mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2026 Cumartesi

L'ye Mektuplar



AD

Bu adın gizli tutulması gerekir.
Bir korkunun adı bu. Bir geri çekilmenin, bir suskunluğun ve birçok söylenin. Korkuyu anlatırken bir yay boşalıyor ve tutsaklığın adı anılıyor. Çok söylemişizdir bunu. Bir o kadar da susmuşuzdur, dilimizin altında tuttuklarımızı söyleyecekken.
Her şey bir son ve ondan sonra gelecek bir başlangıç içindi.
Çünkü yeryüzünde hep aynı kapsamda dönüyordu bu.
Her şeyin temelinde bir kabuk bağlatmak ve bir gerekçe bulmak yatıyordu. Unutmadan bunun da bir gerekçesi olduğunu söylemeliyim. HER ŞEYİ BİR GÖLGEYLE TAMAMLAMAK ZORUNLULUĞU adı altındaki gerekçe bu işte.
Önceki yazdıklarıma anlaşılmaz ama güzel, diyorsun.
Güzel, beni zorluyor. Beğenin anlamana yardımcı olacak.
Her şeyi anladığında beni eski yerimde bulamayacaksın.
Belki hiç bulamayacaksın. Hiçbir yerde.
Anlaşılmamakta yatıyor olabilirim. Anlaşılmaz olduğum sürece sana ulaşıyor ve sürüyor olabilirim.

G.


A D I M

İnan, yaptıklarımız, soğukluğumuz ya da sıcaklığımız, gerçek ve doğrular, görüntülerimiz, yapaylıklarımız, zorlanmalarımız, doğumlarımız, açılar, ölümler, kırışıklar, üzüntüler ve yine acı.. hiç önemli değil. Tüm bunların inan, hiç bir önemi yok. Yokoluşa bir adım kala da olsa, son yudumları da  olsa doğrular,  yaşama ilişkin hesapların döküleceği o belirsiz son gün saplantılarının, son ya da sondan bir önceki kuşağın başını çekiyor da olsak, gerçekleştirmemiş ve üstelik hiç de yaklaştırmaya  çabalamamış olsak yüzümüzü evrensel görevlerimizin yanına, üstelik hep ceza çekmiş ama hiç suç  işlememiş olsak, yargıları birbirine dolaştırmış, hep kavramların yağıyla kavrulmuş, unufak beklentilere bile sığınmamış, yalnız bugün ve bir sonraki bugün için yaşamış da olsak hiç önemli değil, inan.

G.


B U G Ü N

Dokunulmadığı sürece zamanca ilintisiz yaşayan küçük kaypaklıklarla derialtının işlenmesine ses çıkarmayan, yarın ve sonrasını beyninin zarsız, sonunda bir gün öncesinin buğusunu saatlerden silip kazıyarak yeniden çıkaran bugün’le tanıştım. Bu anın altı çizilmeli mi? Oysa sorulara gereksinimi olmayan biri -bu bir zaman belirteci bile olsa- varlığı ve çeperinde yoğunlaşan geçiciliğiyle aşınmaya dayanabilir ve alt çizgilere bir daha asla gereksinim duymazdı.

G.

C A N   Ç E K İ Ş M E

Şimdi geri çekilme zamanı. Bir saatin kıvraklığı kadar bile yakın değilken bir kıyıya, buradayım, diyebildim. Bu kazanç mı sence… geri çekilmelerde ortaya konan bir oyunsa, kalıcılığı nereye kadar deneyebilir, ılımlı ölçültlerde ? Oyun, içtenliği inkar etmez mi; gerçek yaşama öykünmek yalancılık değil mi? Yaşamak, yaşamak derken ikinci özneyi hep atlıyoruz. Suçlarken de  hep ilk çoğul öznede takılıp kalıyoruz.. Duraksamalarımız yaşamın tutukluğu karşısında sözü açılmamış gerçek başarılar mı yoksa? Nereden biliyoruz içimizdeki kıpırdanan ruh taneciklerinin bizim olduğunu? Yakalayabildik mi ; koştuk mu peşindem; tutukevi mi olduk bu tanelere, yalnızca… Sonuncusu gerçek paydalarda tartışmasız doğru biliyorum. Bu taneciklerin çevremi sardıklarını gördüm, yanıldıklarını, yanlış gövdede, ısrarlı olduklarını işittim ama niye izin verdim girmelerine? Kapıyı gösteremezdim. Kapı yoktu onlar için. İçeriden dışarıya açılan bir kapı yoktu en azından. Dış kapılarsa hep kilitliydi.
Hep kapalı. Hep yoklardı. Hep yoklar. Varolan, dışlanan, sorulmayan bendim. Sonraları karşılaştım ilk özneyle. Sonraları sevdim. Bırakandım.

Ölümlü olduğum doğru. Daha fazla ileri gitmeyeceğimi biliyorum.
Yelkenler çürük bir bezden yapılmıştı, biliyordum.
Ve hiç bir yolculuktan geri dönmedim, biliyorsun.

G.

 
Ç A Ğ R I

Sesinin değişmediği, beklentilerle kavrulan bir eşiğe döndügü tınıyı bekliyorum.
Hiç beklememiş olmanın yalancı gururu bu. Bir ağaç; yıldızların sönüklüğünü algılamış; hiç doymamış bir ıslaklık.
Üstüme çevrilen okların, burgaçların farkındayım. Endişesizliğim burada noktalandı ilk kez.
İlk kez, buluşmanın yansımalarından bu noktada sıyrıldım.
Çağrıyı işittim.
İlk kez yanılan benmişim gibi. Sonra bir gemi, dedim. Yalnız bir gemi yeter. Varsıllığa. Gökküre. Eşilmemiş bir kum. Üstünde yitik denizciler ve taşlar.
Sonunda bu ses de eskidi.
Sensizliğe döndüm.
Yokluğa gerisin geri.

G.



1989-1990

16 Ağustos 2023 Çarşamba

İstanbul'a İlk Mektup'a Yanıt






Aradın.

En son ben aradığım için işte bak sen de kaçtın.

Sürem bittiği için bana ayrılan dinlence salonunda yatıya da kalmam gerekti ve seninle o vapur iskelesi kahvesi balkonunda ateş gibi bir havada deliler gibi buhar soluyup çaydanlık üfleyerek kahve içtik.

Sohbet nasıldı hatırlamıyorum, çünkü orda ben yoktumla orada değildim arası bir yerdeydim, sen çiçekler ararken bir çocuk yeteneklerini keşif festivaline.

Çok az şehrimiz oldu olmasına fakat elimizdeki neden bu kent. Bir İstanbul ve bu mektubu ben ona yazdığım ilk mektuba karşı bir yanıt olarak yazarken "Hayat geçti! Hayat geçti!" diye bağırmak istiyorum bu kentten Ankara'ya giden her trenin, ekspresin ardından.

Seni aramayı unutmadım hayır. Seni aradığımı unuttum.

Seni sevmeyi unutmadım. Seni sevdiğimi unuttum.

Seni öpmeyi unutmadım. Beni öptüğünü unuttum.

Bazen geliyorlar. Kalan yokken. Kalıcı hasar ve hasat tespiti yapmalı demeye dilleri varmıyor. Sözlerinin ardında yürek yakan masum aşk arayışları.

Aynı peronda bile değiliz 


Temmuz-Ağustos 2023



14 Şubat 2018 Çarşamba

Sevgililer Günü için mektup 2



Sevgili Sevgililer Günü

Altı yıl sonra yeniden karşındayım. Senden özür beklerken, özür dilemek istiyorum şimdi. İyi ki varsın. Fakat artık uzak bir dostumsun. Banaue pirinç terasları gibi bilinmeyen, ama mevcut bir uzak yersin benim için. Sesim bu sebeple sana güzel gelebilir. Aldanma.

Altı yıl önce ben 44 yaşındayken sana fena kızmıştım. Çünkü uslu birisi sayılmazdım. Örneğin toplama çıkarma biliyor, ama ne evimi ne de hayatımı toparlayabiliyordum; hayatımdan çıkması gerekenler konusunda da klişe eylemim genelde aynalar üzerinden kendime hep çıkışları göstermekti.

Aradan geçen zamanda ne değişti dersen; bence sen değiştin 14 Şubat. Hani tam 24 saat değil de 23 saat 57 dakika 43 saniye olduğundan da eminim; sen tam olarak sen değilsin. Aşkın metaforusun sen, yani aşkmış gibi yapan aşk. Başka nasıl anlatabilirim seni.

Lütfen kızma, az sonra özür dileyeceğim. Suçlu tabii ki ben değilim. Nasıl olabilirim? Suç cehennemse suçlu Tanrı'dır diyen bir yalvaç tanıyorsan söyle bana; ona aşkı sormalıyım, çünkü ben aşkın bendeki anahtarını kaybettim. O anahtar ki , sadece bende olduğu konusunda beni ikna etmişti. Tek maharetinin bu olduğunu elbette söyleyemem, ama nedense diğer yetenekleriyle o bir kadın olsaydı bile gerçekten ilgilenmezdim, çünkü ben eşyanın bir insan olduğunu düşünebilirim ancak. Yeteneğim bu kadar. Ve kadını kimin yarattığını bilmiyorum, ama beni Aşk yarattı bunu çok iyi biliyorum.

Beni yaratan Aşk, doğduğum gün başımda bana en sevecen ve sorumlu bakan bir çift göze neden adil davranmadı. Aşkın adaletsiz olduğunu söylemem için bir dava açmış olmam gerekiyor ona. Aşkın davası olmaz da derler, buna gerçekten inanmalı mıyız? Unutsak daha az acı çeker ve daha az zaman kaybederiz.

Bazen içine bir kitap kaçmış gibi olur ya bilirsin bu hissi... Bence Aşk'ın içine soneler kaçmış olmalı. Hani şiir sanatının heceli ve serbest vezin arasında duran o müthiş şiir biçimi.

Aşkın şiiri olsaydım gözyaşıyla yazılmış bir sone olmak isterdim.

Sevgili Sevgililer Günü 1

12 Şubat 2012

P.S. O soneyi 2019'da yazdım daha sonra.