tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Küçük Kitap Fuarlarının Büyük Tiyatrosu


1.

Anadolu'yu karış karış gezen çilekeş ve bir o kadar da tutkulu turneci tiyatrolar vardır. Şehirler, kasabalar beldeler değişir onlar için ve değişmeyen tek şey ise o sezon başarıyla, büyük özverilerle "oynadıkları oyun"dur.

Her türlü gerici karanlığa, engellemelere rağmen tiyatro böylelikle halkın kültürel sağlığında güzel ve etkili bir onarıcı, sağaltıcı olarak yer etmiştir.

Yaşasın Tiyatro! Ve bağışla bizi Tiyatro, Tiyatrocu. Belki o çok kızdığın "oyun", "tiyatro" mecazlarından yararlanıyoruz yine. Sahne sanatları terimleri üzerinden halkımız ve yetkililer çok daha doğrudan anladıkları için bizi bağışlayın tüm sahne sanatları paydaşları.

Asıl konumuza şimdi gelmek istiyoruz; ne var ki bazı engelleyici terimler, sözler dolaşıyor beynimizde. İlk önce onları açıklasak, açıklığa kavuştursak çok daha iyi olmaz mı?

İlki: Ülkemizde kültür ve kitap adına işlenen büyük kültür kusurları, kabahat ve suçları var şiddet sırasıyla. 

Sonra: Bu suçlar ve kabahatler, kültür "kurumları" ve kurumsallaşmış yani şöhretin -paranın da- dibine vurmuş, doymaz kişilikler eliyle işleniyor.

Sonuç: Bu kişisel/kurumsal kusur, kabahat ve suçların yerel ve ulusal, özel ve kamusal işbirlikçileri var. Çoğunlukla cehaletten, oldukça görmezlikten, bazen de umursamazlıktan bu cürüm şölenine doğrudan ve dolaylı katılım yarışı içindeler hepsi de. Motivasyonları farklı farklı olsa da akıl tutulmaları, şuur kayıpları ve şehvetengiz yanılma, sapma coşkuları gerçekten çok endişe verici.

Bu mecrada daha önce yazmıştık. (*)

Daha da yazacağız. 

Kitap çok önemli. Hatta tek önem arz eden yol arkadaşımız hayatta. Belki de Aquinolu Tommaso'nun "Tek kitaplı adamdan kork." dediğinden beri. Kitap ülkemizde gazete eklerine ya da özel/kamu yönetimlerinin insafına bırakılmayacak derecede kritik, stratejik bir kültür sorunu. Kitap, her şeyden önce bir mal değil. Bir kültür denizfeneri. Bir rehber. Bir arkadaş. Yalnızlık yoldaşı. Ve yazar da en büyük empati kurbanımız. Okuduğumuz her şeyde birini diğerine vurduğumuz, yargıladığımız, eleştirdiğimiz ve sınırsız sonsuzca yararlandığımız başka bir soyut düzenek var mı hayatımızda?

Sürekli yalan ve abartı yankıları fışkırtan ekranlar mı? Artık neye ve kime hizmet ettiklerini bilemediğimiz medyalar mı? İçinde haber, içerik ve yazılardan başka her şeye rastladığımız gazete, dergi ve internet yayınları mı ? Hangilerini seveceğiz ve güveneceğiz artık?

Hiç unutmamalıyız:

Bir sorun, eğer üzerine bir kitap ya da kitaplar yazılmadıysa henüz tartışılmaya açık değildir. Her türlü yargısız ve vicdansız infazlar ancak böyle önlenebilir.

Bir konu, eğer hakkında kitap düzeyinde bilgi, yorum ve analizler çıkmadıysa henüz söylentiden ibarettir. Aklınıza her gelen konuda, hakkında tezli-antitezli kitaplar okumadan hüküm veremez, görüş bildiremezsiniz.

Düşünce ve duygu dünyamızdan bu iki örneğe benzer daha yüzlerce örnek verebiliriz kitabın ayrıcalıkları adına. Bu örneklerin sonuncusu ise hiç kuşkusuz aşağıdaki cümle olmalıdır:

Bir insan, eğer değerlerini, eğitim ve öğrenimlerinin ötesine çıkarak kitaplar aracılığıyla ölçüp tartmadıysa o henüz insan değil bir canlı oluşumdur.

İlk örneklerden kısa bir kuple deneyelim:

Diploma vb belgeler, meslek vs konumlar, okul vd kurumlar kitapla gerçekleşecek kültür için bir giriş bile değildir.

"Peki o zaman sosyokültürelekonomik (SKE) tüm normların dışında hangi kitapları okumalıyız, okuyacağız" benzeri soruların  en az birkaç yüz  kitap okuduktan sonra anlamsızlaşacağı zaten görülecektir.

Buradan yatay bir radikal geçişle metropoller dışına biraz çıkalım. 

Taşra.

Neydi taşralar. Uzaktı ve gitmesek de hep bizimdi hani. Kolay lokma; bilincin, bilginin, deneyimin sıradan ve vasat hali.  Gerçekten de öyle mi? Akıl ve duruşları karşılaştırıldığında taşra ile metropol birbirlerinden ayrı ve farklı hatta merkez ve çevre olarak görünürler ki aralarındaki neden-sonuç ilişkisini düşünmek bile gerçekte ikisinin de iyi-kötü polisçi olduklarını gözler önüne serer.

Metropol yani büyükşehirler taşraların yetenekli, mahir ve "akıllı" seçilmiş kişilerinden oluşur. Bir de maceracı ve romantik olduklarından ötürü büyükşehre itilenler ve sürgün edilenler vardır ki maceralardan başarı, romantizmlerinden ise ideal ortaya çıkarmak gibi bir gizli sürgün halini içten içe yaşatarak kendi periferilerinden seçilmiş akıllıların bir nevi av alanlarını doldurmaktan öte gidemezler genellikle. 

Metropolden ilk önce romantik sürgünler memlekete dönerler, yalnız başınalarsa. Onların avcılarıysa, yani "beslenme" piramidinin en tepesindekiler çoktan memlekete daha önceleri gelip giderek orada iş, çevre ve imkan tutmuşlardır; yani iki yönlü sürgün için her iki yerde de bir temize çekilme ve arınma kalmamıştır.

Gerçekte her iki tipiklik de sürgün edilmiştir: Tek farkları bunu örtme becerilerinin yansıdığı kişilikleridir. İşte taşraya metropol başarısı sonrası gelip gidenlerle, memleketine sürgün edilmiş romantizmlerinin esiri olarak dönenlerin yolları çok şekilde, eski akran ve arkadaş, kuşaktaş olmasalar da sık sık kesişir, çıkarlar çatışır ve çoğunlukla memleketine asla temelli dönmeyen, orasının nostaljik coğrafyasını tamamen terk etmiş kişilikler büyükşehirde olduğu gibi dar alanda da sefil romantikleri avlamaya, onlardan zaman ve zemin çalmaya devam ederler. İşte bu av kesişmelerinin sahnesine rahatlıkla Küçük Yerlerdeki SKE Temaşaların Büyük Tiyatrosu deniliyor. Bu yazı dizimizin de temel meselesi budur. 

Elbette ki avcı ya da av olarak doğarız biz insanlar. Nerede olduğu önemli değildir. Av her yerdedir. Gerçekler de hiç değişmez.


(sonraki bölüm: 2. Büyük Fuarların Küçük Tiyatrosu / çok yakında)

* Kitabın Gezi'si ya da 8. Kadıköy Kitap Günleri 


6 Nisan 2018 Cuma

Felsefe Hiç Bozuntuya Vermez


- Hayır, dostum yanılıyorsun; seninle hiç Bozuntu barda oturmadık.
- Bundan eminim ama. Yoksa bunu hayal mi ettim ben?

- Olabilir. Bozuntu bu gibi şeyler için çok uygun bir yer. Hep hayalperestler gelir oraya.
- Ama senin de oranın müdavimi olduğunu söylediler.

- Neredeyse ben kurdum Bozuntu'yu. Öyle sayılır, öyle bilinir.
- Peki ben sadece o zaman seni orada gördüm ve hiç konuşmadık. Selam vermedim. Çünkü ünlü kişileri sosyal ortamlarda, sokaklarda tanışsak bile rahatsız etmeyi sevmem.

- Nerede senin gibiler. Bizi gören en yakın arkadaşı anası babası aileden birisiymiş gibi hemen saldırıyor. "Seni tanıdım. Sen şu'sun. Sen şu'ysan bunu bana ve benim gibilere borçlusun. Öyleyse hemen bana gülümseyerek konuş ve borcunu şimdi öde," diyen gözlerle bakarlar resmen.
- Bunu hiç üzerime alınmıyorum. Bu tutumun kökleri bende de var ben de insanım, yani tanınmıyorum. Herhangi birisiyim. ama bu duyguyu nasıl tanıyorum aslında anlamıyorum. Ve hiç buna yeltenmem, yani ünlüleri asla rahatsız etmem. Sizi anladığımı düşünüyorum. Çağın moda deyimiyle sizlerle empati kurabiliyorum.

- Biz, dediğim için beni bağışla. Yani biz ünlüler... Böyle bir sınıf yok aslında. Ortak özelliği şöhret olan bir kimsesizler, farklı tipler topluluğu... Aidiyetim yok, ama başkalarının oraya ait olduğunu düşündüğü bir kurgu bu sadece.
- Sence sosyal bilimlere, özellikle sosyolojiye popüler kültür neden bu kadar saldırıyor? Üstelik de tek bir silahla: Şöhret.

- Fame filminin şarkı sözlerini hatırla: "I'm gonna live forever - Baby, remember my name".
- Sen kalkıp adama ya da kadına Baby dersen o da sana sokakta rastladığında hey naber çak bir beşlik der tabii haklı olarak.

- O bir şarkı değil sadece. "Sonsuza kadar yaşayacağım. Adımı hatırla bebeğim." diyorsa bunda ne gibi bir tehdit var sosyoloji için?
- Popüler kültür bu işte her şeyi basite indirgemeye çalışıyor. Beni hatırla derken aslında demek istediği her şeyi unut ve sadece beni hatırla. Şöhretin ettirdiği yemin de bu değil mi kitlelere? O anda o on beş dakika boyunca sadece benim ünlü olduğumu (sonsuza kadar) söyle ve beni hatırla... Ama ne kadar? Bu süre önemli mi?

- Süreden çok ünlülerden kendilerini daha akıllı zeki ve okumuş kültürlü bulan ünsüzlerin hiç usanmadan şöhreti ve meşhurları hedef alan sözde bilimsel araştırmalarından söz etmek daha önemli...
- Onların da kendilerini ünsüz olarak tanımladıklarını asla düşünmüyorum. Ben ünsüzüm, ama şimdiye kadar ünlü olmayı hayal etmediğim ve düşünmediğim için ünsüz olduğumu da özellikle hiç düşünmedim. Ben öğrendiklerim ve bildiklerimden ileri gelen bir tasarım olmaya çalıştım genellikle.

- Sen bir tasarıma doğru gidersin, ama şöhret öyle mi? O gelir seni bulur, hatta seçer.
- Hiç böyle düşünmemiştim, ama ben yine de dediğim gibi şöhreti hiç düşünmedim hayatım boyunca. Konuları keşif ya da buluş olmadıkları sürece kültür bilgilerinin ve iletişiminin kişilere ait olmadığını sanıyorum. Kişiler içinse daha çok edebiyat ve sanatın diğer dalları var.

- Felsefeyi unutuyorsunuz mirim. :)
- Tabir yanlış, ama yaklaşım doğru. Evet filozofların da son çağlarda kişilikler üzerinden yaşadıklarını görmüşümdür evet.

- Sanmam. Mesela ben hümanistim, ama hümanistlerin filozofunu tanımam bilmem.
- İşte bak o hastalık iyiden iyiye. Hümanizm Antikçağ felsefesidir ve filozoflarından çok kendi konusu ve düşünceleriyle bilinir yaygınlaşır.

- O halde ben felsefe ile aramda düzgün bir ilişki kurmuşum demek ki.
- Sanırım bu doğru. Felsefi olarak yapılacak en büyük budalalık sanırım felsefi tartışmalardan kendini kurtaramamak olacaktır.