30 Nisan 2021 Cuma

Sana

Sana bir ad bulmalıyım
Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad
Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında
O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı
Olmadıklarımı da

Sana bir ses buldum
Çiçeklerin içinde ararken adının yerine
Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda
Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı
Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda

Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum
Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor
Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında
Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi
Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında

İnanmalısın… Bir adam niçin vardır
Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur
Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada
Tutar damlaları ona kavuşur gibi
Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında

Ben hiçbir şey söylemedim
Fakat sen anladın
Neredesin sensizliğimin ortasında
Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın
Yoksun ama buradasın hep burada

Uyansam akşam olacak geç kalacağım
Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe
Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya
De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman
Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha

Eskilerde bir suyun başında nöbette
Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu
Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca
Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın
Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda

Sana bir ad bulmalıyım
Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat
Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında
Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan
Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda

Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz
Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir
Her nefesine bir çocuk adı adadığımda
Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer
Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha

Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte
Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız
Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da
Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak
Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara

Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum
Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde
Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha
Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi
Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada

Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın
Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun
Büyüdüğünü görüyorum sonra
Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için
Binlerce kez teşekkür ediyorum sana

Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede
Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule
Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda
Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz
Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta

Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası
Buradayım derken bütün şehirler
Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla
Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi
Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça

Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim
Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok
Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça
Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım
Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında

2007

18 Nisan 2021 Pazar

Çizgi

“Yazarken, giderken ve bu dünyada kalırken.” 

Çizgilerin insan ve dünya üzerindeki bütün macerasını bu cümleyle geçiştirmek mümkünken ben başka bir yola sapıyorum. O yolda, insani maceranın seyahati var. Yolun her iki yanından bana ait çizgiler geçiyor. Birisi çocukluğumun çizgisi. Öteki yaşlılığımın. Her ikisini de ölüm ve cinsellik olarak çağırabilirim. Çocukluk büyümeyi ve bedenimi ehlileştirmeye, onu öteki ve farklı bedenlerle birlikte dans etmeye beni davet ederken, ölüm ise bu davetin altında küçük, belirsiz bir dipnot olarak düşülüyor. Hilmi Yavuz şöyle noktalıyor davet cümlesini: “Kadınları düşünmemek mümkündür! Tıpkı ölümü düşünmemek gibi...”

Ölümü düşünmeden edemiyoruz. Öyleyse kadınları da düşünmeden edemeyiz. Çizgi romanlarda, afişlerde, beyaz sayfalı dergilerde. Ama futbol maçı izlerken değil. Orada saha çizgileri içinde koşuşturan formalı bedenlere ait ellerdeki çizgilerde, yüzlerdeki çizgilerde ertelenmiş bir ölüm düşüncesinin izleri var. Sporda zaten o çığlık vardır: Bedenin yaşadığına dair atılan en güzel çığlık.

Hepimizin üzerinde düşüp kalktığımız, doğrulup tekrar sendelediğimiz bir çizgi var: Hayat çizgisi. Başlangıcı doğumumuzla işaretlenip çeşitli dönemeçlere, zikzak ve dolambaçlara sahip bu yolda kimine göre insan hayatının bütün muhteviyatını görür, üzerinden ve yakınlarından geçer. Bu yolculuğa gerçek yol çizgileri eşlik etmez. Gerçek yol çizgileri bu hayatı bir yerlere götürür ve getirir. Sürülmüş tarlaların çizgilerine paralel ya da dik, dünyanın bütün öznelerini ve nesnelerini küresel bir istikamette harekete geçirirler. 

Dünyamızı belirleyen en büyük özellik hareket ise çizgiler de bu eylemin gerçek evsahipleridir. Bu eyleme tek bir çizgi itibar etmez: Ufuk çizgisi.

Sisifos’un çizgisi

İnsan yaşamaya devam etmelidir. Ama nasıl? Yunan mitolojisinin trajik kahramanı Sisifos bu açmazı şöyle okur: “Tanrı ve ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına ve intihar da bir çözüm teşkil etmediğine göre insan yaşamaya devam etmelidir.” Sisifos, tanrıları aldatmış ve onlar tarafından bir kayayı bir dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştır. Kaya dağın tepesine geldiğinde aşağı doğru yuvarlanır ve Sisifos onu tekrar çıkarır. Bu durum bu şekilde devam edip gidecektir. Absürd kavramının ve varoluşçuluğun en önemli filozof ve yazarlarından Albert Camus, Sisifos’u absürd bir kahraman olarak yorumlamıştır “Sisifos Söylencesi” adlı deneme kitabında. Sisifos’un durumu hem trajiktir ama aynı zamanda bu durumunda metafizik bir mutluluk vardır. O, tanrılara başkaldırmış ve yazgısını (kayayı) sahiplenmiştir. Camus bundan dolayı mutlu bir Sisifos hayal etmemiz gerektiğini söyler.

Homeros’un yazdığı mitolojiler için de insanın dünya yolculuğuna dahil olan bir başka tipik çizgiye rastlarız: Odysseus-Penelope çizgisi. Meşhur Yunan kahramanı Odysseus İthaka kralı. Laertes ile Antikleia'nın oğludur. Çok zeki bir adamdır ve düşmanlarını zekası ve kurnazlığı ile yener. Penelope ile evlendiği sıralarda Troia savaşı başlayınca savaşa gitmemek için çeşitli bahaneler ileri sürer ancak savaşa gitmek zorunda kalır. Tahta at fikri de Odysseus'a aittir. Zeka tanrıçası tarafından çok sevilen kahraman Poseidon'un kinini kazandığından Troia dönüşü başına bir çok belalar gelmişti. Penelope ise Odysseus'un karısıdır. Telemakhos'un annesidir aynı zamanda. Kocası Troia harbine gittikten sonra uzun yıllar tek başına yaşamış ancak kocasına hep sadık kalmıştır. Penelope Homeros'un Odysseia Destanı'yla sadık, iffetli zevce sembolü olmuştur. Penelope kocasının 20 yıl süren yokluğunda, talibi olan bir sürü erkeği bir hile ile kendinden uzak tutmayı başarmıştır. Kaynatası Laertes için dokumakta olduğu kefeni bitirir bitirmez içlerinden biriyle evleneceğine söz vermişti. Ama gündüzleri dokuduğunu geceleri gizlice söküyordu. Tüm taliplerini kendinden uzak tutmayı başaran Penelope için kaynanası Antikleia şöyle diyordu: “Karın büyük bir sabırla bekler seni evinde / gündüzleri ağlaya ağlaya tüketir kendini/bir geceler geçirir ki düşman başına...” 

Ve Penelope çok sevdiği kocasının ölüm haberini aldıktan sonra taliplerinin çıkması üzerine neler yaşadığını şöyle anlatır: “tanrı bir bez dokumayı kodu aklıma ilkin/kocaman bir tezgah kurmuştum odamda/arşın arşın bez dokuyordum ha bire/taliplere de şöyle bir laf ediyordum arada bir:

"Delikanlılar, madem tanrısal Odysseus öldü, 
çaresiz varacağım içinizden birine 
ama ne olur bekleyin bir parça daha, 
bitsin bu dokuma, boşa gitmesin bunca iplik, 
bir kefen dokuyorum yiğit Laertes'e 
gün gelir de, ölüm onu yere sererse upuzun, 
Akhalı kadınlar ne der sonra bana" 
böyle derdim, kanardı bu sözlere taşkın yürekleri. 
Oysa ben dokuduğum koca bezi 
bir çerağ önünde sökerdim geceleri. 
Kandırdım onları işte böyle tam üç yıl 
ama dördüncü yıl başlayıp çatınca ilk yaz, 
bir hizmetçi, saygısız bir köpek duyurur onlara bunu.

Bu yakalanışın ardından Penelope'nin aklına onları yarışmaya sokmak gelir.. 

Gerisini Odysseus destanına bırakalım. Dostu Agamemnon'un yanında savaşmak için karısı Penelope ve oğlu Telemakhos'u geride bırakarak Troya'ya doğru yola koyulan İthaka kralı Odysseus'un savaşın bitimi ile başlayan olağanüstü serüvenlerini anlatan "Odysseia" destanında Odysseus kurnaz ama biraz sivri dillidir. Dönüş yolculuğunda tutulduğu fırtına karşısında deniz tanrısı Poseidon'a meydan okuyunca, tanrının gazabına uğrar ve bir türlü evinin yolunu bulamaz. On yıl sürer Ege denizinin bir yakasından bir yakasına savruluşu. Tek gözlü, insan yiyen devleri, gemicileri baştan çıkaran sirenleri ve Yunan mitolojisinden çıkıp gelen daha nice tehlikeyi savuşturan Kral, ülkesine döndüğünde karısını evlilik hazırlıklarında bulur. Yarışmayı kazanan prens olacaktır kraliçenin eşi. Kılık değiştiren Odysseus, teker teker yener koca adaylarını ve hem karısına hem de tahtına kavuşur. 

Sadık kadın Penelope ile uçarı koca Odysseus’un birleştirdikleri bu çizgi kadın ve erkek olarak adlandırılan iki varlığın dünya yolculuklarında karakteristik bir kader çizgisidir. Doğurduğu çocuğu ve aile iffeti nedeniyle hayatını ihmal edercesine evine ve yalnız bir hayata kapanan Penelope, Odysseus’un dönüşünü bekleyen bir simgedir başlı başına. Absürd Penelope-Odysseus çizgisinin simgesi.

Çizginin Yönleri

“Çizgi”nin olmadığı bir dünya kuşkusuz çok şekilsiz olurdu. Yollar akmaz ve gitmek de olmazdı. Ama yollar gidiyor ve denilebilir ki bu yüzden ayrılıklar, hüzünler ve teselliler var. Ve çizgilerin kolları kadar yönleri de var. Dünya üzerinde insanın nerede olduğu, dünyanın neresinde durduğu onun neredeyse kaderiyle eş anlamlı. Bu kader savaşı içinde çizgiler insanın nerede durduğuyla değil, onun nereye kadar gidebileceği ve gidemeyeceğiyle ilgileniyor. Çizgiler sınırların ve sınırların bekçileri ve mayası.

Büyük bir tarlayı ikiye bölelim. Bunu yapmak için uzunca bir sopayı toprağa saplayın ve gölgesinin hareketlerini on’ar dakikalık fasılalar halinde bir saat boyunca yere işaretleyin. Ortaya çıkan doğru ya da eğrinin geldiği yönü Doğu, gittiği yeri ise Batı olarak adlandırın.

Sopanın yanına oturun ve şimdi bu iki alanı birbirinden ayıracak derin nedenler düşünün.

Bir ırmak, bir vadi, bir yol, haritada kalın bir çizgi, zorunlu bir tanıklık, dinler, uygarlıklar, köprüler?

Hangisi bu büyük toprağı birbirinden kesinkes ayırabilir?

Çizgiler tek başına ne yapabilir? Kullanılmaları gerekir her şeyden önce. Kültür ve dinleri, halkları ve kavimleri, zenginlikleri ve yoksulluğu, kralı ve tebaayı birbirinden ayırmak için çizgiler kullanılır öteden beri dünyamızda. Bir tarafta benzerleriyle birlikte kalındığı için olacak çizgiler sınırlaşınca ve insan alanları sınırlanınca herkes buna çok sevinir.

Öteden bir çocuk yanınıza yaklaşır. Bir çember çevirmektedir. Sopasını her vuruşunda dönen çember toprakta daha derin izler açmaktadır. Ve çemberin arkasından koşan bir yavru köpek vardır. Her iki gölge de kızgın güneş altında Kuzey’e doğru uzaklaşırlar, arkalarında basit ama anlamsız izler bırakarak.

Onlara göre siz Güney’de, bir yandan da Doğu ile Batı’nın arasında kalmışsınızdır.

Dünya’nın herhangi bir yerinde durduğumuzda karşımıza tam dört ana yön çıkar. Az önce sözünü ettiğimiz “çizginin yönleri”dir aynı zamanda bunlar. Hatta çizginin nafile yönleri... Zira gezegenin neresine gidersek gidelim çizgiler önümüzden gider, peşimiden gelir; bazen gölge bazense bedendirler. Tarih geleceği hızlandırır, ama ölümsüzlük otunu bulmak için bol zaman gereklidir ve de sürekli çoğalan ve artan tarihi yazmak için de boş zaman!..

Dünya gezegeni Doğu-Batı yönünde ilerlemesine rağmen güçler ve zenginlikler Kuzey’den Batı’ya doğru ilerler. Gelgelelim Kuzey’in ve Batı’nın refah ve zenginliklerinin geldiği yer Doğu ve Güney’dir. Dünya’daki zenginlik aktarımı Güney-Kuzey, güç aktarımı ise Doğu-Batı eksenlidir. 

Güney’in yoksulluğu ve Doğu’nun suskunluğu karşısında Kuzey’in zenginliği ve Batı’nın öğle üzeri gürültüleri. Işık Doğu’dan yükselir, ama Batı’ya doğru kayar ve orada batar. Bu değişmeyen aktarım sayesinde insanın yeryüzü serüveni de bu dört yön arasında savrulur durur.

Çizgiler dünyayı kuzeyden güneye ve batıdan doğuya enlem ve boylam olarak keserler. Bu çizgiler hiçbir evin mutfağından, Kızılderili çadırlarından, Maya tapınaklarından, çocuk odalarından ya da sınıflardan geçmez. Onlar hayalidir, ama coğrafi hakikatleri söylerler. Çizgiler daha yeryüzüne inmeden, ama yeryüzü üstüne konuşarak vardırlar ve yeryüzünü şekillendirirler.

Çizgi Ötesinde Olmak

Yönlerden bir tanesini seçelim şimdilik. Başlangıç kelimesine en yakışanını... Doğu’yu. Ama Doğu’yu kuşatmamız, etrafını çevirmemiz olanaksızdır. Başı ve sonu olmayan, bilinmeyen bir evrende; başa ve sona izin vermeyen trigonometrik bir cisim üzerindeyiz: Bu bir küre. 

Biz buradayız. Ne zamandır buradaydık ve dönerek ilerliyoruz. 24 saatte ve 365 günde bir tekrar bulunduğumuz yere geliyoruz. Güneş sistemi bir yere gitmiyor; ancak evren nereye gidiyorsa oraya; fakat ormanı görmemek için ağaçta asılı kaldığımız için birşeyler arıyoruz ve “buluyoruz”: Keşif, fetih, seyahat, konaklama, dönüş... Bulma edimlerimiz hepsi de.

Dünyayı yüzde yüz bulduğumuz ve keşfettiğimiz gün üzerine dikey ve yatay çizgiler çektik. Bu coğrafi parmaklıkların gözeneklerinde dünyayı parçaladık. Harita projeksiyonları, tıpkı bir şarkının farklı ses ve çalgılarla yorumlanışı gibi Dünya’yı kâğıt üzerinde yorumluyor!.. Haritada bile sadece Afrika’ya baktığımız zaman Avrupa “nispeten” daha küçük görünüyor; sadece Avrupa’ya bakarken Afrika küçülüyor, kararıyor ve aç bir çocuğun derisi gibi büzüşüyor. Bunun nedeni küreyi yayamayışımız. Toparlak bir cismi bir yufka gibi açmak ve tepsiye yerleştirmek olası değil; ama bunu yaparken hayalgücümüzü kullanıyoruz. Dünya’nın bulunduğu daha sübjektif bir evren, hayal dünyası... 

İşte suskun Doğu’nun konuştuğu, hayat bulduğu, zengin ve geveze olduğu altıncı kıta; kayıp kıta, akıllardaki ve rüyalardaki dünya. Burada coğrafi enlem-boylam parmaklıklarının gözenekleri patlıyor; büyüler, tılsımlar ve masallar sıraya girerek bir hayal âleminin sınırlarını çiziyor.

Harabelere, göç ve muharebe meydanlarına giden yollara bakarken bulduğumuz Batı’nın medeniyetlerinden öğreniyoruz Doğu’nun barbarlığını. İlk anlamıyla “barbar” medeniyetten uzak olandır -ikinci anlamıyla da “yabancı”-, öyleyse Doğu’nun suskunluğu medeniyetin suskunluğu değil midir? Ama kendi dilinde ve gramerinde Doğu konuşmaktadır. Doğu’nun bir sesi vardır, ama konuştuğunda sadece ses çıkardığı algılanır; medeniyetler gramofonunda çalan bir plağa okunmamış olduğu bu sesler, çalınamaz ve taklit edilemezler: Bu yüzden ikinci ağızlardan anlatırlar.

Batı bilgiye ve kanıtlara dayalı olarak yazılırken, Doğu ise Batı’nın “mutluluk arayışının dinamiklerini (bütün harareti ve paradokslarıyla) açığa çıkaran nadir etkinliklerden biri” olarak gözlemler sonucu sadece ve sadece anlatılır.






6 Nisan 2021 Salı

İlahlı Kuvvetler 1 - Silahlı Kuvvetler 0



İlahlı Kuvvetler 1 - Silahlı Kuvvetler 0

"Harp Sanatı, yerinde, koşullara uygun karar verme 
durumunda hepsi birbirine bağlı irdelenmesi gereken beş ana faktör 
tarafından yönetilir: Bunlar; Moral Kanunu, Kainat, Dünya, 
Komutanlık, Metod ve Disiplindir. Bu beş faktör 
her generale aşina olmalıdır. Onları bilen 
zafere ulaşır. Onları bilen yenilmez." 

SUN TZU, Savaş Sanatı

Moral

Kimsenin hala anlayamadığı ünlü savaş strateji Sun Tzu'nun Savaş Sanatı adlı kitabında ... "Savaşların tümünde savaşarak zaptetmek en üstün başarı değildir. Üstün başarı düşmanın direncini savaşmadan kırmaktır," diye yazar. Belki de günümüzün psikolojik harp teorileri ve uygulamaları bu sözden çıkmıştır, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Sun Tzu eğer savaşmadan savaşmaya inanıyorsa o kitabı neden yazdı ve binlerce yıldır neden hepimizi oyaladı durdu. MÖ 500 yılında, Çin'de savaşan beylikler zamanında kaleme alınan bu stratejiler günümüzde çok içselleştirilmiş olsa ve belki de kirli barışların kökeni de sayılsa hiç kuşkusuz bir mizah ya da mecaz eseri değildi. Peki neydi o zaman? Askeri başarılarını pek bilemediğimiz, ama yazdıkları kadarıyla yaşasaydı anti-militarist sayabileceğimiz General Sun Tzu, yoksa zaman içinde uydurulmuş bir karakter mi? Kehanetler yerine teorileri seven bir Nostradamus mu?

Konumuzu elbette tamamıyla Sun Tzu değil. O, bu dünyada yaşayan insanların birbirlerine zarar vermesini giderek daha aza indirmek için çekilen 2500 yıllık bir uykusuzluk. Çekenler bilir, uykusuzluk ne bir uyku halidir ne de uyanıklık. Savaş da bir uykusuzluktur. Sun Tzu'nun savunduğu "savaşmadan savaşmak" stratejisi ise rahat uykular için ileri sürülen bir başka strateji olamaz mı? Gerçek savaş nedir o zaman?

Savaş Sanatı, tarihinde hiçbir zaman yasaklanmadı. Savaş da hiç yasaklanmadı. İki ordu arasındaki savaş öncesi silahsızlanmalar ve karşılıklı ateşkesler bu kapsama giremez, zira bir şeyin adını onu unutmak yerine durmadan söylemek onun bir gerilim olduğunu kabul etmektir. Tekerleğin, yazının ve ateşin icadından bu yana kurulan yüzlerce imparatorluk, binlerce ordu ve onbinlerce savaş tek bir şeyi sürekli tekrarlamaktan öteye gidemedi: "Savaş bir cinayettir."

Meşru ile gayrımeşru olan arasına dünya savaş tarihini sığdırmamız da mümkün görünüyor. Cinayetin ve katliamların yasası olabilir mi? Yasalar bazen öldürmeyi meşru kılabilir mi? Ve neden hala 20. yüzyılı geride bıraktığımıza göre vargücümüzle "Oyun bitti!" diye haykıramıyoruz ve her şeyin üzerine bir set çekemiyoruz. İnsan hakları ve demokrasi bildirgelerini hatırlıyoruz ama onların ilanların ardından her şeyin birden daha kötüye gittiğini hemen unutuyoruz. Savaş, şurası kesin ki, iki tarafında da hafıza kaybının (amnezi) ve ötanazilerin bulunduğu kanlı bir ırmaktır.

devam ediyor (İlahlı Kuvvetler 1 Silahlı Kuvvetler 1)