13 Ekim 2026 Salı

Rüya Bitti mi?



Bütün bunları o yaşayabilsin diye yazıyorum.

El arabasıyla dik bir yokuştan tırmanıyordum. Çantam, bir kolinin içinde saklı kitaplarım ve birkaç parça eşya daha vardı arabanın içinde. Evimden artakalan eşyaları taşıyorum ya da birisinin evinden taşınıyordum. Nereye? Bir bilsem.

Yol daralırken sağa kıvrılıyor ve beton, yerini Arnavut kaldırım taşlarına bırakırken taşlar daha da ufalıyor ve yuvarlaklaşıyordu. Ve bitiyordu yol. Sonrasında arabayı bırakıp eşyalarımı boyumu aşan yükseklikteki duvar şeklinde devam eden yolun kalan kısmına taşıdım. Bu sırada onu gördüm. U şeklindeki dönemecin kıyısında kalan teras katı dairesinin kapısının önündeki güneşli boşlukta bikinisiyle yerde yatıyordu. Bir havlu üzerinde. Yeşilli kırmızılı havlu üzerinde beyazlığı kaybolmakta olan teni, siyah güneş gözlükleriyle, kısa sarı saçları, ince dudakları ve boynuyla rüyamdaki kız.

Âşık olmayı neredeyse unutmak üzere olduğum son yıllarda onu tıpkı çocukluğumda olduğu gibi rüyamda bulabileceğim aklıma bile gelmezdi. Onu görmeden ona âşık olacağımı mı biliyordum yoksa? İmkânsızdı bu. Onu gördüğümde, yokuş çıkmaktan ve eşya taşımaktan, biraz da şehrin beni itip kakmasından yorulmuş bedenim nefes nefeseydi ve bir sigara yaktım. Ateşini istedim ondan. Bir nefes çekip dumanı gökyüzüne üfledim. Doğrulup kenara kaldırıma oturdu. Gözlüklerini çıkararak bana gülümseyen gözlerle baktı. Aşk geliyordu. İşte. Ordaydı. Yeryüzünün en dar sokağında en büyük aşk vardı. Tarif etmekte artık usta olduğum ve ustalaştıkça benden kaçan aşk rüyamda benden kaçamıyordu. Rüyamdan önce ya da sonra, yani gerçek hayatta kadınlar ve aşk arasındaki bağıntı sürekli olarak ölme eğilimindeydi. Sanki yumurta kırılıyor ve içinden başka şeyler çıkıyordu. Posta kutusu açılıyor ve içinden bir kova dolusu sarı boya akıyordu. Tutturamıyorduk. Bir şeyler eksikti.

Öyleyse, sabahın beşinde beni uykumdan uyandırıp saatlerce yatakta oturtan kız kimdi? Neydi? Tekrar uyursam adım gibi biliyordum yeniden o rüyaya dalacağımı ama bunu yapamadım. “O rüyadaki bir kadın ve asla gerçek değil,” diyordum kendi kendime. Aşk kadar gerçekti. Aşkını rüya sonrasına taşıyabildiğime göre asla gerçek olmamasında doğruluk payı fazla yoktu.

Arada geçenleri yazmıyorum. Sonra kapıyı açışı, içeriye girmemiz, kardeşinin gelişi, terasa çıkışımız. Eşyalarımı ona bırakıp şehrin herhangi bir yerindeki şimdi hatırlamadığım bir işim için çıkıp gidişim.

Saatler sonra çıkıp evine geldiğimde gene yorgundum yol yürümekten. Bu kez giyinik sayılırdı. Bikini yerine uzun bir elbise giyinmiş ve süslenmişti. Bakışları onunkilere benzeyen üç kız arkadaşı da salondaydı. Hepsi de beni bekliyor gibiydiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Aramızda geçen kısa ama yoğun tanışma, anlamlı bakışmalarımız, içimden geçirdiklerim, eşyalarımı ona bırakışım zaten gerekli her şeyi anlatmıştı ve sanırım son testten geçmem kalmıştı geriye. Kadın arkadaşlarının görüşleri sevgilisinin ne olduğundan daha önemlidir bir kadın için. Bunu acı deneyimlerden değil mutlu tesadüflerden ve doğru davranışlardan öğrenmiştim. Hiçbir kadın yalnız değildir aslında. Bir kadın sevgilinse asla sadece onunla olmazsın. Gardırob, beden, ruh onun olabilir, ama kadın, o salonda gördüğün diğer kadınların bir bileşkesidir.

Bütün bunları o yaşayabilsin diye yazdım. Rüya bitti çünkü. Rüyadan buraya gelemezdi. Uyandıktan hemen sonra saatlerce onu düşündüm. Sürekli hatırladım. Unutmamak için, her ayrıntıyı.

O yaşasa. Rüyadan dönse. Âşık olurdum. Aslında âşığım hâlâ ona.

Ama onun yüzünü bile hatırlamıyorum.


Aşk bir yüzden mi ibarettir?


9 Ekim 2026 Cuma

Sarışın Kadınlar için Çok Üzülüyorum

Lütfen bu yazıyı fotoğrafa bakmadan okuyun. YAZAR.

En kısa yol, hiçbir yere gitmeyen yoldur. Bu yol üstünde birkaç sarışın kadına rastlanır ve size en kısa yolu sorarlar mavi mavi ya da yeşil yeşil bakarak. O bakışların tiyatrosunun yanına Shakespeare bile yaklaşamamış, o gülümsemelerin epiğine Homeros bile inememiştir.


Sarışın kadınlar için ne söyleseniz sinema ya da müzik yapmış olmazsınız. Bu tek notalı ve tek kareli perdede manzara bir aynadan ibarettir ve o aynanın da adaleti yoktur.
Bir sarışınla konuşamazsınız. Deneyin... Her girişiminizde dünyanın eğiklik açısıyla karşılaşacaksınız. O eğiklik olmasaydı dünya, Güneş'in etrafında sabit bir yörüngede dönmez ve evrene savrulurduk ve aslında ne iyi olurdu; dünya yaşantımız gerçek bir yolculuktan oluşulurdu ve soyut her kelimenin önüne arkasına yolculuk sözünü yapıştırıp yollar karıştıran ve yolcuları yola çıkmadan yoran yetersiz ahkamcılardan kurtulurduk.


O ahkamcılar dilsizdir sarışın kadınların karşısında. Belki de sarışınların tek iyi tarafı gereksiz ve yetersiz sözleri susturmalarıdır.


Peki o vakit bu yazı nasıl yazıldı? Hala da yazılıyor ve düzgün bir çerçevede kendini gösteriyor.
En başta söyledim. Sarışınlar için üzülüyorum. Herkesin aksine onlar için bir şey yapmayı istedim. Dikkat edin sarışınları istemedim hemen. Onları anladım, biliyorum ve görüyorum çünkü.
Onları istedikçe kaçırırsınız. Onları arzuladıkça ıskalarsınız. Onlar için var oldukça, koptukça, kaydıkça, örselendikçe onları yaratırsınız. Onlar sizin kötüleştikçe iyileşen hastalığınız. Onlar sizin zamanında gelen ölümünüz. Onların gökyüzünde hep yağmur yağıyor ve -damlaların illüzyonu bu- her biri onların bizlere birer şans meleği gibi görünmesini sağlıyor.


Sarışınlarda olan ne varsa bu dünyanın bütün iyilik ve güzellik evlerinde de cümbüşten şenlikten geçilemez.


Ve ben her şenlik sonrası ağlarım üzüntümden. Başkalarının yasından aynayı çıkarırsak kendimizi bulmamız üzerine bir denkleme kafa bile yormam, gerekirse ömür boyu susabilirim yeter ki bir sarışın geçsin penceremden ya da bu ihtimal benim deniz kıyılarım olsun.


Şenlik, cümbüş birilerinin gelmesiyse sizin için benim içinse gitmiş olmalarıdır. Gün doğmadan batan güneşe üzülen bir yüreği zor bulursunuz. Bulunca da ömrünüz kısalır.

Ne kadar çok sarışın tanıyorsam bu yazıyı o kadar yazabilirim.





3 Ekim 2026 Cumartesi

Bu Kaçıncı Babil?



-Kaç dil biliyorsun?
-Beş. Tamamen.
-Ben bir tane biliyorum: 1-0 1-0 1-0 1-0.

Core filminden


Çevrilemeyen ölüm

"Thank You For Smoking" filminde sigara paketlerinin üzerine sigaranın zararlı ve öldürücü olduğuna dair İngilizce yazı konulup konulmamasının görüşüldüğü senato konseyinde çok dilli Amerikan yurttaşları için sadece yazı değil kurukafa görüntüsünün konulmasını savunan konsey üyesi şöyle sorar:

“İngilizce bilmeyen vatandaşlarımızı, sigara paketlerinin üzerine sadece yazı koyarak ölüme mi terk edeceğiz?”

Vahiy: İlk çeviri dili

Günümüzde çeviri hanidir kelimelerle yapılmıyor. İster başına “meta” ya da “hiper” öntakılarını koyalım, istersek de klasik söylemleri bütün fotokopik olanakları kullanarak çeviri adına tek katmanlı olarak kullanalım bu gerçeği daha fazla değiştiremeyiz.

Yazı için söz gerekliydi. En temel anlamda vücudunun yarısı sudan oluşan insan bedeni ve su arasındaki ilişkiye benzetebiliriz yazı-söz ilişkisini. Ezeli “yazı, ses, görüntü” sıralaması bu üç ögenin birbirlerine ardıllık ya da öncüllük etmelerini de gerektirmiyor.

İlk büyük çeviriler kutsal kitaplardır. Hiç durmadan vahyeden sözlerden yazıldıklarından değil, tam tersine kökeni mutlak otorite arayışından başka bir şey olmayan çalışmalardı hepsi de.

Dünyevi mutlak otorite arayışını vahiyler haline getirdiler. Onları yani ilk çevirmenleri tanımıyoruz. Kimileri buna tanrı, oğul, baba, mesih ya da peygamber diyor. Diyebilirler. Bu çalışmanın içyüzünü değiştirmez. Daha ayrıntılı bakıldığında dinler yazının kaleleridir. Yazı eğer ilk teknolojiyse, din de bu teknolojiyi çok sevdi; okuma eylem alanı yaratan yazıyı çok sevdi. Zira okuma insanların zamanını durdurma, onların bütün dikkatlerine tek bir yer ve ana odaklamaları eylemidir. Kutsal kitap okumalarından söz ediyoruz. Dikkat edersek kitap ve okuma eylemleriyle kalınmamıştır. Kitabın aynı yer ve zamanda okunmasını gerçekleştirmek için tapınaklar icat edilmiştir. Pagan, yani kitapsız ve tanrısız dinlerde bu tapınak olgusunun yerini sunaklar alır. Kurban etme, yazının icadına kadar tapılana bir şükran yazısı yerine geçmiştir.

Geçmiş bir aynasızlıktır. Zaman geçtikçe aynalardan uzaklaşırız. Bu uzaklık arttıkça geçmişin ve daha sonra tarih olarak adlandırılacak olan geçmişin etkisi sonsuz derecede büyür, artar. Kutsal kitapların asıl etkisi tarihsel içeriklerden oluşmalarıdır.

Kutsal kitaplar yazıdan önce neden icat edilmedi? Sözün bulanıklığı ve kalıcı bir “kayıt” olmayışı mı? 4000 yıl önce yazı icat edildiğinde söz de böylelikle kırıldı. Musa’nın tabletleri yazının bulunuşundan sonrasına denk gelmektedir. Tabii ki Mısır hiyeroglif dillerini yazıdan saymazsak.

Yazı ile ses ve görüntü arasındaki sıralama aslında tarihsel bir sıralamayı da teslim eder. Fakat son ikisinin bulunuşları arasındaki yakınlıkla yazınınki arasındaki korkunç mesafe son derece kuşkuludur. İnsanın, teknolojik açıdan yazıdan sese ulaşması neredeyse 39 yüzyılı bulmuştur. Görüntü de aşağı yukarı aynı mesafe içindedir. Teknolojiyi insan erimi ve yeteneği dışında kalan olanaklar bütünü olarak tanımlarsak, bu 39 yüzyıl içinde insan bazlı olan ses ve görüntü teknoloji tarafına geçmiştir. Bu uzun bekleyiş gerçekten de kuşkulara yol açmaktadır. Yavaş evrim, yazının bulunuşundan sonraki mutedil ilerleme ve son yüzyıl içindeki ivmelenme patlaması…

Ses ve görüntünün insan bazlı ortamın dışına çıkması, dilini kullanan ve dolayısıyla yazı göndermeli bir etkinlik içinde olan insanı da dilin olmadığı dolaysıyla artık çevirinin de olmadığı ütopik bir ortama sürüklemiştir. Bu yeni ortam İnternet’tir. Burası, Nuh’un Gemisi değildir, ama sık sık Atlantis’e benzetilmektedir. Nasıl Atlantis’in A’sını büyük yazıyorsak İnternet’in İ’sini de büyük yazma eğiliminden yana olanlar ve benzer nüansları sürekli olarak kurcalayanlar bu ortamın içyapısını tam olarak el everen bir davranış içindedirler aslında. Zira İnternet, orada olmayanların orada olmamayı oraya “bağlanarak” ve çevrimiçinde (online) kalarak “orada oldukları” bir yerdir. Bu yüzden baş harfi daha büyük yazılmalıdır. İnternet neo-ütopik bir çağı başlatmakla kalmamış çevrimdışı çeviriyi de konumlandırmıştır. Ağlar, kullanıcılar, %100’e yaklaşan oranda Anglo-Sakson dilinin egemenliği, dolayısıyla aynı kültürün yadsınmayacak etkileri, çeviri temelli eski “çevrimiçi” dilsel anlam aktarımına deyim yerindeyse “stop” demiştir.

Çeviri çağı bitti mi?

Bu soruya çevirinin bağlamının neredeyse ölümsüz olduğunu söyleyerek cevap vermeye başlayabiliriz.

Biten şey belki de monologdur. Buradan şu doğruluk payı ortaya çıkar: Çeviri artık büsbütün bir diyalogdur.

Diyaloğun antikçağda adı felsefeydi. Akıl ile ve düşüncenin söyleştiği bu biçim zamanla korku (din, tanrı) ile sözün konuşmasına dönüştü. Yeni yüzüyle artık bir tek tarafı simgeleyen bu diyalog ortaçağa kadar sürdü. Ortaçağ’ın yarattığı Rönesans ise yayılma eğilimli bir yeni dindi. Bu da yeni bir diyalog ve diyaloglar anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi 2. Babil anlamına geldi. Diyalog dev bir pazarda buldu kendini. O güne değin fetihlerle zenginleşen krallıkların kasası, dünya yuvarlaklığı son bulunca sömürgeci imparatorluklara devredilip bu kez buluş ve keşiflerle dolmaya devam etti. İdareden ekonomiye sürüklenen bu paradigma alanı İnternet zamanlarında yerini iletişim dalgasına bıraktı. Bu dalgaya kötücül bir dalgalanma adını koyarsak yanılmış olmayız, zira 2000 yılı sonrasında dünyayı saran finansal krizlerin temel nedeni de bilginin açılan otoyollarda sınırsız ve serbestçe akması ve ucuzlamasıdır.

Dünya giderek 3. Babil çağına, belki de Babil’in ilk zamanlarına referans veren bir hale doğru akmaktadır. Mitolojiden hatırlanacağı üzere bu zamanlarda dil tektir. Bu dilin küresel karşılığı İngilizcedir. Karşılığın yananlamlarını bulmak için İngilizcenin başına ulusal dillerin mastarını koymak yeterlidir: Türkingilizce, Frengilizce gibi…

3. Babil’deki diyalog, felsefe yapmak için artık yetersizdir, çünkü felsefenin tek konusu bizzat diyalogsuzluk olmuştur.

2005