26 Nisan 2026 Pazar

"İstanbul Oteli" Alıntıları



***

“Şimdiki ve geçmiş zamana,” diye yinelediğimde, bunun hâla geçerli olduğuna ilişkin küçük bir gülüşü dudağının kenarında gördüm. Bu ikili bağlılık yüzünden sayıları da ikiye çıkan maskelerin gitgide çıkarılmaz bir parça olarak yüzlerle bütünleşeceği ve yüzün maskeye dönüşeceği korkusu, dudağın öbür kenarında, kadının köşeli çenesiyle eş doğrultulu bir çizgide bekliyordu. Zamana ilişkin kesinlikleri yaratan, yaşamın içine yazgılarımızı da katarak yaşayan bizler değil miydik? Evet, bu dudaklar haklı çıkacak, belki de o binada tutuklu bir sevgilinin dudaklarında bekleyişini, korkuyu silip atarak sona erdirecekti. Yüz, geçmişi, maskenin zorbalıkla takılmak istemesi ve takılması şimdiyi simgeliyordu. İkinci maske bir inadın, başkaldırının habercisiydi. Ancak uygulamada yalnız kalan bütün öbür uygulamacılar gibi kadın da yalnızca mimikleriyle derdini anlatabilme olanağına sahipti.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)


Zincirleme bir yaşam kurmak istemiştik, insanları en az üç bireylik ailelere bölerek. Bu yaşamda insanın bireyliği söz konusu değildi. Şu varsayımla üçeylik çıkıyordu ortaya: Bir, her insan ortadakiydi. İki, her insan solunda bulunanın adıyla çağrılıyordu. Üç, her insan sağındakinin adına yaşıyordu. Sırasıyla ortada varoluşa, solda ada, sağda yaşama sahip çıkarak. Bir de bunu deneyelim, safdilliğine kapılmadan bu türde bir zincirlemede karar kılmıştık.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Derken dediklerim çıkmış, kaçmaya başlamıştım. Artık başımı sokacak, gizlenecek bir evim de yoktu. Tanımadığım, ama suçlandığım bir kimlik altında koşmak kaçışların en tuhafıydı.

(...)

Anlattıklarında özne olarak kendini seçen anlatıcı, hiçbir zaman bu öznenin sonunu ölümle bitirmek istemez. Eğer kendini öldürürse şu kuşkuya yol açacağını bilir: peki şimdi anlatıcı nerede ve nasıl anlatıyor bunları?

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Bir evde nesneler, olgular daha belirgindir. Yatak vardır. Sonra banyo. Kirlerimizi gömebileceğimiz, akıtabileceğimiz su olukları. Bir de yağmurun içinden geçebileceği dar kanallar. Tek katlı bir evin çatısında.

(Karıkocaölünce)

“Burada olduğumuzu anlamak için çok uzaklara gitmemeli. Çok uzaklarda olan biri de bize yaklaşmadan orada olduğunu bizden öğrenebilir ve bize burada olduğumuzu söyleyebilir.”

(I,ı)

Belki bir sanrıydınız. Yokluğu tartışılmış, ama kanıtlanmamış bir sanrı. Belki ahşap bir evden çıktınız, eksik bıraktığınız yüzleri tamamlamak için. Vaktiyle sizin için çalınan bir şarkı vardı. O size adamıştı şarkısını yüzü yarımdı onun da. Ellerinden gizli kalmış bir evlilik tutkusu okunuyordu. Çağırdı gelmediniz. İstedi beklemediniz ve ona umdukları yerine düşünemeyecekleriyle çevrili bir yol gösterdiniz. Kaçışı ve istenmemeyi öğrettiniz. Mucizelerinize inanıyordu. Yüzünün bir yanı sürekli gölgedeydi ve ışıktan kaçıyordu. Bu gölgeyi kullanmayı öğretmenizi istedi sizden. Kullanmak yerine sığınmayı, saklamayı öğrettiniz ona. Peşinden kaçan siz oldunuz.

(Sanrılı Kadın)

Öteden beri tanrının avluları ve kubbesi çok yer değiştirdi. Avlu ve kubbe birbirinden ayrıldı. Avlu serinledi, ama kubbe, yani gerçek ateş, uzaklaştı ve çapını en büyük imanda kurdu. İnanç, imandan ayrıldı aslında. Kimse nereye baş koyduğundan artık kuşku duymuyor. Serinlikte toplanıp eleniyorlar ve yalnızca dayanıksızlar, ateşi olamayanlar gidiyorlar ateşe. Bir ozanın dediğinin tam tersine, ateşi olanlar avluda, serinlikte kalıyorlar.

(Neçare)

Herkes bilir. Bu otobüsle dünya da bir yere gider aslında, ancak herkesin yolu uzundur. Tartışmasız herkesin yolu ötekinden uzundur, kendine göre. Kimse yerini vermek istemez. Ayaktakilere bu yüzden kimse bakmaz. Ayaktakiler de kaçan bakışların hedefi olmak istemezler. Yol uzundur. Ağaçları vardır. İlginç yapılar, uykulu insanlar vardır. Onları izlerler. Oturanlarsa hep ikinci katları, ağaçların tepelerini.

(Neçare)

Doğduğu şehre yolculuğu herkesin çok uzun sürerdi. En azından yaşı kadar yolculuk etmeliydi herkes, ki doğduğu şehirde doğumuna yetişebilsin.

(Bir Başka Gökyüzü)

Sonunda bir küçük çember içine kıyıları alabildiğine sığdırdığımı görmekle mutluyum. Bir kez daha anlıyorum. Çabalar boşuna. Kafam, küçük ayrıntıları hasıraltı etmedikçe bilincime sığmayacak. Işığın yokluğu aynı anda kör olmamızı getiriyordu hani ve bunu en ufak sanrıda üstünlük sayıyorduk. Ne oldu kazılarda? Bilincime inemediğimi anladığım gün ellerimi açıp bulutları çağırmamış mıydım yardımıma? Noktaları sıralamamış mıydım? Hani ne oldu kazılarıma? Başlayamadım bile. Bugün, en küçük yanılgıda bir parça değere rastlıyorsam bu inkâr ettiğimi gösterir, büyük harflerle, bilinci.

(Kazı)

İnsanların ata bindirilmiş yürekleri var. Duaları soğuduğunda, ılık bir çay ışıltısında alevlendirdikleri görsel işaretleri inceliyorlar sürekli olarak. Herkes kendi yurttaşlığının renginde başkalarına güveniyor. Başkalarında aynı akkor, aynı alev rengi olmasa bile. Ölümün bayrağı, ezelden ebede dalgalanıyor. Mutlak bayrak bu iken artık seçim yapmak neden? Dualarla birlikte kendine yabancı kılınan alkışlar da soğuyor. Başının üstünde elsiz alkışlarla her akşam dönüyorlar evlerine. Birilerinin takdirini umarak, dinlemiş gibi yaparak, onurlandırılmayı bekleyerek. Geçmiş bile olsa yaza yeniden başlamak gibi bir şey bu. Hiçbir şey söylemeden umuda dokunmak, umudun bize dokunması, ona içerlememiz. Onun bir deniz gibi alınganlığın içlerine çekilmesi. Ve onun yokluğu.

(Ayna Duvar)


Hiçbir kayıt da bu kentte varolmamız için uğraşmadı. Hiçbir yazı bu kentin köprülerinde gide gele büyüdüğümüzü, kuytu semtlerindeki kira odalarında seviştiğimizi, okullarında okuduğumuzu, sinemalarında öpüştüğümüzü‎, sokaklarına şiirler yazdığımızı belgeleyemedi.

(Bir Gece Yarısı)

Kenarına oturduğum yatağın içinde uzanan ruhsuz bedende, anılarımın kırıntılarına bile rastlayamıyorum. Gidip gelen bir bellekle bu kentin acımasızlıkları daha ne kadar çekip çevrilebilir? Dayakla, sopalarla biten bir sabahta bu kenti hâlâ sevebildiğimizi kime itiraf edebiliriz. Olmuş ya da olmamış bütün gerçekleri, yaşanmış bütün acıları bu kentin üzerine atıyoruz durmadan. Kentin sayısız yüreğinden birine bile çarpmadan, çığlıklarımız geri dönüp iki misli acıtıyor, boğazımızda eski yerlerini alırken.

Şimdi hazırım, yeryüzünü ve onu savunmaya. Her şeyin biraz daha kendine benzemeye, kendi gibi görünmeye başladığı ve her şeyin biraz daha kendi olmaya başladığı bir çağın küçük kira odamızı sarıp, baca deliğinden ufak halkalar halinde çıkıp gitmesi koşuluyla. Bu koşulu koymak istemesem de değişmeyecek kent. Her şeye karşın her şey. Bir şeye karşın her şey...

(Bir Gece Yarısı)

Belki bugünkü ödevim, varoluşunu umursamayan ve hafife alan birini, sabahı kulaklarında soğuk bir rüzgârla ve bir tutam kırağıyla karşılayan, ama akşamı hiçbir zaman düşünmemiş olan birini anlamaktı. Belki yalnızca susmaktı. Tanımadığım dostlara birer ikişer yılbaşı kartı postalayıp, çok sonradan adresleri yazmamış olduğumu anımsamaktı. Belki yalnızca kendinden uzaklaşmaktı; benim gibi kendine karşı çok hafif sorumluluklar taşıyan birini varlığını kaldıramayan zorunluluklarından arındırılmış bir tatil gününe. Evet bugün belki de orada olmalıydım, içinde ‘ben’ olmayan basit ve başka bir gövdede, içe ve dışadönük bütün sorumluluklarımdan uzak en önemlisi de bundan uzak olmalıydım. Ateşten başka hiçbir şeyden korkusu olmayan uzun, geniş, düz bir alanda, sessizliğin ince dal kıpırtılarıyla örselendiği, iki dünyanın bir araya geldiği ve üzerinde karşı tepeye kadar uzanan bir bisiklet izine dönüştüğü çizginin yakınlarında bez bir bebekle oynayan ve barış için savaşın gerekli olduğunu henüz bilmeyen, akşama doğru seyrek çalıların ardından bir görünüp bir kaybolmak taş toplayan ve topladıklarının onun için en değerli şeyler olduğunu, ertesi gün bunları kimbilir nelerle değiş tokuş edeceğini düşleyerek evine dönen küçük bir çocuk olmalıydım.

(Varoluş Özlemi)


İSTANBUL OTELİ



16 Nisan 2026 Perşembe

20000 Gün'e Veda II




 

 

 

 

 

 

 

 

 

9. Amblem

Göğsüme iliştirdiğimi sandım, içime geçti. Bir işareti taşımakla onun tarafından taşınmak arasındaki farkı geç öğrendim. Önce ben seçtim, sonra o beni seçti. Aynaya baktığımda yüzümün yerini küçük bir biçim aldı; çizgileri keskin, anlamı bulanık. Adım geri çekildi, sembol öne geçti. Bir süre sonra adımı anımsayanlar azaldı, işareti tanıyanlar çoğaldı. Tanınmakla bilinmek arasındaki o ince çizgide durdum. Kim olduğumu değil, neyi temsil ettiğimi soran bakışlarla karşılaştım. Sessiz kaldım, o konuştu. Konuşmadı aslında; işaret etti. İşaret ettikçe çoğaldı, çoğaldıkça beni eksiltti. Bir gün söktüm. İğne izi kaldı. Yerini kapatamadım. Çıkardığım şeyin izi, taktığım zamankinden daha derindi. Şimdi yokluğunu taşıyorum. Bir işaretin yokluğu, bir işaret kadar belirgin. İçimde dolaşan bir boşluk, bana ait olmayan bir geçmiş gibi yerleşti.

10. Ambiyans

İçeri girdim, bana bir şey oldu. Kimse dokunmadı, yine de değiştim. Işık aynıydı, masa aynı, sandalye aynı; ama aralarında dolaşan şey başka bir zamandan kalmış gibiydi. Onu görmedim, ama üzerime sinmesini engelleyemedim. Nefes alışım yavaşladı. Sesimi kısmadan konuşamaz oldum. Sanki mekânın bir hafızası vardı ve ben o hafızaya saygı göstermek zorundaydım. Uymadığımda dışarıda kalıyordum. Bir süre sonra, bana ait sandığım duyguların bile o mekâna ait olduğunu fark ettim. Oradan çıktım, ben kaldım sandım. Yanıldım. Ambiyans peşimden geldi. Başka bir odada, başka bir şehirde, aynı daralma geri döndü. O an anladım: mekân dediğim şey dışarıda değil, içimde kuruluyordu. Ve ben, her gittiğim yere kendi içimdeki o görünmez havayı taşıyordum.

11. Amiral

Denizim yoktu, yine de yön aradım. Haritalar açtım, çizgiler bana bakmadı. Ufuk çizgisi hep aynıydı; ama anlamı değişiyordu. Yaklaştığımı sandım, uzaklaştım. Uzaklaştığımı sandım, aynı yerde döndüm. Emir vermedim, veremedim. Kendi içimdeki sesler birbirine karıştı. Hangisi rota, hangisi sapma ayırt edemedim. Belirsizlikle yaşamayı öğrendim. Bazen durdum, durduğumu sandım; aslında sürüklendim. Dalgasız bir denizde bile yön kaybedilebildiğini gördüm. Kıyı yoktu, ama kıyı fikri vardı. O fikirle ilerledim. Bir gün anladım: yön dediğim şey, vardığım yer değil, vazgeçtiğim ihtimallerdi. Her seçtiğim rota, geride bıraktığım sayısız yolun sessizliğiydi.

12. Amorti

Düştüm, hemen kırılmadım. Kırılmadıkça sağlam kaldığımı sandım. Oysa darbe içimde dolaştı, dağıldı, yayıldı. Amorti dediğim şeyin, acıyı yok etmediğini, onu zamana yaydığını geç fark ettim. Zaman kazandım, kendimi kaybettim. Her çarpışmada biraz daha yumuşadım. Yumuşadıkça biçimim değişti. Ne sert kaldım ne tamamen esnedim. Arada bir yerde, belirsiz bir dayanıklılıkta tutundum. Geciken acı, unutulmuş gibi davrandı ama hiç kaybolmadı. İçimde birikerek yer değiştirdi. Bir gün doğrudan çarptım. O gün anladım: bazı darbeler ertelenemez. Bazı acılar, zamanla hafiflemez; sadece yer değiştirir.

13. Anons

Sesim başkasının ağzından duyuldu bir süre. Kendi adımı ilk kez uzaktan işittim. Bana ait olmayan bir yankıyla çağrıldım. Anons dedikleri şeyin bir çağrı değil, bir yönlendirme olduğunu anladım. Nerede olmam gerektiğini söyledi bana, nerede olduğumu değil. Bekledim. Beklemekle dinlemek birbirine karıştı. Her duyuru biraz daha içime indi. Sözcükler çoğaldı, ben azaldım. Adım tekrarlandıkça bana ait olmaktan çıktı. Bir süre sonra, duyduğum isimle yaşadığım kişi arasındaki mesafe açıldı. Bazen adım hiç okunmadı. O zaman daha çok var oldum. Kimsenin çağırmadığı bir yerde durmanın ağırlığını taşıdım. Anons bittiğinde hiçbir şey başlamadı. Ama ben, söylenmemiş bir cümlenin içinden geçer gibi yürümeye devam ettim.

14. Antre

Kapının hemen ardında durdum. İçeri girmeden önceki o dar alanda ne dışarıya aittim ne içeriye. Ayakkabılarla düşünceler aynı rafta bekledi. Üstümdekileri çıkarmakla üzerime sinenleri ayırmayı karıştırdım. Aynaya baktım, yüzüm biraz dışarıda kalmış gibiydi. İçeriye uygun bir yüz aradım kendimde. Bulamadım. Ceketimi astım, omuzlarım askıda kaldı. Birinin “geç” demesini bekledim. Kimse demedi. O aralıkta zaman genişledi. Girmenin de çıkmanın da ertelendiği bir eşikte kaldım. Orada durmayı öğrendim. Girmemekle çıkmamak arasında bir denge kurdum. Sonra bir adım attım. İçeriye değil, kendime doğru. Kapının yeri değişti. Ben ortada kaldım.

15. Aparat

Elime aldığım her şey, eksikliğimi tamamlamak için değil, onu görünür kılmak için var gibiydi. Aparat dediğim şey, doğrudan yapamadığımı dolaylı kılan bir ara yüzdü. Araya giren her parça benden bir parça aldı. İş gördükçe ben azaldım. Aletler çoğaldıkça becerim inceldi. Bir süre sonra, aparatı kullanmayı değil, aparatın beni kullanmasını izledim. Hareketlerim bana benzemedi. Kendi elimin yabancısı oldum. Sonra bıraktım. Çıplak kaldı hareketim. Eksik, hatalı ama bana ait. Aparat sustu, gürültü azaldı. Kalanla idare etmeyi öğrendim.

16. Apartman

Üst üste yaşadım. Katlar arttıkça mesafeler çoğaldı. Aynı merdiveni kullandığım insanlara dokunmadım. Kapılar kapalıydı; içeridekiler açıktı, ama birbirine değil. Geceleri duvarlardan geçen sesleri dinledim. Tanımadığım hayatlar içime sızdı. Birinin kahkahası bir başkasının susuşuna değdi. Ben ortasında kaldım. Kendi sessizliğimi kiraya verdim sanki. Asansörde gözlerim yere indi. Katlar arasında asılı kalma ihtimali konuşmaktan daha yakındı. Pencereden baktım. Her daire küçük bir sahneydi. Perdeler açılıp kapandı. Benim perdem hiç kapanmadı. Oynayacak bir şey bulamadım.

17. Aranjman

Bir şeyi olduğu gibi bırakamadım. Yerini değiştirdim, sesini ayarladım, fazlasını kestim, eksiğini ekledim. Aranjman dediğim şey, gerçeğin yeniden kurulmasıydı. Kurdukça uzaklaştım. Duyduğum bir cümleyi söylediğim bir cümleye benzetmeye çalıştım. Uymadı. Tonu kaydı, ritmi dağıldı. Her müdahale bir iz bıraktı. Dokunduğum şey, dokunduğum için değişti. Değiştikçe tanıdıklığı azaldı. Sonunda sustum. Hiçbir şeyi düzeltmeden dinledim. Eksik olan yerler daha çok konuştu. Fazla olanlar kendiliğinden çekildi. Aranjman bitmedi. Ben aradan çıktım.

18. Asansör

Kapılar kapandı. Yön belli değildi; yalnızca hareket vardı. Yukarı çıktım, aşağı indim. Katların isimleri değişti, hissim aynı kaldı. Aynaya baktım. Her durakta başka bir yüz gördüm kendimde. Kısa yolculuklar uzun izler bıraktı. Düğmeye bastım, bir şey olmadı. Bekledim, oldu. Gecikmenin ritmini öğrendim. Bir gün arada kaldım. Katların ortasında. Ne aşağı ne yukarı. Sessizlik genişledi. İlk kez durduğumu sandım; aslında ilk kez hareketi duydum. Kapılar açıldı. Aynı yere indim. Yine de başka biriydim.

19. Atölye

Ellerim konuştu, ben dinledim. Bir şeyi yapmakla onu anlamak arasındaki fark, talaş gibi döküldü yere. Atölyede zaman ölçülmedi; birikti. Denediğim her şey yarım kaldı. Yarım kalan her şey beni tamamladı. Hata dediğim şey yön verdi. Doğruyu aramadım; elimin bulduğuna baktım. Malzeme direndi. Direndikçe yaklaştım. Uyum sağlamakla zorlamak arasında gidip geldim. Bir noktada bıraktım; o da bıraktı. Birlikte sustuk. Ortaya çıkan şey düşündüğüm değildi. Ama bendendi. Bu yetti. Ellerimde kalan izler, yaptıklarımdan daha kalıcı oldu.

20. Avangard

Öne geçtiğimi sandım, arkamda kimse kalmayınca anladım. Avangard dediğim şeyin bir hız değil bir yalnızlık biçimi olduğunu geç fark ettim. Adım attıkça zemin değişti. Bildiğim yollar silindi. Yeni olanın yüzeyi tutunmadı. Bir şeyi ilk söyleyen olmakla doğru söyleyen olmak arasındaki mesafe açıldı. Sözüm erken düştü dünyaya. Duyulmadı. Duyulmayınca inceldi. Gürültüden kurtuldu. Kendime daha çok benzedi. Geriye baktım. İzlerim vardı, izleyen yoktu. Bir süre sonra sesler geldi arkadan. Yaklaştıkça ben uzaklaştım. Ön arka oldu, arka ön. Durmadım. Durduğum an başkalarının başladığı yer olacaktı. Ben yürüdükçe çizgi silindi.

 

 20000 Gün'e Veda I 

20000 Gün'e Veda I


19 Nisan 2022. Hayatımın 20.000nci günü. 

Bu sayı bundan sonra bir gezegense dünya saati hızıyla uzaklaşıyorum ondan geride 20 A bırakarak.


1. Abajur

Elli üç yaşımda bir abajurum oldu ilk kez. Ondan önce tavan aydınlatmalıydı yaşadığım salonlar. 70-80'den çok 30-40'lık ampulleri genelde tercih ederken o yarı-karanlıkta ampuller tarihe karıştı. Yağ kandilleri gibi. Şimdi doğada bile olmayan beyaz ışık hakim her yere. Geceye gündüze...

2. Afiş

Az çok yazılı olanı göstererek anlatmak daha zordur. Yazıdan daha hızlı eskir afişler. Hayatımın afişleri hiç görmediklerim, hiç yapılmamışlar oldu hep. Sinema afişlerini bundan ayrı tutuyorum. Onlar ki gösterilenidir görme şöleninin. Tüm afişsiz sinema yönetmenlerine buradan görüntülü selamlar.

3. Akrostiş

İlk harflerine baksana. Dikey de bak ve oku. Bu bulmacayla bulduğun şey bana vermediğindir, bunu anlaman için bu akrostiş. Sana doğrudan söyleseydim bana vermediklerini, söylediklerimi sadece yatay anlayacaktın. Ondandır, dikey söylüyorum ki vals, balo ve ağaçlar gibi dikey, duygusal, saygın bir aşk benimkisi, sana doğru. Devrilmeyecek hemen, ağaçlar gibi hep ayakta, sonsuza yakın ve bazen de dönmedolap gibi inmeli kalkmalı.

4. Aksesuar

Sen asla portmanto ya da vestiyer olamazdın. Sinema olamadın, tiyatro olamadın. Ve şimendifer ve otomobil. Lakin astılar seni, koydular seni. Bir tezgâh arkasına, üç ayaklı bir heyulanın üstüne bir pardösü ya da ceket olarak. Sen var ya sen bütün genel kullanılış malzemelerinin süsüydün. Film de olmadın, oyun da. Perdede siyah harflerle The End yazdığında beyaz zemin üstünde küçük bir rolün vardı genellikle. İstimin kinetik enerjiye dönüştüğü devirlerde küçük, yarı yanmış bir kömür parçasıydın tren gara her girdiğinde.

5. Akustik

Anıların şarkı söylüyor. Anımsamadıkların bir orkestranın tam ortası. Sevdiklerinin sesi çıkmıyor. Seni sevmeyenlerinin çağlayanını bir kutu kibritle söndürmeye çalışırken bir de kalkmış buna nezaket diyorsun. Biliyorsun ki nezaket senin en büyük yaran. Acılar denizinde kayıp bir ada aynı zamanda o da. Tüm iade edilmiş mektupların gibi.

6. Alarm

Ortada korkulacak bir şey yok. Ortada bir şey yok çünkü. Bu çanlar, bu ziller ve sirenler oradan geçen birkaç hayalet için çalıyor olabilir. Kuşku yüklü her zihne zili kopuk bir alarm düğmesi zimmetlendi. Alarmın çalacağını bilmek çalmasıyla eş anlamlı; sağır olduğunu bilmek duymakla eşdeğer... Sirenler, çanlar, alarm zilleri nedense çok uzun zamandır çalıyor. Bir tek duyanlara öğretilmemiş ne yapacakları. Duyamayanlarınsa hiçbir sesten haberi yok.

7. Alfabe

İkinci kez doğdum konuşmaya başlayınca. Yazmaya başlayınca ise kayboldum. Isı ve ışıkla yerimi bulabilirken bunca şey yazmak da nesi. Üstelik yazmak da değil yazar olmakla ilgili bir serüveni seçtim. Hiçbir şey olmakla, hiçbir şey olmamakla aynı anda ilgilenen bir durum. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Kaybolduktan sonra başka olasılıklardan söz edilebilir mi? Kaybolmak bir seçim değildir bir zorunlu olasılıktır en iyi ihtimalle.

8. Alkol

Aklımda yeni bir yer açmanın girişi halinde ilk onu buldum anahtar olarak. Onun spirit haliyle de ilgilenen ilimler vardı ama ben doğrudan mayalanmalarla ilişki kurdum. Damıtım jeoloji ise maya coğrafyaydı. Yolculuk uzun sürdü sıvıların ruh dünyasında. Gidebileceğim kadar aynı yolda gittikten sonra bir kavşağa ulaştım ve bu kavşak sadece bir U-Dönüş'ten oluşuyordu. Başkaca seçenek yoktu. Aynı yoldan geri döneceğimi hesaplarken sayılar ters çevrildi, ben tersyüz oldum ve aklım nihayete erdi. Dönüşün cümbüşü içinde özellikle kendime dönüşü sonunda hak etmiştim, en zor yoldan ya da dönüş yolundan.

(9-20 / Devamı var)