek şey bir anahtar deliği kadar hayat.
Bu deliğin arkasında 300 yaşında gibiyim.

08.24
Kapı ilk kez ardına kadar açıldı.
İki kadın ilk kez yan yana göründü. Artık onlarla beni ayıran bir yatak yoktu.
Üçümüz de ayaktaydık. Ağaçlar gibi… Anahtar deliği bu kez bedenlerimi bir arada aynı karede görüyordu.
Gözler yoktu bize bakan.
İki doymuş beden ve bir boş beden arasında hiçbir şeyi görmekten çekinmeyen bir anahtar deliği…

(Anahtar Deliği, Halil Gökhan, öyküler, 94 s, Zeplin  Kitaplar)