bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2023 Cumartesi

Yıldızlararası: Yıldızların Arasındaki İnsan


Yıldızların arasında ne var?

Bir galaksi üst kapsamında düşündüğümüzde sistemler, nebulalar, kara delikler...
Dünyamızdan bir süredir yeni bir teleskopla evreni izlemeye çalışıyoruz. Emekli Hubble'ın ardından onun ardılı olarak yerini alan James Webb acaba bizleri Hubble'ın elde ettiği görüntülerin sarhoşluğundan alıp başka büyülenmelere doğru götürebilecek mi? Yoksa bu görüntülemelerden sızacak yeni galaktik gerçeklerin yarattığı şaşkınlıklar güzelim uzay keyfimizi örseleyecek mi?
Derin bir kuyuya bakar gibiyiz evrene her göz attığımızda. Sinema endüstrisi bu kuyudan su zerreleri getirmeye çalışırken üzerinden o ilk şaşkınlıkları atamamışa benziyor.

Her film türünün şaheserlerini veren ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in hem sinema hem de bilimkurgu türü adına kutsal kitabı sayılan Bir Uzay Efsanesi 2001 filmi bir bakıma evren konusunda ilk büyük çığırı açtı. Kubrick'in bu filmin senaryosunun yazımı sırasında yine ünlü fütürist ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile çalışması filmin sinema sanatının ötesine geçmesini ve hâlâ felsefi bağlamlarda filmin merceğe aldığı konuların tek referans ekseninde tartışılmasına yol açtı.
Kuantum fiziğiyle 20. yüzyılın ortalarında son aydınlanmasını yaşayan bilim dünyası, bu çalışmaların ışıklarını ancak 21. yüzyılda, teknolojinin popülerleşmesi ve sinemanın bilimle birlikte koşması sonucu yakalayabildi.

Aslında ağır aksak bazı kanonlar oluşuyor “uzay filmleri”nde. Star Trek ve Yıldız Savaşları’nı bilimkurgu macera sınıfına sokup teşekkür ederek bilimkurgu sinemasının “yıldızları arasında” bir yolculuğa çıkacak olursak bu yolculuğun yolunun önemli bir durağı olarak Nolan’ın Yıldızlararası (Interstellar) filmi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu zorlu yolda kolay ve hızlı başarılar olmaz genellikle. Her şey hemen anlaşılmaz. Bu yönüyle Yıldızlararası çok tutmuşa benzemiyor. Böyle işe başlayan filmler genellikle sabırlarıyla öne çıkarlar. Devamlılıklarına çok güvenirler. Bu bakımından Yıldızlararası’nın olmasa bile Nolan’ın kariyerinde yeni “uzay film”lerinin yer alacağı çok açık.

Gelelim filme. Kuraklık ve kıtlık dolu bir dünyadayız yine. Yakın gelecekte. Yükselen tek meslek ve umut çiftçilik, tarım. Dünya kendine yetemiyor. Bu distopyanın son zamanlarına doğru bir astronot ve ailesi çiftçilikle geçiniyorlar. Astronotun kızının odasına gelen garip mesaj ve hareketler filmin temel sorunlarına bizi yaklaştırıyor: Çokboyutluluk, zaman ve yerçekimi.

Yıldızlararası’nda popüler fizik ve evren belgeselleriyle hemen hemen çok yaygınlaşmış birçok teori son derece basit anlatımlarla kullanılıyor. Kara delikleri, solucan delikleri, paralel evrenler, 4 ve 5. Boyutlar… Bence çok çarpıcı olan bir şey varsa o da Christopher Nolan’ın aşk kavramını bile uzayın en bilinmez derinliklerinde, görecelilik her canlının ömrünü savururken çok incelikli şekilde kullanması. İzleyicinin belli ki kafası çok karışacak; bilgilerini yoklar ve sağlamalarını yaparken merak ve sürpriz gelgitlerinde boğulmasını engellemekte başarılı olmuş Christopher Nolan gerçekten de. Aşkın yanı sıra en insani duygu olan ölüm korkusu da Amerikalı yönetmenin bilim ile kurgu arasındaki seçimde kurgudan yani insandan yana tavır koyduğunu gösteriyor. Solucan deliğinden başka galaksi ve yıldız sistemlerindeki gezegenlere giden kahramanlar, hayatta kalmak için her şeyi yapmaya devam etmelerine yol açan şu sözü kanıtlamaktan geri kalmıyorlar: “İnsan her yerde insan.”

Gotik ve epik bilimkurgu sinemalarının yanında daha azınlıkta kalan, fakat geleceği parlak olduğu görülen psiko-fizik bilimkurguya el atan Christopher Nolan’ın (ve senaryo ortağı kardeşi Jonathan Nolan’ın) bu alanda daha çok yolculuk etmelerini umuyor ve diliyoruz. Ayrıca popüler evren fiziğinin gözde konularından olan yerçekimi kavramının uzay-zaman-boyut ilişkisinde yorumlanmış olması fizik düşünen zihinlere de sinemanın en önemli ve eğlenceli katkısı olarak görebiliriz.

Yıldızların arasında sıkışıp kalmış, ama buna henüz emin olamayan insanın, kendini evrende tanıma yolunda bir teoriler geçidi Yıldızlararası filmi.


22 Mart 2019 Cuma

Kitap Yakmak

                                                  
                           



Bir yerde kitaplar yakılmaya başlamışsa 
nihayetinde insanlar da yakılmaya başlanacaktır.

Heinrich Heine (1797-1856) Musevi kökenli Alman şairi



Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 (1951) romanının yarattığı etkiler, edebiyatın gücünün de ötesinde günümüze kadar gelen birçok sosyo-kültürel tespit, kavram ve zihinsel deneyime yol açtı. Roman her bakımdan talihliydi de. Ünlü Fransız sinemacı, yeni-dalgacı François Truffaut sinema için bu romana el attığında F 451, G. Orwell'ın distopik 1984 romanıyla birlikte bir tiyatro oyununa çoktan dahil olmuştu bile. F 451 talihin garip cilvesi tam da 1984 yılında yeni bir yazılım şirketi olan Trillium ile aynı adı taşıyan bir bilgisayar oyunu için uyarlandı. Tabii ki Amerikalı siyasi aktivist ve sinemacı Micheal Moore'un Fahrenheit 9/11 belgeselini çekmesine kadar (2004) F 451 okurlarının ve okumanın da çok ötesinde kitap kültürünün en bilinen, en eleştirel ve aksiyomatik olgusu olmanın içini tamamen doldurmuştur.

Kitap yakmak. Bu sıkıcı eylemin tarihini ve krimonolojisini düşündükçe kitabın nasıl doğduğuna olan merakım giderek daha da artıyor. Bu da beni insanın dünyadaki düşünme, anlamaya dair kültürüne olan ilgimi fazlasıyla pekiştiriyor. Kitap yakmak daha büyük bir ölüm değil mi? Yakan ve yakılan için. Kitap yakıcı ya da F451'deki fütüristik itfaiyeciler, 10 Mayıs 1933'de, ilkin Berlin'de, Hitler iktidara gelir gelmez başlayan ve Almanya'nın üniversite kentlerine hızla yayılan kitap yakma eylemlerini basit bir alaylı/mektepli karşılaşmasına indirgeyebilir miyiz? Ya da yeryüzündeki tüm alet kullanan canlıların düşünsel açıdan bıçakla ortadan ayrılmış gibi iki ayrı paleo-antropolojik ve nörolojik cepheye ayrıldıklarına inanabilir miyiz gerçekten?

"Ben Thomas Mann, Maria Remarque, Erich Kästner´in yazdıklarını ateşe veriyorum."

Mayıs 1933'te Almanya'da bu olayları organize edenler, kitap yakmayı bir sembolik hareket olarak görerek bu sözlerle eylemlerini başlatıyorlardı. "Eski çağlarda olduğu gibi, ateşe temizleyici ya da hastalıktan arındıran bir güç olarak bakıldığından, kitap yakma olayında, nefret edilen Weimar Cumhuriyeti'nden kalan eserleri ve düşünüşleri ateş içerisinde yok etme amacı vardı." (1) Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels´in "Almanya´da toplumun iç ve dıştan temizlenmesi" sözlerinin yol açtığı bu eylemlere karşı Almanya´da hemen hemen hiç kimseden bir karşılık gelmiyordu. "Kitapçılar ve yayınevleri fırsatçı davranıyor, eğitimi yüksek olan halk, o dönemin gerçek karakterini ve politik durumunu gözardı ediyordu. Bunu üniversite öğrencilerinin yaptığı bir şaka olarak görüyordu. Yurtdışından gelen tepkiler de farksızdı. Çoğu bunu eğlenceli, üniversitelilerin işgüzarlığı olarak görüyordu." Bu tepkiler sanırız günümüzde de eşit ve benzeri karşılıkları olmasa da başka sosyo-kültürel nefret söylemler ve sosyo-mediolojik linçlerle kendini gösteriyor. Bu şiddetlerin gerçek aktörleri sanırız kütüphanelerin yerlerini ya da varlıklarını bilselerdi kitap yakma adına sonuç Almanya'dan farklı olmazdı.

Hitler döneminden çok önce doğmuş, eserlerini vermiş ve Alman kültürünü, edebiyatını tarihi içinde ötelere taşımış Musevi kökenli ünlü şair Heinrich Heine'nin "Bir yerde kitaplar yakılmaya başlamışsa nihayetinde insanlar da yakılmaya başlanacaktır." sözü şairlerin kâhin yönlerini bir kez daha ortaya koyuyor. Yazarların hâlâ açıklanması ve anlaşılması zor üslup ve içerik tercihlerinde elbette fizik koşulları ölçüsünde kalan olağan bir dil eyleminin sonuçlarını aramak yararsız olurdu. Kitap yakmakta bir cadı avı aramak da bu çaba kadar boşuna olur. Peki nedir kitap yakıcılarının eylemini, belirgin bir itaatkârın şuursuzluğunun ötesinde diğerlerinden ayıran neden? Sembol olmanın ötesinde kitapların dünyayı ve insanı getirdiği aşamaların akışını bu hiper-sembolik şiddet tutumuyla cezalandırmak ya da durdurmak bu şiddetsever sosyal karakter tipine ne gibi avantajlar verecek? Ya bu eylemler karşısında susanları ne yapmadıkları için suçlayabiliriz?

Kitap yakmak, çok açıkça görülüyor ki bu eylemin sorumlularınca, o ya da bu katakulliyle yeni devralınmış bir yönetimi otoriter ve totaliter bir rejime zorlamanın ani telaşıyla, en hızlı şekilde kültürel sınıfların üzerinde beklenen baskıyı yaratmanın önemli bir sembolik aracı gerçekte. Bu açıdan tarih içinde kitap yakmak en az bir uygarlığı yok etmek kadar değer taşıyor. Sırasıyla dünyanın ateşle eylem sınavında, rakibinin ya da düşmanının kültürel sınıf tedirginliğini artırıcı önemli bir silah. Fikirlerin çatışması ve tartışma kültürüyle yoğrulmuş, ilerleme ve modernliği seçmiş, yaşamına aktarmış, sonraki kuşaklara da kültürün ucunu açık bırakmış olan kuşaklara haddini bildiren bu ateşli eylem, dogmatik ilkel aklın ürettiği en "yaratıcı" marifet. Neden? Çünkü kitaplar yanabilir. Niye? Çünkü binlerce yılda milyonlarca masumu yaktılar, kitapları mı yakamayacaklar. Niçin? Çünkü bu işler böyle. Kendini asgari savunmaya almadan bilimdi felsefeydi kültürdü yok öyle. Kırılgan ve zayıf olmayacaksın. Kaleme ateşle karşılık tabii ki verilebilir. Ne sanmıştın? Türler arasında herhangi bir vicdanı ahlaki geçiş olduğunu mu? İnsan türleri olmadığını mı? Dünyanın okumuşlara, alimlere mi kalacağını? Cehaletin, kopukluğun, meraksızlığın, tinsel sömürünün ve insanın geleceğine dair büyük ilgisizliğin de şaşılası övünülesi kimlik göstergeleri olmadıklarını mı?

Kafanı o kitaplardan kaldırıp başka bir şeyle, mesela öteki karşı-tür ile, hiçbir şey olmadığı ve bilmediği halde, sadece canlı olduğu nefes aldığı ve ne olduğunu bilmediği için de hayranlık ve beğeni ilişkisi kurmaman yüzünden takındığın kibrin, o kitaplarının yakılarak cezalandırılacağını hâlâ anlamadın mı?

İtalyan devletinin 18 yaşına basan herkese kitap almak ve sanat etkinliklerini izlemek kaydıyla 500 € verdiğini yakın zamanda öğrendiğimden ve daha birçok şeyden beri kitapların daha yazılmadan yakıldığını düşündüğüm bir dilde yazmanın yanmak olduğunu da artık çok iyi biliyorum.


(1) Nazilerin Kitap Yakma Eylemi 70 Yaşında, dw.com






17 Kasım 2015 Salı

Kıyamet geliyor!


Kıyamet geliyor,
Birazdan son bombalar da patlayacak üzerimizde. Çölde bilinmeyen bir benzin istasyonunda tek katlı her yeri ahşap ve kağıttan yapılmış lejyona doluşup toz fırtınalarının geçmesini bekleyeceğiz.

Kıyamet geliyor,
Orda daha güvenli olacak her şey. Geçmişi asla hatırlamayacağız ve bu yüzden korkmayacağız hiçbir şeyden. Ne kadar çok şey görmüş ve biliyorsak o kadar korkaktık.
Bütün bunlar yazılıydı bileceğiz ve bütün bunları bildiğimiz yazmıştık bir kitaba; bütün çölde o kitabı ararken unutmuş olacağız bütün sözleri ezberlemiş olduğumuzu.

Kıyamet geliyor,
Bu kendine durup bakma ve basit ahlakımızı sürdürme oyunu olmayacak. İyilikler uğruna dünyayı ne hale koyduğunu mu görmezden geleceksin şimdi o sıkıştırılmış kağıttan kalende?
Kendini daha iyi hissedince basit ahlak korunmuş mu olacak ve geçmiş olacak çıkardığın savaşın casus belli'si?

Bunu hep söylemek istedin aslında. Kıyamet geliyor,
O gelmeden önce. İlk bomba atılmadan önce. Bunun bir yazgı olduğunu söyleyen bir kutsal kitap bulmuştun ve orada yazıyordu: "Gün gelir ve ışıktan ordular yağar yere inen savaşa."
Tam olarak böyle yazıyordu, ama sen bunu yanlış çevirdin bilerek.

Kıyamet geliyor.
Hiçbir zaman güneşin daha sıcak olmayacağı bu kıyamet en uzun ateş gününü de getirecek beraberinde.

Temmuz 2015

9 Eylül 2014 Salı

Çok satanlar kitaplar çok okunuyor mu?


Bizi hayvanlardan ayıran şeyin okumak olduğunu öğrendiğim gün okumayı bıraktım. Bunu bugün anlıyorum.
Hayvanların da okuduğunu anladım: Koku, tat... Belki daha az renk, ışık, ama evrimlerindeki tesadüflere bayılmamak elde değil onların. En dengesiz ve değişken çevreleri olarak onların gerçek evrimi biz insanlarız.
Yazarken böyle haritanın rasgele başka bir ucundan konuya girmelere de bayılıyorum. Yüzbinlerce kitapla tıklım tıklım dolu olan bir kütüphaneden bir kitap seçip alır gibi. Belki de öyle bir kütüphanem olmazsa bir daha asla okumam. Yazarları, kütüphanecileri, belediye başkanlarını ve kültür bakanlarını tehdit ediyorum açıkça. Bana o okuyacağım kitapların gömülü olduğu büyük kütüphaneyi bulun getirin.

Aynı soruyu birçok fiil için sorabiliriz.
Ya Bunlar Gerçekten ......... mu? olarak bir şablon koyalım hatta ortaya.
Peki buradan varacağımız sorun ne?
Hiçbir sonuca neden artık eskisi kadar güvenmiyoruz? Neydi araya giren? Eskiden de güvenmiyorduk, varsayıyorduk.

Okumayı, istediğimiz cevaba uygun şekilde tarif edersek -biraz akıl karışılığı yaratarak- olur bu iş. Yani sevmediğimiz içeriklerin aslında okunmadığına herkesi ikna edebilirim öyle değil mi?

Bir içeriği bazı nedenlerle sevmeyiz: Konular, türler ve yazarlar bizi açıkça çekmez. Geçerli, mantıklı nedenler de olmayabilir bunlar. Açıkçası ya yıldızlarımız uyuşmuyordur ya da bir noktada kesişmiyoruzdur.
Bu, o tür ve yazarların kötü oldukları anlamına gelmez. Aksine bir de bol tüketiliyorlarsa başlar çalmaya çanlar. Daha çok sinir olur ve öfkeleniriz onlara, onları okuyanlara ve gözümüzün içine bakıp "bugün bunlar okunuyor" diyenlere, demek isteyenlere...

Geriye tek bir silah kalıyor: "Ya Bunlar Gerçekten Okunuyor mu?" diye sormak. Şimdi geldik mi o kavşağa? Yerine göre okurun, işimize göre yazarın, kimine göre de zamanın beğenilmediği, burun kıvırıldığı ana...
Bir dakika... Biz niçin okuyoruz ki? Başkalarının ölçülerini neden karıştırıyoruz işin içine? Biz sakin sakin ....'mizi, .......'müzü, .....'muzu okurken (yazar isimleri özellikle vermedim ama anlayanlar anladılar bence) A'nın B'nin, C'nin çok tüketilmesi bizi neden rahatsız ediyor. Bence ediyor, şu sebeplerden:

-İyi okur olduğumuza dair düşüncemizde sarsılma olma tehlikesi
-İyi okurun sayıca çok ve iyi kitabın sayıca fazla olduğuna inanmama eğilimi
-Kültürel bir ortam içinde kitap, yazar ve içerik soluduğumuzu düşünen, sosyo-kültürel ayrıntılara, ayrımlara dikkat eden bir takıntılılık içinde olma
-Vasat ve sıradanı kültür alanından kovma isteği
-Gelişime, çağdaş, etik, estetik ve modern yaşama; daha iyi ve güzel olan inanca bağlılıklarımızın kalıcı bir ilişki olduğuna dair derin arzu

A, B ve C gerçekten okunmasın istiyoruz. Yalandan, imrentilerle ve markacılık histerisiyle... Onlarda düşünsel derinlik ve aydınlatıcı unsurlar bulunmasın istiyoruz. Bir tür okumadan "onları biliyoruz"... Sanatsız sözler ve sözsüz bir yazı sanatıyla devşirilmiş başı-boş kitaplar hepsi de öyle değil mi?
Bir trenle giderken yerin ve rayların durup trenin hareket etme kuralının geçerli olmasını istiyoruz değil mi?
Ama yakışıyor mu bunca kültürel entelektüel amaca ve arzuya bu kuralcılık? Asker gibi ne o, soldan sağa okunacaaak oku!
Kültür dediğin ya büyük bir boşluksa savrulmaksa, kaybolmaksa?
Eskiden sorardı yazarlar hep bir ağızdan "Ey okur neredesin?"
Şimdi hep bir ağızdan soruyoruz: "Ey yazar neredesin?"

Arkakapak.com



7 Aralık 2011 Çarşamba

Maria Metro 2


Babil Sabahı






"Babil’deki bütün erkekler gibi ben de genel valilik yaptım.'"
Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe



Sevgili Mateo Kolomb,
günlüğümün bazı sayfalarını size ayırdığımı hatırladım birden. Fakat bir kadının yazı yazmasıyla hiçbir ilgisi olmayan şu gündökümlerinde konu bir de bir erkeğin kadınlar karşısındaki hezeyan dolu dakikalarıysa, günlük bir düğün bahçesine dönüşüveriyor. Hep somurtan o ağızlar açılıyor ve masum olan her ne varsa bir kadın hayatında, açılmış, gülümseyen ağızlar olarak yere dökülüyor; bazen bir masa izliyor bu düşüşü, çünkü davetlilerin çekemediği şeyler var yükseltilerin üzerinde.
Bir kadının mutluluğunu anlayamazsınız. O ne zaman mutlu olur ve erkeğe mutlu gelir. Ama tabii, sözkonusu olan "şeytanın eviyse" bir kadın gövdesinden daha emin bir liman bulamazsınız.
Bütün o alıntıları sizin üzerinde çalıştığınız "Anatomist" adlı romandan almadığınızı nereden bilebilirim? Bir hekimin, hayatının soğan zarı haline gelmiş anatomik bellek ve içgüdüleri yaşadığı sürece eksik bir gövde olduğu aşikar değil midir?
İçimizi bilmeden yaşıyoruz, ama buna kesinlikle hekimler dahil edilemez. Bize derslerde öğretilmiş olan iç organ sahnelerini saymıyorum, hayır ve asla! Artık soluk almayan bir insanın, soğuk ve uzun masalar üzerinde kesilerek teşrih edilmesi ve bir tahnit ustası çalımıyla yeniden dikilerek ve içi doldurularak toprağın altına gizlenmişş sınırları belirsiz o dev çöplüğe gönderilmesi... Evet bütün bunlar, bütün bu kıyıcılıklar "içimizi görme ve bilme" sarhoşluğunun -bakın çılgınlık demiyorum, çünkü tıp kesinlikle çılgınlıktan öte bir şeydir- sayıklamaları sadece.
Kasıklarımda çıkan yaralara ilişkin raporunuzu okudum sonra. Beni sadece tahlil sonuçlarıyla başbaşa bırakmanız ne büyük bir incelik! Bu davranışın, doğru teşhis histerisi ve ilaçbilimiyle hastasını başbaşa bırakan genel tıbbın davranışlarıyla ne gibi çelişir yanları olabilir?
Sanırım hekimlik sizin esrarengiz meslek hayatlarınızın içinde sadece önemsiz bir renktir.

*

Maria, metalik meşin cilt kapaklı defterini kapadıktan sonra, bacaklarını saran şalı çekti ve yatak odasına giderek üzerine mevsimin serinlik uyarılarını dikkate alan, ama yine de cömertliğini hiçbir çıplaklık sınırından sakınmayan bir iç çamaşır takımı seçti kendine.
Yazmak üzere tekrar masaya oturduğunda kapının altında bir zarfın daha atıldığını gördü.
Bu kez şalını almadan, çıplak olarak yere eğildi ve zarfı aldı.
Metro şirketinin aylık faturasıydı bu. Üzerinde "Yalnız Topraklar İstasyonu, yolcu no SCNQ 7736-442231 BT yazıyordu. Son iki harf dışında Maria'nın en sevdiği rakam ve harf birleşmesiydi bu yolcu kodu. 442231, aynı zamanda 24 haneli sosyal güvenlik numarasının da altılı son parçasıydı.
Ama BT? BT de neydi? Son bir-iki aydır metro faturalarına eklenen bu iki harf onu çok rahatsız ediyordu. Bu ikisi sadece iki harften ibaret olamazdı.
Çıplaklığının farkına varmaksızın, çantasını arayıp buldu ve içinden Maria Metro'nun manyetik kart versiyonu olan bütün bilgilerinin bulunduğu, harcalamalarını yaptığı "citycard"ını çıkardı. Kapının yanındaki elektronik göze dokundu kartla; gözün altındaki prizmatik ekranda bilgiler yukardan aşağı akmaya başladı. Son satırların birindeki kırmızı değişiklik hattındaki yanıp sönen BT harfleri dikkatini çektiğinde, metro faturasındaki bilgi değişikliğinin nedenini anladı. Oturduğu bölgenin adında ani bir değişiklik yapılmıştı.
Ama bu kez neden sadece bölge adının baş harfleri yüklenmişti bilgi belleğine?
BT ne anlama geliyordu?


*

O cumartesi gecesi, uzun süren bir multi-pub ziyaretinden ve birkaç erkek dükkanından evine tekrar döndüğünde Pablo'nun kapının altından attığı şu mektubu buldu:

"Sevgili Maria,
Uzun süreli bir görev için yaşadığım şehirden ayrılıp senin yaşadığın bölgeye geliyorum. Oturduğun semtlerin etrafında bir yerde büyük bir yapı inşaatı görevi bu. Ama yapının nitelikleri ve özellikleri gizleniyor. Planlar, şifreli dosyalar içinde saklanıyor. Sadece dışarıya sızdırılan bölgenin adının başharfleri: BT.
Belki bu değişiklik senin de çevrende gözüne çarpmıştır.
Söylentilere göre BT'nin anlamı "Babylon Tower". Acaba bu adın, yapının nitelikleriyle bir ilişkisi olabilir mi? Bu soruyu senin fakültenin arşivlerinde belki de unutulmuş olan "Babylon, as a intransitive tower" adlı tezini hatırlayarak soruyorum.
Sevgiler. Pablo.


6 Aralık 2011 Salı

Maria Metro


Maria Metro


AYNA, ANSİKLOPEDİ

“Uqbar’ın ortaya çıkışını bir aynayla bir ansiklopedinin bir araya gelmesine borçluyum.”
Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe

Pablo,
beni metronun girişinde bu ilk kez bırakışın ve bu anı, yani senin beni evime taşıyan anıtın kapısındaki bu anı ölümsüzleştirmek için bu günlüğü yazıyorum. Yoksa niyetim bu isimsiz gecede evime senden bir şeyler taşımak değil.
Bir gün, yine senin beni bıraktığın gibi, gecenin geç saatlerinde evime dönüyordum ve sisler içinde kalmış şehrin tek metrosunun herhangi bir istasyonunda trenden yeni inmiştim. Bu acayip metro ve metro durağı, bir köprünün altından geçiyordu ve yolcularını köprünün güneyde kalan ayaklarına en uzak kalan mesafede bırakıyordu. Artık tamamıyla arabalara, kamyon ve otobüslere terkedilmiş bu şehri kalbinden tam ikiye ayıran metro -tabii ki kurucusu ve ilk işletmeceleri olan büyükbabalarıma ismini o vermişti-  duraklarını şehrin alelade ve özensiz yerlerinde seçiyordu. Hatta daha da ileriye giden son işletmeciler -onlara lastik tekerlek düşmanları da denilebilirdi- her allahın günü metro duraklarını değiştirmekle övünür olmuşlardı. Bu şu anlama geliyordu: Her gece evime dönerken nerede ineceğimi artık bilemez olmuştum ve kesinlikle küfretmiyordum, bir arabamın olmayışına. Çünkü bu şehirde –adını unutacaksınız ama şehrin adına Uqbar diyelim hadi- insanlar gece ile gündüz gibi olmasa da yağlı-yağsız gibi bir ayrım içinde “metrolular” ve “asfaltçılar” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Şehrin göğünü kaplayan bulut bulamacının içinde bu basit  ayrımın meyvelerinden başka hiçbir şey yoktu: Yüzlerce metrelik tanıtım afişleri, batık zeplinler, kırılmış stadyum ışıklandırma direkleri, havada yüzen bilboard’lar, dev balonlar, gökdelen atıkları ve agnostik ışık efektleri...
Bu bulamaç altında bunalan ve terleyen bir şehrin tam ortasında geçen bir metrodan sözetmek zamanı durdurmakla neredeyse eş anlamlıydı Pablo. Sen beni evime bırakırken durdurmayı istediğim zamanın bu şehir tarafından her gece çalındığını düşünebiliyor musun? Ben, evime ne kadar uzaklıkta olduğunu hiç bilemeyeceğim keyfi bir istasyonda inerken her gece, şehir de aynı düzensizlikte altımızdan kayıp gidiyor her allahın günü... Ama lastik tekerlekler üzerinde, ama tabanlarımıza kadar batmış olduğumuz kara asfaltların tıraşsız yüzünde, ama teknoloji küresinin hediyesi olan bulut bulamacının altında, oflaya puflaya...
Işıklar çekiliyor ve evimin kapısını açacak olan müjdeciyi arıyorum, bacaklarıma yapışmış eteğin gizli bir cebinde. Bu sıkıştırılmış plastik anahtar selül de yüksek efor altındaki vücut sıcaklığıma dayanamayıp erimiş olmalı ki yara izleriyle dolu sağ omzumla ve her zamanki inceliğimle (?)  kapıya yükleniyorum ve bir hırsız gibi giriyorum evime. Her gece kapımı çalmak yerine, bir şeyler çalmak üzere, bir hırsız gibi Pablo.
Hep aynı yara izleri, sağ omzumda; eriyen ve yeniden yaptırılan ama yine eriyen anahtarların yokluğunda evimi bana açan sağ omzumda hep aynı yara izleri... ve giderek moraran derinin altında giderek kısalan omuz kemiği. Anatomideki adı bilinmediği için böyle çağırıyorum onu... omuz kemiği! Her gece bana evimi açtıkça kısalan kemik!
Plastik-file bir pike altında gecenin içine giden uyku dehlizine dalarken, metro yoluna devam ediyor Pablo!
İki bacağımı ayırdım ve her biri 107 santimetre uzunluğundaki bacaklarımın kökleri kalçalarımda toplanmasına rağmen iki tren rayı gibi paralel duruyorlar ve dölyatağımdan kopup gelen bir tren, şehrin sessizliğini derinleştiriyor; çünkü bu sessizlik –çığlık çığlık kararan bu şehirde- sadece metroya ait; şehrin içinde kıvrılarak sonsuz bir turu tamamlamadan yolcularıyla birlikte kaybolan metroya... Metro iki bacağımı ayırırken, ya da ben iki bacağımı ayırdığımda metro yeni bir istasyon daha seçiyor şehrin dölyatağında. Yaklaştığım her istasyon sanki bir rüya ve evime en yakın istasyona geldiğimde uykudan sıçrayarak uyanıyorum.
- Eureka İstasyonu!
Tren sarsılarak yoluna devam ederken bacaklarım kapanıyor ama hiçbir ağrı yok. Içimde bir metro taşıyorum, ama gözyaşlarım bir damla bile olsun akmıyor. Trenin sarsılması da bir rüya ve uykumda bağırıyorum:
- Yeni Topraklar İstasyonu! Rakım sıfır!
Oysa bilen bilir: Hiçbir tren yeni topraklara gitmez. Bir uyku kadar yalancıymış bu metro.

*
 Kapı gürültüyle açıldığında, kapı altından atılmış bir zarf buluyorum yerde. Zarfın içinde adıma düzenlenmiş bir fatura, bir reçete ve bir mektup. Mektup, Mateo Kolomb imzalı. Mateo benim eskiden tanıdığım bir kadın hekimi. Önceki meslekleri hayli karanlık olan ilginç bir kişilik. “Amor Veneris” adında hoş bir roman yazdığını biliyorum sadece. Bunlar dışında muayene için aldığım son randevuyu hatırlıyorum. Ama aradan aylar geçmiş ve tedavimin sonuç ve masraflarını bana bildiren bu zarfın içinde en az Mateo’nun geçmişi kadar karanlık bir mektup var.

“Sevgili Maria Metro,
Tetkikleriniz sonucunda kasıklarınızdaki ağrılar ve vajina içi ve dışında gelişen yaralarınız için ekteki reçeteyi size sunuyorum. Sonuçların bu kadar gecikmesinin bir nedeni de alınan örneklerin tahlillere anlaşılamayan nedenlerle geç yanıt vermesidir. Bana daha önce sözünü etmiş olduğunuz ve ısrarla okumamı salık verdiğiniz “Anatomist” isimli kitabı okudum. Bütün bilimsel dayanaklara göre söyleyebilirim ki ağrı ve yaralarınızın bu kitapta yazanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Ama sanki şu alıntı, şüpheci ruhlara dinginlik verici nitelikte, ne dersiniz?
‘Bazı metafizikçiler ve anatomistler ruhun, kadın bedeninin hangi bölgesinde bulunabileceğini araştırmışlardır. Ben size ruhun bedende bulunmadığını söylüyorum, ruh bedenin etrafında bir melek gibi kanat çırpmaktadır. Kadınlara gelince, onlarda da erkeklerinkine benzer bir ruh arayacak olursanız, onu ancak şeytanın evi olan kadın bedeninin içinde bulabilirsiniz. Evet şeytanın evi kadın bedeninin içinde, tam olarak da size şimdi sözünü edeceğim organın bulunduğu yerdedir. Eğer bu organın işleyişini açıklayabilirsek, en sonunda kadınların anlaşılmaz davranışlarının nedenini açıklamayı da başarabiliriz.’
Bu ansiklopedik sözlerin, ruhunuza tutulmuş bir ayna olmasını diliyorum Maria. Sevgiler.

Mateo Kolomb.”

(to be continued)