otomobil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
otomobil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2021 Cumartesi

Yolculuğun Zihinsel Sökümü

 

Yönün tarifsizliği, mesafenin tahribi ve zamanın kozmik teslimiyetinde çağımızın gezgininin karşısında birden çok zaman tarifesi vardır. Gezginlik, göçebelik ve seyyahlık olarak adlandırılan bu tarifelerin etimolojileri. 

Zamanın kendi kategorileri içinde bu tarifelere bir yer değiştirme felsefesinden daha çok şey bağışlaması, yolculukta sanıldığından daha çok bellek, beklenenden daha çok töz ve umulandan daha çok alternatif zaman örnekleri bulunmasına yol açmaktadır.

Keşif ve fetih objeleri geçerliliğini yitireli beri yolculuğun içeriği zihinsel bir planda kurulmaktadır. Düşüncenin; özel biçimiyle fantastik yolculuk kesitlerinin, yolculuğun zihinsel yapısına sunduğu köklü değişimler çağımız gezgini için ön plana çıkan belirleyici etkenlerdir.

Keşfin yerini alan "geçiş", fetihin yerine "kozmik ziyaret" kuşkularını getirmiştir. 1492 yılına kadar fetihe ve keşfe açık olan yeryüzü artık kozmik istilalara ve talanlara açık bir "geçiş ve ziyaret" mekânıdır.

Zamanımızın gezgini için yeryüzü tabanlı bir yolculuk, eskisinden daha çok belirsizlik, boşunalık ve yersizlikle doludur. Yolculuğun ince bir zihinsel katmana otururken kuşku yoğunluklu bir düzleme kavuşması gezgin, göçebe ve seyyah kavramlarını birbirine yaklaştırmıştır. Birbirine çok yakınlaşan bu üç kavram ancak gerçek bir kozmik ziyaretin ifşasında yüzyüze çarpışarak belki tek kavram boyutuna geçecek ve böylelikle birbirlerine "gerçekten" yardım edecektir.

Her üç kavramın da birbirlerine yakınlıklarına rağmen aralarında hâlâ mevcut olan geçişsizlik yüzünden yeryüzü tabanlı yolculuk kavramı ulaşılmazlığını sürdürmektedir.

Sözcükler tıpkı "yolculuk"ta olduğu gibi birçok anlam ve gösterge labirentlerine açılıyor günümüzde. Yolculuk sözcüğünün ki artık 1492'den bu yana onun bir "söz" olduğunu kabul etmeliyiz açıldığı labirentin sakinleri de anlam ve göstergenin ötesinde birtakım göndermelerin izini taşıyor.

Giderek karmaşık hale gelen ve kalınlaşan Tarih'in, Geçmiş'ten iyiden iyiye ayırt edilir oluşu kendisini alternatif zaman örneklerinin en başına yerleştiriyor. Tarihin içinde yolculuk için, günümüz düşüncesinin "eski" kavramını da yanına alarak Geçmiş'in karşısında başlı başına bir varoluş biçimi kurma pratiğinin eseridir, diyebiliriz. Bu yolculuğun nesnesi zihinsel bir uğraşın ötesine geçmese de sonuç olarak gövde, ayaklar ve kilometre sayacının yaptığı yolculukların saklandığı yere yakın bir yerde, yani zihinsel bir depoda her an yoruma ve nostaljiye açık bir durumda tutulmaktadırlar. 

İşte tarihçinin zorlukları burada başlamaktadır: Günümüzde giderek ayaklardan, gövdeden ve kilometre sayacından uzaklaşan ve kendini zihine vuran yolculuk pratiğinin artık zihinsel bir altyapıda oluştuğunu görmenin acı talihi. Ya da Geçmiş ile Tarih arasındaki ayrımın farkına acı bir şekilde varmak.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Çöl Sıcağında

Çöl Sıcağında


Yaz biterken ensemde korkunç bir sıcaklık hissediyorum hâlâ. Takvimlerde biter görünen yaz’ın havalara bakıldığında sürdüğünü görmek geri yürümekle eş anlamlı.
Yazları eriyen asfaltlarda biriken tekerlek izleri, kışın fren izlerinden daha fazla... Dünyanın her yerinde yazları bir çöl sıcağı kol gezerken, eriyen asfaltlar sürücülerin nefeslerini de emerek yeri bir kez daha havalandırıyor ve akşamların serinliğinde evinde birasını yudumlayanların kapısına bırakıyor.
Amerika’nın kırık bir cümlesinde Jean Baudrillard “otoyolun ve uzaklığın  büyüsünü, çölde buz gibi soğuk  alkolü ve hızı yeniden keşfetmeli” diye yazıyor. Alkolün yarattığı hız ile otoyol üzerinde tüketilen hızın birbirlerinden ne farkı var.
Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey –nesne, eşya, ev, yol, dağ- hareketsiz değil.
Her şey evrensel bir hız içinde dönüp duruyor. Her şey yer değiştiriyor.
Hele bir çöl sıcağında, ayak bileklerine biriken terlerin içinde durup kalınca bu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o anda insan hızı, yaşama direnci  ve mücadelesi duruyor; zamanın başına çökmüş olan aritmik düzen, hareketi soğutuyor. Ve çöl sıcağında soğuk bir biranın ilk yudumu gibi hareket ortaya çıkıyor, yalnız kalıyor ve otomobili bir hız ve hareket müzesi haline getiriyor.
Bir açık hava müzesi bu. Insanın değil, evrenin icadı olan hızı dünyanın her yerine götüren, seyredenin “seyredilen” olduğu hareketli bir müze.
Her müzenin içinde bulunan eşyaları yerinde tutan zamanın işaretleri şimdi birer yapıştırıcı maddeden ya da yer değiştirme nesnesinden oluşuyor.
Dünyayı anlamak için onun müzelerini ve kütüphanelerini gezmek yeterliydi bir zamanlar. Şimdi dünyanın kitapları ve anıtları, o bildiğimiz rafların ve anıtsal yapıların daha da yükseğinde ve derinlerinde. Dünyayı anlamak ve okumak için müze ve kütüphanelere gitmek yerine onları unutmak ve terk etmek yeterli.
Ama hareketin anıtsal bir özelliğe bu denli yakınlaşmasında etken olan unsur ne? Hele hele bir çöl sıcağında bir araba geçerken seyrettiğimiz “açık hava müzesinin” bize baktığını, ama aslında oradan Kristof Kolomb’un, Marco Polo’nun, hatta Ankona’lı Yakub’un da geçtiğini, onların bize hareketin içinden baktıklarını görebilir miyiz?
Çöl sıcakları buna izin verir mi?
Elbette çöl sıcağı ve hareket eden sıcak hava hareketin ve hızın bir müze olmasını engelleyemez. Çünkü bu iki terimin peşine takılanlar (seyahat tarihi, sanayi devrimi ve tekerleğin keşfi) gerçekte bizim peşimizdedir. Her şeyin devinim içinde olduğu bir dünyada unuttuğumuz bir ayrıntının peşinde kaybolmamız yerine hareket içinde olmanın çöl sıcağını takip etmemizi isterken tarihler, devrimler ve keşifler kitap raflarını iskeletlere ve anıtları mezarlıklara çeviren içgüdüye seslenmektedirler:
“Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey hareketsiz değildir.”

CİNAYET


CİNAYET

Ortada, burnu toprağa saplanmış bir otomobilden başka hiçbir şey yoktu.
Bir de bu garip manzaranın az ötesinde ölmüş bir kadın vardı. Yapılan otopside kadının ne zaman öldüğü ya da öldürüldüğü asla tespit edilemedi.Kadının üzerinde hiçbir yara izi yoktu; iç organları ise tertemizdi; ne bir darbe, ne bir iç kanama, ne de bir kalp krizi izini ele verecek bir damar tıkanması. Kadın yerde bulunduğunda, mavi gözleri bulutlu gökyüzüne zamanı bilinmeyen bir cinayetin bakışlarını veriyordu sadece. Bu bakışlarda daha çok "hiçbir zaman" sözcükleri  okunuyordu. Ama bu yorum kayıtlara asla geçmedi.
Bu tuhaf cinayet kayıtlara geçtiğinde şu şüpheli cümleler kullanıldı:
"2 Kasım 2014 günü, Saxtia'nın 100 kilometre batısındaki bir kasabanın girişindeki geniş düzlükte toprağa bir metre kadar saplanmış bir otomobil bulundu. Bir kalem gibi saplanmış görünümü veren otomobilin önünde ve arkasında hiçbir ize rastlanmadı. Az ötede, yerde ölü olarak yatan sarışın ve mavi gözlü kadın dışında."
Anıtı bekleyen bir hizmetli. Ya da toprağa dikilen bu anıt-araba için kurban edilmiş genç bir kadın.
Ölü olarak bulunan kadın için ben bunları düşünüyordum. Ama bu yorumlarımı herkesten gizledim. Çünkü  benim için ölü bir kadın -hele ki bu kadın çok ve güzelse- hayatın sonu demekti. Sadece onun için değil... Belki ölenler için başka bir hayatın başlangıcını sunuyordur ölüm bize. Ama ölen bir kadın, hele hele burnu yere hiçbir iz bırakılmadan saplanmış bir arabanın ötesinde ölü olarak yatmakta olan bir kadın bütün tinsel sınırların da ötesinde zamanımızın renklerinin tanıyamayacağı bir işaret taşıyordu. İşte bu işareti hayatın sonu olarak adlandırıyordum ben.
Hiçbir kadın bu şekilde, hiçbir iz bırakmadan ölmezdi. Zira kadınlar yaşarken bile izlerin ve işaretlerin peşinde olmasalar bile bir iz ve işaret olarak zaten yaşarlar. Hiçbir kadın saydam değildir ve her kadın ayrı birer işarettir; gökyüzünde yalnız yaşayan ve yaşlanan yıldızlar gibi...
Raporuma son olarak şöyle yazdığımı hatırlıyorum:
"Burada Isabelle Labelle yatıyor. Gözleri son kez yeryüzünü gördüğünde üstüne doğru kanatlanmış gibi uçmakta olan bir otomobil geliyordu. Ama Isabelle arabayı tam olarak farketmemişti. O, kendisini doğduğu bu küçük kasabadan kurtaracak mavi Cadillac'ı bekliyordu. Kaderi ona bu garip kazayı hazırladığında bir güç, belki de birileri onun ölümünün bir anıt değeri taşıyacağını ve ölümünün sonsuz bir tören olacağını biliyordu. Otomobil yumuşak toprakta hazırlanmış mezarına doğru burun üstü ilerlerken Onu bir başka çukura itmek yerine dünyanın yüzünde gölgesiz bir lekeye doğru sürükledi. Bıraktığı yerde artık Isabelle yerine bir ağaç yatıyordu. Ölümsüzlüğün suladığı bir ağaç."
Ama bu raporu asla hiç kimseye teslim etmedim.
Ve hiç kimsenin aklına yere saplanmış arabanın plakasına bakmak gelmedi.

Kelebek Camı


Kelebek Camı

Araba bana çarptıktan sonra hızını kesmedi. Yolun sağından saatte 120 kilometre hızla yoluna devam etti; sanki ben onun çamurluğunu güneyden eserek kesen bir çöl rüzgarıymışım gibi...
Bu hoyrat davranışına aldırmıyorum onun. Çünkü şu sırada yattığım yerde kasabamı düşünüyorum; yaşadığım yeri. Doğduğum yer bir başka kasabaydı. Oraya ben beş yaşımdayken gelmiştik. Babam demiryollarında çalışıyordu ve tayini çıkmıştı.
Bu küçük kasabaya geldiğimizde ne çok ağlamıştım. Demiryolu konukevlerinde boş yer olmadığı için, kasabanın kuzeyinden geçen otoyolun üzerindeki bu boş ev tahsis edilmişti bize. Bahçesi neredeyse otoyola açılan bu evden dışarı çıkmama annem hemen hemen hiç izin vermezdi. En büyük korkusu, oradan geçen hızlı arabaların altında kalmamdı. Bu yüzden otoyolu pencereden izler, arka bahçedeki tavuklarla geçirirdim günlerimi.
Yıllar sonra o kasabaya yeniden döndüğümde otoyol daha da genişletilmişti. Gidişli gelişli tek şerit değişmemiş ama şeritlerin genişliği artırılmıştı.
Bir kadını görmek istiyordum o küçük şehirden. Yıllarca yazışmıştık, ama ne yüzünü tanıyor ne de adresini biliyordum. Sadece son mektubundan kısa bir alıntıda yazıldığı gibi:
“Evim otoyolu geçince karşına çıkacak iki sokaktan birinkede. Hangisi olduğunu sokakların önlerine gelince anlayacaksın. Ve  beni bulduğunda iyiki gelmişim bu kasabaya diyeceksin.”
Büyüdüğüm kasabaya geldiğimde o kadının gizemini (aslında bütün kadınların gizemini) unutmuş, çocukluğumun büyüsüne kaptırmıştım kendimi. Yalnız beni en çok şaşırtan kasabanın küçülmüş görüntüsüydü. Bu görüntü giderek beni rahatsız etmeye başladı ve en sonunda çocukluğumun aslında birçok demiryolu istasyonunda yaşamaktan öte bir şey olmadığını anlamıştım. Ama en ilginci, demiryolu kıyısında yaşamadığım tek yer burası, bu kasabaydı. Ve demirden olmayan bir yoldan duyduğum korkular bu kasabada başlamıştı.

*

Ona kızmadım. Şu an teybini sonuna kadar açmış ve benim için çok sevdiği hareketli bir parçayı dinliyor bile olsa kızmıyorum ona. Hatta kim olduğunu bile bilmiyorum.
Ona kızmadım çünkü sadece oradan geçiyordu. Duramazdı. Acelesi yoktu ama otoyollar durmak için yapılmamıştır.
Yıllar sonra bir kadının peşinden geldiğim bu kasabanın tam ortasında yolun karşısına geçerken benim gövdemi bulacağını bile bilmiyordu. Hareket devam etmeli, hareket sürmeli.
İçinden hiç şüphesiz benim nasıl biri olduğum sorusunu geçiriyor. Bunu asla bilemeyecek ki... Yolun kalanında onu istediği yere götürecek olan hareketin başka bir anlamı var artık: Ovayı onlarca kilometre boyunca kesen geniş otoyol üzerinde hiç durmamış olmak. Henüz bir önceki gün ooradan geçerken, bu otoyolda hiç durmamış olduğunun farkında değildi.
Şimdi bunu biliyor. Hiç durmadı, çünkü hareket devam etmeli. Bunu kimse engelleyemez.

*

Yerde yatarken göğsümde, çekirdekleri olgunlaşmamış bir günebakan çiçeği gibi tutuyorum onun kelebek camını.


DİKİZ AYNASI


DİKİZ AYNASI

Dikiz aynasına son kez baktığımı bilmiyordum.
Hatırladığım kızıl saçlı bir kadındı. Arabasından önce kızıl saçları dikkatimi çekmişti. Sanki "60 Saniye" filminden çıkmış bir sinema yıldızı gibi (ama kesinlikle Angelina Jolie'ye benzemiyordu; ondan daha da güzeldi) bendeki gizli kilidi açmak üzere üstüme üstüme geliyordu. Dikiz aynasında yüzü büyüyor ve bense bu yüzün gerçek ebatlarına kavuşacağı yüzümde bir nefese dönüşeceği yakın temas mesafesini bekliyordum.
Pek yakışıklı biri sayılmam. Üstelik arabaya kullanmaya geçen hafta başladım. Fakat direksiyona hayatımda ilk kez geçtiğim birkaç ay öncesinin o sıcak yaz gününde bu aygıtın aslında benim için yaratılmış olduğunu anlamıştım.
Yolların üstüme üstüme gelerek sonra ikiye ayrılması... Ağaçların boyunun uzadıktan sonra kulaklarımı yalayarak kaybolmaları... Bulutlarla yarışmak... Siper camına ansızın bir kuşun çarpması... Havanın, bazen bir sis bulutu şeklinde yarılması... Rüzgarın ıslığı...
Hepsi de beni bekliyormuş meğer, bu meşinle kaplı koltuğa oturduktan sonra.
Bazıları beni direksiyonda, siyah bir arabanın içinde gördüğünde sanki yıllardır, orada oturduğum gibi bir hisse kapıldığını söylüyordu. Bunlardan biri de sevgilimdi. Yani eski sevgilim. Bu arabayı çılgınlar gibi kullanmaya başladıktan sonra, onun bana yakışmadığını düşünmeye başlamıştım. Ve onun insanı delirten yavaşlığından kurtulmak o kadar da zor olmadı.
Dün gece bitirdim bu işi. O artık hayatımda yok. Öyle birini tanımıyorum. Tanıdığımı bile hatırlamıyorum hatta.
Kızıl saçlı kadının gözleri iyice büyümüştü dikiz aynasında. Sonbaharda eşine az rastlanan bu güneşli havada neden gözlük takmadığını merak ediyordum.
Fakat birden gözler kayboldu; ya kadının arabası çok yaklaştı ya da...
Dikiz aynasından başımı ayırıp arkama baktığımda ne kadını, ne kızıl saçlarını ne de arabasını göremedim.
Başımı bu kez hemen yola çevirdim. Beni hızla sollamış olabilirdi.
Fakat yirmi metre kadar önümde park etmiş bir kamyonun kasasının oluşturduğu karanlık bir tünelden başka bir şey yoktu.
Ve bu tünelin ucunda ışık yoktu.

Dikiz aynasına son kez baktığımı bilmiyordum. Son bir kez daha dikiz aynasına baktığımda kadının gülümsediğini gördüm.

27 Ekim 2010 Çarşamba

BEYAZ GİYMEK

BEYAZ GİYMEK

Sarışın bir kadın, tren istasyonunda beni bekliyor.
Elindeki çantada üç parça beyaz giysi var ve bir de beyaz bezden bir ayakkabı.
16 yıldır beyaza hasrettim ve kurtuluş günümde, vücudumun her parçasını beyazla kapatmak istediğimi telefonda Karine’e söylediğimde güldüğünü hatırlıyorum. “Beyaz renk giyerek arınacağını mı sanıyorsun?” diye soracağını beklerken o sadece şöyle dedi:
“Beyaz... Dişlerinin rengi.”
Tren durdu.
Küçük bir kasaba istasyonunda tren durduğu zaman, Karine’in siyah çantasını gördüm.

Kurtuluş günlerinin rengidir beyaz. Savaşların ve felaketlerin siyaha boyandığını onlarla karşılaşınca anlarız. Oysa böcekler de karadır. Ve en az botlarımın lastiği kadar, izin kağıdımı imzalayan “kurtuluş” kalemim de karaydı.
Kalem imzayı attıktan sonra böceği saldılar. “Pes planus” tan ve topuğundaki kırık bir kemikten muzdarip kıdemli üsteğmen HGY’e 15 gün istirahat verdiler ve üsteğmen HGY Türkiye’de geçirmek istedi “nekahat” dönemini.

Sanki bir havaalanı: Küçük bir kasaba istasyonu ama havaalanı peronundaymış gibi uçuşuyordu Karine’in sarı saçları. Sarı bir bluz içinden taşan beyaz karnı... Sarı bluzun altına siyah bir kısa etek giymişti Karine ve istasyonun yanındaki çeşmenin yalağına tamponu dayanmış 3.20 BMW ise beyazdı.
Kurtuluş günümde beyaz bir arabayla, beyaz elbiseler içinde gidecektim özgürlüğüme doğru. Dişlerinin beyazı, demişti Karine, ama onu bir hikaye kahramanı da yapan bu sözler, bozkırı yalayıp geçen rüzgarın ıslığında tekrarlanınca Karine hikayesine geri döndü. Beyaz araba kayboldu, üç parça beyaz elbise karardı, çantanın içine gömüldü ve çanta da bir kuyunun başındaki çıkrığa dönüştü.

“Yunus Emre!”

İstasyonun beyaz zemin üzerine siyah harflerle yazılı adına bir kez daha baktım:

“Yunus Emre”

Az önce görevli de bu adı bağırmıştı.
Ankara’ya kilometreler kala bu kasabada inmek istemiştim, ama burada beni kimsecikler beklemiyordu. Yalnız başımaydım ve ne yanımda ne de çantamda beyaz bir bez parçası bile yoktu ve dişlerim sapsarıydı.

*

“Kariiin!”
Ne zamandır hiç kadınım olmadı. Elim apışaramda. Eskişehir’e kalkan minibüse yarım saat kala caminin tuvaletinde, pantalonumu indiriyorum. Sular akmıyor ama tükürüklerim var.
Kasıklarımdan boşanan alevlerle sarsılıyorum. Hiçbir kadının veremeyeceği kadar büyük bir yalnızlık içinde, çok büyük bir hazla kendimden geçiyorum.
10 dakika kadar, pantalonum sıyrılmış, dizlerim hafif kırılmış, ayakta duruyor ve baygınlığımın geçmesini bekliyorum. Trendeki tuvaletler hem çok dar hem de çok sıra vardı ve içerdeyken insana zarar veren homurtular, kokular ve sigara dumanları içinde bu zevkin aynısını alamayacaktım.
Servi ağaçlarının donattığı, serin gölgeli cami avlulularına bakan umumi helalar genellikle çok sessiz olur.
Camilerde gündüz vakti kadınların olmaması ne güzelmiş, diye düşündüm.
“Kendimle ilgilenmek.”
Böyle demişti Karine mektubunda. “Erkeğim yok artık, Paris sokaklarında 200 frankla özgürlüğümle baş başa kaldığım günden bu yana kendime bakıyorum; yani kendimle ilgileniyorum.”
Birbirimize kişisel doyumlarımızı anlatmıştık. Islak bir banyo zeminini tasvir etmişti o. “Çırılçıplakken, bacaklarını iki yana açarak, rulo haline getirdiğim kalın beyaz havlunun üzerine oturarak. O kadar,” diye yazmıştı. “Ama musluk hep akacak. Ve içerde bir buhurdandan yayılan tütsü kokusu...”
Bence cesaretimi toplayıp en cüretkar işimi anlatmıştım; “kuru vecize” adını verdiğim işi... Çöl ortasında, ama keskin ve can acıtan kum tanelerini rüzgarda savurarak, ayaklarımı kuma batırarak, dizlerime kadar –ki kasabileyim bacaklarımı kolayca- ve “kuru vecize” söylensin, bilinmeyen bir çöl şarkısı gibi:

“Kumlar uçarken bir kitap yazılır
Rüzgar içer sayfaları, yayılır
Köhne zaman çölün her yerine
Söz bitti, o halde susmayı bekle...

Deniz kıyısında gün doğmaktadır.
Rahmim! Ölüm sana acıkınca gidersin menziline...”

Fransızca’sını hatırlamadığım ama talihli bir şehir şairinin egzotik dizeleriydi bunlar.

*

Bu defteri her akşam tekrar yazmaya başlayıp, yazdığım ve yazamadığım sayfayı yırtıp öyle dalıyordum uykuya.
Artık özgürüm ama ve defteri vagonun penceresinden attığım andan bu yana daha da özgürüm. Yazmak bana iyi gelmiyor. Anlatmak ise sesim yetmediği, nefes nefese kaldığım için yorucu geliyor.
Susmak daha eğlenceli. Susunca onlar anlatıyor sen dinliyorsun.
Onlar?
Unuttuğun bir şeydir onlar. Unuttuğun şeylerin yerini doldururlar ve hatırlamaman için eğlendirirler seni. Üzüntüyle de eğlenirsin bazen. Onlar yoldaşın olur.
Onlardan kaçıyordun bir yandan, kurtuluş günüme doğru ilerlerken. Yoldaki levhalarının hiçbirinde özgürlüğüme dair bir işaret olmamıştı.
Herhangi bir levhanın bir sedir ağacından olması bile işaret sayılacaktı oysa benim için. Kurtuluş günüme kaç zaman kaldığımı hesaplayacaktım onunla. Her adımım bir aydı, geçen her saniye on yıl kadar tutuyordu.
Özgürlük sadece vagonun penceresinden yüzüme çarpan rüzgar değil, anladım bunu. Özgürlük sadece Karine’e ulaşma ihtimalim de değil, bunu da anladım. Karine bir hikayedeymiş gibi uzak tuttu kendini benden. Çünkü başka bir ülkedeydi. Daha sisli, soğuk bir ülkede ama Güney’e aitti o da benim gibi.
Benim Güney’im, Kleopatra Kapısı’nın, Cennet ve Cehennem mağaralarının, Yedi Uyurlar’ın ülkesi Tarsus’tu. Onunkisi belki Marsilya, ama hiç bunu söylememişti. Güneyli gibi duruyordu. Güneyli bir serap gibi.
“Herkesin bir Çukurova’sı vardır,” diye değiştirirken Yaşar Kemal’in sözlerini, “Herkesin bir Güney’i var” demeye cesaret etmiştim. Karine, Güney’inde oturmuyordu, bense Güney’ime doğru gidiyordum.
Güney’e doğru gitme ihtimalini gerçekleştirmede serbest oluşum; bu hareketin bir izin kağıdına, bir yıllık izin çizelgesine, bir mesaiye, bir kışla nizamına, bir hizmet kanununa, bir üniformaya, telörgülere ve rütbelere bağlı olmayışı benim özgürlüğümdü. Böyle sanıyordum.
Çünkü ben hiç zaman orada olmamıştım.

*

Tabiat bana bir rahim vermedi. Bitki olarak da doğmadım. Lahana olarak doğmak isterdim. Haşlanmış lahana haline gelip bir “sarma” olmak ve beğenilmek, birileri beni yerken.
Sonra tekrar toprağa yolculuk başlardı. Yeni bir bitkinin sapından bir erkeğin sapına yürür ve döl olarak karısını kuşatırdım ve yeniden doğardım G olarak.

“Halil Gökhan Yiğitler! 3008!”

Böyle bağırmışlardı, ama bunun yeni bir doğum olacağını önceden bilemezdim. Mario Vargas Llosa’nın “Kent ve Köpekler”ini, Milan Kundera’nın “Roman Sanatı”nı okumama daha yıllar vardı ve içinde olduğum gövde kimdi, ben kim olmak istiyordum? Nereye gidiyordum?
Bunlar o kadar önemli değil aslında ve gittiğim yer kadar olduğum yer de önemli değildi. Varolmamı önemsemiyordum. Sadece düşünüyordum. Duyularımı hapseden düşüncelerden kurtulamamak benim gerçek hapishanemdi ve bu yüzden çevremde yükselen gerçek hapishane duvarlarını fark edemiyordum.
Duvarların duvar olmasının da bir önemi yoktu. Nasılsa bir yerden kapısı olacaktı ve benim de eninde sonunda ayaklarım vardı. Ama yürümek de bir duyu gibi sarılmıştı, düşüncelerimin kelimeleri tarafından. Yürümekle sadece yolu değil geleceği de algılayabilirdim ama buna yeltenmedim.
Çünkü kapının henüz açık olmadığını biliyordum.
Bu bir görme sorunu değil elbette. Zira genellikle, bizim varoluşumuza yararlı olan kapılar gözle görülmezler. Onlara dokunmak gerekir ama elle ya da deriyle kaplı bir uzuvla gerçekleşmez bu.
Müzikle. Evet, belki. Şarkı söyleyerek ya da şiir okuyarak. Bir sandalye ya da masa üzerine çıkarak. Yani sözlerin geldiği yeri, yüksekliği taklit ederek...
Gökyüzüne baktığım sırada kapının birdenbire kapandığını duydum.