16 Nisan 2026 Perşembe

20000 Gün'e Veda II




 

 

 

 

 

 

 

 

 

9. Amblem

Göğsüme iliştirdiğimi sandım, içime geçti. Bir işareti taşımakla onun tarafından taşınmak arasındaki farkı geç öğrendim. Önce ben seçtim, sonra o beni seçti. Aynaya baktığımda yüzümün yerini küçük bir biçim aldı; çizgileri keskin, anlamı bulanık. Adım geri çekildi, sembol öne geçti. Bir süre sonra adımı anımsayanlar azaldı, işareti tanıyanlar çoğaldı. Tanınmakla bilinmek arasındaki o ince çizgide durdum. Kim olduğumu değil, neyi temsil ettiğimi soran bakışlarla karşılaştım. Sessiz kaldım, o konuştu. Konuşmadı aslında; işaret etti. İşaret ettikçe çoğaldı, çoğaldıkça beni eksiltti. Bir gün söktüm. İğne izi kaldı. Yerini kapatamadım. Çıkardığım şeyin izi, taktığım zamankinden daha derindi. Şimdi yokluğunu taşıyorum. Bir işaretin yokluğu, bir işaret kadar belirgin. İçimde dolaşan bir boşluk, bana ait olmayan bir geçmiş gibi yerleşti.

10. Ambiyans

İçeri girdim, bana bir şey oldu. Kimse dokunmadı, yine de değiştim. Işık aynıydı, masa aynı, sandalye aynı; ama aralarında dolaşan şey başka bir zamandan kalmış gibiydi. Onu görmedim, ama üzerime sinmesini engelleyemedim. Nefes alışım yavaşladı. Sesimi kısmadan konuşamaz oldum. Sanki mekânın bir hafızası vardı ve ben o hafızaya saygı göstermek zorundaydım. Uymadığımda dışarıda kalıyordum. Bir süre sonra, bana ait sandığım duyguların bile o mekâna ait olduğunu fark ettim. Oradan çıktım, ben kaldım sandım. Yanıldım. Ambiyans peşimden geldi. Başka bir odada, başka bir şehirde, aynı daralma geri döndü. O an anladım: mekân dediğim şey dışarıda değil, içimde kuruluyordu. Ve ben, her gittiğim yere kendi içimdeki o görünmez havayı taşıyordum.

11. Amiral

Denizim yoktu, yine de yön aradım. Haritalar açtım, çizgiler bana bakmadı. Ufuk çizgisi hep aynıydı; ama anlamı değişiyordu. Yaklaştığımı sandım, uzaklaştım. Uzaklaştığımı sandım, aynı yerde döndüm. Emir vermedim, veremedim. Kendi içimdeki sesler birbirine karıştı. Hangisi rota, hangisi sapma ayırt edemedim. Belirsizlikle yaşamayı öğrendim. Bazen durdum, durduğumu sandım; aslında sürüklendim. Dalgasız bir denizde bile yön kaybedilebildiğini gördüm. Kıyı yoktu, ama kıyı fikri vardı. O fikirle ilerledim. Bir gün anladım: yön dediğim şey, vardığım yer değil, vazgeçtiğim ihtimallerdi. Her seçtiğim rota, geride bıraktığım sayısız yolun sessizliğiydi.

12. Amorti

Düştüm, hemen kırılmadım. Kırılmadıkça sağlam kaldığımı sandım. Oysa darbe içimde dolaştı, dağıldı, yayıldı. Amorti dediğim şeyin, acıyı yok etmediğini, onu zamana yaydığını geç fark ettim. Zaman kazandım, kendimi kaybettim. Her çarpışmada biraz daha yumuşadım. Yumuşadıkça biçimim değişti. Ne sert kaldım ne tamamen esnedim. Arada bir yerde, belirsiz bir dayanıklılıkta tutundum. Geciken acı, unutulmuş gibi davrandı ama hiç kaybolmadı. İçimde birikerek yer değiştirdi. Bir gün doğrudan çarptım. O gün anladım: bazı darbeler ertelenemez. Bazı acılar, zamanla hafiflemez; sadece yer değiştirir.

13. Anons

Sesim başkasının ağzından duyuldu bir süre. Kendi adımı ilk kez uzaktan işittim. Bana ait olmayan bir yankıyla çağrıldım. Anons dedikleri şeyin bir çağrı değil, bir yönlendirme olduğunu anladım. Nerede olmam gerektiğini söyledi bana, nerede olduğumu değil. Bekledim. Beklemekle dinlemek birbirine karıştı. Her duyuru biraz daha içime indi. Sözcükler çoğaldı, ben azaldım. Adım tekrarlandıkça bana ait olmaktan çıktı. Bir süre sonra, duyduğum isimle yaşadığım kişi arasındaki mesafe açıldı. Bazen adım hiç okunmadı. O zaman daha çok var oldum. Kimsenin çağırmadığı bir yerde durmanın ağırlığını taşıdım. Anons bittiğinde hiçbir şey başlamadı. Ama ben, söylenmemiş bir cümlenin içinden geçer gibi yürümeye devam ettim.

14. Antre

Kapının hemen ardında durdum. İçeri girmeden önceki o dar alanda ne dışarıya aittim ne içeriye. Ayakkabılarla düşünceler aynı rafta bekledi. Üstümdekileri çıkarmakla üzerime sinenleri ayırmayı karıştırdım. Aynaya baktım, yüzüm biraz dışarıda kalmış gibiydi. İçeriye uygun bir yüz aradım kendimde. Bulamadım. Ceketimi astım, omuzlarım askıda kaldı. Birinin “geç” demesini bekledim. Kimse demedi. O aralıkta zaman genişledi. Girmenin de çıkmanın da ertelendiği bir eşikte kaldım. Orada durmayı öğrendim. Girmemekle çıkmamak arasında bir denge kurdum. Sonra bir adım attım. İçeriye değil, kendime doğru. Kapının yeri değişti. Ben ortada kaldım.

15. Aparat

Elime aldığım her şey, eksikliğimi tamamlamak için değil, onu görünür kılmak için var gibiydi. Aparat dediğim şey, doğrudan yapamadığımı dolaylı kılan bir ara yüzdü. Araya giren her parça benden bir parça aldı. İş gördükçe ben azaldım. Aletler çoğaldıkça becerim inceldi. Bir süre sonra, aparatı kullanmayı değil, aparatın beni kullanmasını izledim. Hareketlerim bana benzemedi. Kendi elimin yabancısı oldum. Sonra bıraktım. Çıplak kaldı hareketim. Eksik, hatalı ama bana ait. Aparat sustu, gürültü azaldı. Kalanla idare etmeyi öğrendim.

16. Apartman

Üst üste yaşadım. Katlar arttıkça mesafeler çoğaldı. Aynı merdiveni kullandığım insanlara dokunmadım. Kapılar kapalıydı; içeridekiler açıktı, ama birbirine değil. Geceleri duvarlardan geçen sesleri dinledim. Tanımadığım hayatlar içime sızdı. Birinin kahkahası bir başkasının susuşuna değdi. Ben ortasında kaldım. Kendi sessizliğimi kiraya verdim sanki. Asansörde gözlerim yere indi. Katlar arasında asılı kalma ihtimali konuşmaktan daha yakındı. Pencereden baktım. Her daire küçük bir sahneydi. Perdeler açılıp kapandı. Benim perdem hiç kapanmadı. Oynayacak bir şey bulamadım.

17. Aranjman

Bir şeyi olduğu gibi bırakamadım. Yerini değiştirdim, sesini ayarladım, fazlasını kestim, eksiğini ekledim. Aranjman dediğim şey, gerçeğin yeniden kurulmasıydı. Kurdukça uzaklaştım. Duyduğum bir cümleyi söylediğim bir cümleye benzetmeye çalıştım. Uymadı. Tonu kaydı, ritmi dağıldı. Her müdahale bir iz bıraktı. Dokunduğum şey, dokunduğum için değişti. Değiştikçe tanıdıklığı azaldı. Sonunda sustum. Hiçbir şeyi düzeltmeden dinledim. Eksik olan yerler daha çok konuştu. Fazla olanlar kendiliğinden çekildi. Aranjman bitmedi. Ben aradan çıktım.

18. Asansör

Kapılar kapandı. Yön belli değildi; yalnızca hareket vardı. Yukarı çıktım, aşağı indim. Katların isimleri değişti, hissim aynı kaldı. Aynaya baktım. Her durakta başka bir yüz gördüm kendimde. Kısa yolculuklar uzun izler bıraktı. Düğmeye bastım, bir şey olmadı. Bekledim, oldu. Gecikmenin ritmini öğrendim. Bir gün arada kaldım. Katların ortasında. Ne aşağı ne yukarı. Sessizlik genişledi. İlk kez durduğumu sandım; aslında ilk kez hareketi duydum. Kapılar açıldı. Aynı yere indim. Yine de başka biriydim.

19. Atölye

Ellerim konuştu, ben dinledim. Bir şeyi yapmakla onu anlamak arasındaki fark, talaş gibi döküldü yere. Atölyede zaman ölçülmedi; birikti. Denediğim her şey yarım kaldı. Yarım kalan her şey beni tamamladı. Hata dediğim şey yön verdi. Doğruyu aramadım; elimin bulduğuna baktım. Malzeme direndi. Direndikçe yaklaştım. Uyum sağlamakla zorlamak arasında gidip geldim. Bir noktada bıraktım; o da bıraktı. Birlikte sustuk. Ortaya çıkan şey düşündüğüm değildi. Ama bendendi. Bu yetti. Ellerimde kalan izler, yaptıklarımdan daha kalıcı oldu.

20. Avangard

Öne geçtiğimi sandım, arkamda kimse kalmayınca anladım. Avangard dediğim şeyin bir hız değil bir yalnızlık biçimi olduğunu geç fark ettim. Adım attıkça zemin değişti. Bildiğim yollar silindi. Yeni olanın yüzeyi tutunmadı. Bir şeyi ilk söyleyen olmakla doğru söyleyen olmak arasındaki mesafe açıldı. Sözüm erken düştü dünyaya. Duyulmadı. Duyulmayınca inceldi. Gürültüden kurtuldu. Kendime daha çok benzedi. Geriye baktım. İzlerim vardı, izleyen yoktu. Bir süre sonra sesler geldi arkadan. Yaklaştıkça ben uzaklaştım. Ön arka oldu, arka ön. Durmadım. Durduğum an başkalarının başladığı yer olacaktı. Ben yürüdükçe çizgi silindi.

 

 20000 Gün'e Veda I 

20000 Gün'e Veda I


19 Nisan 2022. Hayatımın 20.000nci günü. 

Bu sayı bundan sonra bir gezegense dünya saati hızıyla uzaklaşıyorum ondan geride 20 A bırakarak.


1. Abajur

Elli üç yaşımda bir abajurum oldu ilk kez. Ondan önce tavan aydınlatmalıydı yaşadığım salonlar. 70-80'den çok 30-40'lık ampulleri genelde tercih ederken o yarı-karanlıkta ampuller tarihe karıştı. Yağ kandilleri gibi. Şimdi doğada bile olmayan beyaz ışık hakim her yere. Geceye gündüze...

2. Afiş

Az çok yazılı olanı göstererek anlatmak daha zordur. Yazıdan daha hızlı eskir afişler. Hayatımın afişleri hiç görmediklerim, hiç yapılmamışlar oldu hep. Sinema afişlerini bundan ayrı tutuyorum. Onlar ki gösterilenidir görme şöleninin. Tüm afişsiz sinema yönetmenlerine buradan görüntülü selamlar.

3. Akrostiş

İlk harflerine baksana. Dikey de bak ve oku. Bu bulmacayla bulduğun şey bana vermediğindir, bunu anlaman için bu akrostiş. Sana doğrudan söyleseydim bana vermediklerini, söylediklerimi sadece yatay anlayacaktın. Ondandır, dikey söylüyorum ki vals, balo ve ağaçlar gibi dikey, duygusal, saygın bir aşk benimkisi, sana doğru. Devrilmeyecek hemen, ağaçlar gibi hep ayakta, sonsuza yakın ve bazen de dönmedolap gibi inmeli kalkmalı.

4. Aksesuar

Sen asla portmanto ya da vestiyer olamazdın. Sinema olamadın, tiyatro olamadın. Ve şimendifer ve otomobil. Lakin astılar seni, koydular seni. Bir tezgâh arkasına, üç ayaklı bir heyulanın üstüne bir pardösü ya da ceket olarak. Sen var ya sen bütün genel kullanılış malzemelerinin süsüydün. Film de olmadın, oyun da. Perdede siyah harflerle The End yazdığında beyaz zemin üstünde küçük bir rolün vardı genellikle. İstimin kinetik enerjiye dönüştüğü devirlerde küçük, yarı yanmış bir kömür parçasıydın tren gara her girdiğinde.

5. Akustik

Anıların şarkı söylüyor. Anımsamadıkların bir orkestranın tam ortası. Sevdiklerinin sesi çıkmıyor. Seni sevmeyenlerinin çağlayanını bir kutu kibritle söndürmeye çalışırken bir de kalkmış buna nezaket diyorsun. Biliyorsun ki nezaket senin en büyük yaran. Acılar denizinde kayıp bir ada aynı zamanda o da. Tüm iade edilmiş mektupların gibi.

6. Alarm

Ortada korkulacak bir şey yok. Ortada bir şey yok çünkü. Bu çanlar, bu ziller ve sirenler oradan geçen birkaç hayalet için çalıyor olabilir. Kuşku yüklü her zihne zili kopuk bir alarm düğmesi zimmetlendi. Alarmın çalacağını bilmek çalmasıyla eş anlamlı; sağır olduğunu bilmek duymakla eşdeğer... Sirenler, çanlar, alarm zilleri nedense çok uzun zamandır çalıyor. Bir tek duyanlara öğretilmemiş ne yapacakları. Duyamayanlarınsa hiçbir sesten haberi yok.

7. Alfabe

İkinci kez doğdum konuşmaya başlayınca. Yazmaya başlayınca ise kayboldum. Isı ve ışıkla yerimi bulabilirken bunca şey yazmak da nesi. Üstelik yazmak da değil yazar olmakla ilgili bir serüveni seçtim. Hiçbir şey olmakla, hiçbir şey olmamakla aynı anda ilgilenen bir durum. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Kaybolduktan sonra başka olasılıklardan söz edilebilir mi? Kaybolmak bir seçim değildir bir zorunlu olasılıktır en iyi ihtimalle.

8. Alkol

Aklımda yeni bir yer açmanın girişi halinde ilk onu buldum anahtar olarak. Onun spirit haliyle de ilgilenen ilimler vardı ama ben doğrudan mayalanmalarla ilişki kurdum. Damıtım jeoloji ise maya coğrafyaydı. Yolculuk uzun sürdü sıvıların ruh dünyasında. Gidebileceğim kadar aynı yolda gittikten sonra bir kavşağa ulaştım ve bu kavşak sadece bir U-Dönüş'ten oluşuyordu. Başkaca seçenek yoktu. Aynı yoldan geri döneceğimi hesaplarken sayılar ters çevrildi, ben tersyüz oldum ve aklım nihayete erdi. Dönüşün cümbüşü içinde özellikle kendime dönüşü sonunda hak etmiştim, en zor yoldan ya da dönüş yolundan.

(9-20 / Devamı var)

10 Nisan 2026 Cuma

Gören bir daktiloyum ben



Bu kitabın iki adı var.

Dolayısıyla bu kitapta iki kitap var, ama tek bir girişten geçiliyor.

Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları, kısaca URBAGA…

UBAARG ise öteki adı. Umutsuz Bir Adamın Acıları: Romantik Günlük…

İki kitap, günlükler ve çeşitli metinler halinde iç içe 22 bileşimden oluşuyor. Günlükler ve metinlerin aralarında doğrudan bir bağ yok, daha çok coğrafya ve iklim ilişkisi olarak yan yana okunuyorlar. Penelope ve Akdeniz ya da umutsuz bir adam ve onun boğuntulu günler gibi…

Adam umutsuz bir romantik ve günlüğü de acılarla dolu. Kitabın ikinci “yarı”sında ise aşka, hayata ve geleceğe dair umutları taşıyan Penelope izleri var.

Penelope, her ne olursa olsun, yaşadığımız zamanın bütün rüzgârlarına karşı duran bir güzellik ve iyilik simgesi. Onu yok etmeye ve yaralamaya çalışan bizzat aşkın ve insanın kendisi bile olsa umutsuz her adam bir romans olarak hayal ettiği yaşamında kendi Penelope’sini yaratmak ve sevmek zorunda.

Penelope ancak bu şekilde geri gelebilir, hiç gitmemiş bile olsa.

***

Gören bir daktiloyum ben. Tuvalete gitmiyorum. Ama sevişiyorum sen evde olmadığın zaman.

Misafirlerimi gece ağırlıyorum. Senin kurtulmak istediğin yanlarından birisi ya da bir karakter çöplüğü değilim. Benim büyümemi istemezsin bile.

Günlüğün sesi, iç ses ya da her ne dersen de.

Sesin yok olduğundan beri bu mikrofondan yazdığın her şey tam bir filtresizlik içinde akıyor.
Her şeyi yazabilirim. Ama görüntü yasak. Senin de yazman yasak.

İkimizin de dünyayla tek irtibatımız yalnızlığımız.

***

Şu dünyada kendinizi korumanız gereken durumlardan birisi erkek dedikodusuna, diğer de erkek duygusallığına maruz kalmaktır. Zira çoğunlukla kadına atfedilen bu iki hususta da, aslında kadınlar erkeğin eline su bile dökemez. Hele terk edilen, aldatılan, ilişkisinde mutlu olmayan bir erkeğin yakınlarındaysanız, vay halinize. Tabii ki kişisel bir yargı bu ve böyle bir erkeği anlatmada Halil Gökhan’ın başarısını yadsıyamayız. Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları isimli son kitabında Gökhan, ‘âşık’ bir adamın yaşadıklarını anlatıyor. Net olarak bir kadından bahsetmiyoruz ama burada, aşka âşık bir adam bu. Belki yıllar önce terk edilmiş hâlâ onun acısını yaşıyor, belki bizzat o terk etmiş onun pişmanlığını çekiyor. Hayat denen şu yolda, Penelope’sine kavuşmak ve mutluluğa ulaşmak için adım adım yürüyen çağdaş bir Odysseus hikâyesi aslında Gökhan’ın anlattığı. Araya alıntıladığı antik dönem eserleri ve onların değerlendirmeleriyle, hiç de antikitede anlatılan aşklara özenip Werther gibi acılar çekmememizi söylüyor aslında. Ne de olsa her kadın Penelope değil artık. Ama yanlış anlamayın, Penelope’nin gösterdiği sadakati gösterecek kadın da kalmadı gezegenimizde, erkek de.

Çağlayan Çevik / birparagraf.com