amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2019 Cuma

Kitap Yakmak

                                                  
                           



Bir yerde kitaplar yakılmaya başlamışsa 
nihayetinde insanlar da yakılmaya başlanacaktır.

Heinrich Heine (1797-1856) Musevi kökenli Alman şairi



Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 (1951) romanının yarattığı etkiler, edebiyatın gücünün de ötesinde günümüze kadar gelen birçok sosyo-kültürel tespit, kavram ve zihinsel deneyime yol açtı. Roman her bakımdan talihliydi de. Ünlü Fransız sinemacı, yeni-dalgacı François Truffaut sinema için bu romana el attığında F 451, G. Orwell'ın distopik 1984 romanıyla birlikte bir tiyatro oyununa çoktan dahil olmuştu bile. F 451 talihin garip cilvesi tam da 1984 yılında yeni bir yazılım şirketi olan Trillium ile aynı adı taşıyan bir bilgisayar oyunu için uyarlandı. Tabii ki Amerikalı siyasi aktivist ve sinemacı Micheal Moore'un Fahrenheit 9/11 belgeselini çekmesine kadar (2004) F 451 okurlarının ve okumanın da çok ötesinde kitap kültürünün en bilinen, en eleştirel ve aksiyomatik olgusu olmanın içini tamamen doldurmuştur.

Kitap yakmak. Bu sıkıcı eylemin tarihini ve krimonolojisini düşündükçe kitabın nasıl doğduğuna olan merakım giderek daha da artıyor. Bu da beni insanın dünyadaki düşünme, anlamaya dair kültürüne olan ilgimi fazlasıyla pekiştiriyor. Kitap yakmak daha büyük bir ölüm değil mi? Yakan ve yakılan için. Kitap yakıcı ya da F451'deki fütüristik itfaiyeciler, 10 Mayıs 1933'de, ilkin Berlin'de, Hitler iktidara gelir gelmez başlayan ve Almanya'nın üniversite kentlerine hızla yayılan kitap yakma eylemlerini basit bir alaylı/mektepli karşılaşmasına indirgeyebilir miyiz? Ya da yeryüzündeki tüm alet kullanan canlıların düşünsel açıdan bıçakla ortadan ayrılmış gibi iki ayrı paleo-antropolojik ve nörolojik cepheye ayrıldıklarına inanabilir miyiz gerçekten?

"Ben Thomas Mann, Maria Remarque, Erich Kästner´in yazdıklarını ateşe veriyorum."

Mayıs 1933'te Almanya'da bu olayları organize edenler, kitap yakmayı bir sembolik hareket olarak görerek bu sözlerle eylemlerini başlatıyorlardı. "Eski çağlarda olduğu gibi, ateşe temizleyici ya da hastalıktan arındıran bir güç olarak bakıldığından, kitap yakma olayında, nefret edilen Weimar Cumhuriyeti'nden kalan eserleri ve düşünüşleri ateş içerisinde yok etme amacı vardı." (1) Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels´in "Almanya´da toplumun iç ve dıştan temizlenmesi" sözlerinin yol açtığı bu eylemlere karşı Almanya´da hemen hemen hiç kimseden bir karşılık gelmiyordu. "Kitapçılar ve yayınevleri fırsatçı davranıyor, eğitimi yüksek olan halk, o dönemin gerçek karakterini ve politik durumunu gözardı ediyordu. Bunu üniversite öğrencilerinin yaptığı bir şaka olarak görüyordu. Yurtdışından gelen tepkiler de farksızdı. Çoğu bunu eğlenceli, üniversitelilerin işgüzarlığı olarak görüyordu." Bu tepkiler sanırız günümüzde de eşit ve benzeri karşılıkları olmasa da başka sosyo-kültürel nefret söylemler ve sosyo-mediolojik linçlerle kendini gösteriyor. Bu şiddetlerin gerçek aktörleri sanırız kütüphanelerin yerlerini ya da varlıklarını bilselerdi kitap yakma adına sonuç Almanya'dan farklı olmazdı.

Hitler döneminden çok önce doğmuş, eserlerini vermiş ve Alman kültürünü, edebiyatını tarihi içinde ötelere taşımış Musevi kökenli ünlü şair Heinrich Heine'nin "Bir yerde kitaplar yakılmaya başlamışsa nihayetinde insanlar da yakılmaya başlanacaktır." sözü şairlerin kâhin yönlerini bir kez daha ortaya koyuyor. Yazarların hâlâ açıklanması ve anlaşılması zor üslup ve içerik tercihlerinde elbette fizik koşulları ölçüsünde kalan olağan bir dil eyleminin sonuçlarını aramak yararsız olurdu. Kitap yakmakta bir cadı avı aramak da bu çaba kadar boşuna olur. Peki nedir kitap yakıcılarının eylemini, belirgin bir itaatkârın şuursuzluğunun ötesinde diğerlerinden ayıran neden? Sembol olmanın ötesinde kitapların dünyayı ve insanı getirdiği aşamaların akışını bu hiper-sembolik şiddet tutumuyla cezalandırmak ya da durdurmak bu şiddetsever sosyal karakter tipine ne gibi avantajlar verecek? Ya bu eylemler karşısında susanları ne yapmadıkları için suçlayabiliriz?

Kitap yakmak, çok açıkça görülüyor ki bu eylemin sorumlularınca, o ya da bu katakulliyle yeni devralınmış bir yönetimi otoriter ve totaliter bir rejime zorlamanın ani telaşıyla, en hızlı şekilde kültürel sınıfların üzerinde beklenen baskıyı yaratmanın önemli bir sembolik aracı gerçekte. Bu açıdan tarih içinde kitap yakmak en az bir uygarlığı yok etmek kadar değer taşıyor. Sırasıyla dünyanın ateşle eylem sınavında, rakibinin ya da düşmanının kültürel sınıf tedirginliğini artırıcı önemli bir silah. Fikirlerin çatışması ve tartışma kültürüyle yoğrulmuş, ilerleme ve modernliği seçmiş, yaşamına aktarmış, sonraki kuşaklara da kültürün ucunu açık bırakmış olan kuşaklara haddini bildiren bu ateşli eylem, dogmatik ilkel aklın ürettiği en "yaratıcı" marifet. Neden? Çünkü kitaplar yanabilir. Niye? Çünkü binlerce yılda milyonlarca masumu yaktılar, kitapları mı yakamayacaklar. Niçin? Çünkü bu işler böyle. Kendini asgari savunmaya almadan bilimdi felsefeydi kültürdü yok öyle. Kırılgan ve zayıf olmayacaksın. Kaleme ateşle karşılık tabii ki verilebilir. Ne sanmıştın? Türler arasında herhangi bir vicdanı ahlaki geçiş olduğunu mu? İnsan türleri olmadığını mı? Dünyanın okumuşlara, alimlere mi kalacağını? Cehaletin, kopukluğun, meraksızlığın, tinsel sömürünün ve insanın geleceğine dair büyük ilgisizliğin de şaşılası övünülesi kimlik göstergeleri olmadıklarını mı?

Kafanı o kitaplardan kaldırıp başka bir şeyle, mesela öteki karşı-tür ile, hiçbir şey olmadığı ve bilmediği halde, sadece canlı olduğu nefes aldığı ve ne olduğunu bilmediği için de hayranlık ve beğeni ilişkisi kurmaman yüzünden takındığın kibrin, o kitaplarının yakılarak cezalandırılacağını hâlâ anlamadın mı?

İtalyan devletinin 18 yaşına basan herkese kitap almak ve sanat etkinliklerini izlemek kaydıyla 500 € verdiğini yakın zamanda öğrendiğimden ve daha birçok şeyden beri kitapların daha yazılmadan yakıldığını düşündüğüm bir dilde yazmanın yanmak olduğunu da artık çok iyi biliyorum.


(1) Nazilerin Kitap Yakma Eylemi 70 Yaşında, dw.com






17 Kasım 2015 Salı

Kıyamet geliyor!


Kıyamet geliyor,
Birazdan son bombalar da patlayacak üzerimizde. Çölde bilinmeyen bir benzin istasyonunda tek katlı her yeri ahşap ve kağıttan yapılmış lejyona doluşup toz fırtınalarının geçmesini bekleyeceğiz.

Kıyamet geliyor,
Orda daha güvenli olacak her şey. Geçmişi asla hatırlamayacağız ve bu yüzden korkmayacağız hiçbir şeyden. Ne kadar çok şey görmüş ve biliyorsak o kadar korkaktık.
Bütün bunlar yazılıydı bileceğiz ve bütün bunları bildiğimiz yazmıştık bir kitaba; bütün çölde o kitabı ararken unutmuş olacağız bütün sözleri ezberlemiş olduğumuzu.

Kıyamet geliyor,
Bu kendine durup bakma ve basit ahlakımızı sürdürme oyunu olmayacak. İyilikler uğruna dünyayı ne hale koyduğunu mu görmezden geleceksin şimdi o sıkıştırılmış kağıttan kalende?
Kendini daha iyi hissedince basit ahlak korunmuş mu olacak ve geçmiş olacak çıkardığın savaşın casus belli'si?

Bunu hep söylemek istedin aslında. Kıyamet geliyor,
O gelmeden önce. İlk bomba atılmadan önce. Bunun bir yazgı olduğunu söyleyen bir kutsal kitap bulmuştun ve orada yazıyordu: "Gün gelir ve ışıktan ordular yağar yere inen savaşa."
Tam olarak böyle yazıyordu, ama sen bunu yanlış çevirdin bilerek.

Kıyamet geliyor.
Hiçbir zaman güneşin daha sıcak olmayacağı bu kıyamet en uzun ateş gününü de getirecek beraberinde.

Temmuz 2015

9 Eylül 2014 Salı

Çok satanlar kitaplar çok okunuyor mu?


Bizi hayvanlardan ayıran şeyin okumak olduğunu öğrendiğim gün okumayı bıraktım. Bunu bugün anlıyorum.
Hayvanların da okuduğunu anladım: Koku, tat... Belki daha az renk, ışık, ama evrimlerindeki tesadüflere bayılmamak elde değil onların. En dengesiz ve değişken çevreleri olarak onların gerçek evrimi biz insanlarız.
Yazarken böyle haritanın rasgele başka bir ucundan konuya girmelere de bayılıyorum. Yüzbinlerce kitapla tıklım tıklım dolu olan bir kütüphaneden bir kitap seçip alır gibi. Belki de öyle bir kütüphanem olmazsa bir daha asla okumam. Yazarları, kütüphanecileri, belediye başkanlarını ve kültür bakanlarını tehdit ediyorum açıkça. Bana o okuyacağım kitapların gömülü olduğu büyük kütüphaneyi bulun getirin.

Aynı soruyu birçok fiil için sorabiliriz.
Ya Bunlar Gerçekten ......... mu? olarak bir şablon koyalım hatta ortaya.
Peki buradan varacağımız sorun ne?
Hiçbir sonuca neden artık eskisi kadar güvenmiyoruz? Neydi araya giren? Eskiden de güvenmiyorduk, varsayıyorduk.

Okumayı, istediğimiz cevaba uygun şekilde tarif edersek -biraz akıl karışılığı yaratarak- olur bu iş. Yani sevmediğimiz içeriklerin aslında okunmadığına herkesi ikna edebilirim öyle değil mi?

Bir içeriği bazı nedenlerle sevmeyiz: Konular, türler ve yazarlar bizi açıkça çekmez. Geçerli, mantıklı nedenler de olmayabilir bunlar. Açıkçası ya yıldızlarımız uyuşmuyordur ya da bir noktada kesişmiyoruzdur.
Bu, o tür ve yazarların kötü oldukları anlamına gelmez. Aksine bir de bol tüketiliyorlarsa başlar çalmaya çanlar. Daha çok sinir olur ve öfkeleniriz onlara, onları okuyanlara ve gözümüzün içine bakıp "bugün bunlar okunuyor" diyenlere, demek isteyenlere...

Geriye tek bir silah kalıyor: "Ya Bunlar Gerçekten Okunuyor mu?" diye sormak. Şimdi geldik mi o kavşağa? Yerine göre okurun, işimize göre yazarın, kimine göre de zamanın beğenilmediği, burun kıvırıldığı ana...
Bir dakika... Biz niçin okuyoruz ki? Başkalarının ölçülerini neden karıştırıyoruz işin içine? Biz sakin sakin ....'mizi, .......'müzü, .....'muzu okurken (yazar isimleri özellikle vermedim ama anlayanlar anladılar bence) A'nın B'nin, C'nin çok tüketilmesi bizi neden rahatsız ediyor. Bence ediyor, şu sebeplerden:

-İyi okur olduğumuza dair düşüncemizde sarsılma olma tehlikesi
-İyi okurun sayıca çok ve iyi kitabın sayıca fazla olduğuna inanmama eğilimi
-Kültürel bir ortam içinde kitap, yazar ve içerik soluduğumuzu düşünen, sosyo-kültürel ayrıntılara, ayrımlara dikkat eden bir takıntılılık içinde olma
-Vasat ve sıradanı kültür alanından kovma isteği
-Gelişime, çağdaş, etik, estetik ve modern yaşama; daha iyi ve güzel olan inanca bağlılıklarımızın kalıcı bir ilişki olduğuna dair derin arzu

A, B ve C gerçekten okunmasın istiyoruz. Yalandan, imrentilerle ve markacılık histerisiyle... Onlarda düşünsel derinlik ve aydınlatıcı unsurlar bulunmasın istiyoruz. Bir tür okumadan "onları biliyoruz"... Sanatsız sözler ve sözsüz bir yazı sanatıyla devşirilmiş başı-boş kitaplar hepsi de öyle değil mi?
Bir trenle giderken yerin ve rayların durup trenin hareket etme kuralının geçerli olmasını istiyoruz değil mi?
Ama yakışıyor mu bunca kültürel entelektüel amaca ve arzuya bu kuralcılık? Asker gibi ne o, soldan sağa okunacaaak oku!
Kültür dediğin ya büyük bir boşluksa savrulmaksa, kaybolmaksa?
Eskiden sorardı yazarlar hep bir ağızdan "Ey okur neredesin?"
Şimdi hep bir ağızdan soruyoruz: "Ey yazar neredesin?"

Arkakapak.com



7 Nisan 2012 Cumartesi

Neden her şey Amerika'da geçiyor?

Nerden bileyim?

Ama anlamak istiyorum.
Sadece Amerika'yı izlerseniz bu izlenime kapılmanız çok normal, demem gerekiyor burada.
Eğer soruyu "her şey neden Amerikalıların başına geliyor" diye sorsaydınız o zaman cevap "çünkü senaryoları onlar yazıyor" olacaktı.
Bize göre Amerika diye bir yer var, ama Amerikalılara göre dünya diye bir yer yok: Dünya eşittir Amerika. Her şey Amerika'da geçiyor, çünkü her şey orada imal ediliyor.
Ediliyordu, madde olarak... Ama daha sonraları buna rüyalar da katıldı. Avrupa ve dünyanın kalanını dünya savaşlarına sürükleyen bütün nedenlerin tam karşıtı hayaller, beklentiler ve idealler... Din, ekonomi, yönetim konusunda Avrupa'da olanın ve yapılanın tam karşı kutupları Amerika'da "american dream" olarak adlandırıldı. Bu rüyayı belki de en iyi Türkler anladı -görmeyerek- zira dev sanal ansiklopedi Wikipedia'nın Türkçe'sinde amerikan rüyası 377 harf karakteri kadar tanımla yer bulurken, İngilizce'sinde bu tanım 23.709 karakterle kendini buluyordu.

O rüyayı biz gördük

Görmeye de devam ediyoruz. "American dream" deyince herkes 1.000.000 USD, Florida sahillerinde villa, malikane, süper hızlı otomobillere sahip olma hayali görüyor. Garsonluktan milyonerliğe, temizlikçilikten Hollywood yıldızlığına giden mesafe iki metro durağından daha kısa ve daha da önemlisi bu mesafe mümkün. Amerika bunu herkese kanıtladı. Dünya Amerika'yı, amerikan rüyalarını görmek için orada yaşayan, beklentiden kıvranan insanlar topluluğu olarak görürken, Amerika'da ise bu rüya çoktandır görülüyor. Avrupalı duyarlılığa göre rüya, psikanalizin önemli bir konusuyken Amerika'da pragmatik psikanaliz en trendy rüya konusu.
Amerika, tam da Avrupa'nın tersine insan ruhunu parçalamıyor, onu toplumu açıklamak için daha sonra toplayıp hapsetmiyor. Tam aksine insan ruhu rüya görmüyorsa toplumu defalarca parçalayıp, çekirdek rüyanın ayarlarını düzenliyor ve bundan sonra şehirleri, eyaletleri, ulusu ve devleti tayin ediyor. Avrupa iki yüzyıldır rüyaları analiz ederken, Amerika analizlerin rüyasını görüyor.

Amerikan rüya sineması

Bu rüya nasıl görülüyor?
Çok da karmaşık değil aslında.
Sadece Amerika'ya düşen göktaşları ve sadece orayı tercih eden uzaylıları hepimiz yakından tanıyoruz. Son yıllarımızı sarıp sarmalayan apokaliptik bilimkurgu filmleri, dünyanın sonu felaketlerini çeken zombi sineması... Vampir romanları, fantastik kurgu filmleri... Bunlar ve benzerleri Amerika'nın görmeye devam ettiği rüya kategorileri yalnızca. İşin daha da derininde bu rüya sinemasının sadece bir sahne perdesi olduğunu görüyoruz. Daha da derinlerde samimi olarak Amerika bu rüya sinemasını kendi dinsel ritüeli, ekonomik sarhoşluğu ve başkanlık zaferleri olarak resmen yaşıyor. Orada sadece bir güç, imparatorluk, zorbalık görmek isteyen avrupai bakışların hepsinde biraz eksiklik, kötü yerde konuşlanmışlık var cidden. İyi-kötü, doğru-yanlış eksenleri üzerinden Amerika'yı sonsuza kadar beğenebilir ya da nefret edebiliriz. Bu onu iyi anladığımızı asla göstermez.
Her şey her zaman Amerika'da geçer. Bu iyi ya da kötü değildir.
Bu bir rüyadır.
Sadece.







3 Aralık 2011 Cumartesi

Çöl Sıcağında

Çöl Sıcağında


Yaz biterken ensemde korkunç bir sıcaklık hissediyorum hâlâ. Takvimlerde biter görünen yaz’ın havalara bakıldığında sürdüğünü görmek geri yürümekle eş anlamlı.
Yazları eriyen asfaltlarda biriken tekerlek izleri, kışın fren izlerinden daha fazla... Dünyanın her yerinde yazları bir çöl sıcağı kol gezerken, eriyen asfaltlar sürücülerin nefeslerini de emerek yeri bir kez daha havalandırıyor ve akşamların serinliğinde evinde birasını yudumlayanların kapısına bırakıyor.
Amerika’nın kırık bir cümlesinde Jean Baudrillard “otoyolun ve uzaklığın  büyüsünü, çölde buz gibi soğuk  alkolü ve hızı yeniden keşfetmeli” diye yazıyor. Alkolün yarattığı hız ile otoyol üzerinde tüketilen hızın birbirlerinden ne farkı var.
Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey –nesne, eşya, ev, yol, dağ- hareketsiz değil.
Her şey evrensel bir hız içinde dönüp duruyor. Her şey yer değiştiriyor.
Hele bir çöl sıcağında, ayak bileklerine biriken terlerin içinde durup kalınca bu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o anda insan hızı, yaşama direnci  ve mücadelesi duruyor; zamanın başına çökmüş olan aritmik düzen, hareketi soğutuyor. Ve çöl sıcağında soğuk bir biranın ilk yudumu gibi hareket ortaya çıkıyor, yalnız kalıyor ve otomobili bir hız ve hareket müzesi haline getiriyor.
Bir açık hava müzesi bu. Insanın değil, evrenin icadı olan hızı dünyanın her yerine götüren, seyredenin “seyredilen” olduğu hareketli bir müze.
Her müzenin içinde bulunan eşyaları yerinde tutan zamanın işaretleri şimdi birer yapıştırıcı maddeden ya da yer değiştirme nesnesinden oluşuyor.
Dünyayı anlamak için onun müzelerini ve kütüphanelerini gezmek yeterliydi bir zamanlar. Şimdi dünyanın kitapları ve anıtları, o bildiğimiz rafların ve anıtsal yapıların daha da yükseğinde ve derinlerinde. Dünyayı anlamak ve okumak için müze ve kütüphanelere gitmek yerine onları unutmak ve terk etmek yeterli.
Ama hareketin anıtsal bir özelliğe bu denli yakınlaşmasında etken olan unsur ne? Hele hele bir çöl sıcağında bir araba geçerken seyrettiğimiz “açık hava müzesinin” bize baktığını, ama aslında oradan Kristof Kolomb’un, Marco Polo’nun, hatta Ankona’lı Yakub’un da geçtiğini, onların bize hareketin içinden baktıklarını görebilir miyiz?
Çöl sıcakları buna izin verir mi?
Elbette çöl sıcağı ve hareket eden sıcak hava hareketin ve hızın bir müze olmasını engelleyemez. Çünkü bu iki terimin peşine takılanlar (seyahat tarihi, sanayi devrimi ve tekerleğin keşfi) gerçekte bizim peşimizdedir. Her şeyin devinim içinde olduğu bir dünyada unuttuğumuz bir ayrıntının peşinde kaybolmamız yerine hareket içinde olmanın çöl sıcağını takip etmemizi isterken tarihler, devrimler ve keşifler kitap raflarını iskeletlere ve anıtları mezarlıklara çeviren içgüdüye seslenmektedirler:
“Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey hareketsiz değildir.”