baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2026 Cuma

Tarih Atlası


1996

Bugün bir tarih atlası aldım kendime. Neden bilmiyorum. İçimden öyle geldi. Kaplar, şapkalar ve kılıflar ne işe yararsa atlas o işe yarar, diye düşündüğümden olmalı. Ya da işe gitmeden önce giyinirken, botlarımı giyerken ve kepimi başıma takarken şöyle dediğimden kendime:

“O yıl mı? Neredeydim, sahi ne yapıyordum? Dünya o yıl nasıl bir yerdi?”

Doğduğum ülkenin adına Türkiye, dediler. Adıma Gökhan.

Bir zar atımı kadar cüretkar, caddelerde yıllar öncesinden kalan Sıkıyönetim kadar özgürlüğe mesafeli; çıkılması yasak olan sokaklar kadar boş olan bir ülkede yaşıyordum. Sonrası hiçbir şeydi. Ülkenin sokakları boşsa bir yere gitmenin ne önemi var. Zaten hiçbir yere gitmemenin ülkesi değil mi burası?

Sokağa çıktım. Her taraf çiğ; çiğ bir rutubet... Islak yollarda yürürken yaz mevsiminin haberci sıcak güneşi her yeri ısıtıyor. Havadaki rutubet daha da artıyor. Ama evlerin etrafına örülen çitler kadar değil.

Sokaklar boş. Coğrafi değil siyasi Kuzey Lefkoşa’nın toprak yollarında ilerliyorum ve asfaltı görmüyorum. Birliğim birkaç kilometre ötede; tepelere doğru, kazılmış mevzilerin içinde, toprak tümseklerin gerisinde ağaçsız  bir kışla içinde. Su sadece havada, erimiş olarak var.

Bir türlü toparlayamıyordum kafamı. Her şey bulanıktı. Harekat planları, tatbikatlar, atışlar, teftişler ve eğitim alanlarının sarı tozuyla bütün bildiklerim havalanıp boş bir sathın üzerine konuyordu.

Bu sathın üzerinde daha önceden bırakılmış izler vardı. Sanki benden önce de birileri geçmişti. Ben ilk değildim.

Botlarımı da bu sathın üzerine koydum. Ayaklarım fena kokmuştu şimdiden. Sıcak “kemiklerime” işliyordu. Bu sıcaklar neye yarar, dedim kendi kendime.

Ve oturup “Türkler Geliyor” başlıklı bir şiir yazdım kendime. Yıl 1996’ıydı ve orada, Doğu Akdeniz’in en büyük adasının kuzeyinde bir şehirde üzerime Türkler fena geliyordu. Bir yere kaçamıyordum.
Lefkoşa’nın surları içindeki Türkiye ve oradaki kuşatılmış ülkenin tarihini yaşamak Türkiye’de olmakla eş anlamlıydı. Hatta Güney Lefkoşa sınırını oluşturan boyası çıkmış, yamulmuş, kimisi kireç beyazına boyanmış varillerin çizgisine yaklaşınca evler, sokaklar Mağrip kentlerini andıran bir manzaraya dahil oluyordu.

Sokaklarda ilerlerken, yani bir şehri gezerken o şehre ait olmayan manzaralar da harita üzerinde bizi takip eder.

Haritada açtığımız yolların hiçbir kartografya servisinde kaydedilmediğini bilmek; çıktığımız ve düştüğümüz engebelerin, yüksekliklerin ve çukurların hiçbir topograf tarafından izlenilmediğini hissetmek: Biz bu duyguya bugün kişisel coğrafya diyoruz.

Kişisel tarih var mı? Kişisel coğrafya olduğuna göre o da var. Kaydı olmayan, sadece akıl yoluyla ve hafızayla ulaşılan bu tarih çeşidini Lefkoşa’da kendi adıma kullanırken ülkemden uzaklaşmış oluyorum. Bu uzaklaşma yüzünden Türkiye’yi sevemiyorum.

Bu ülkeyi annem, babam ve kardeşlerim kurtarıyordu. Hepimiz onu zaten yaşayarak, varolarak kurtarıyorduk ve birbirimiz adına ve “hatırına” seviyorduk onu. Sevmek zorunda olduğumuzu sonradan unuttuk. Birbirimize döndük sonra yüzümüzü. Özellikle o sayfiye kasabasında kitaplarımızı yaktığımız eylül’lü günlerden sonra.

Eylül’dü ama havalar sıcak gidiyordu. Üstüne üstlük bizim baca sürekli olarak tütüyordu. Bunun fark edileceğinden korkup su dolu leğenlerde kitapları erittik; bataklıklara geceleri sessizce kitapla dolu naylon torbalar bıraktık.

Bataklığın dibini bulan torbaların içinde yarı yarıya taş vardı. Ve o aydan sonra taşla dolu torba gibi ülkemiz de gerçek yüksekliğine, yani suyun dibine vurdu.

Askerleri evimizin etrafında gördüğüm o günden beri Türkiye’yi sevmiyorum. O askerler gelmeden önce yine sokakları üniformasız olarak dolduran daha beter “askerlerin” şiddeti ve nefreti yüzünden Türkiye’yi sevmiyorum.

Türkiye’yi sevmiyorum, çünkü “babamı öldürdüler, abimi şehit ettiler; amcama suikast düzenlediler, dayıma işkence ettiler, kız kardeşime tecavüz ettiler, oğlumu işten attılar, en küçük kardeşimi doktorsuz ve eğitimsiz bıraktılar, yengemi okula sokmadılar, dedemin emekli maaşını gasp ettiler ve annemin sosyal güvenliğini yok ettiler.” Çünkü hepsi o mağrur devlet için vardı. Hiçbiri benim kardeşim, abim, babam, annem vs. olmadı. Ama bunlar varken ve olurken ben “Türk’tüm”, onlar itaatkâr bir vatandaş sayıyorlardı hepsini. Her şeyi gördüm. Çünkü aslında ben çok değerli bir tanıktım. Bunu anlamadılar ve şimdi kürsüye çıktım, Adalet’e anlatıyorum onları.

Satın aldığım tarih atlasının üzerine çıktım. Botlarımı tekrar çıkardım. Hava en yüksek sıcaklığına ulaştı. Güneşte altmış derece ve rutubet yüzde yüz’ü geçmek üzere. Kuzey Lefkoşa ve Mağusa’ya kadar uzanan ova, yeryüzünün en susuz bölgesi, ama iki matara soğutulmuş su var yanımda.
Çıplak ayaklarımı otların bile bitmediği çöl toprağına batırıyorum. Şimdi her iki ayağım da birer ağaç gövdesi gibi.

Suyu ayaklarımın üzerini örten sıcak toprağa döküyorum. Sıcak havada soğukluğu korumanın en iyi yolu bu.

Toprak biz hep korur.

Ayaklarım serinliyor ve ikinci kez uyanıyorum.

Bir oğlum olmuş.




17 Temmuz 2020 Cuma

urbaga. 18

Cross Connect Magazine
Doğum günün

İçeriden gelen martı sesleri evin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyen baban ve o sesler annenin öfkeli hali.

Annen çok eziyet ederdi babana veya sen de öyle olduğuna inanırdın. Annene kızardın... 

Annen olacaksın ve başka bir dilde aslında onaylamadığın bir davranışı martılara uygulayacaksın. 

Onları kov, bugün doğum günün, ama onlara kızma... 

Aslında içeride kimseler yok. Annen ve baban sessizce seni doğuruyorlar.

Sene 19…

***

Dün şehre geldin ve artık şehir senin şehrin değil.

Şehirde her kafamı bir yere çevirdiğimde garip bir şekilde sanki seni birdenbire görecekmişim gibi hissettim. Ama anladım ki sen şehirsin, şehir de sen… İç içe geçmiş, ayrılmaz birliktelik. İlk defa birisi için böyle bir hisse kapıldım.

Bir şehir bir insanla bu kadar özdeşleşir. Neden böyle hissettim onu da bulamadım… Belki karmaşası, kalabalığı ama o karmaşa ve kalabalıkta bile kendine has bir düzeni. Çeşit çeşit insan profili. Değişken. Nostaljisi ama yanında da günü yakalaması. Eski ile yeniyi garip bir şekilde harmanlaması.

Romantizmi, aniden basan öfkesi … 

Ne yaparlarsa yapsınlar “beni kimse bozamaz, ben buyum” demesi. “Yerseniz, hatta isteyen sever, istemeyen sevmez” demesi. Burası çok kalabalık bir daha gelmem dense de vazgeçilmez olunması.

Ne olursa olsun benim için her zaman yerin hep farklı oldu. Hep de öyle kalacak … Aynı şehir gibi….

***

“Okuma Kulübü buyurun!” dedi çevirdiğin numara.






31 Aralık 2017 Pazar

Kumdan Kalenin Kalecisi


Oğlu ile amcasının kumsalda kumdan kale yapmalarını gülümseyerek izlerken aklına iki kumdan tümsek geldi.
Çıplak çocuk ayaklarıyla inşa edilmiş, yaklaşık iki çocuk boyunda bir kalenin arada sık sık bozulacağı düşünülerek özensizce yapılmış bir arsa futbolu kalesiydi bu.
O bölge geçmişte genellikle bataklıktı. Deniz zamanla çekilince toprak hazırlıksız yakalanmış ve kendini tamamen kumlara teslim etmişti.
Ama bu arsa efsunlanmış gibiydi. Etrafında yıllar yılı gelişen onca inşaat ve turizm hareketine rağmen arsaya pek dokunulmamıştı. Ya devlete ait bir kamu arsası ya da varislerinin bile uğramadığı pek önemsenmeyen bir özel taşınmaz mülktü burası. Etrafı, ne bitişikteki Mocamp gibi telörgüyle çevrilmiş ne de karşı kalenin hemen arkasındaki pansiyon bahçesi duvarı gibi hürmetsizce yükseltilmemişti. Şurası kesindi ki belki de bu sayfiye kasabasının son futbol arsalarından birisi olmaya namzetti burası.
Ayakları çıplak olan çocuk iki kumdan direğin tam ortasına gelip hem kale genişliğini hem de direklerin yirmi santimi bile geçmeyen ama havaya doğru hayali olarak çekilmiş çizgilere yol açan kumul cüsselerini kontrol etti. Ne kramponu, spor ayakkabısı ne de eldivenleri vardı. Bu yaz sıcağında akşamın alacakaranlığına doğru havanın biraz serinlemesi ve meltemin bile esmesi onda bir kaleci kazağı kadar etki yaratacağı kesindi.
Derken beklediği oldu. Güneşin o akşam üzeri sanki daha erken batacak gibi acelesi vardı ve akşam meltemi de bunu onaylamak için esmeye başlamıştı.
Kumdan kalenin tam ortasındaki çocuk büyük ve gerçek bir kale hayal etti. Bir gün bu arsa sahaları yerini tribünlü çim sahalara -toprak bile olurdu- bırakacaktı. Futbolu çok seviyordu. Futbol olmasa arkadaşlarını bile göremeyecekti neredeyse; belki de hiç arkadaşı olmayacaktı. Özellikle yazları okul arkadaşları hepsi bir yerlere gider ortalıkta görünmezlerdi. Ama futbolun coşkusuyla tatil günlerinde vücutları ve ruhları kıpırtıyla kıvranan çocuklar nerden geldiği belli olmayan sevecen bir tanıdıklıkla, bütün çocukların gözlerinde aynı ışıltılara, yüzlerinde gülümsemelere yol açardı. Top kimindi, nereden gelirdi bilinmez. Top oynamak isteği olunca o mutlaka ortaya çıkardı. Ya aralarında para toplarlar ve bir bakkalın kapısını çalarlardı ya da okuldan bir arkadaşın yazlık bahçesinde unutulmuş bir meşin yuvarlağa eller tutkuyla uzanırdı.
Hayalindeki kalede yan ve üst direkler camdandı. En gözüpek şekilde direklere doğru gelen toplara uzanabilir, pamuk yumuşaklığındaki bu şeffaf kale bedenlerine kardeşçe dokunabilirdi. Hayal de olsa direkler ona cesaret vermenin dışında haksız durumlar yaratmaksızın kendi işlerini düzgünce yaparlardı. Çünkü onun direkleriydi onlar; onun dürüstlük ve hak anlayışının, doğruluk sevgisinin direkleri.
Gözü nedense sahanın içine kaydı. Havanın kararmaya başladığını fark etti. Çok parlak olmasa da birazdan yol lambaları kendiliğinden yanacaktı.
O gün havanın çok sıcak olacağını  biliyorlardı ve gece maçına karar kılmışlardı arkadaşlarıyla; ama nedense çocuk bunu unutmuş gibi kendini daha erken kum sahaya gelmeye ikna etmişti. Vakti vardı, üstelik yapacak başka hiçbir şeyi de yoktu.
Biraz daha soğuyan kale zeminindeki kum tabakası ayak parmaklarına daha serin geliyordu şimdi.
Kumu kazmaya başladı farkına varmadan. Kazdıkça serin ve nemli tabakaya ulaştı. Sonra elleriyle kale duvarları yapmaya başladı.
Az ileriden oğlunun sesi geliyordu:

-Baba, babacım. Bizim kalemiz bitti. Hadi seninle de bir kale yapalım...

1 Ağustos 2017 Salı

Onbeşinci Şairler Sokağı



"...çok önceleri, çocuk olamamış şair babama..."

Susmayı yeğledim. Öteki köprü ayakları gibi. Suyla buluşunca ke­siksiz mutlulukları düşlemenin bile deniz karşısında nasıl çiğ kaçtığını anlayıverdim. 1978 yılında, on bir yaşında, bir yüzden ilk düştüğünde hiç açılmamış bir kapıya yordum gülüşü. Bazılarına yapıldığı gibi bi­zim evimize de gece yarıları bomba atılabilirdi. Ve pencereye en yakın yatan ben, alevleri ilk yutan olabilirdim, bütün güçsüzlüğümle. Oysa 1978 yılında, bu olasılıktan doksan sekiz kilometre ötede, yanaklarım günden güne şişiyordu.
Bir gün bir de baktım, arka sokağımızda bir tabela. 

Sokağa bir isim konmuştu. Bir ucu bataklığa, öbür ucu denize varan sokağımıza. Bir yanında, henüz çimentonun, demirlerin talan edemediği suyla ve boyu­mu aşan kılıçotlarıyla dolu arsalar vardı. Kalasları yatırır, ucuca ekler, ensiz yollar çizerdik, keskin otlar üzerinde. İlk çiziği alan genellikle ben olurdum, ya parmaklarımdan ya da yüzümden. Kırmızı çizgiciği ilk gördüğümde "karaya" en yakın kalaslı yoldan eve kaçardım. Bilmi­yorum, otlarla kaçıncı savaşımdı, eve kaçarken babamla karşılaştım. Kılıçotlu bataklıkla oynamamıza çok kızardı. Oysa o sırada oldukça dalgındı, elinde, arka sokağın yıkık bir duvarına asılan tabelanın kar­tondan bir benzeri vardı. Eve birlikte yollandık. Kapıyı açtı. İçeri ilk o girdi. Ayakkabılarını çıkarmadan, salona geçti ve ilk işi tavanı gözden geçirmek oldu. Sonra duvarları. Terasa çıktı. Ben peşinden geldim.

Uzunca bir süre denize baktı. Bakışlarını merak ediyordum. Yüksek gerilim tellerini, kavakları, minareyi, Liman Başkanlığı binasını. Sarıkız heykelini, iskeleyi ve en sonunda açığa demirli kayıkları delip ge­çen, deniz dibinde burgulanan bakışlarını... Babamla göz göze gelince, bakışlarındaki sivriliğin, iki-üç damla gözyaşından ileri geldiğini anla­dım. Ağlamıştı. Babama o tabelâyı duvara niçin astığını sordum. Bir şair dostu önceki gün ölmüştü.

"-Adını çok önceden duymuşsundur, diyordu. Hep anlatmaya çalı­şırdı: Kaybolan evler değil sokaklardır. Uzayan yollar seni gezgin yap­maz gezgin ol, derdi hep. Susmak, en şatafatlı gezginlikti onun için. Bana daha geçen gün telefonda bu şehirde tam on dört sokağa şair ad­larının verildiğini söylemişti."

Avın, babamı içine aldığı bir gündü. Aynı gün babam, henüz bir ya­kasında evler olmayan, bir ucu bataklığa, öbür ucu denize açılan soka­ğın yıkık duvarından, üstünde "Onbeşinci Şairler Sokağı" yazılı tabe­layı sökerek, sokağın başındaki sokak lambasına astı. Sokağın bir yanında evler öbür yanında şairler vardı.

Ocak 1990 - Düşler Öyküler; 6. Sayı, Şubat-1998