3 Ekim 2026 Cumartesi

Bu Kaçıncı Babil?



-Kaç dil biliyorsun?
-Beş. Tamamen.
-Ben bir tane biliyorum: 1-0 1-0 1-0 1-0.

Core filminden


Çevrilemeyen ölüm

"Thank You For Smoking" filminde sigara paketlerinin üzerine sigaranın zararlı ve öldürücü olduğuna dair İngilizce yazı konulup konulmamasının görüşüldüğü senato konseyinde çok dilli Amerikan yurttaşları için sadece yazı değil kurukafa görüntüsünün konulmasını savunan konsey üyesi şöyle sorar:

“İngilizce bilmeyen vatandaşlarımızı, sigara paketlerinin üzerine sadece yazı koyarak ölüme mi terk edeceğiz?”

Vahiy: İlk çeviri dili

Günümüzde çeviri hanidir kelimelerle yapılmıyor. İster başına “meta” ya da “hiper” öntakılarını koyalım, istersek de klasik söylemleri bütün fotokopik olanakları kullanarak çeviri adına tek katmanlı olarak kullanalım bu gerçeği daha fazla değiştiremeyiz.

Yazı için söz gerekliydi. En temel anlamda vücudunun yarısı sudan oluşan insan bedeni ve su arasındaki ilişkiye benzetebiliriz yazı-söz ilişkisini. Ezeli “yazı, ses, görüntü” sıralaması bu üç ögenin birbirlerine ardıllık ya da öncüllük etmelerini de gerektirmiyor.

İlk büyük çeviriler kutsal kitaplardır. Hiç durmadan vahyeden sözlerden yazıldıklarından değil, tam tersine kökeni mutlak otorite arayışından başka bir şey olmayan çalışmalardı hepsi de.

Dünyevi mutlak otorite arayışını vahiyler haline getirdiler. Onları yani ilk çevirmenleri tanımıyoruz. Kimileri buna tanrı, oğul, baba, mesih ya da peygamber diyor. Diyebilirler. Bu çalışmanın içyüzünü değiştirmez. Daha ayrıntılı bakıldığında dinler yazının kaleleridir. Yazı eğer ilk teknolojiyse, din de bu teknolojiyi çok sevdi; okuma eylem alanı yaratan yazıyı çok sevdi. Zira okuma insanların zamanını durdurma, onların bütün dikkatlerine tek bir yer ve ana odaklamaları eylemidir. Kutsal kitap okumalarından söz ediyoruz. Dikkat edersek kitap ve okuma eylemleriyle kalınmamıştır. Kitabın aynı yer ve zamanda okunmasını gerçekleştirmek için tapınaklar icat edilmiştir. Pagan, yani kitapsız ve tanrısız dinlerde bu tapınak olgusunun yerini sunaklar alır. Kurban etme, yazının icadına kadar tapılana bir şükran yazısı yerine geçmiştir.

Geçmiş bir aynasızlıktır. Zaman geçtikçe aynalardan uzaklaşırız. Bu uzaklık arttıkça geçmişin ve daha sonra tarih olarak adlandırılacak olan geçmişin etkisi sonsuz derecede büyür, artar. Kutsal kitapların asıl etkisi tarihsel içeriklerden oluşmalarıdır.

Kutsal kitaplar yazıdan önce neden icat edilmedi? Sözün bulanıklığı ve kalıcı bir “kayıt” olmayışı mı? 4000 yıl önce yazı icat edildiğinde söz de böylelikle kırıldı. Musa’nın tabletleri yazının bulunuşundan sonrasına denk gelmektedir. Tabii ki Mısır hiyeroglif dillerini yazıdan saymazsak.

Yazı ile ses ve görüntü arasındaki sıralama aslında tarihsel bir sıralamayı da teslim eder. Fakat son ikisinin bulunuşları arasındaki yakınlıkla yazınınki arasındaki korkunç mesafe son derece kuşkuludur. İnsanın, teknolojik açıdan yazıdan sese ulaşması neredeyse 39 yüzyılı bulmuştur. Görüntü de aşağı yukarı aynı mesafe içindedir. Teknolojiyi insan erimi ve yeteneği dışında kalan olanaklar bütünü olarak tanımlarsak, bu 39 yüzyıl içinde insan bazlı olan ses ve görüntü teknoloji tarafına geçmiştir. Bu uzun bekleyiş gerçekten de kuşkulara yol açmaktadır. Yavaş evrim, yazının bulunuşundan sonraki mutedil ilerleme ve son yüzyıl içindeki ivmelenme patlaması…

Ses ve görüntünün insan bazlı ortamın dışına çıkması, dilini kullanan ve dolayısıyla yazı göndermeli bir etkinlik içinde olan insanı da dilin olmadığı dolaysıyla artık çevirinin de olmadığı ütopik bir ortama sürüklemiştir. Bu yeni ortam İnternet’tir. Burası, Nuh’un Gemisi değildir, ama sık sık Atlantis’e benzetilmektedir. Nasıl Atlantis’in A’sını büyük yazıyorsak İnternet’in İ’sini de büyük yazma eğiliminden yana olanlar ve benzer nüansları sürekli olarak kurcalayanlar bu ortamın içyapısını tam olarak el everen bir davranış içindedirler aslında. Zira İnternet, orada olmayanların orada olmamayı oraya “bağlanarak” ve çevrimiçinde (online) kalarak “orada oldukları” bir yerdir. Bu yüzden baş harfi daha büyük yazılmalıdır. İnternet neo-ütopik bir çağı başlatmakla kalmamış çevrimdışı çeviriyi de konumlandırmıştır. Ağlar, kullanıcılar, %100’e yaklaşan oranda Anglo-Sakson dilinin egemenliği, dolayısıyla aynı kültürün yadsınmayacak etkileri, çeviri temelli eski “çevrimiçi” dilsel anlam aktarımına deyim yerindeyse “stop” demiştir.

Çeviri çağı bitti mi?

Bu soruya çevirinin bağlamının neredeyse ölümsüz olduğunu söyleyerek cevap vermeye başlayabiliriz.

Biten şey belki de monologdur. Buradan şu doğruluk payı ortaya çıkar: Çeviri artık büsbütün bir diyalogdur.

Diyaloğun antikçağda adı felsefeydi. Akıl ile ve düşüncenin söyleştiği bu biçim zamanla korku (din, tanrı) ile sözün konuşmasına dönüştü. Yeni yüzüyle artık bir tek tarafı simgeleyen bu diyalog ortaçağa kadar sürdü. Ortaçağ’ın yarattığı Rönesans ise yayılma eğilimli bir yeni dindi. Bu da yeni bir diyalog ve diyaloglar anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi 2. Babil anlamına geldi. Diyalog dev bir pazarda buldu kendini. O güne değin fetihlerle zenginleşen krallıkların kasası, dünya yuvarlaklığı son bulunca sömürgeci imparatorluklara devredilip bu kez buluş ve keşiflerle dolmaya devam etti. İdareden ekonomiye sürüklenen bu paradigma alanı İnternet zamanlarında yerini iletişim dalgasına bıraktı. Bu dalgaya kötücül bir dalgalanma adını koyarsak yanılmış olmayız, zira 2000 yılı sonrasında dünyayı saran finansal krizlerin temel nedeni de bilginin açılan otoyollarda sınırsız ve serbestçe akması ve ucuzlamasıdır.

Dünya giderek 3. Babil çağına, belki de Babil’in ilk zamanlarına referans veren bir hale doğru akmaktadır. Mitolojiden hatırlanacağı üzere bu zamanlarda dil tektir. Bu dilin küresel karşılığı İngilizcedir. Karşılığın yananlamlarını bulmak için İngilizcenin başına ulusal dillerin mastarını koymak yeterlidir: Türkingilizce, Frengilizce gibi…

3. Babil’deki diyalog, felsefe yapmak için artık yetersizdir, çünkü felsefenin tek konusu bizzat diyalogsuzluk olmuştur.

2005


24 Eylül 2026 Perşembe

Bir Kara Kedi Bir Kafe




Ayşenur’un Anısına...

Sanıyorum en az bir on yıl oldu. İstanbul’da sadece yayınevimin ( kafekultur.com ) deposunun olduğu zamanlarda, ofisimi ev sahibinin satışından dolayı terk ettiğim o güzel bir yıl sonrasında, İstanbul’un bazı semtlerinde, özellikle bazı marka zincir kafelerde bir yazı yolculuğuna çıkmıştım. Yaklaşık altı-yedi yazı ortaya çıktı. Bunları da şu anda bu satırları okuduğunuz blogda yayımladım. *

Bu yolculuğa yeniden başlamayı hep istedim, ama artık altı yıldır İstanbul’da değilim. Pandemi yüzünden annemle 2020 yılının haziran ayında, onun memleketi olan Edremit’e, dede evine “sığındık” ve yaklaşık beş ay sonra o, “yine beni terk ederek” 😻 Ankara’ya, kendi evine döndü. Ben de İstanbul’a; hem pandemi yüzünden hem de daha sonra kötüye giden ekonomik koşullar nedeniyle, şimdilik oturduğum aile evinde ikametime devam ettim.

Bu özel açıklamadan sonra, aradan geçen dört-beş yıl içinde Edremit’in, Akçay’ın, Güre’nin, ona yakın Burhaniye’nin ve Ayvalık’ın geniş bir perspektifte, yalnızca kahvelerini değil, kafelerini de tattım. Aslında bu yazıyı, ilk Edremit’e geldiğimde çok sıcak karşılandığım, eski dostlarımla tekrar karşılaştığım, sohbet ettiğim kaffean’ın sahibi Ayşenur’a ithaf etmek istiyorum. Bu sene çok üzücü bir gelişmeyle kendisini çok genç yaşta kaybettik. Ona rahmet diliyorum.

O aramızdan ayrıldığı günlerde kaffean’ı bırakalı çok olmuştu. Şimdi pişmanım; o kafedeyken bu  yazı yolculuğuma tekrar devam etmediğim için. Ama onun işlettiği dönemde, iki-üç yıl boyunca, orada gerçekten hem pandeminin verdiği mekansızlık, zamanın bir nevi durması algısı hem de çok güzel bir çalışma ortamım olduğu için, eski okul arkadaşlarımla tanışmamı, karşılaşmamı da katarsak, orada bir evden öte bir zaman yaşadım.

Ayşenur’un sıcakkanlı ve son derece profesyonel işletmeciliğinin yanı sıra, o dönemde daha iyi bir yer zaten yoktu. Kurulması da imkansızdı. Çünkü dünyada, Türkiye’de ve Edremit’te birdenbire bütün kartlar yeniden karılmıştı. Bu da işletme işlerini vurdu. Ekonomik düzen değişti. Şimdi ise her iş eskisi gibi yolunda gitmiyor.

Son birkaç yıl içinde, sanıyorum o işletmeci ruh tekrar Türkiye’de canlandığında, bunda mutlaka biraz emlak piyasasının durgunluğu da söz konusu. Edremit’te kafeler açıldı. Yani çok kafe açıldı; daha çok gençler için, liseliler, üniversiteliler, çalışan, çalışmayan gençler için. Edremit Parkı’nın kenarında, benim de mezunu olduğum Edremit Lisesi’nin sokağında, yeni yapılan bir iş merkezinde. Daha çok bu kafeleri yeni binalarda, yeni mekanlarda, dükkanlarda görebilecektik.

Belki de bu yüzden inşaatların kontrolsüz ve bilinçsizce gelişmesine -biraz hüzünlü gelişmesi diyeyim ben ona,  çünkü Edremit hâlâ doğanın egemen olduğu bir coğrafya- Edremit Körfezi ve buradaki betonlaşmaya hâlâ bir anlam konduramıyorum.

Neyse, kafe yolculuğuma devam edeyim.

Burada açılan Lofi adlı bir kafeye gitmeye başladım. Kısa sürede ortamın aksakallı dedesi olduğumu anladım.

Tabii ki Edremit Lisesi ortaokulunda okurken, o zamanlar sekiz yıllık mecburi eğitim yoktu. Galiba ilkokul mecburiydi sadece. Ama ortaokullar açılıyordu veya uzun zaman önce başlamıştı; onlar için bina ve bağış kıtlığı yaşanırken, liselerin bünyesinde onların bir katını, iki katını ortaokul yaparak ortaokulları da hayata geçirdiler. Böylece liselerin de biraz yükü azaldı. Böylelikle eğitim başarı ortalaması arttı.

1978-81 arası üç yıl Edremit Lisesi ortaokulu bölümünde okudum, ama bir Edremit Lisesi mezunu sayıldım bu sayede. Daha sonra yatılı bir devlet okuluna gittim, Bursa’ya. Orada liseyi dört yılda bitirdim.

O sokak, okuldan çıktığımızda sosyalleşmek için Edremit Parkı’na giden en kısa yoldu. Fakat oradan giderken bir soğuk hava deposu ve mezbaha, önünden geçmek zorundaydık. Aynı bina içinde miydi iki mekân da? Aynı şirketin parçaları mıydı, tam hatırlamıyorum. Aslında mezbaha bir yana soğuk hava deposu, buz yapıp satan bir yerdi, öyle hatırlıyorum.

Onun da önünden geçip Edremit Parkı’nın çay bahçelerinde sosyalleşirdik. Okul zamanları, akşam altı yediye kadardı tüm yaşam ya da biz Akçay’da oturuyorduk, en son otobüse kadar oyalanabiliyorduk.

Benim için nostaljik, çocukluğumun, ikinci dönem çocukluğumun geçtiği bir yerdi. Nostaljik ve geçmişe dair algıların içinde. Ama üstü kat kat betonlarla örtülmüş şimdi. O yüzden görsel hafızamı kullanamadığım bir nostalji bu.

Ve kafeblog yazı yolculuğumun bu bölümünde, bu yazıda kullandığım kedi görseli de Lofi kafede çekildi.

İlk başta çok sırnaşık, sevgi pıtırcığı bir siyah kedi.

Kendisi aslında bir sokak kedisi. Fakat kafenin sahiplerinin ve müşterilerinin yüksek hoşgörüleri, hayvan sevgileri ve yüksek insanlık düzeyleriyle bunu etrafa güzel değerler olarak saçmaları, bu ortamı ve bu ortamın yaratıcılarını çok takdir etmeme neden oldu. Bu yazıyla onlara da teşekkür etmek istedim.

Kafenin genel görünümünü, tabelasını, markasını, onlarla ilgili bir anonim görseli tercih etmedim. Yapay Zekâ benden aceleci davrandı. 👇 Görsel zaten o kafeyle olan bitenlerin tam kalbi, yüreği; yani o kafedeki kültürün, felsefenin kendisi.

Benim de bağışta bulunduğum, -söylememe gerek yok- küçük bir kitaplığı da olan; gerçekten tanıtım,  müşterilerin kitap alıp okuduğu, kitap okumak için de oraya gittiği ama henüz ders ve ödev için henüz gitmedikleri bir yer.


Zira Edremit’te genç nüfus artarken buna paralel olarak bu tür genç mekanların olmayışı, aslında 2024-25’lere kadar Edremit’in bence temel bir problemiydi. Herkes de kolay kolay diğer, eskiden ilçe ve belediye olan mahallelere, Akçay’a, Güre’ye gidemiyor. Hem Edremit'te hem de "yeni" mahallelerinde  hâlâ bir seksenler, doksanlar karışımı Türkiye var.

Edremit’in hem demografik hem psikososyal hem de ekonomik yapısında gençlerin bu tür özgürlüklerinin hâlâ olmadığını gördüğüm için, bu yeni kafelerin açılmasına Edremit gençliği adına çok sevindiğimi saklayamam.

Lofi’ye beni götüren kişi, ortaokuldan arkadaşım Gülseren oldu. Onun kafeyle bağlantısı, o kafenin bütün lezzetli, sağlıklı ve son derece ekonomik yiyeceklerini, pastalarını, tuzlularını, tatlılarını yapan kişi olması. Yani oradaki bütün pastalar, tatlılar ev yapımı, el yapımı.

Gülseren pazartesiden cumaya orada oluyor. Çarşambaları da, Çamlıbel Köyü’nde yaşadığı için, yörenin en büyük pazarı olan Edremit Pazarı’na geliyor ve dönüyor. 

Onunla da kaffean’da rahmetli Ayşenur’un orayı işlettiği zamanlarda tanışmıştık. Ve çok çarşamba selamlaştık, sohbet ettik. Diğer onlarca, belki yüze yakın tanıştığım insan gibi. Gülseren de şimdi kaffean’dan kalan tek arkadaşım Lofi’de.

kaffean’a, yeni adıyla müphem kafeye, neden eskisi gibi çok gitmiyorum? Bunu düşüneceğim ve yazacağım.

Pandeminin sona ermesiyle beraber eski yaşama döndükten sonra Edremit çarşısında bulunan kaffean, belediyenin aslında bir kafeler sokağı gibi planladığı, sokak taşlarını, döşemelerini özenle, ayrıcalıklı olarak düzenlediği ve canlandırmaya çalıştığı bir sokaktaydı. Belki de gençliğe yönelik bir şey yapmaya çalışmışlardı.

Ama Edremit çarşısı, pazarla çarşının birbirine bitiştiği, çok yüksek oranda kurumların, kuruluşların, derneklerin, vakıfların, avukatlardan emlakçılara, teknoloji dükkanlarından marketlere, lokantalardan hale, manavlara kadar yoğun bir esnaf baskısı altında olan bir yer. Aslında büyük bir AVM, yani şehrin içinde böyle bir bölüm var.

O yüzden gençlerin çok uğramadığı, genelde ekonomik özgürlükleri olmadığı için bankaların da çok olduğu bu bölgede gelmeleri kolay değil.

Ama Edremit’te, özellikle kışın, kapalı kalmış bir gençlik var. Özellikle Edremit Körfezi’ne dökülen Edremit Çayı’nın neredeyse yarısına kadar ulaşan meskenlerdeki ve son on beş yıl ilçenin nüfusuna damgasını vurmuş Cennetayağı'nın  gençlerinden bahsediyorum.

Onlar için gene en yakın şehir merkezi, özellikle Edremit ilçesinin merkezi olduğu için, kışın ilk sosyalleşmek istedikleri yerler buralar. 

Lofi kafeye dönecek olursak, belki 8-9 defa gittiğim bir yer Edremit'teki ikinci kısa süreli misafirliğimin son bir yılı boyunca. Tek sıkıntısı kışlık bölümünün uzun ve dar olması tabii. Ama bu da yapılan yeni iş merkezinin planıyla ilgili bir şey. Çünkü arsa öyle, bina da dar ve uzun.

İlk resimdeki bizim kara kedi oyuncu, zeki, çok sokulgan ama çok fazla sırnaşmaya da gelmeyen bir karaktı adeta. Siyahlığıyla, görünmeyen gözleriyle, ilk baştaki hızlı flörtözlüğü, yabancılara çok çabuk ısınması, ama onlardan çabuk soğumasıyla ilginç bir kedi.

Muhtemelen DEHB'li, yani dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bir birey. Tabii sokakta yaşayan bütün kediler zaten hiperaktivite bozukluğu olmak zorunda olmalı, hayatta kalmaları için. Ama maalesef sokakta uzun sürmüyor ömürleri. Ortalama ömürleri iki ya da üç yıl.

Edremit'e 41 yıl sonra geldiğimden beri belki yirmiye yakın, tekrar tekrar gördüğüm, isim verdiğim "kedim" oldu... Bunların on beş kadarını bir daha hiç görmedim. Balkonuma bir ara sık ziyarete gelen, 4 olsalar toplu olarak Daltonlar adını koyabileceğim, tek tek ayırt edemeyeceğim için "kara kuvvetleri" adı verdiğim üç güzel karaltı aklıma geldi birden Sonra onları da bir daha hiç görmedim.

Lofi'nin kurucusu, sahibi Selva Hanım’ın da adını anmak istiyorum.nKendisi Edremitli olmamasına rağmen yaklaşık iki sene önce ailesiyle İstanbul’dan Edremit’e gelip yerleşmiş. Belki bundan sonraki yazım, yine aynı kafe için olursa, onunla gelişen sohbetlerimizi de röportaj gibi yansıtıp koyabilirim, Edremit adına.

Yeni kafe(de) yazılarım için yenilerinin açılmasını beklemeyeceğim. Ara verdiğim dönemde birçoğuyla tanıştım, kahvelerini içtim  Ayrıca bu yazı dizini düşsel ve düşünsel yapısına geri dönmeli.

Şimdilik, sonraki veya önceki kafeye kadar bana müsaade.
---

Bir kediye ne kadar uzun bakarsanız, geçmişinizin o kadarını görürsünüz.




25 Eylül 2026. Edremit, Cennetayağı



16 Eylül 2026 Çarşamba

Kıskançlık

Aishti SS14


“Perdeyi örterek işe başlıyorum. Kâğıtta tam 7 hareket -ya da kendi deyimimle işlem- yazıyor:

-Perdeleri çek.
-Koltukları ört.
-Aynaları gizle.
-Kapıları kapat.
-Işıkları söndür.
-Her yer karanlık olsun.
-Onu görmesinler.”

Onu görmedikleri zaman hayat daha da kolaylaşıyor. O bir buhar bulutu gibi sımsıcak sarıyor içimi. İçine girince dünya nimetlerinden arınıp zevkin ta içine, tadına dalıyorum. Kaygan bir yolculuk sırasında her yanımı titreten o çıldırtıcı kenarlar...

Bir eşyadan söz eder gibi oluyorum. Ama maddi bir tutku, bağlılık değil bu. Onun bir eşya gibi olması, yaşamaması, bana dokunamaması, beni hissetmemesi beni asıl yaşatan ve ona bağlayan en büyük neden.

Ona hep yukarıdan bakıyorum. Bu zamanlarda beni görmüyor.

Tarif edilemeyene yaklaşmak tehlikelidir ama bu biraz da onun gibi olmak gibidir. Bu yüzden onunla aramızda hep belirli bir mesafe var. Bu, özlemi oluşturan ve aşkı nesneleştiren “platonik aralık”tan daha açık daha uzak bir şey.
Onu hatırlamak: Çok uzak bir fiil. Ben ona kelimelerden daha yakınım, anlamlardan daha açık ve ifadelerden daha tutarlı.

Bu çok yakın aşk, bu dipsiz uçurum beni yıkıyor. Beni ben yapan şeyin aynı zamanda beni mahveden (canıma okuyan) şey olması aşkı tutsaklık ve büyük acılar mertebesine ulaştırıyor.

Kıskançlıklarımı hep saklamayı tercih ettim. Kıskançlıklarımı belli etmenin başkalarına üzüntü vereceğini düşündüğümden yaptım bunu. Günün birinde gördüm ki kıskançlık ötekine doğrultulmuş bir silah ve yine de yaralar içindeyim. Her yerimden yaralanmışım. Bir kişisel eğitim cilvesi.

Bazıları için aşk ilişkisi yaralarla ilerler. Bu kanlı görüntü kara sevdanın kartografyasıdır onlar için ve benim asla yerim yoktur bu haritada. Onlarla aynı kıtada oturmam.

İtiraf ediyorum: Üzüntüler ve pişmanlıklar içinde kendimi kaybetmekten korkuyorum aslında. Ve bunun adına hep şöyle dedim sanki: Kendimi eğitmek ve yeteneklerimi geliştirmek. Kendimi eğiterek kıskançlıklarımdan kaçabileceğimi sandım.

Belki bu büyük bir yalandı. Aşkın doğasından kaynaklanan bir çürümeyi adlandıracak olursam şöyle diyebilirim: Her şeyin ve herkesin ilerlediğini sandığı bir dünyada hiçbir yere gitmeyen bir adım.

Kıskançlığın bir çürüme olduğunu düşünüyorum. Parçalara ayrılmanın, kabuklarından sıyrılmanın, yaralanmış iç kısmın açık havayla, mikroplarla, ruhun doğasıyla karşılaşmasının başlangıcı olarak...

Çürümekten neden kaçtığımı hepiniz anlarsınız. Ölümden kaçıyorum ve bir o kadar da kıskançlıktan. Öldüren kıskançlık yoktur; kıskançlık zaten öldürür. İçindeki müziği, yaşı, çocuğu, fahişeyi, avcıyı ve avı da...

Yerine hiçbir şey geçemiyor. Tedavisi yok. Buna karşılık madde ve eşya aşkını kıskançlıkla karıştıranlar içinse her zaman bir çıkış yolu ve kurtuluş var.

Yazmak ve yalan söylemek birbirlerinin kardeşi iki fiil. Sürekli reddettiğim ve kaçtığım bir şey hakkında yüksek perdeden sözler söylemek benim için o kadar imkânsız ki...

Duygusal eğitim dediğim zaman bir eşyadan söz eder gibi oluyorum. Ama maddi bir tutku, bağlılık değil bu. Onun bir eşya olması, yaşamaması, bana dokunamaması, beni hissetmemesi beni asıl yaşatan ve ona bağlayan en büyük neden.

Onun canlı olmaması, ölü olması. Beni ona bağlayan en büyük suç.

*

Benden kıskançlığın doğasına ilişkin büyük sözler bekliyorlar. Ondan kaçıyorum. Bundan daha büyük bir söz olabilir mi? Avından kaçan biri gibi davranmak isterdim ama burada av benim.

Büyük sözler yerine sesler. Büyük Sesler.

Dur gitme! Yapma! Sensiz ne yaparım!