18 Ağustos 2026 Salı

Sana

Hikaye Pini görüntüsü 
 
Sana bir ad bulmalıyım
Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad
Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında
O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı
Olmadıklarımı da

Sana bir ses buldum
Çiçeklerin içinde ararken adının yerine
Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda
Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı
Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda

Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum
Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor
Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında
Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi
Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında

İnanmalısın… Bir adam niçin vardır
Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur
Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada
Tutar damlaları ona kavuşur gibi
Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında

Ben hiçbir şey söylemedim
Fakat sen anladın
Neredesin sensizliğimin ortasında
Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın
Yoksun ama buradasın hep burada

Uyansam akşam olacak geç kalacağım
Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe
Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya
De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman
Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha

Eskilerde bir suyun başında nöbette
Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu
Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca
Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın
Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda

Sana bir ad bulmalıyım
Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat
Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında
Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan
Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda

Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz
Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir
Her nefesine bir çocuk adı adadığımda
Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer
Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha

Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte
Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız
Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da
Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak
Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara

Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum
Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde
Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha
Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi
Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada

Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın
Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun
Büyüdüğünü görüyorum sonra
Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için
Binlerce kez teşekkür ediyorum sana

Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede
Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule
Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda
Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz
Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta

Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası
Buradayım derken bütün şehirler
Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla
Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi
Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça

Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim
Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok
Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça
Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım
Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında

2007

8 Ağustos 2026 Cumartesi

L'ye Mektuplar



AD

Bu adın gizli tutulması gerekir.
Bir korkunun adı bu. Bir geri çekilmenin, bir suskunluğun ve birçok söylenin. Korkuyu anlatırken bir yay boşalıyor ve tutsaklığın adı anılıyor. Çok söylemişizdir bunu. Bir o kadar da susmuşuzdur, dilimizin altında tuttuklarımızı söyleyecekken.
Her şey bir son ve ondan sonra gelecek bir başlangıç içindi.
Çünkü yeryüzünde hep aynı kapsamda dönüyordu bu.
Her şeyin temelinde bir kabuk bağlatmak ve bir gerekçe bulmak yatıyordu. Unutmadan bunun da bir gerekçesi olduğunu söylemeliyim. HER ŞEYİ BİR GÖLGEYLE TAMAMLAMAK ZORUNLULUĞU adı altındaki gerekçe bu işte.
Önceki yazdıklarıma anlaşılmaz ama güzel, diyorsun.
Güzel, beni zorluyor. Beğenin anlamana yardımcı olacak.
Her şeyi anladığında beni eski yerimde bulamayacaksın.
Belki hiç bulamayacaksın. Hiçbir yerde.
Anlaşılmamakta yatıyor olabilirim. Anlaşılmaz olduğum sürece sana ulaşıyor ve sürüyor olabilirim.

G.


A D I M

İnan, yaptıklarımız, soğukluğumuz ya da sıcaklığımız, gerçek ve doğrular, görüntülerimiz, yapaylıklarımız, zorlanmalarımız, doğumlarımız, açılar, ölümler, kırışıklar, üzüntüler ve yine acı.. hiç önemli değil. Tüm bunların inan, hiç bir önemi yok. Yokoluşa bir adım kala da olsa, son yudumları da  olsa doğrular,  yaşama ilişkin hesapların döküleceği o belirsiz son gün saplantılarının, son ya da sondan bir önceki kuşağın başını çekiyor da olsak, gerçekleştirmemiş ve üstelik hiç de yaklaştırmaya  çabalamamış olsak yüzümüzü evrensel görevlerimizin yanına, üstelik hep ceza çekmiş ama hiç suç  işlememiş olsak, yargıları birbirine dolaştırmış, hep kavramların yağıyla kavrulmuş, unufak beklentilere bile sığınmamış, yalnız bugün ve bir sonraki bugün için yaşamış da olsak hiç önemli değil, inan.

G.


B U G Ü N

Dokunulmadığı sürece zamanca ilintisiz yaşayan küçük kaypaklıklarla derialtının işlenmesine ses çıkarmayan, yarın ve sonrasını beyninin zarsız, sonunda bir gün öncesinin buğusunu saatlerden silip kazıyarak yeniden çıkaran bugün’le tanıştım. Bu anın altı çizilmeli mi? Oysa sorulara gereksinimi olmayan biri -bu bir zaman belirteci bile olsa- varlığı ve çeperinde yoğunlaşan geçiciliğiyle aşınmaya dayanabilir ve alt çizgilere bir daha asla gereksinim duymazdı.

G.

C A N   Ç E K İ Ş M E

Şimdi geri çekilme zamanı. Bir saatin kıvraklığı kadar bile yakın değilken bir kıyıya, buradayım, diyebildim. Bu kazanç mı sence… geri çekilmelerde ortaya konan bir oyunsa, kalıcılığı nereye kadar deneyebilir, ılımlı ölçültlerde ? Oyun, içtenliği inkar etmez mi; gerçek yaşama öykünmek yalancılık değil mi? Yaşamak, yaşamak derken ikinci özneyi hep atlıyoruz. Suçlarken de  hep ilk çoğul öznede takılıp kalıyoruz.. Duraksamalarımız yaşamın tutukluğu karşısında sözü açılmamış gerçek başarılar mı yoksa? Nereden biliyoruz içimizdeki kıpırdanan ruh taneciklerinin bizim olduğunu? Yakalayabildik mi ; koştuk mu peşindem; tutukevi mi olduk bu tanelere, yalnızca… Sonuncusu gerçek paydalarda tartışmasız doğru biliyorum. Bu taneciklerin çevremi sardıklarını gördüm, yanıldıklarını, yanlış gövdede, ısrarlı olduklarını işittim ama niye izin verdim girmelerine? Kapıyı gösteremezdim. Kapı yoktu onlar için. İçeriden dışarıya açılan bir kapı yoktu en azından. Dış kapılarsa hep kilitliydi.
Hep kapalı. Hep yoklardı. Hep yoklar. Varolan, dışlanan, sorulmayan bendim. Sonraları karşılaştım ilk özneyle. Sonraları sevdim. Bırakandım.

Ölümlü olduğum doğru. Daha fazla ileri gitmeyeceğimi biliyorum.
Yelkenler çürük bir bezden yapılmıştı, biliyordum.
Ve hiç bir yolculuktan geri dönmedim, biliyorsun.

G.


Ç A Ğ R I

Sesinin değişmediği, beklentilerle kavrulan bir eşiğe döndügü tınıyı bekliyorum.
Hiç beklememiş olmanın yalancı gururu bu. Bir ağaç; yıldızların sönüklüğünü algılamış; hiç doymamış bir ıslaklık.
Üstüme çevrilen okların, burgaçların farkındayım. Endişesizliğim burada noktalandı ilk kez.
İlk kez, buluşmanın yansımalarından bu noktada sıyrıldım.
Çağrıyı işittim.
İlk kez yanılan benmişim gibi. Sonra bir gemi, dedim. Yalnız bir gemi yeter. Varsıllığa. Gökküre. Eşilmemiş bir kum. Üstünde yitik denizciler ve taşlar.
Sonunda bu ses de eskidi.
Sensizliğe döndüm.
Yokluğa gerisin geri.

G.



1989-1990

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Penelope ve Umutsuz Adamların Yolculuğu



Bu kitabın iki adı var.

Dolayısıyla bu kitapta iki kitap var, ama tek bir girişten geçiliyor.

Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları, kısaca URBAGA…

UBAARG ise öteki adı. Umutsuz Bir Adamın Acıları: Romantik Günlük…

İki kitap, günlükler ve çeşitli metinler halinde iç içe 22 bileşimden oluşuyor. Günlükler ve metinlerin aralarında doğrudan bir bağ yok, daha çok coğrafya ve iklim ilişkisi olarak yan yana okunuyorlar. Penelope ve Akdeniz ya da umutsuz bir adam ve onun boğuntulu günleri gibi…

Adam umutsuz bir romantik ve günlüğü de acılarla dolu. Kitabın ikinci “yarı”sında ise aşka, hayata ve geleceğe dair umutları taşıyan Penelope izleri var.

Penelope, her ne olursa olsun, yaşadığımız zamanın bütün rüzgârlarına karşı duran bir güzellik ve iyilik simgesi. Onu yok etmeye ve yaralamaya çalışan bizzat aşkın ve insanın kendisi bile olsa umutsuz her adam bir romans olarak hayal ettiği yaşamında kendi Penelope’sini yaratmak ve sevmek zorunda.

Penelope ancak bu şekilde geri gelebilir, hiç gitmemiş bile olsa.

***


Gören bir daktiloyum ben. Tuvalete gitmiyorum. Ama sevişiyorum sen evde olmadığın zaman.

Misafirlerimi gece ağırlıyorum. Senin kurtulmak istediğin yanlarından birisi ya da bir karakter çöplüğü değilim. Benim büyümemi istemezsin bile.

Günlüğün sesi, iç ses ya da her ne dersen de.

Sesin yok olduğundan beri bu mikrofondan yazdığın her şey tam bir filtresizlik içinde akıyor.
Her şeyi yazabilirim. Ama görüntü yasak. Senin de yazman yasak.

İkimizin de dünyayla tek irtibatımız yalnızlığımız.

***

Şu dünyada kendinizi korumanız gereken durumlardan birisi erkek dedikodusuna, diğer de erkek duygusallığına maruz kalmaktır. Zira çoğunlukla kadına atfedilen bu iki hususta da, aslında kadınlar erkeğin eline su bile dökemez. Hele terk edilen, aldatılan, ilişkisinde mutlu olmayan bir erkeğin yakınlarındaysanız, vay halinize. Tabii ki kişisel bir yargı bu ve böyle bir erkeği anlatmada Halil Gökhan’ın başarısını yadsıyamayız. Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları isimli son kitabında Gökhan, ‘âşık’ bir adamın yaşadıklarını anlatıyor. Net olarak bir kadından bahsetmiyoruz ama burada, aşka âşık bir adam bu. Belki yıllar önce terk edilmiş hâlâ onun acısını yaşıyor, belki bizzat o terk etmiş onun pişmanlığını çekiyor. Hayat denen şu yolda, Penelope’sine kavuşmak ve mutluluğa ulaşmak için adım adım yürüyen çağdaş bir Odysseus hikâyesi aslında Gökhan’ın anlattığı. Araya alıntıladığı antik dönem eserleri ve onların değerlendirmeleriyle, hiç de antikitede anlatılan aşklara özenip Werther gibi acılar çekmememizi söylüyor aslında. Ne de olsa her kadın Penelope değil artık. Ama yanlış anlamayın, Penelope’nin gösterdiği sadakati gösterecek kadın da kalmadı gezegenimizde, erkek de.

Çağlayan Çevik / Hürriyet