Ayşenur’un Anısına...
Sanıyorum en az bir on yıl oldu. İstanbul’da sadece yayınevimin ( kafekultur.com ) deposunun olduğu zamanlarda, ofisimi ev sahibinin satışından dolayı terk ettiğim o güzel bir yıl sonrasında, İstanbul’un bazı semtlerinde, özellikle bazı marka zincir kafelerde bir yazı yolculuğuna çıkmıştım. Yaklaşık altı-yedi yazı ortaya çıktı. Bunları da şu anda bu satırları okuduğunuz blogda yayımladım. *
Bu yolculuğa yeniden başlamayı hep istedim, ama artık altı yıldır İstanbul’da değilim. Pandemi yüzünden annemle 2020 yılının haziran ayında, onun memleketi olan Edremit’e, dede evine “sığındık” ve yaklaşık beş ay sonra o, “yine beni terk ederek” 😻 Ankara’ya, kendi evine döndü. Ben de İstanbul’a; hem pandemi yüzünden hem de daha sonra kötüye giden ekonomik koşullar nedeniyle, şimdilik oturduğum aile evinde ikametime devam ettim.
Bu özel açıklamadan sonra, aradan geçen dört-beş yıl içinde Edremit’in, Akçay’ın, Güre’nin, ona yakın Burhaniye’nin ve Ayvalık’ın geniş bir perspektifte, yalnızca kahvelerini değil, kafelerini de tattım. Aslında bu yazıyı, ilk Edremit’e geldiğimde çok sıcak karşılandığım, eski dostlarımla tekrar karşılaştığım, sohbet ettiğim kaffean’ın sahibi Ayşenur’a ithaf etmek istiyorum. Bu sene çok üzücü bir gelişmeyle kendisini çok genç yaşta kaybettik. Ona rahmet diliyorum.
O aramızdan ayrıldığı günlerde kaffean’ı bırakalı çok olmuştu. Şimdi pişmanım; o kafedeyken bu yazı yolculuğuma tekrar devam etmediğim için. Ama onun işlettiği dönemde, iki-üç yıl boyunca, orada gerçekten hem pandeminin verdiği mekansızlık, zamanın bir nevi durması algısı hem de çok güzel bir çalışma ortamım olduğu için, eski okul arkadaşlarımla tanışmamı, karşılaşmamı da katarsak, orada bir evden öte bir zaman yaşadım.
Ayşenur’un sıcakkanlı ve son derece profesyonel işletmeciliğinin yanı sıra, o dönemde daha iyi bir yer zaten yoktu. Kurulması da imkansızdı. Çünkü dünyada, Türkiye’de ve Edremit’te birdenbire bütün kartlar yeniden karılmıştı. Bu da işletme işlerini vurdu. Ekonomik düzen değişti. Şimdi ise her iş eskisi gibi yolunda gitmiyor.
Son birkaç yıl içinde, sanıyorum o işletmeci ruh tekrar Türkiye’de canlandığında, bunda mutlaka biraz emlak piyasasının durgunluğu da söz konusu. Edremit’te kafeler açıldı. Yani çok kafe açıldı; daha çok gençler için, liseliler, üniversiteliler, çalışan, çalışmayan gençler için. Edremit Parkı’nın kenarında, benim de mezunu olduğum Edremit Lisesi’nin sokağında, yeni yapılan bir iş merkezinde. Daha çok bu kafeleri yeni binalarda, yeni mekanlarda, dükkanlarda görebilecektik.
Belki de bu yüzden inşaatların kontrolsüz ve bilinçsizce gelişmesine -biraz hüzünlü gelişmesi diyeyim ben ona, çünkü Edremit hâlâ doğanın egemen olduğu bir coğrafya- Edremit Körfezi ve buradaki betonlaşmaya hâlâ bir anlam konduramıyorum.
Neyse, kafe yolculuğuma devam edeyim.
Burada açılan Lofi adlı bir kafeye gitmeye başladım. Kısa sürede ortamın aksakallı dedesi olduğumu anladım.
Tabii ki Edremit Lisesi ortaokulunda okurken, o zamanlar sekiz yıllık mecburi eğitim yoktu. Galiba ilkokul mecburiydi sadece. Ama ortaokullar açılıyordu veya uzun zaman önce başlamıştı; onlar için bina ve bağış kıtlığı yaşanırken, liselerin bünyesinde onların bir katını, iki katını ortaokul yaparak ortaokulları da hayata geçirdiler. Böylece liselerin de biraz yükü azaldı. Böylelikle eğitim başarı ortalaması arttı.
1978-81 arası üç yıl Edremit Lisesi ortaokulu bölümünde okudum, ama bir Edremit Lisesi mezunu sayıldım bu sayede. Daha sonra yatılı bir devlet okuluna gittim, Bursa’ya. Orada liseyi dört yılda bitirdim.
O sokak, okuldan çıktığımızda sosyalleşmek için Edremit Parkı’na giden en kısa yoldu. Fakat oradan giderken bir soğuk hava deposu ve mezbaha, önünden geçmek zorundaydık. Aynı bina içinde miydi iki mekân da? Aynı şirketin parçaları mıydı, tam hatırlamıyorum. Aslında mezbaha bir yana soğuk hava deposu, buz yapıp satan bir yerdi, öyle hatırlıyorum.
Onun da önünden geçip Edremit Parkı’nın çay bahçelerinde sosyalleşirdik. Okul zamanları, akşam altı yediye kadardı tüm yaşam ya da biz Akçay’da oturuyorduk, en son otobüse kadar oyalanabiliyorduk.
Benim için nostaljik, çocukluğumun, ikinci dönem çocukluğumun geçtiği bir yerdi. Nostaljik ve geçmişe dair algıların içinde. Ama üstü kat kat betonlarla örtülmüş şimdi. O yüzden görsel hafızamı kullanamadığım bir nostalji bu.
Ve kafeblog yazı yolculuğumun bu bölümünde, bu yazıda kullandığım kedi görseli de Lofi kafede çekildi.
İlk başta çok sırnaşık, sevgi pıtırcığı bir siyah kedi.
Kendisi aslında bir sokak kedisi. Fakat kafenin sahiplerinin ve müşterilerinin yüksek hoşgörüleri, hayvan sevgileri ve yüksek insanlık düzeyleriyle bunu etrafa güzel değerler olarak saçmaları, bu ortamı ve bu ortamın yaratıcılarını çok takdir etmeme neden oldu. Bu yazıyla onlara da teşekkür etmek istedim.
Kafenin genel görünümünü, tabelasını, markasını, onlarla ilgili bir anonim görseli tercih etmedim. Yapay Zekâ benden aceleci davrandı. 👇 Görsel zaten o kafeyle olan bitenlerin tam kalbi, yüreği; yani o kafedeki kültürün, felsefenin kendisi.
Benim de bağışta bulunduğum, -söylememe gerek yok- küçük bir kitaplığı da olan; gerçekten tanıtım, müşterilerin kitap alıp okuduğu, kitap okumak için de oraya gittiği ama henüz ders ve ödev için henüz gitmedikleri bir yer.

Zira Edremit’te genç nüfus artarken buna paralel olarak bu tür genç mekanların olmayışı, aslında 2024-25’lere kadar Edremit’in bence temel bir problemiydi. Herkes de kolay kolay diğer, eskiden ilçe ve belediye olan mahallelere, Akçay’a, Güre’ye gidemiyor. Hem Edremit'te hem de "yeni" mahallelerinde hâlâ bir seksenler, doksanlar karışımı Türkiye var.
Edremit’in hem demografik hem psikososyal hem de ekonomik yapısında gençlerin bu tür özgürlüklerinin hâlâ olmadığını gördüğüm için, bu yeni kafelerin açılmasına Edremit gençliği adına çok sevindiğimi saklayamam.
Gülseren pazartesiden cumaya orada oluyor. Çarşambaları da, Çamlıbel Köyü’nde yaşadığı için, yörenin en büyük pazarı olan Edremit Pazarı’na geliyor ve dönüyor.
Onunla da kaffean’da rahmetli Ayşenur’un orayı işlettiği zamanlarda tanışmıştık. Ve çok çarşamba selamlaştık, sohbet ettik. Diğer onlarca, belki yüze yakın tanıştığım insan gibi. Gülseren de şimdi kaffean’dan kalan tek arkadaşım Lofi’de.
kaffean’a, yeni adıyla müphem kafeye, neden eskisi gibi çok gitmiyorum? Bunu düşüneceğim ve yazacağım.
Pandeminin sona ermesiyle beraber eski yaşama döndükten sonra Edremit çarşısında bulunan kaffean, belediyenin aslında bir kafeler sokağı gibi planladığı, sokak taşlarını, döşemelerini özenle, ayrıcalıklı olarak düzenlediği ve canlandırmaya çalıştığı bir sokaktaydı. Belki de gençliğe yönelik bir şey yapmaya çalışmışlardı.
Ama Edremit çarşısı, pazarla çarşının birbirine bitiştiği, çok yüksek oranda kurumların, kuruluşların, derneklerin, vakıfların, avukatlardan emlakçılara, teknoloji dükkanlarından marketlere, lokantalardan hale, manavlara kadar yoğun bir esnaf baskısı altında olan bir yer. Aslında büyük bir AVM, yani şehrin içinde böyle bir bölüm var.
O yüzden gençlerin çok uğramadığı, genelde ekonomik özgürlükleri olmadığı için bankaların da çok olduğu bu bölgede gelmeleri kolay değil.
Ama Edremit’te, özellikle kışın, kapalı kalmış bir gençlik var. Özellikle Edremit Körfezi’ne dökülen Edremit Çayı’nın neredeyse yarısına kadar ulaşan meskenlerdeki ve son on beş yıl ilçenin nüfusuna damgasını vurmuş Cennetayağı'nın gençlerinden bahsediyorum.
Onlar için gene en yakın şehir merkezi, özellikle Edremit ilçesinin merkezi olduğu için, kışın ilk sosyalleşmek istedikleri yerler buralar.
Lofi kafeye dönecek olursak, belki 8-9 defa gittiğim bir yer Edremit'teki ikinci kısa süreli misafirliğimin son bir yılı boyunca. Tek sıkıntısı kışlık bölümünün uzun ve dar olması tabii. Ama bu da yapılan yeni iş merkezinin planıyla ilgili bir şey. Çünkü arsa öyle, bina da dar ve uzun.
İlk resimdeki bizim kara kedi oyuncu, zeki, çok sokulgan ama çok fazla sırnaşmaya da gelmeyen bir karaktı adeta. Siyahlığıyla, görünmeyen gözleriyle, ilk baştaki hızlı flörtözlüğü, yabancılara çok çabuk ısınması, ama onlardan çabuk soğumasıyla ilginç bir kedi.
Muhtemelen DEHB'li, yani dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bir birey. Tabii sokakta yaşayan bütün kediler zaten hiperaktivite bozukluğu olmak zorunda olmalı, hayatta kalmaları için. Ama maalesef sokakta uzun sürmüyor ömürleri. Ortalama ömürleri iki ya da üç yıl.
Edremit'e 41 yıl sonra geldiğimden beri belki yirmiye yakın, tekrar tekrar gördüğüm, isim verdiğim "kedim" oldu... Bunların on beş kadarını bir daha hiç görmedim. Balkonuma bir ara sık ziyarete gelen, 4 olsalar toplu olarak Daltonlar adını koyabileceğim, tek tek ayırt edemeyeceğim için "kara kuvvetleri" adı verdiğim üç güzel karaltı aklıma geldi birden Sonra onları da bir daha hiç görmedim.
Lofi'nin kurucusu, sahibi Selva Hanım’ın da adını anmak istiyorum.nKendisi Edremitli olmamasına rağmen yaklaşık iki sene önce ailesiyle İstanbul’dan Edremit’e gelip yerleşmiş. Belki bundan sonraki yazım, yine aynı kafe için olursa, onunla gelişen sohbetlerimizi de röportaj gibi yansıtıp koyabilirim, Edremit adına.
---
Bir kediye ne kadar uzun bakarsanız, geçmişinizin o kadarını görürsünüz.


