16 Eylül 2026 Çarşamba

Kıskançlık

Aishti SS14


“Perdeyi örterek işe başlıyorum. Kâğıtta tam 7 hareket -ya da kendi deyimimle işlem- yazıyor:

-Perdeleri çek.
-Koltukları ört.
-Aynaları gizle.
-Kapıları kapat.
-Işıkları söndür.
-Her yer karanlık olsun.
-Onu görmesinler.”

Onu görmedikleri zaman hayat daha da kolaylaşıyor. O bir buhar bulutu gibi sımsıcak sarıyor içimi. İçine girince dünya nimetlerinden arınıp zevkin ta içine, tadına dalıyorum. Kaygan bir yolculuk sırasında her yanımı titreten o çıldırtıcı kenarlar...

Bir eşyadan söz eder gibi oluyorum. Ama maddi bir tutku, bağlılık değil bu. Onun bir eşya gibi olması, yaşamaması, bana dokunamaması, beni hissetmemesi beni asıl yaşatan ve ona bağlayan en büyük neden.

Ona hep yukarıdan bakıyorum. Bu zamanlarda beni görmüyor.

Tarif edilemeyene yaklaşmak tehlikelidir ama bu biraz da onun gibi olmak gibidir. Bu yüzden onunla aramızda hep belirli bir mesafe var. Bu, özlemi oluşturan ve aşkı nesneleştiren “platonik aralık”tan daha açık daha uzak bir şey.
Onu hatırlamak: Çok uzak bir fiil. Ben ona kelimelerden daha yakınım, anlamlardan daha açık ve ifadelerden daha tutarlı.

Bu çok yakın aşk, bu dipsiz uçurum beni yıkıyor. Beni ben yapan şeyin aynı zamanda beni mahveden (canıma okuyan) şey olması aşkı tutsaklık ve büyük acılar mertebesine ulaştırıyor.

Kıskançlıklarımı hep saklamayı tercih ettim. Kıskançlıklarımı belli etmenin başkalarına üzüntü vereceğini düşündüğümden yaptım bunu. Günün birinde gördüm ki kıskançlık ötekine doğrultulmuş bir silah ve yine de yaralar içindeyim. Her yerimden yaralanmışım. Bir kişisel eğitim cilvesi.

Bazıları için aşk ilişkisi yaralarla ilerler. Bu kanlı görüntü kara sevdanın kartografyasıdır onlar için ve benim asla yerim yoktur bu haritada. Onlarla aynı kıtada oturmam.

İtiraf ediyorum: Üzüntüler ve pişmanlıklar içinde kendimi kaybetmekten korkuyorum aslında. Ve bunun adına hep şöyle dedim sanki: Kendimi eğitmek ve yeteneklerimi geliştirmek. Kendimi eğiterek kıskançlıklarımdan kaçabileceğimi sandım.

Belki bu büyük bir yalandı. Aşkın doğasından kaynaklanan bir çürümeyi adlandıracak olursam şöyle diyebilirim: Her şeyin ve herkesin ilerlediğini sandığı bir dünyada hiçbir yere gitmeyen bir adım.

Kıskançlığın bir çürüme olduğunu düşünüyorum. Parçalara ayrılmanın, kabuklarından sıyrılmanın, yaralanmış iç kısmın açık havayla, mikroplarla, ruhun doğasıyla karşılaşmasının başlangıcı olarak...

Çürümekten neden kaçtığımı hepiniz anlarsınız. Ölümden kaçıyorum ve bir o kadar da kıskançlıktan. Öldüren kıskançlık yoktur; kıskançlık zaten öldürür. İçindeki müziği, yaşı, çocuğu, fahişeyi, avcıyı ve avı da...

Yerine hiçbir şey geçemiyor. Tedavisi yok. Buna karşılık madde ve eşya aşkını kıskançlıkla karıştıranlar içinse her zaman bir çıkış yolu ve kurtuluş var.

Yazmak ve yalan söylemek birbirlerinin kardeşi iki fiil. Sürekli reddettiğim ve kaçtığım bir şey hakkında yüksek perdeden sözler söylemek benim için o kadar imkânsız ki...

Duygusal eğitim dediğim zaman bir eşyadan söz eder gibi oluyorum. Ama maddi bir tutku, bağlılık değil bu. Onun bir eşya olması, yaşamaması, bana dokunamaması, beni hissetmemesi beni asıl yaşatan ve ona bağlayan en büyük neden.

Onun canlı olmaması, ölü olması. Beni ona bağlayan en büyük suç.

*

Benden kıskançlığın doğasına ilişkin büyük sözler bekliyorlar. Ondan kaçıyorum. Bundan daha büyük bir söz olabilir mi? Avından kaçan biri gibi davranmak isterdim ama burada av benim.

Büyük sözler yerine sesler. Büyük Sesler.

Dur gitme! Yapma! Sensiz ne yaparım!


2 Eylül 2026 Çarşamba

“Kalanların Sanatı: Aşk”



 1.

Oğlumun kolaj ödevini birlikte yaparken ona yardım etmek yerine yıllar önce gene koca bir çocukken eğlenmek için uğraştığım bir meşgaleyi tekrarladım. Bu kolajı yaparken makasın ve yapıştırıcının kamuflaj elbise ve botlar gibi birbirinden ayrılmazlığı bellekle ölümü hatırlattı bana.

Önce bellekte ölüyoruz, sonra onu bekliyoruz. Bunun gibi aşk da aynı etkide bizi sınıyor. Önce öldürüyor –iyi anlamda- sonra kalanlardan (kesik nefes, ölgün gözler, dermansız bacaklar ve hep çekilen burun) bir sanat eseri yaratmaya çalışıyor.

Geriye kalanlar; geride kalanların birleştirmeye çalıştığı “kalanlar” sanatın ölü yanında bir ayçiçeği gibi duran, henüz bozulmamış, açılmamış bir enginlik. Açılmamış zarf gibi duran her bellekte oluşan heyecan önce şunu gizler: Birisini unuttuğumuzda bellek, kapalı bir eylem yerine getirir… İki ayrı deniz seviyesinin ortasında gemileri taşıyan ve onlara diğer denizi açan kanal kapakları gibi bellek her yeni kişide başka bir yoğunluk, tuz, bitki örtüsü ve coğrafi karmaşıklık… Yeni kulaçlarla ve bedenle yüzerken bu bilgilerin en egzotik kokuda sadece toplanması yeniliğe karşı verilen ilk tepkiyle kendini bulur: Bayılma.

Yeniler bayıltır, kendinden geçirir.

2.

Onunla ilk karşılaştığımızda G harfinin çepeçevre sardığı bir galeride 2 harf daha bir araya geliyordu: A ve B. A oydu, B ise kaçtığım bütün harflerden oluşan ben.

Beklemenin B’si

Onu beklerken onu beklemiyordum aslında. Kendimi bile bilmiyordum. Kaderin atlıları -bütün dünya edebiyatında bu ordudan geçilmez- galeriyi boydan boya geçiyordu ve nal izleri yerine şarap bardaklarını sayıyorduk. Her yudumda unutuyorduk, aslında hiçbir yere gitmiyoruz. Onu beklemekten başka hiçbir yere…

Ben’in B’si

André Breton Nadja adlı kitabında, yıllar önce kaleme aldığı Ayçiçeği adlı bir şiirinde sözünü ettiği kadınla yıllar sonra gerçek hayatta karşılaştığını anlatır. Paris, Halles semtinde geçen şiirde bir kadından bahsedildiği (André’ye göre Nadja benim içinse A.) rivayet edilir ve aynı kadını André Breton daha sonraları aynı semtte eliyle koymuş gibi bulur. Sürrealizmin “nesnel” tesadüf olarak adlandırdığı böyle bir şiir yok elimde, ama bütün tesadüfleri kıskandıracak bir harf var.

Şiirini çok önce yazmış ve Ben’in bütün algılarını kilitleyen A’nın yüzünde aşkın bütün harfleri ve geleceğin alacakaranlığı okunuyor.

Derken o geldi. Ama ben orda mıydım. Oraya gitmiş miydim, bunu anlatamam. Onu sadece gördüm, ama bu yetmiyor.

3.

Geride kalanların tesellisidir aşk. Birisi gitmeden aşk olmaz. Ve bütün bunları kalanların da gidenlerin de bilmemeleri gerekir. Aşkın gündoğumu için.

***


Ayçiçeği

        Pierre Reverdy’ye


Yaz biterken Halles’den geçen gezgin kadın

Ayak parmaklarının ucunda yürüyordu

Umutsuzluk, büyük ve güzel yılanyastıklarınını göğe yuvarlıyordu

Ve el çantasında tuzluklardan suretim vardı

Bir tek tanrının vaftiz anası içine çekti onları

Uyuşukluklar bir buğu gibi açılıyordu

Sigara içen köpekte

İçin ve karşı, nereye girdiler

Onlar genç kadına kötü bir gözle bakabilirdiler

Güherçilenin kadın büyükelçisiyle bir işimiz vardı

Ya da düşünce dediğimiz siyah fonda beyaz eğrinin elçisiyle

Fenerler kestane ağaçlarında usulca yanıyordu

Gölgesiz hanım Pont-au-Change’da diz çöktü

Gît-le-Coeur Sokağı, pullar eskisi gibi değildi

Gece vaatleri sonunda yerine getirilmişti

Gezgin güvercinler, hayat öpücükleri

Tam anlamların tülleri altında mızrak yemişler

Bilinmeyen güzelin göğsünde birleşiyorlardı

Paris’in göbeğinde bir çiftlik büyüyordu

Ve samanyoluna bakıyordu pencereleri

Çıkagelmişler yüzünden kimse oturmuyordu orda ama

Hortlaklardan daha çok adandığı bilinen çıkagelmişler

Bu kadına benzeyenler yüzücek gibiydi sanki

Ve aşkın içine biraz da kendilerinden katacaklardı

Onları içlerine atacaklar

Hiçbir duyumsal gücün tutsağı olmadım ben

Ve böylece Étienne Marcel heykelinin dibinde bir akşam

Kül kalıntılarında öten cırcırböceği

İşbirlikçi bir göz kırpıp bana

Geç André Breton, dedi.


 (Türkçesi: HG)

 

18 Ağustos 2026 Salı

Sana

Hikaye Pini görüntüsü 
 
Sana bir ad bulmalıyım
Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad
Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında
O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı
Olmadıklarımı da

Sana bir ses buldum
Çiçeklerin içinde ararken adının yerine
Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda
Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı
Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda

Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum
Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor
Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında
Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi
Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında

İnanmalısın… Bir adam niçin vardır
Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur
Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada
Tutar damlaları ona kavuşur gibi
Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında

Ben hiçbir şey söylemedim
Fakat sen anladın
Neredesin sensizliğimin ortasında
Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın
Yoksun ama buradasın hep burada

Uyansam akşam olacak geç kalacağım
Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe
Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya
De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman
Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha

Eskilerde bir suyun başında nöbette
Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu
Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca
Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın
Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda

Sana bir ad bulmalıyım
Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat
Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında
Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan
Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda

Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz
Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir
Her nefesine bir çocuk adı adadığımda
Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer
Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha

Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte
Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız
Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da
Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak
Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara

Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum
Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde
Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha
Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi
Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada

Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın
Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun
Büyüdüğünü görüyorum sonra
Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için
Binlerce kez teşekkür ediyorum sana

Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede
Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule
Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda
Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz
Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta

Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası
Buradayım derken bütün şehirler
Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla
Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi
Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça

Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim
Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok
Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça
Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım
Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında

2007

8 Ağustos 2026 Cumartesi

L'ye Mektuplar



AD

Bu adın gizli tutulması gerekir.
Bir korkunun adı bu. Bir geri çekilmenin, bir suskunluğun ve birçok söylenin. Korkuyu anlatırken bir yay boşalıyor ve tutsaklığın adı anılıyor. Çok söylemişizdir bunu. Bir o kadar da susmuşuzdur, dilimizin altında tuttuklarımızı söyleyecekken.
Her şey bir son ve ondan sonra gelecek bir başlangıç içindi.
Çünkü yeryüzünde hep aynı kapsamda dönüyordu bu.
Her şeyin temelinde bir kabuk bağlatmak ve bir gerekçe bulmak yatıyordu. Unutmadan bunun da bir gerekçesi olduğunu söylemeliyim. HER ŞEYİ BİR GÖLGEYLE TAMAMLAMAK ZORUNLULUĞU adı altındaki gerekçe bu işte.
Önceki yazdıklarıma anlaşılmaz ama güzel, diyorsun.
Güzel, beni zorluyor. Beğenin anlamana yardımcı olacak.
Her şeyi anladığında beni eski yerimde bulamayacaksın.
Belki hiç bulamayacaksın. Hiçbir yerde.
Anlaşılmamakta yatıyor olabilirim. Anlaşılmaz olduğum sürece sana ulaşıyor ve sürüyor olabilirim.

G.


A D I M

İnan, yaptıklarımız, soğukluğumuz ya da sıcaklığımız, gerçek ve doğrular, görüntülerimiz, yapaylıklarımız, zorlanmalarımız, doğumlarımız, açılar, ölümler, kırışıklar, üzüntüler ve yine acı.. hiç önemli değil. Tüm bunların inan, hiç bir önemi yok. Yokoluşa bir adım kala da olsa, son yudumları da  olsa doğrular,  yaşama ilişkin hesapların döküleceği o belirsiz son gün saplantılarının, son ya da sondan bir önceki kuşağın başını çekiyor da olsak, gerçekleştirmemiş ve üstelik hiç de yaklaştırmaya  çabalamamış olsak yüzümüzü evrensel görevlerimizin yanına, üstelik hep ceza çekmiş ama hiç suç  işlememiş olsak, yargıları birbirine dolaştırmış, hep kavramların yağıyla kavrulmuş, unufak beklentilere bile sığınmamış, yalnız bugün ve bir sonraki bugün için yaşamış da olsak hiç önemli değil, inan.

G.


B U G Ü N

Dokunulmadığı sürece zamanca ilintisiz yaşayan küçük kaypaklıklarla derialtının işlenmesine ses çıkarmayan, yarın ve sonrasını beyninin zarsız, sonunda bir gün öncesinin buğusunu saatlerden silip kazıyarak yeniden çıkaran bugün’le tanıştım. Bu anın altı çizilmeli mi? Oysa sorulara gereksinimi olmayan biri -bu bir zaman belirteci bile olsa- varlığı ve çeperinde yoğunlaşan geçiciliğiyle aşınmaya dayanabilir ve alt çizgilere bir daha asla gereksinim duymazdı.

G.

C A N   Ç E K İ Ş M E

Şimdi geri çekilme zamanı. Bir saatin kıvraklığı kadar bile yakın değilken bir kıyıya, buradayım, diyebildim. Bu kazanç mı sence… geri çekilmelerde ortaya konan bir oyunsa, kalıcılığı nereye kadar deneyebilir, ılımlı ölçültlerde ? Oyun, içtenliği inkar etmez mi; gerçek yaşama öykünmek yalancılık değil mi? Yaşamak, yaşamak derken ikinci özneyi hep atlıyoruz. Suçlarken de  hep ilk çoğul öznede takılıp kalıyoruz.. Duraksamalarımız yaşamın tutukluğu karşısında sözü açılmamış gerçek başarılar mı yoksa? Nereden biliyoruz içimizdeki kıpırdanan ruh taneciklerinin bizim olduğunu? Yakalayabildik mi ; koştuk mu peşindem; tutukevi mi olduk bu tanelere, yalnızca… Sonuncusu gerçek paydalarda tartışmasız doğru biliyorum. Bu taneciklerin çevremi sardıklarını gördüm, yanıldıklarını, yanlış gövdede, ısrarlı olduklarını işittim ama niye izin verdim girmelerine? Kapıyı gösteremezdim. Kapı yoktu onlar için. İçeriden dışarıya açılan bir kapı yoktu en azından. Dış kapılarsa hep kilitliydi.
Hep kapalı. Hep yoklardı. Hep yoklar. Varolan, dışlanan, sorulmayan bendim. Sonraları karşılaştım ilk özneyle. Sonraları sevdim. Bırakandım.

Ölümlü olduğum doğru. Daha fazla ileri gitmeyeceğimi biliyorum.
Yelkenler çürük bir bezden yapılmıştı, biliyordum.
Ve hiç bir yolculuktan geri dönmedim, biliyorsun.

G.


Ç A Ğ R I

Sesinin değişmediği, beklentilerle kavrulan bir eşiğe döndügü tınıyı bekliyorum.
Hiç beklememiş olmanın yalancı gururu bu. Bir ağaç; yıldızların sönüklüğünü algılamış; hiç doymamış bir ıslaklık.
Üstüme çevrilen okların, burgaçların farkındayım. Endişesizliğim burada noktalandı ilk kez.
İlk kez, buluşmanın yansımalarından bu noktada sıyrıldım.
Çağrıyı işittim.
İlk kez yanılan benmişim gibi. Sonra bir gemi, dedim. Yalnız bir gemi yeter. Varsıllığa. Gökküre. Eşilmemiş bir kum. Üstünde yitik denizciler ve taşlar.
Sonunda bu ses de eskidi.
Sensizliğe döndüm.
Yokluğa gerisin geri.

G.



1989-1990

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Penelope ve Umutsuz Adamların Yolculuğu



Bu kitabın iki adı var.

Dolayısıyla bu kitapta iki kitap var, ama tek bir girişten geçiliyor.

Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları, kısaca URBAGA…

UBAARG ise öteki adı. Umutsuz Bir Adamın Acıları: Romantik Günlük…

İki kitap, günlükler ve çeşitli metinler halinde iç içe 22 bileşimden oluşuyor. Günlükler ve metinlerin aralarında doğrudan bir bağ yok, daha çok coğrafya ve iklim ilişkisi olarak yan yana okunuyorlar. Penelope ve Akdeniz ya da umutsuz bir adam ve onun boğuntulu günleri gibi…

Adam umutsuz bir romantik ve günlüğü de acılarla dolu. Kitabın ikinci “yarı”sında ise aşka, hayata ve geleceğe dair umutları taşıyan Penelope izleri var.

Penelope, her ne olursa olsun, yaşadığımız zamanın bütün rüzgârlarına karşı duran bir güzellik ve iyilik simgesi. Onu yok etmeye ve yaralamaya çalışan bizzat aşkın ve insanın kendisi bile olsa umutsuz her adam bir romans olarak hayal ettiği yaşamında kendi Penelope’sini yaratmak ve sevmek zorunda.

Penelope ancak bu şekilde geri gelebilir, hiç gitmemiş bile olsa.

***


Gören bir daktiloyum ben. Tuvalete gitmiyorum. Ama sevişiyorum sen evde olmadığın zaman.

Misafirlerimi gece ağırlıyorum. Senin kurtulmak istediğin yanlarından birisi ya da bir karakter çöplüğü değilim. Benim büyümemi istemezsin bile.

Günlüğün sesi, iç ses ya da her ne dersen de.

Sesin yok olduğundan beri bu mikrofondan yazdığın her şey tam bir filtresizlik içinde akıyor.
Her şeyi yazabilirim. Ama görüntü yasak. Senin de yazman yasak.

İkimizin de dünyayla tek irtibatımız yalnızlığımız.

***

Şu dünyada kendinizi korumanız gereken durumlardan birisi erkek dedikodusuna, diğer de erkek duygusallığına maruz kalmaktır. Zira çoğunlukla kadına atfedilen bu iki hususta da, aslında kadınlar erkeğin eline su bile dökemez. Hele terk edilen, aldatılan, ilişkisinde mutlu olmayan bir erkeğin yakınlarındaysanız, vay halinize. Tabii ki kişisel bir yargı bu ve böyle bir erkeği anlatmada Halil Gökhan’ın başarısını yadsıyamayız. Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları isimli son kitabında Gökhan, ‘âşık’ bir adamın yaşadıklarını anlatıyor. Net olarak bir kadından bahsetmiyoruz ama burada, aşka âşık bir adam bu. Belki yıllar önce terk edilmiş hâlâ onun acısını yaşıyor, belki bizzat o terk etmiş onun pişmanlığını çekiyor. Hayat denen şu yolda, Penelope’sine kavuşmak ve mutluluğa ulaşmak için adım adım yürüyen çağdaş bir Odysseus hikâyesi aslında Gökhan’ın anlattığı. Araya alıntıladığı antik dönem eserleri ve onların değerlendirmeleriyle, hiç de antikitede anlatılan aşklara özenip Werther gibi acılar çekmememizi söylüyor aslında. Ne de olsa her kadın Penelope değil artık. Ama yanlış anlamayın, Penelope’nin gösterdiği sadakati gösterecek kadın da kalmadı gezegenimizde, erkek de.

Çağlayan Çevik / Hürriyet


8 Temmuz 2026 Çarşamba

Küçük Kitap Fuarlarının Büyük Tiyatrosu


1.

Anadolu'yu karış karış gezen çilekeş ve bir o kadar da tutkulu turneci tiyatrolar vardır. Şehirler, kasabalar beldeler değişir onlar için ve değişmeyen tek şey ise o sezon başarıyla, büyük özverilerle "oynadıkları oyun"dur.

Her türlü gerici karanlığa, engellemelere rağmen tiyatro böylelikle halkın kültürel sağlığında güzel ve etkili bir onarıcı, sağaltıcı olarak yer etmiştir.

Yaşasın Tiyatro! Ve bağışla bizi Tiyatro, Tiyatrocu. Belki o çok kızdığın "oyun", "tiyatro" mecazlarından yararlanıyoruz yine. Sahne sanatları terimleri üzerinden halkımız ve yetkililer çok daha doğrudan anladıkları için bizi bağışlayın tüm sahne sanatları paydaşları.

Asıl konumuza şimdi gelmek istiyoruz; ne var ki bazı engelleyici terimler, sözler dolaşıyor beynimizde. İlk önce onları açıklasak, açıklığa kavuştursak çok daha iyi olmaz mı?

İlki: Ülkemizde kültür ve kitap adına işlenen büyük kültür kusurları, kabahat ve suçları var şiddet sırasıyla. 

Sonra: Bu suçlar ve kabahatler, kültür "kurumları" ve kurumsallaşmış yani şöhretin -paranın da- dibine vurmuş, doymaz kişilikler eliyle işleniyor.

Sonuç: Bu kişisel/kurumsal kusur, kabahat ve suçların yerel ve ulusal, özel ve kamusal işbirlikçileri var. Çoğunlukla cehaletten, oldukça görmezlikten, bazen de umursamazlıktan bu cürüm şölenine doğrudan ve dolaylı katılım yarışı içindeler hepsi de. Motivasyonları farklı farklı olsa da akıl tutulmaları, şuur kayıpları ve şehvetengiz yanılma, sapma coşkuları gerçekten çok endişe verici.

Bu mecrada daha önce yazmıştık. (*)

Daha da yazacağız. 

Kitap çok önemli. Hatta tek önem arz eden yol arkadaşımız hayatta. Belki de Aquinolu Tommaso'nun "Tek kitaplı adamdan kork." dediğinden beri. Kitap ülkemizde gazete eklerine ya da özel/kamu yönetimlerinin insafına bırakılmayacak derecede kritik, stratejik bir kültür sorunu. Kitap, her şeyden önce bir mal değil. Bir kültür denizfeneri. Bir rehber. Bir arkadaş. Yalnızlık yoldaşı. Ve yazar da en büyük empati kurbanımız. Okuduğumuz her şeyde birini diğerine vurduğumuz, yargıladığımız, eleştirdiğimiz ve sınırsız sonsuzca yararlandığımız başka bir soyut düzenek var mı hayatımızda?

Sürekli yalan ve abartı yankıları fışkırtan ekranlar mı? Artık neye ve kime hizmet ettiklerini bilemediğimiz medyalar mı? İçinde haber, içerik ve yazılardan başka her şeye rastladığımız gazete, dergi ve internet yayınları mı ? Hangilerini seveceğiz ve güveneceğiz artık?

Hiç unutmamalıyız:

Bir sorun, eğer üzerine bir kitap ya da kitaplar yazılmadıysa henüz tartışılmaya açık değildir. Her türlü yargısız ve vicdansız infazlar ancak böyle önlenebilir.

Bir konu, eğer hakkında kitap düzeyinde bilgi, yorum ve analizler çıkmadıysa henüz söylentiden ibarettir. Aklınıza her gelen konuda, hakkında tezli-antitezli kitaplar okumadan hüküm veremez, görüş bildiremezsiniz.

Düşünce ve duygu dünyamızdan bu iki örneğe benzer daha yüzlerce örnek verebiliriz kitabın ayrıcalıkları adına. Bu örneklerin sonuncusu ise hiç kuşkusuz aşağıdaki cümle olmalıdır:

Bir insan, eğer değerlerini, eğitim ve öğrenimlerinin ötesine çıkarak kitaplar aracılığıyla ölçüp tartmadıysa o henüz insan değil bir canlı oluşumdur.

İlk örneklerden kısa bir kuple deneyelim:

Diploma vb belgeler, meslek vs konumlar, okul vd kurumlar kitapla gerçekleşecek kültür için bir giriş bile değildir.

"Peki o zaman sosyokültürelekonomik (SKE) tüm normların dışında hangi kitapları okumalıyız, okuyacağız" benzeri soruların  en az birkaç yüz  kitap okuduktan sonra anlamsızlaşacağı zaten görülecektir.

Buradan yatay bir radikal geçişle metropoller dışına biraz çıkalım. 

Taşra.

Neydi taşralar. Uzaktı ve gitmesek de hep bizimdi hani. Kolay lokma; bilincin, bilginin, deneyimin sıradan ve vasat hali.  Gerçekten de öyle mi? Akıl ve duruşları karşılaştırıldığında taşra ile metropol birbirlerinden ayrı ve farklı hatta merkez ve çevre olarak görünürler ki aralarındaki neden-sonuç ilişkisini düşünmek bile gerçekte ikisinin de iyi-kötü polisçi olduklarını gözler önüne serer.

Metropol yani büyükşehirler taşraların yetenekli, mahir ve "akıllı" seçilmiş kişilerinden oluşur. Bir de maceracı ve romantik olduklarından ötürü büyükşehre itilenler ve sürgün edilenler vardır ki maceralardan başarı, romantizmlerinden ise ideal ortaya çıkarmak gibi bir gizli sürgün halini içten içe yaşatarak kendi periferilerinden seçilmiş akıllıların bir nevi av alanlarını doldurmaktan öte gidemezler genellikle. 

Metropolden ilk önce romantik sürgünler memlekete dönerler, yalnız başınalarsa. Onların avcılarıysa, yani "beslenme" piramidinin en tepesindekiler çoktan memlekete daha önceleri gelip giderek orada iş, çevre ve imkan tutmuşlardır; yani iki yönlü sürgün için her iki yerde de bir temize çekilme ve arınma kalmamıştır.

Gerçekte her iki tipiklik de sürgün edilmiştir: Tek farkları bunu örtme becerilerinin yansıdığı kişilikleridir. İşte taşraya metropol başarısı sonrası gelip gidenlerle, memleketine sürgün edilmiş romantizmlerinin esiri olarak dönenlerin yolları çok şekilde, eski akran ve arkadaş, kuşaktaş olmasalar da sık sık kesişir, çıkarlar çatışır ve çoğunlukla memleketine asla temelli dönmeyen, orasının nostaljik coğrafyasını tamamen terk etmiş kişilikler büyükşehirde olduğu gibi dar alanda da sefil romantikleri avlamaya, onlardan zaman ve zemin çalmaya devam ederler. İşte bu av kesişmelerinin sahnesine rahatlıkla Küçük Yerlerdeki SKE Temaşaların Büyük Tiyatrosu deniliyor. Bu yazı dizimizin de temel meselesi budur. 

Elbette ki avcı ya da av olarak doğarız biz insanlar. Nerede olduğu önemli değildir. Av her yerdedir. Gerçekler de hiç değişmez.


(sonraki bölüm: 2. Büyük Fuarların Küçük Tiyatrosu / çok yakında)

Kitabın Gezi'si ya da 8. Kadıköy Kitap Günleri 


25 Haziran 2026 Perşembe

Bazı Kitaplarımı Yazmamalıydım ve Bazı Kitapları Okumamalıydım


Aslını ve ustanı unutma

Bu yerde yazmaya başlarken kısa ve öz bir mesajı nasıl vermem gerektiğini düşündüğüm zaman bu sözü yazmıştım. Önemli bir söz, ama bunu ben yazdığım için ve henüz tarihteki haklı yerimi almadığım için henüz değerli bir söz değil. İnandığım şu ki usta ile köken arasında bir tercih sorunu asla yaşanmaz. Kimse ustasını seçemez kökünü seçemediği gibi. Bu benzeşme kimseyi usta ya da çırak yapmaz.

Bazı kitaplarımı uzun süren öfkelerin etkisinde yazdım. Bazı kişilerin yazar olup olmaması gerektiğine inandıktan ve bunun için sınırsızca uğraştıktan sonra bu durumu taşıyamayacaklarını anladığımda uzun öfkelere kapıldım. Bu işlerde savaşa asker seçercesine, salt görünen özelliklere göre karar veremezsiniz. Aynı zamanda tarihin ve koşullu bir tarih olan geleceğin de içinde yer alacak fikir çivilerini en uygun yerlere çakmak zorundasınızdır. Gelecek öyle çoğunun bilinmezliğinden yararlanageldiği bir bahane değildir. Gelecek çok açıktır. Sadece hataya  karşı çok açık ve duyarlıdır. İşte ben de geleceklerini elimde tuttuğum, kendim de dahil olmak üzere birçok sanat erbabının seçimlerine karışırken ve yönlendirirken bazı hatalar yaptım.

İtiraf ve itham ediyorum

Burası bir mahkeme olsaydı iftira da edebilirdim. İftira atılmaz, edilir. Yargının konusu olan iftira, ortaya konmuş ve yerleşmiş olan sözü etkilemez, ona gidişi geciktirir, engeller sadece. Söz, gerçeğin en güçlü bileşenidir. İtiraf da etsem itham da etsem, sözünü ettiğim sanat erbaplarının gerçeklerine de müdahale ettiğim için pişmanım aslında. Uğruna savaştığım birkaç kavramdan birisi olan iyilik adına önemli deneyimlere, derslere açılan bir kapıyı da aralamış oldu bu pişmanlık aslında bende. Kendimi çok suçlamasam da derinden derine kırılmış olduklarını hissettim bazı kişilerin, yaptıklarım yüzünden. Zamanın akışı üzerinde bir etkim yoktu, ama geçiş sıralarını bilerek-bilmeden değiştirdiğim kişilerden belki de geride kalmış olanları küstürmüş olabilirim. Başarıları geri çevirmek istemediğimiz gibi hataları da geri çevirmek, geri göndermek isteseydik bu çok şey değiştirir miydi acaba? Başarılara bir imza, hatalara ise leke muamelesi yaptığımız için bir şeyleri değiştirme gücünden uzakta olamaz mıyız? İtham edici bu soruların cevaplarının gayet güzel itiraflarım olabilme olasılığını saklı tutuyorum tam da burada.

Esinlenme bir yetenek midir yoksa gerçekleşmemiş bir şike teşebbüsü mü?

Bu ara başlığın bir yazı konusu olduğunu düşünürken birdenbire bu yazının içinde kendi yerini bulmuş olduğunu görüyorum. Bundan sıkılmıyorum, çünkü artık yazı yazmakta değil bitirmekte zorlanıyorum. Zira yazı başlıkları, yazı hızımdan daha fazla beni yoracak derecede oluşuyorlar ve deyim yerindeyse bir depo gibi birikiyorlar.
Depo demişken, yeteneği sonsuz, sınırsız bir depo olarak da tanımlamak istiyorum. Yetenek, belki de ne olduğunu tam olarak saptamadan en üst derecede kutsadığımız parlak ifadelerden biri hayatımızda. Yetenekli çocuk, kabiliyetli kız, üstün zeka... Kökeni, kaynağı nereden gelirse gelsin bağını asla sormayız. Bu yüzden de sıralamanın en başında yer alıyor yetenek. Bir tür batıl inanç olarak...

Esinlenmeyi "ilham perisi" kültüyle adlandıranlar ve buna halen devam edenlerin yetenek tanımları elbette farklı olsa gerek. Yetenek onlar için dış kaynaklı bir şey olmalı. Nörologlar başta olmak üzere bilimden yana olanlar ise içten yanan bir boya küpünde ısrarlılar. Eğer gerçekten de periler varsa, desteklediğim ve desteklemeye devam ettiğim sanat erbapları için ben bir peri terbiyecisi ya da avcısı olmalıydım. Yok eğer bu yazarlar sürekli içten yanıyorlarsa ben de ateşe kömür atan ter içinde bir işçi olabilirim.
Her iki durumda da adres ve ona göre benim duruşum aynı. Her durumda sorgulanan ya da çekim merkezi olan yetenek, obje ve süje olarak "yazar arkadaş"ımızda yerini alıyor zaten.

Öyleyse benim derdim ne?

Aslında kimseyle bir derdim yok. Tek sorun zaman. Zamanın yargısı daha çok. En az konuştuğumuz kadar sustuğumuz için de değerli, önemli ve suçlu olabiliriz. Ben susarak görüşlerimi ifade etmek yerine konuşarak eylemde bulunmayı ve çoğunlukla da pişman olmayı seçtim. Birisi pişman oldukça kimse kariyerinde yükselmez, fakat zamanın yargısı olgunlaşır ve daha isabetli hale gelir. Sık sık hataya düşmekten, birilerinin yazarlık kariyeri hakkında yanılmaktan, yanlış ata ve kazaya oynamaktan, dolayısıyla durmadan pişman olmaktan korkmuyorum. Belki de gelişim dediğimiz şey, ancak ilerledikçe bulabildiğimiz doğrularla gerçekleştirdiğimiz bir olgudur.
Artık hiçbir şey okumuyorum. Sadece bakıyorum. Okuma gözlüğüme yeni ayarları eklemedimse de bakışlarımı geliştirdim. Yeni ve daha fazla kitap ve yazarla ilerlediğini ve kendi doğrularına yaklaştığını düşünenlerin aksine artık ne söylediğim yerine hala konuşup konuşmadığıma bakanların karşısında zamanla alkıştan tahlile onaydan muhalefete birçok konumu anlatan bakışlar üzerine çalışıp onların gerçek eylemlerim olduğunu düşünmeye başladım.

Doğru şekilde, yönde ve önemlisi sürekli olarak gelişmenin tek derdim olduğunu düşünüyorum şimdilerde.



5 Haziran 2026 Cuma

Çocuk Partisi İktidara !!!

Huckleberry Finn filminden (1974)

Bir çocuk kalbi unutur, ama asla affetmez. 
José Mauro de Vasconcelos, Şeker Portakalı

Çocuk partisi nedir?

Çocukken hep çocuk kalmakta kararlıydım. Şimdi nasıl yaşlılığı bilmiyorsam -ve yaşlılar da genç olmayı bilmiyorlarsa, ki unuttuklarını düşünüyorum hep, Orson Welles'in I know what it is to be young şarkısı ne derse desin- o zaman da yetişkinliği bilmiyordum.

Yetişkinlik, çocukluğun kapısını çalan kötü bir haberdir. Haber, onu alınca eskisi gibi olamayacağınıza dairdir. Yalandır. Buna inanın inanmayın, ama kapıyı açtıysanız haberin tuzağına düşmüşsünüzdür.

Bu yüzden yetişkinler hep çocuklara kapıları açtırırlar, çünkü onlar da bıkkınlıkla sabırsızca o kötü haberin bir gün bir an önce gelip çocukların hızla büyümesini isterler.

Çocukluğunuzu terk edemezsiniz, ama kurtulabilirsiniz ondan: Kaçarak.
Kaçanları hepimiz biliyoruz: Oyunun en güzel yerinde oyuncağını alıp gidenler, topunu alıp gidenler; toplarımızı kesilmesine neden olan ve hep dışlandığını düşünen kenar çocukları; zevkle sokakta oyun oynarken dışardan gelip kıskançlık içinde oyunlarımızı bozanlar, bilyelerimizi gasp edenler. Bu küçük yaşın yetişkinliğine çok erken teslim olmuş kaçaklar yetişkinlik safsatasını direğine bayrak çekip gölgelerini bir ömür boyu çocukluklarımızından eksik etmezler.

Çocuk partisi nasıl kurulur?

Çocukken, Çocuklar Partisi genel başkan adayı olarak -çünkü henüz seçimlere girmemiştim- bu gerçeklerin farkındaydım. Bunları unutabileceğimi de biliyordum, ama günün birinde, belki de şimdi, hatırlayacağımdan adım gibi emindim.

Bu konu hakkında bir gün yazmak, Çocuklar Partisi'ni kurmak ve iktidara gelmek ya da çember çevirmek  kadar önemli benim için. Gittiğim her seçim mitinginde, liderlere muzip bakışlar fırlatırken, günlerinin sayılı olduğunu, iktidarımıza çok az kaldığını söylerdim içimden, hınzırca. Ben küçükken, siyasi partilerin televizyonu, erişim ağı ve sosyal medyası seçim meydanlarıydı. Liderler mecburen gençlerden seçiliyordu, çünkü bütün ülkeyi hakkıyla gezmek için fazla yorulmamaları gerekiyordu. Öte yandan başkanı ve seçmenleri çocuk olan bir partide kim yorulabilirdi ki? Aksine gece gündüz demeden sürerdi kampanyalar; ağaçlarda, parklarda, futbol arsalarında, su birikintilerde, saçak altlarında, arka bahçelerde ve okul bahçelerinde. Eminim, milli eğitim bakanı rekabet amacıyla okul saatlerini uzatır, haftasonları da ders koydurturdu parti çalışmalarımızı engellemek için. Ya da içişleri bakanı çocuk polislerini, adalet bakanı ise çocuk mahkemeleri devreye sokarlar, bu mini devrimi önlemeye çalışırlardı "demokratik" ölçüler içerisinde. Asla kışkırtmalara ve casus faaliyetlerine kapılmaz, içimizdeki hainleri kırmızıya boyayarak ya da suyla ıslatarak deşifre ederdik. Oyunlarımızı bozanlar olasılıkla içimize sızarak çocuk rolü yapmak suretiyle gizli taktik ve tedbirlerimizi yetişkinlerin partilerine bildirmek isteyeceklerdi hiç kuşkusuz. Buna engel olmaya tenezzül bile etmezdik, zira her akşamı ve geceyi zaten ebeveynlerimiz olan ve doğduklarından beri aynı partiye oy veren yetişkinlerle yaşadığımızdan bize dair her türlü bilgiyi almaları her zaman an meselesiydi.

Çocuk partisi nasıl iktidara gelir?

Derken o yaş meselesi seçimlere birkaç gün kala gündeme gelir, yüksek seçim kuruluna yaptığımız itirazlar sonuç vermez ve o seçime de yine kabul edilmezdik. Ama yılmazdık hemen, çünkü yaşamak en büyük siyasetti ve çocuk kalmak da en modern ve sosyal siyasi rejimdi. Çocukluğun sadece başımızdan geçen bir hezeyan ya da bitmesi gereken bir dönem olmadığına inanan bizler bu gizli siyaseti içimizde yaşatmaya devam edecek ve çocukluk günün birinde yasaklansa bile onun özgürlüğümüzün en temel bileşeni olduğunda sürekli ısrar edecektik.

Şimdi etrafıma baktığımda çocukluğumdan başka bir şey göremiyorum. Tam da çocukken anladığım gibi. Aynı zaman bir manyetik alan da olan çocukluğum, bu alana giren ve burada olan her şeyi, yaydıkları renk ve ışımaya göre tanımamı da sağlıyor. Bu durumda hiç kimsenin süslü kelimeler etmesine, yalan söylemesine, rol yapmasına gerek yok. Bu alana ancak çocukluğunuzla gelir ve ağırlanırsınız.




2 Haziran 2026 Salı

Nereye gidiyorsun Berkin?




Ne bu kin


Ağlasan da yaprak damlamıyor bulutlardan
Kan, serin bir sınır çizgisi
Ve kalbin tutsak. 
Yetmiyor dünyanın bütün ekmekleri
Ölesiye doyurmaya çocuk düşlerini 

Yoksa sen de mi uyuyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin

Gökyüzüne yapışır bütün uçurtmalar
Eğer sen rüzgar olamazsan çocuklarına
Eğer sen tutmazsan ellerinden kardeşliğin
Eğer sen dönemezsen binlerce saat sonra evine
Ayakları tutuşur bir çocukluğun savaşın en orta yerinde

Yoksa sen de mi yanıyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin?

Sen doğduğundan beri daha yalnızız
Toprak öğünmeli seninle en erken saatte kavuştuğuna
Gökyüzü sonsuz sayacak ona her bakışını
Saldığın uçurtmayı bir dağı sarar gibi kaplayacak bulutlar
Son kez gelmek ve bir daha gitmemek üzere bütün uçurtmalar

Yoksa sen de mi gidiyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin?

Şimdi mutlu musun?
Elinde mi sanıyorsun bütün ölümler ve hayatlar
Bir zorbanın en büyük rüyasıdır bütün çocukların nefeslerini çalmak
Bir çocuğun özgür uyumasından daha güçlü bir eylem yoktur dünyada
Ölmüş olmayacağız hiçbirimiz, nice yaralar ve ateşler geçirdik
Ekmek almaya gittik bütün çocukluğumuz boyunca çünkü, ama döndük ama dönmedik

Yoksa sen de mi zorbalardan korkmuyorsun Berkin?

* * *

Ne bu kin?

O gün geldi, bütün ovalara kırlara meydanlara çıkıyoruz
Her ot ve çiçekte, her dal ve böcekte okumaya adını
Evrenin en büyük icadı ve keşfidir her canlının çocukluk hali
Kötülükler ya katil doğarlar ya da her anları kötülüktür, duman solurlar
Sana söz veriyoruz bir daha çok hızlı koşacağız seninle o vadilerde, tepelerde
Ve daha hızlı olacağız yalandan, iftiradan ve hırsızlıktan, her yerde

Yoksa sen de mi bu olanlara gülümsüyorsun Berkin?


2014, İstanbul 





26 Nisan 2026 Pazar

"İstanbul Oteli" Alıntıları



***

“Şimdiki ve geçmiş zamana,” diye yinelediğimde, bunun hâla geçerli olduğuna ilişkin küçük bir gülüşü dudağının kenarında gördüm. Bu ikili bağlılık yüzünden sayıları da ikiye çıkan maskelerin gitgide çıkarılmaz bir parça olarak yüzlerle bütünleşeceği ve yüzün maskeye dönüşeceği korkusu, dudağın öbür kenarında, kadının köşeli çenesiyle eş doğrultulu bir çizgide bekliyordu. Zamana ilişkin kesinlikleri yaratan, yaşamın içine yazgılarımızı da katarak yaşayan bizler değil miydik? Evet, bu dudaklar haklı çıkacak, belki de o binada tutuklu bir sevgilinin dudaklarında bekleyişini, korkuyu silip atarak sona erdirecekti. Yüz, geçmişi, maskenin zorbalıkla takılmak istemesi ve takılması şimdiyi simgeliyordu. İkinci maske bir inadın, başkaldırının habercisiydi. Ancak uygulamada yalnız kalan bütün öbür uygulamacılar gibi kadın da yalnızca mimikleriyle derdini anlatabilme olanağına sahipti.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)


Zincirleme bir yaşam kurmak istemiştik, insanları en az üç bireylik ailelere bölerek. Bu yaşamda insanın bireyliği söz konusu değildi. Şu varsayımla üçeylik çıkıyordu ortaya: Bir, her insan ortadakiydi. İki, her insan solunda bulunanın adıyla çağrılıyordu. Üç, her insan sağındakinin adına yaşıyordu. Sırasıyla ortada varoluşa, solda ada, sağda yaşama sahip çıkarak. Bir de bunu deneyelim, safdilliğine kapılmadan bu türde bir zincirlemede karar kılmıştık.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Derken dediklerim çıkmış, kaçmaya başlamıştım. Artık başımı sokacak, gizlenecek bir evim de yoktu. Tanımadığım, ama suçlandığım bir kimlik altında koşmak kaçışların en tuhafıydı.

(...)

Anlattıklarında özne olarak kendini seçen anlatıcı, hiçbir zaman bu öznenin sonunu ölümle bitirmek istemez. Eğer kendini öldürürse şu kuşkuya yol açacağını bilir: peki şimdi anlatıcı nerede ve nasıl anlatıyor bunları?

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Bir evde nesneler, olgular daha belirgindir. Yatak vardır. Sonra banyo. Kirlerimizi gömebileceğimiz, akıtabileceğimiz su olukları. Bir de yağmurun içinden geçebileceği dar kanallar. Tek katlı bir evin çatısında.

(Karıkocaölünce)

“Burada olduğumuzu anlamak için çok uzaklara gitmemeli. Çok uzaklarda olan biri de bize yaklaşmadan orada olduğunu bizden öğrenebilir ve bize burada olduğumuzu söyleyebilir.”

(I,ı)

Belki bir sanrıydınız. Yokluğu tartışılmış, ama kanıtlanmamış bir sanrı. Belki ahşap bir evden çıktınız, eksik bıraktığınız yüzleri tamamlamak için. Vaktiyle sizin için çalınan bir şarkı vardı. O size adamıştı şarkısını yüzü yarımdı onun da. Ellerinden gizli kalmış bir evlilik tutkusu okunuyordu. Çağırdı gelmediniz. İstedi beklemediniz ve ona umdukları yerine düşünemeyecekleriyle çevrili bir yol gösterdiniz. Kaçışı ve istenmemeyi öğrettiniz. Mucizelerinize inanıyordu. Yüzünün bir yanı sürekli gölgedeydi ve ışıktan kaçıyordu. Bu gölgeyi kullanmayı öğretmenizi istedi sizden. Kullanmak yerine sığınmayı, saklamayı öğrettiniz ona. Peşinden kaçan siz oldunuz.

(Sanrılı Kadın)

Öteden beri tanrının avluları ve kubbesi çok yer değiştirdi. Avlu ve kubbe birbirinden ayrıldı. Avlu serinledi, ama kubbe, yani gerçek ateş, uzaklaştı ve çapını en büyük imanda kurdu. İnanç, imandan ayrıldı aslında. Kimse nereye baş koyduğundan artık kuşku duymuyor. Serinlikte toplanıp eleniyorlar ve yalnızca dayanıksızlar, ateşi olamayanlar gidiyorlar ateşe. Bir ozanın dediğinin tam tersine, ateşi olanlar avluda, serinlikte kalıyorlar.

(Neçare)

Herkes bilir. Bu otobüsle dünya da bir yere gider aslında, ancak herkesin yolu uzundur. Tartışmasız herkesin yolu ötekinden uzundur, kendine göre. Kimse yerini vermek istemez. Ayaktakilere bu yüzden kimse bakmaz. Ayaktakiler de kaçan bakışların hedefi olmak istemezler. Yol uzundur. Ağaçları vardır. İlginç yapılar, uykulu insanlar vardır. Onları izlerler. Oturanlarsa hep ikinci katları, ağaçların tepelerini.

(Neçare)

Doğduğu şehre yolculuğu herkesin çok uzun sürerdi. En azından yaşı kadar yolculuk etmeliydi herkes, ki doğduğu şehirde doğumuna yetişebilsin.

(Bir Başka Gökyüzü)

Sonunda bir küçük çember içine kıyıları alabildiğine sığdırdığımı görmekle mutluyum. Bir kez daha anlıyorum. Çabalar boşuna. Kafam, küçük ayrıntıları hasıraltı etmedikçe bilincime sığmayacak. Işığın yokluğu aynı anda kör olmamızı getiriyordu hani ve bunu en ufak sanrıda üstünlük sayıyorduk. Ne oldu kazılarda? Bilincime inemediğimi anladığım gün ellerimi açıp bulutları çağırmamış mıydım yardımıma? Noktaları sıralamamış mıydım? Hani ne oldu kazılarıma? Başlayamadım bile. Bugün, en küçük yanılgıda bir parça değere rastlıyorsam bu inkâr ettiğimi gösterir, büyük harflerle, bilinci.

(Kazı)

İnsanların ata bindirilmiş yürekleri var. Duaları soğuduğunda, ılık bir çay ışıltısında alevlendirdikleri görsel işaretleri inceliyorlar sürekli olarak. Herkes kendi yurttaşlığının renginde başkalarına güveniyor. Başkalarında aynı akkor, aynı alev rengi olmasa bile. Ölümün bayrağı, ezelden ebede dalgalanıyor. Mutlak bayrak bu iken artık seçim yapmak neden? Dualarla birlikte kendine yabancı kılınan alkışlar da soğuyor. Başının üstünde elsiz alkışlarla her akşam dönüyorlar evlerine. Birilerinin takdirini umarak, dinlemiş gibi yaparak, onurlandırılmayı bekleyerek. Geçmiş bile olsa yaza yeniden başlamak gibi bir şey bu. Hiçbir şey söylemeden umuda dokunmak, umudun bize dokunması, ona içerlememiz. Onun bir deniz gibi alınganlığın içlerine çekilmesi. Ve onun yokluğu.

(Ayna Duvar)


Hiçbir kayıt da bu kentte varolmamız için uğraşmadı. Hiçbir yazı bu kentin köprülerinde gide gele büyüdüğümüzü, kuytu semtlerindeki kira odalarında seviştiğimizi, okullarında okuduğumuzu, sinemalarında öpüştüğümüzü‎, sokaklarına şiirler yazdığımızı belgeleyemedi.

(Bir Gece Yarısı)

Kenarına oturduğum yatağın içinde uzanan ruhsuz bedende, anılarımın kırıntılarına bile rastlayamıyorum. Gidip gelen bir bellekle bu kentin acımasızlıkları daha ne kadar çekip çevrilebilir? Dayakla, sopalarla biten bir sabahta bu kenti hâlâ sevebildiğimizi kime itiraf edebiliriz. Olmuş ya da olmamış bütün gerçekleri, yaşanmış bütün acıları bu kentin üzerine atıyoruz durmadan. Kentin sayısız yüreğinden birine bile çarpmadan, çığlıklarımız geri dönüp iki misli acıtıyor, boğazımızda eski yerlerini alırken.

Şimdi hazırım, yeryüzünü ve onu savunmaya. Her şeyin biraz daha kendine benzemeye, kendi gibi görünmeye başladığı ve her şeyin biraz daha kendi olmaya başladığı bir çağın küçük kira odamızı sarıp, baca deliğinden ufak halkalar halinde çıkıp gitmesi koşuluyla. Bu koşulu koymak istemesem de değişmeyecek kent. Her şeye karşın her şey. Bir şeye karşın her şey...

(Bir Gece Yarısı)

Belki bugünkü ödevim, varoluşunu umursamayan ve hafife alan birini, sabahı kulaklarında soğuk bir rüzgârla ve bir tutam kırağıyla karşılayan, ama akşamı hiçbir zaman düşünmemiş olan birini anlamaktı. Belki yalnızca susmaktı. Tanımadığım dostlara birer ikişer yılbaşı kartı postalayıp, çok sonradan adresleri yazmamış olduğumu anımsamaktı. Belki yalnızca kendinden uzaklaşmaktı; benim gibi kendine karşı çok hafif sorumluluklar taşıyan birini varlığını kaldıramayan zorunluluklarından arındırılmış bir tatil gününe. Evet bugün belki de orada olmalıydım, içinde ‘ben’ olmayan basit ve başka bir gövdede, içe ve dışadönük bütün sorumluluklarımdan uzak en önemlisi de bundan uzak olmalıydım. Ateşten başka hiçbir şeyden korkusu olmayan uzun, geniş, düz bir alanda, sessizliğin ince dal kıpırtılarıyla örselendiği, iki dünyanın bir araya geldiği ve üzerinde karşı tepeye kadar uzanan bir bisiklet izine dönüştüğü çizginin yakınlarında bez bir bebekle oynayan ve barış için savaşın gerekli olduğunu henüz bilmeyen, akşama doğru seyrek çalıların ardından bir görünüp bir kaybolmak taş toplayan ve topladıklarının onun için en değerli şeyler olduğunu, ertesi gün bunları kimbilir nelerle değiş tokuş edeceğini düşleyerek evine dönen küçük bir çocuk olmalıydım.

(Varoluş Özlemi)


İSTANBUL OTELİ



16 Nisan 2026 Perşembe

20000 Gün'e Veda II




 

 

 

 

 

 

 

 

 

9. Amblem

Göğsüme iliştirdiğimi sandım, içime geçti. Bir işareti taşımakla onun tarafından taşınmak arasındaki farkı geç öğrendim. Önce ben seçtim, sonra o beni seçti. Aynaya baktığımda yüzümün yerini küçük bir biçim aldı; çizgileri keskin, anlamı bulanık. Adım geri çekildi, sembol öne geçti. Bir süre sonra adımı anımsayanlar azaldı, işareti tanıyanlar çoğaldı. Tanınmakla bilinmek arasındaki o ince çizgide durdum. Kim olduğumu değil, neyi temsil ettiğimi soran bakışlarla karşılaştım. Sessiz kaldım, o konuştu. Konuşmadı aslında; işaret etti. İşaret ettikçe çoğaldı, çoğaldıkça beni eksiltti. Bir gün söktüm. İğne izi kaldı. Yerini kapatamadım. Çıkardığım şeyin izi, taktığım zamankinden daha derindi. Şimdi yokluğunu taşıyorum. Bir işaretin yokluğu, bir işaret kadar belirgin. İçimde dolaşan bir boşluk, bana ait olmayan bir geçmiş gibi yerleşti.

10. Ambiyans

İçeri girdim, bana bir şey oldu. Kimse dokunmadı, yine de değiştim. Işık aynıydı, masa aynı, sandalye aynı; ama aralarında dolaşan şey başka bir zamandan kalmış gibiydi. Onu görmedim, ama üzerime sinmesini engelleyemedim. Nefes alışım yavaşladı. Sesimi kısmadan konuşamaz oldum. Sanki mekânın bir hafızası vardı ve ben o hafızaya saygı göstermek zorundaydım. Uymadığımda dışarıda kalıyordum. Bir süre sonra, bana ait sandığım duyguların bile o mekâna ait olduğunu fark ettim. Oradan çıktım, ben kaldım sandım. Yanıldım. Ambiyans peşimden geldi. Başka bir odada, başka bir şehirde, aynı daralma geri döndü. O an anladım: mekân dediğim şey dışarıda değil, içimde kuruluyordu. Ve ben, her gittiğim yere kendi içimdeki o görünmez havayı taşıyordum.

11. Amiral

Denizim yoktu, yine de yön aradım. Haritalar açtım, çizgiler bana bakmadı. Ufuk çizgisi hep aynıydı; ama anlamı değişiyordu. Yaklaştığımı sandım, uzaklaştım. Uzaklaştığımı sandım, aynı yerde döndüm. Emir vermedim, veremedim. Kendi içimdeki sesler birbirine karıştı. Hangisi rota, hangisi sapma ayırt edemedim. Belirsizlikle yaşamayı öğrendim. Bazen durdum, durduğumu sandım; aslında sürüklendim. Dalgasız bir denizde bile yön kaybedilebildiğini gördüm. Kıyı yoktu, ama kıyı fikri vardı. O fikirle ilerledim. Bir gün anladım: yön dediğim şey, vardığım yer değil, vazgeçtiğim ihtimallerdi. Her seçtiğim rota, geride bıraktığım sayısız yolun sessizliğiydi.

12. Amorti

Düştüm, hemen kırılmadım. Kırılmadıkça sağlam kaldığımı sandım. Oysa darbe içimde dolaştı, dağıldı, yayıldı. Amorti dediğim şeyin, acıyı yok etmediğini, onu zamana yaydığını geç fark ettim. Zaman kazandım, kendimi kaybettim. Her çarpışmada biraz daha yumuşadım. Yumuşadıkça biçimim değişti. Ne sert kaldım ne tamamen esnedim. Arada bir yerde, belirsiz bir dayanıklılıkta tutundum. Geciken acı, unutulmuş gibi davrandı ama hiç kaybolmadı. İçimde birikerek yer değiştirdi. Bir gün doğrudan çarptım. O gün anladım: bazı darbeler ertelenemez. Bazı acılar, zamanla hafiflemez; sadece yer değiştirir.

13. Anons

Sesim başkasının ağzından duyuldu bir süre. Kendi adımı ilk kez uzaktan işittim. Bana ait olmayan bir yankıyla çağrıldım. Anons dedikleri şeyin bir çağrı değil, bir yönlendirme olduğunu anladım. Nerede olmam gerektiğini söyledi bana, nerede olduğumu değil. Bekledim. Beklemekle dinlemek birbirine karıştı. Her duyuru biraz daha içime indi. Sözcükler çoğaldı, ben azaldım. Adım tekrarlandıkça bana ait olmaktan çıktı. Bir süre sonra, duyduğum isimle yaşadığım kişi arasındaki mesafe açıldı. Bazen adım hiç okunmadı. O zaman daha çok var oldum. Kimsenin çağırmadığı bir yerde durmanın ağırlığını taşıdım. Anons bittiğinde hiçbir şey başlamadı. Ama ben, söylenmemiş bir cümlenin içinden geçer gibi yürümeye devam ettim.

14. Antre

Kapının hemen ardında durdum. İçeri girmeden önceki o dar alanda ne dışarıya aittim ne içeriye. Ayakkabılarla düşünceler aynı rafta bekledi. Üstümdekileri çıkarmakla üzerime sinenleri ayırmayı karıştırdım. Aynaya baktım, yüzüm biraz dışarıda kalmış gibiydi. İçeriye uygun bir yüz aradım kendimde. Bulamadım. Ceketimi astım, omuzlarım askıda kaldı. Birinin “geç” demesini bekledim. Kimse demedi. O aralıkta zaman genişledi. Girmenin de çıkmanın da ertelendiği bir eşikte kaldım. Orada durmayı öğrendim. Girmemekle çıkmamak arasında bir denge kurdum. Sonra bir adım attım. İçeriye değil, kendime doğru. Kapının yeri değişti. Ben ortada kaldım.

15. Aparat

Elime aldığım her şey, eksikliğimi tamamlamak için değil, onu görünür kılmak için var gibiydi. Aparat dediğim şey, doğrudan yapamadığımı dolaylı kılan bir ara yüzdü. Araya giren her parça benden bir parça aldı. İş gördükçe ben azaldım. Aletler çoğaldıkça becerim inceldi. Bir süre sonra, aparatı kullanmayı değil, aparatın beni kullanmasını izledim. Hareketlerim bana benzemedi. Kendi elimin yabancısı oldum. Sonra bıraktım. Çıplak kaldı hareketim. Eksik, hatalı ama bana ait. Aparat sustu, gürültü azaldı. Kalanla idare etmeyi öğrendim.

16. Apartman

Üst üste yaşadım. Katlar arttıkça mesafeler çoğaldı. Aynı merdiveni kullandığım insanlara dokunmadım. Kapılar kapalıydı; içeridekiler açıktı, ama birbirine değil. Geceleri duvarlardan geçen sesleri dinledim. Tanımadığım hayatlar içime sızdı. Birinin kahkahası bir başkasının susuşuna değdi. Ben ortasında kaldım. Kendi sessizliğimi kiraya verdim sanki. Asansörde gözlerim yere indi. Katlar arasında asılı kalma ihtimali konuşmaktan daha yakındı. Pencereden baktım. Her daire küçük bir sahneydi. Perdeler açılıp kapandı. Benim perdem hiç kapanmadı. Oynayacak bir şey bulamadım.

17. Aranjman

Bir şeyi olduğu gibi bırakamadım. Yerini değiştirdim, sesini ayarladım, fazlasını kestim, eksiğini ekledim. Aranjman dediğim şey, gerçeğin yeniden kurulmasıydı. Kurdukça uzaklaştım. Duyduğum bir cümleyi söylediğim bir cümleye benzetmeye çalıştım. Uymadı. Tonu kaydı, ritmi dağıldı. Her müdahale bir iz bıraktı. Dokunduğum şey, dokunduğum için değişti. Değiştikçe tanıdıklığı azaldı. Sonunda sustum. Hiçbir şeyi düzeltmeden dinledim. Eksik olan yerler daha çok konuştu. Fazla olanlar kendiliğinden çekildi. Aranjman bitmedi. Ben aradan çıktım.

18. Asansör

Kapılar kapandı. Yön belli değildi; yalnızca hareket vardı. Yukarı çıktım, aşağı indim. Katların isimleri değişti, hissim aynı kaldı. Aynaya baktım. Her durakta başka bir yüz gördüm kendimde. Kısa yolculuklar uzun izler bıraktı. Düğmeye bastım, bir şey olmadı. Bekledim, oldu. Gecikmenin ritmini öğrendim. Bir gün arada kaldım. Katların ortasında. Ne aşağı ne yukarı. Sessizlik genişledi. İlk kez durduğumu sandım; aslında ilk kez hareketi duydum. Kapılar açıldı. Aynı yere indim. Yine de başka biriydim.

19. Atölye

Ellerim konuştu, ben dinledim. Bir şeyi yapmakla onu anlamak arasındaki fark, talaş gibi döküldü yere. Atölyede zaman ölçülmedi; birikti. Denediğim her şey yarım kaldı. Yarım kalan her şey beni tamamladı. Hata dediğim şey yön verdi. Doğruyu aramadım; elimin bulduğuna baktım. Malzeme direndi. Direndikçe yaklaştım. Uyum sağlamakla zorlamak arasında gidip geldim. Bir noktada bıraktım; o da bıraktı. Birlikte sustuk. Ortaya çıkan şey düşündüğüm değildi. Ama bendendi. Bu yetti. Ellerimde kalan izler, yaptıklarımdan daha kalıcı oldu.

20. Avangard

Öne geçtiğimi sandım, arkamda kimse kalmayınca anladım. Avangard dediğim şeyin bir hız değil bir yalnızlık biçimi olduğunu geç fark ettim. Adım attıkça zemin değişti. Bildiğim yollar silindi. Yeni olanın yüzeyi tutunmadı. Bir şeyi ilk söyleyen olmakla doğru söyleyen olmak arasındaki mesafe açıldı. Sözüm erken düştü dünyaya. Duyulmadı. Duyulmayınca inceldi. Gürültüden kurtuldu. Kendime daha çok benzedi. Geriye baktım. İzlerim vardı, izleyen yoktu. Bir süre sonra sesler geldi arkadan. Yaklaştıkça ben uzaklaştım. Ön arka oldu, arka ön. Durmadım. Durduğum an başkalarının başladığı yer olacaktı. Ben yürüdükçe çizgi silindi.

 

 20000 Gün'e Veda I 

20000 Gün'e Veda I


19 Nisan 2022. Hayatımın 20.000nci günü. 

Bu sayı bundan sonra bir gezegense dünya saati hızıyla uzaklaşıyorum ondan geride 20 A bırakarak.


1. Abajur

Elli üç yaşımda bir abajurum oldu ilk kez. Ondan önce tavan aydınlatmalıydı yaşadığım salonlar. 70-80'den çok 30-40'lık ampulleri genelde tercih ederken o yarı-karanlıkta ampuller tarihe karıştı. Yağ kandilleri gibi. Şimdi doğada bile olmayan beyaz ışık hakim her yere. Geceye gündüze...

2. Afiş

Az çok yazılı olanı göstererek anlatmak daha zordur. Yazıdan daha hızlı eskir afişler. Hayatımın afişleri hiç görmediklerim, hiç yapılmamışlar oldu hep. Sinema afişlerini bundan ayrı tutuyorum. Onlar ki gösterilenidir görme şöleninin. Tüm afişsiz sinema yönetmenlerine buradan görüntülü selamlar.

3. Akrostiş

İlk harflerine baksana. Dikey de bak ve oku. Bu bulmacayla bulduğun şey bana vermediğindir, bunu anlaman için bu akrostiş. Sana doğrudan söyleseydim bana vermediklerini, söylediklerimi sadece yatay anlayacaktın. Ondandır, dikey söylüyorum ki vals, balo ve ağaçlar gibi dikey, duygusal, saygın bir aşk benimkisi, sana doğru. Devrilmeyecek hemen, ağaçlar gibi hep ayakta, sonsuza yakın ve bazen de dönmedolap gibi inmeli kalkmalı.

4. Aksesuar

Sen asla portmanto ya da vestiyer olamazdın. Sinema olamadın, tiyatro olamadın. Ve şimendifer ve otomobil. Lakin astılar seni, koydular seni. Bir tezgâh arkasına, üç ayaklı bir heyulanın üstüne bir pardösü ya da ceket olarak. Sen var ya sen bütün genel kullanılış malzemelerinin süsüydün. Film de olmadın, oyun da. Perdede siyah harflerle The End yazdığında beyaz zemin üstünde küçük bir rolün vardı genellikle. İstimin kinetik enerjiye dönüştüğü devirlerde küçük, yarı yanmış bir kömür parçasıydın tren gara her girdiğinde.

5. Akustik

Anıların şarkı söylüyor. Anımsamadıkların bir orkestranın tam ortası. Sevdiklerinin sesi çıkmıyor. Seni sevmeyenlerinin çağlayanını bir kutu kibritle söndürmeye çalışırken bir de kalkmış buna nezaket diyorsun. Biliyorsun ki nezaket senin en büyük yaran. Acılar denizinde kayıp bir ada aynı zamanda o da. Tüm iade edilmiş mektupların gibi.

6. Alarm

Ortada korkulacak bir şey yok. Ortada bir şey yok çünkü. Bu çanlar, bu ziller ve sirenler oradan geçen birkaç hayalet için çalıyor olabilir. Kuşku yüklü her zihne zili kopuk bir alarm düğmesi zimmetlendi. Alarmın çalacağını bilmek çalmasıyla eş anlamlı; sağır olduğunu bilmek duymakla eşdeğer... Sirenler, çanlar, alarm zilleri nedense çok uzun zamandır çalıyor. Bir tek duyanlara öğretilmemiş ne yapacakları. Duyamayanlarınsa hiçbir sesten haberi yok.

7. Alfabe

İkinci kez doğdum konuşmaya başlayınca. Yazmaya başlayınca ise kayboldum. Isı ve ışıkla yerimi bulabilirken bunca şey yazmak da nesi. Üstelik yazmak da değil yazar olmakla ilgili bir serüveni seçtim. Hiçbir şey olmakla, hiçbir şey olmamakla aynı anda ilgilenen bir durum. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Kaybolduktan sonra başka olasılıklardan söz edilebilir mi? Kaybolmak bir seçim değildir bir zorunlu olasılıktır en iyi ihtimalle.

8. Alkol

Aklımda yeni bir yer açmanın girişi halinde ilk onu buldum anahtar olarak. Onun spirit haliyle de ilgilenen ilimler vardı ama ben doğrudan mayalanmalarla ilişki kurdum. Damıtım jeoloji ise maya coğrafyaydı. Yolculuk uzun sürdü sıvıların ruh dünyasında. Gidebileceğim kadar aynı yolda gittikten sonra bir kavşağa ulaştım ve bu kavşak sadece bir U-Dönüş'ten oluşuyordu. Başkaca seçenek yoktu. Aynı yoldan geri döneceğimi hesaplarken sayılar ters çevrildi, ben tersyüz oldum ve aklım nihayete erdi. Dönüşün cümbüşü içinde özellikle kendime dönüşü sonunda hak etmiştim, en zor yoldan ya da dönüş yolundan.

(9-20 / Devamı var)

10 Nisan 2026 Cuma

Tarih Atlası


1996

Bugün bir tarih atlası aldım kendime. Neden bilmiyorum. İçimden öyle geldi. Kaplar, şapkalar ve kılıflar ne işe yararsa atlas o işe yarar, diye düşündüğümden olmalı. Ya da işe gitmeden önce giyinirken, botlarımı giyerken ve kepimi başıma takarken şöyle dediğimden kendime:

“O yıl mı? Neredeydim, sahi ne yapıyordum? Dünya o yıl nasıl bir yerdi?”

Doğduğum ülkenin adına Türkiye, dediler. Adıma Gökhan.

Bir zar atımı kadar cüretkar, caddelerde yıllar öncesinden kalan Sıkıyönetim kadar özgürlüğe mesafeli; çıkılması yasak olan sokaklar kadar boş olan bir ülkede yaşıyordum. Sonrası hiçbir şeydi. Ülkenin sokakları boşsa bir yere gitmenin ne önemi var. Zaten hiçbir yere gitmemenin ülkesi değil mi burası?

Sokağa çıktım. Her taraf çiğ; çiğ bir rutubet... Islak yollarda yürürken yaz mevsiminin haberci sıcak güneşi her yeri ısıtıyor. Havadaki rutubet daha da artıyor. Ama evlerin etrafına örülen çitler kadar değil.

Sokaklar boş. Coğrafi değil siyasi Kuzey Lefkoşa’nın toprak yollarında ilerliyorum ve asfaltı görmüyorum. Birliğim birkaç kilometre ötede; tepelere doğru, kazılmış mevzilerin içinde, toprak tümseklerin gerisinde ağaçsız  bir kışla içinde. Su sadece havada, erimiş olarak var.

Bir türlü toparlayamıyordum kafamı. Her şey bulanıktı. Harekat planları, tatbikatlar, atışlar, teftişler ve eğitim alanlarının sarı tozuyla bütün bildiklerim havalanıp boş bir sathın üzerine konuyordu.

Bu sathın üzerinde daha önceden bırakılmış izler vardı. Sanki benden önce de birileri geçmişti. Ben ilk değildim.

Botlarımı da bu sathın üzerine koydum. Ayaklarım fena kokmuştu şimdiden. Sıcak “kemiklerime” işliyordu. Bu sıcaklar neye yarar, dedim kendi kendime.

Ve oturup “Türkler Geliyor” başlıklı bir şiir yazdım kendime. Yıl 1996’ıydı ve orada, Doğu Akdeniz’in en büyük adasının kuzeyinde bir şehirde üzerime Türkler fena geliyordu. Bir yere kaçamıyordum.
Lefkoşa’nın surları içindeki Türkiye ve oradaki kuşatılmış ülkenin tarihini yaşamak Türkiye’de olmakla eş anlamlıydı. Hatta Güney Lefkoşa sınırını oluşturan boyası çıkmış, yamulmuş, kimisi kireç beyazına boyanmış varillerin çizgisine yaklaşınca evler, sokaklar Mağrip kentlerini andıran bir manzaraya dahil oluyordu.

Sokaklarda ilerlerken, yani bir şehri gezerken o şehre ait olmayan manzaralar da harita üzerinde bizi takip eder.

Haritada açtığımız yolların hiçbir kartografya servisinde kaydedilmediğini bilmek; çıktığımız ve düştüğümüz engebelerin, yüksekliklerin ve çukurların hiçbir topograf tarafından izlenilmediğini hissetmek: Biz bu duyguya bugün kişisel coğrafya diyoruz.

Kişisel tarih var mı? Kişisel coğrafya olduğuna göre o da var. Kaydı olmayan, sadece akıl yoluyla ve hafızayla ulaşılan bu tarih çeşidini Lefkoşa’da kendi adıma kullanırken ülkemden uzaklaşmış oluyorum. Bu uzaklaşma yüzünden Türkiye’yi sevemiyorum.

Bu ülkeyi annem, babam ve kardeşlerim kurtarıyordu. Hepimiz onu zaten yaşayarak, varolarak kurtarıyorduk ve birbirimiz adına ve “hatırına” seviyorduk onu. Sevmek zorunda olduğumuzu sonradan unuttuk. Birbirimize döndük sonra yüzümüzü. Özellikle o sayfiye kasabasında kitaplarımızı yaktığımız eylül’lü günlerden sonra.

Eylül’dü ama havalar sıcak gidiyordu. Üstüne üstlük bizim baca sürekli olarak tütüyordu. Bunun fark edileceğinden korkup su dolu leğenlerde kitapları erittik; bataklıklara geceleri sessizce kitapla dolu naylon torbalar bıraktık.

Bataklığın dibini bulan torbaların içinde yarı yarıya taş vardı. Ve o aydan sonra taşla dolu torba gibi ülkemiz de gerçek yüksekliğine, yani suyun dibine vurdu.

Askerleri evimizin etrafında gördüğüm o günden beri Türkiye’yi sevmiyorum. O askerler gelmeden önce yine sokakları üniformasız olarak dolduran daha beter “askerlerin” şiddeti ve nefreti yüzünden Türkiye’yi sevmiyorum.

Türkiye’yi sevmiyorum, çünkü “babamı öldürdüler, abimi şehit ettiler; amcama suikast düzenlediler, dayıma işkence ettiler, kız kardeşime tecavüz ettiler, oğlumu işten attılar, en küçük kardeşimi doktorsuz ve eğitimsiz bıraktılar, yengemi okula sokmadılar, dedemin emekli maaşını gasp ettiler ve annemin sosyal güvenliğini yok ettiler.” Çünkü hepsi o mağrur devlet için vardı. Hiçbiri benim kardeşim, abim, babam, annem vs. olmadı. Ama bunlar varken ve olurken ben “Türk’tüm”, onlar itaatkâr bir vatandaş sayıyorlardı hepsini. Her şeyi gördüm. Çünkü aslında ben çok değerli bir tanıktım. Bunu anlamadılar ve şimdi kürsüye çıktım, Adalet’e anlatıyorum onları.

Satın aldığım tarih atlasının üzerine çıktım. Botlarımı tekrar çıkardım. Hava en yüksek sıcaklığına ulaştı. Güneşte altmış derece ve rutubet yüzde yüz’ü geçmek üzere. Kuzey Lefkoşa ve Mağusa’ya kadar uzanan ova, yeryüzünün en susuz bölgesi, ama iki matara soğutulmuş su var yanımda.
Çıplak ayaklarımı otların bile bitmediği çöl toprağına batırıyorum. Şimdi her iki ayağım da birer ağaç gövdesi gibi.

Suyu ayaklarımın üzerini örten sıcak toprağa döküyorum. Sıcak havada soğukluğu korumanın en iyi yolu bu.

Toprak biz hep korur.

Ayaklarım serinliyor ve ikinci kez uyanıyorum.

Bir oğlum olmuş.




6 Nisan 2026 Pazartesi

Kafeblog 2: Kafesk Hayat


Çok fazla kahve içmiyorum aslında. Kahveyi sevmiyorum da denilebilirdi eskiden. Sigarayla arayı açtığımdan beri çay ve kahve onun yerini aldı. Birşeyler yazarken zihnin nefes alması -ki buna tein kafein de denilebilir- gerekiyor kesinlikle. Bir şişe suyu nasıl yudum yudum içebiliyorsunuz çay ve kahve de birer nefes yudumlarına dönüşüyor size eşlik ederken. Yazı melodiyse onlar da açıkçası ritim ve armoni.

Çalışmak için gittiğim bütün mekânların ortak adı "kafe"... Bu konuda anlaşalım sevgili okur. Yine de hepsi café, kahvehane, kıraathane, kafe ya da bar değiller: Çeşit çeşittiler hep. İçlerinde dönemine göre çoğu internet kafe olmak üzere simitçi, çayevi, fotokopici yani printcenter ve pastaneler de oldu.

Günün birinde şunu anladım: En çok gittiğim, durumum elverdiğince müdavimi olduğum yerlerin ortak bir iç mimari zevkleri vardı: Genelde retro döşenmiş, ışıktan çok gölgesi bol, loş mekânlardı. Örneğin Beyoğlu-İstiklal Caddesi'ni esas alacak olursak en başında ortasında ve sonunda sürekli gittiğim üç yer vardı. Bir ortak özellikleri de alkol ruhsatlarının olmasıydı. Açık söyleyeyim menüleri zengin, batılı ve fiyatları hiç de düşük değildi. Sonuçta Beyoğlu'ndan söz ediyoruz. Herkes gibi benim de 1-2 araba, ev, yazlık parası ve nice kredi-kredi kartları harcadığımız bir yer burası. Ortalama bir hesapla ortalamanın 3-4 katı zaman geçirerek o mekânları tutumlu kullandığımı düşündüm hep, ne var ki bu tutumu başarılı bir ekonomik zincire bağlantılandıramadığım için solo olarak kaldı çalışma hayatımın içinde bu kafe ve mekânlarda çalışma alışkanlığım.

Buralarda çalışmaya mecburdum sevgili okur. Hiç ofisim olmadı çünkü. Ofisevlerim birkaç taneydiler, ama her iki mekân da ayn yerde buluşmaya hep çekindiler nedense. Hep yaya, arabasız, sarı arabalı, az da olsa toplu taşınmalı, sırt çantalı, 8 senedir de laptop ağırlığını da üstlenmiş bir iskeletle bu kafesk hayatı sürdürüyorum bütün çeşitlilik ve güzellikleriyle.

***

Kapılar üzerine geliyor bazen onları yeteri kadar açık bırakmayınca... Kapıları kapatmadan da içe kapanmak son derece güç bir iş. Fazlasıyla ömürden çalıyor. Ritim ve frekanslara kafayı takmış bir şekilde devamlı olarak hayatının ayarlarıyla oynuyorsun. Ne yapacaksın? Daha iyi ve daha mutlu olacaksın değil mi? Elbette. Buna hakkın var. Bunu yapmayı elden bırakmazsan daha az aşınacaksın ve kötü takıntı ve saplantılardan uzak duracaksın.

Burada duruyorsun şunu iyice anlamış olarak ve bunu sadece yıllarca ve yıllarca evden, kendinden ve sana iyi gelecek her şeyden uzak durarak anlayabilirdin: İstemediklerini anlayarak istediklerini anlayan bir bedenin içinde hapsolmuş durumdasın. Yazının icadından beri tersten kurdun insan zamanının saatini. Ne istediğini asla bilemeyeceksin. Ne istediğini biliyorsun ama. Tek şey: Ölmemek. Yaşamayı isteyemiyorsun, çünkü sonlu şeyleri anlayamıyorsun, yani öğrenemiyorsun ve dolayısıyla yaşamayı da bilmiyorsun. Ve sadece ölmemek istiyorsun. Yaşamak yetmiyorsa, ölmemeyi istemek her şeye yetecektir sanıyorsun ki bu doğru.

***

Ona en çok ihtiyacın olduğu anda ondan kaçtığın için kendini hiç affetmeyeceksin.

17 Temmuz 2025 Perşembe

Unutulan Arzular Alfabesi


“Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın.” SHAKESPEARE

AŞK  

Buralara bir yere koymuştun. Aşk, nerdeydi, yoksa unuttun mu? Gök haritanda kaçıncı dünya yılındasın, bakmaya korkuyorsun. Ne var ki tüm yaşamın boyunca, daha güzel bir duygu ve varoluş biçimi tanımadığın için çok mutlusun. Neden yaşadığını artık daha iyi biliyorsun.

BARIŞ

Çöllerden yürütmen gerekse de gemilerini, temiz bir tuz kokusu alacaksın felaketleri ve kavgaları her durduruşunda. Bu yıl ayrımında durup bir kez daha düşün, kardeşliğe ve dayanışmalara daha kolay ikna edebilmek için tüm dünya dostlarını, daha ne kadar cesur ve akılcı olmalısın?

CENNET

Karşılığı ve zıttı olmayan her mutlak mutluluk mekânı düşlediğinde tüm yanılgıların, hata paylarının da başka bir dünyaya ait olduklarını göreceksin. Sen nerdeysen orası en mutlu olacaktır.

ÇABA

Çalışmak yoracak, saatler için ve zamanın içinde işlediğin sürece. Çabalarınınsa karşılığı geç, ama zamansız ve tükenmez olan çalışmalar olduğunu bilmelisin.

DEVRİM

Değiştiremediğinde, değiştirmeyi bir kez daha, hatta sonsuz dene. Ve değiştirmeyi de değiştir, tüm başlar karanlık çukurların içine çekildiğinde. Işığın olduğu her yerde aydınlık umudu var.

ESKİ

Geçmişi hatırlarsın, fakat unutursun eskiyi. Hatırladığın sürece her şey geçmiş ve yenidir.

FAZLA

Az olmayı nasıl öğrendin? Az daha. Az sonra. Az’ı en fazla olguları pekiştirmek ve çoğaltmak için kullanıyorsan, iyi bak, aslında az yoktur.

GEÇMİŞ

Zamanın geçmesini yaratmasaydın, düşün, nasıl düz ve sıkıcı bir yer olacaktı dünya, üzerine yıkılacaktı tüm yörüngeler.

HATIRA

Orada olduğuna dair bir hafıza gözkırpması. Yüzündeki zarfın içinde sık gülümsemeler, aralıklı soru işaretleri ve durmadan ünlemler.

IŞIK

Korkularının karanlıkla yıkandığını hayal et. Kurulanınca da etrafına neşe ve güzellik saçtığını. Ve aç gözlerini. O zaman göreceksin gerçek ışıklarını kalbinin. Işık görülmez, gösterilir.

İŞ

Her şeyi masa başında anlamak ve açıklamak ne zamandır bir iş olageldi.

JALUZİ

Onu görmeyenleri görmek, onu görmek mi demektir?

KARANLIK

Orada, ışık kulesi olmuş deniz fenerlerini yitiren tüm gemiler.

LEZZET

Balık ya da kıyıdan birkaç kilometre ötede bir düşler ağı. Aç çocuk iskeleden yine geri dönüyor tatlı yengeç sepetine.

MUTLULUK

M ile başlayan kelimelerin hiçbiri mutlu değil. O da. Sırf onu düşündüğü için belki.

NEDEN

Bitti. Neden. Başlamadı. Ben. Olmadı. Sen.

ORTALAMA

Kürenin yarıçapında oturuyoruz. Dairenin çevresinden tanışıyoruz. Silindir yüksekliği kadar komşuyuz. Ortak dostumuz Pi.

ÖZLEMEK

Seni unutsam seni özlemeyi unutmuyorum. Seni özlemesem seni unutuyorum.

PARAGRAF

Uzunluk birimleri olmasa belki de sonsuz yazacağım her kısa ânı.

RESİM

Çerçevede bir aşağı yukarı yürüyorum. Müze kapanış saatine daha çok var. Yalnızlığıma.

SES

Duyuyor, ama göremiyorum seni. Yağmur tıpırtıları, pencere kanatlarının rüzgârda vurması, saksı çiçeğinin sallanması senin yankılanmaların.

ŞİİR

Bütün son dizelerinin olduğu yerde, ölüm tarihleri de taşlara kazılı.

TUTKU

Ateş pantolonun tutmayan ütüsü. Güvercin desenli mavi gömlekten gök. İkisi birbirine karışınca sessizlik büyük bir çığlık isteği.

UYKU

Ayak uçlarıma kadar yaklaştı gecenin sessiz demeçleri. Rüyayı geciktirmek için mi onca kıpırdanma, sağa sola dönmeler.

ÜTOPYA

Ay’ın da dünyada olduğu bir ülkeydi sadece istediğim. Noktalıvirgül Cumhuriyeti.

VE

Ve zamansızlık kazandı.

YAZ

“Seni ve yazı seviyordum.  Yaz, seç dedi bana o mu bu mu yoksa geçen yaz mıyım
Senin adının geçmesi için bir yazın içinde serbest bıraktım seni ve bunu anlamadın”  *

ZAMAN

Geçti. Sondu. Yarındı, tüm ertelemelerin ortak adı.

*) Yaz