toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2020 Çarşamba

Şarap & Kitap Kulübü nasıl kurulur?


Biraz şarap biraz da kitap...

Düalite olsun diye söylemiyorum, hayatta hiçbir olgu tek başına değildir. Doğa tersini söylese de kültürün ve evrimin kodlarını taşıdığımızdan olsa gerek ya eşimizi ararız ya da eşimizi kaybetmek için elimizden ne gelirse yaparız şu hayatta. Doğada söz vardır, yazı yoktur. İnsan ise nasıl olduysa hem söz hem de yazı eksenleri arasında döner durur.

Bir kitap kulübü kurmak için çabalamıyorum burada Ey Okur! Şarap & Kitap Kulübü nasıl kurulur, onu öğrenmeye çalışıyorum. Hani yazmak en iyi öğrenme metodudur ya onu yapıyorum. Yazdıkça, bende sözlü olarak biriken bazı sınır ve kısıtları açıp geliştireceğim ya da kitabın sayfalarına şarap damlaları döküp bu sevdaya elveda diyeceğim.

Asri takvimlerimiz daha çok kitabın yanına kahveyi koyma eğiliminde; ne var ki kahvenin ısınma ve soğuma sorunları var. Şarabınsa en iyi olmaktan ve saklanmaktan başka bir tasası yok; bu bakımdan da kitaba en iyi yoldaş bence şarap.

Kitaplar rafta kalmasın, okurlar kitapla baş başa yalnız -uzun süre- kalmasın; okuma sosyalleşsin paylaşılsın, okumalardan geriye kalanlar çoğalsın, artsın eksilmesin: Bütün tasamız bu. Tam da burada okumanın gizemli olmasa da gizli bir etkisini ortaya koyuyoruz gibi bir hisse kapıldım birden. Belki de okumak, içinde kendine ait eylemin de olduğu bir kültür zincirinin önemli halkası. Yazar da, kitabevi, arkadaş fısıltıları, tavsiyeleri de var bu zincirde hiç kuşkusuz. Bizim ilerletmekte duraksadığımız şey, kitapları kendi dünyamızdan çıkarma tereddüdü olamaz mı? Bu tereddüdün en önemli nedenlerinden  birisi de kitabın özellikle Soğuk Savaş döneminde dünyada en çok kullanılan medya olmasıydı.
Siyasi iletişim tarihine girip kitap kulübümüzü kurmayı unutmayalım bu arada...

Sanırım kulüp binasını az çok birkaç kat olarak çıktık, özellikle nedensel kısımda gevezelik ederek. Örneklerine az rastlansa da, havadar ve havai de olsa ben kitap kulübü denince o aristokratik ortakyaşam kulüplerine benzer bir dekor aklıma geliyor hemen: Kütüphane ve bistro karışımı bir görünümü asla hazzedemiyorum kendimce. Kitap ve şarap, hayatımızın en seçkin insani dokunuş ve eğilimleri: Merak ile keyfin, zaman zaman hasret gidermek ya da ortalığı kolaçan etmek için dışarı çıktıklarında iyi bir sosyal işbirlikçi haline geldikleri bu zevkli eğilimde huzurlarınızda bu kulübü kuruyorum.

Hepimize hayırlı uğurlu olsun bu kulüp. Nice mutlu buluşmalara, toplanmalara, paylaşmalar.

Bir kitap kulübünde ne yapılır?

Çok da araştırmadan hemen söyleyeyim: Kitap, tek kişilik bir macera olamaz. Olmamalı. Bütün dünyanın birkaç özel kitabın peşinden binlerce yıldır koştuğunu, perişan olduğunu, aldığından çok verdiğini düşünecek olursak -örneğin bu konu bile binlerce başka kitabın temel derdi olmuştur- kitabı sadece basit bir okumanın, kitabı bitirmenin kucağına, avlusuna terk edemeyiz. Bu da zaten biraz düşündüğümüzde aynen böyle gelişiyor toplumumuz içinde: Tavsiyeler, beğeni ifadelerinden tutun metroda otobüste okuyanların ellerindeki kitapların çektiği ilgiye kadar, hatta çok yerleşen kitap fısıltıları da kitap okumanın sosyal yüzünü gözler önüne seriyor: O zaman bir kitap kulübü ne yapmalı?
Burada altını çizmemiz gereken önemli bir konu var: Kitap kulüpleri -konuklar dışında- asla uzman ve profesyonellerin işi değil, zaten uğraşmıyorlar da. Siz hiç rosto sevenler cemiyeti başkanı olan bir kasap gördünüz mü? Örneği biraz zorladıksa da demek istediğim bir yazar ya da eleştirmenin, kültür sanat gazetecisinin mesleki kimlikleriyle böyle şeyler yapmadıkları ortada. Hele kitap yayıncılarının yapmamaları da en doğru hareket olacaktır. Kimlikleriyle elbette... Kitabevlerine gelince... Keşke yapsalar... O kadar çok kitap satıyorlar ki başlarını bir türlü alamıyorlar...

Niyetimiz tabii ki gönül almak. Her iyi okurun gönlünde iyi biliyoruz ki bir aslan kitapçı yatıyor.

Kitapların sesini açmak

Hızlı okuma kurslarından eğlence olgusuna kadar dört bir yanında dizildiğimiz kitap okuma alışkanlığını neden sürekli tekrarlarız? Neden kitap okuruz ve daha birçok soru...

Üzerine çok düşünmeden yaptığımız birçok etkinlikten biridir okuma. Elbette kökeninde ağır ve derin bir eğitim öğrenim dönemi var: Ailelerden okullara çağdaş yaşama hazırlanan toplum bireylerinin hayat ile bireysel ihtiyaçları arasında sağlıklı bir uyum olması için kültüre verilen önem fazlasıyla ön plana çıkıyor bu noktada. Kişinin kendini özgür şekilde kişisel seçimlerinin getirdiği metod ve tutumlarla yetiştirmesi, sosyal açıdan etkin ve duyarlı tutmaya çabalaması yönünde hem durağan hem de kalıcı özellikleriyle basılı bütün medyalar büyük rol oynuyor. Yavaş ve kalıcı bir medya olarak da kitabın etkilerinin hayatımızda daha uzun süre yer etmesi de onun kapsadığı soyut deneyim imkanlarını, soru ve sorun ortaya koyma yeteneklerinin sıcak tutulmasıyla ilgili bir durum. Diyalogun bir önkoşulu olan tartışma da bu şekilde ancak çağdaş toplumlarda başlayabiliyor. Oysa bizim gibi tartışma ve ayrılma olarak sosyal yaşamın soyut alanlarında diyalogdan ziyade onun koşullarına takılı kalan "bağdaş" toplumlarda bu koşulların birbirleriyle ilişki kurmaları diyalogun kurulması için çok önemli. Kaldı ki diyalogda neler konuşacağımız ve ne yapacağımız bütünüyle kitaplarda saklı. Yeter ki kapağını açalım kitapların ve içlerindeki sesleri, görüşleri ve bakışları hayata salalım.






3 Ekim 2019 Perşembe

Kimsenin Bana Özgürlüğümü Vermesini İstemezdim

Worry is a total waste of time. It doesn’t change anything. All is does is steal your joy and keep you busy doing nothing.👀😣…
30 yaşımdayken başka bir hayata geçtiğimde tabii ki en büyük hayalim çalışırsam sevdiğim işi yapmaktı... Zaten buna gerek kalmayacağını düşünüyordum... Şimdikinin 10-20 katı çalışma tempom ve verimliliğimle zaten istediğimi yaparak hayatımı kazanacağımı hatta zengin olacağımı düşünüyordum.

İstediğin şeyi yapmanın sözlüklerdeki karşılığı hobiyken, insan hayatında buna özgürlük dendiğini elbette hepimiz biliyoruz.

Ben zaten 30'umda özgürlüğümü ilk kez elde etmişken bunu artık kimselere emanet edemezdim. buna her şey ve herkes dahildi...

O günlerden bugünlere hayatıma koyduğum bu temel özgürlük ilkesi beni giriştiğim her işte ve şeyde yönetti. Buna bir lüks diyemezdim. Bu bir ukdeydi, kimi zamansa kader gibi geldi bana. Zira özgürlük, uğrunda bedeller ödenmişse daha güzel.

Kimsenin bana özgürlüğümü vermesini istemezdim.

Böyle baktığımda tıpkı bir otomatik pilot gibi hayatımı bu uzantıda hep eş doğrultulu ilkeler yönetti: Doğruluk, dürüstlük, iyilik, tutarlılık, çalışkanlık, verimlilik, gelişim, ilerleme, paylaşma, aktarma, paylaşım, kalıcılık...

Geriye baktığımda hayatımın üçüncü 15'inde (30-45 yaşlarım arası) bireysel özgürlüğümü sürekli olarak önde tuttuğumu gördüm ve dördüncü 15'e başladım artık: 45-60 ya da bu 15 kaç yıl sürerse...
45'imde sanırım bir kader izi gibi istediğimi yapacağım hayatı kurmamın gizemli sebebi de bu özgürlük olgusunu geliştirmem ve ona sosyal payesini de vermemdi.

Toplum için, yani insan tarihinin geçmişi bugünü ve geleceği için çok şeyler yapmak istiyorum. İlk seneler çok hızlı geçti... Acemiliklerle, hatalarla, öğretimle ve belki de kayıplarla.

Kendim için yaşadığımda hayranım akranım paylaşımcım ve takipçim çoktu. Renkliydi hayat. Şimdiyse yönümü (yolumu değil) değiştirdiğim ve iyileştirdiğim için daha yalnız gidiyorum kendi yolumda. Yolum da aslında artık tamamen benim değil: Öncekilerin, yarın geleceklerin yolu. Ortak bir yol...

Ve şimdi hala canımı yakan gözlerimi puslandıran ve beni alt üst eden sarsılmalarla sarsıntılarla dolu bu yol. Bunun sebebi her şeyin gerçek olması artık.

Güneşe, açıklığa, alanlara tek ve bir olarak çıkmamın heyecanı geçeli çok oldu. O bir şenlikti, şölendi törendi. Özgürlüğün ağıdını 15-30 yaşlarım arasında çok yakmıştım. Çok üzülmüştüm aramıştım uğraşmıştım ve hiçbir şey kolay olmamıştı.

45-60 gerçek anlamda o dönemde hayatımı kavuran acıların ve zorlukların bana döndüğü bir dönem olacak gibi görünüyor: Kendimi artık eskisi gibi kolay koruyamıyorum; sosyal olana topluma açıldığım için bireysel güçlerim tamamen geçersiz oldu. Ve bitimsiz gibi görünen gururlar kibirler egolarımla vedalaştım her anlamda. Bir çöl bitkisi gibi kupkuru hissediyorum içimi ve bütün sular çok derinlerde.

Bu dönem bir seçim miydi bilmiyorum.

Kendim olmaktan özgür olmaktan kalabalıklardan istenmekten arzulanmaktan ve istemekten vazgeçtim mi bilmiyorum.

Bu bir mevsim mi, hiç bilmiyorum...

Yeni bir şeyler mi öğreniyorum? Sanmıyorum. Yeniliğin olmadığı, ilkelerimin sertleşip bir heykel bedenine dönüştüğü kupkuru bir dönem. Hislerim önsezilerim ve heyecanlarımın işlemediği bir durgunluk zamanı bu tamamen. Anlamsız.

Bu yolda hiç kimseyi aramıyorum, anlatamıyorum ve duyamıyorum. Yoldan da çıkamıyorum. Yol sanki ayaklarım olmuş durumda. Yol  beni gidiyor, ben bir yere gitmiyorum belki de.

Birisi "bunları neden anlatıyorsun, anlamaya çalışıyorsun" dese "ben mi, ben bir şey mi anlatıyorum" derim belki de. Farkındayım, ama mantıken hiçbir şey yapmıyorum kendim için.

Hayatımın bir iş bir çalışma içinde olduğunu hiç düşünmedim. Ben önümde bir yol ve sapaklar buldum. Aşklar buldum ve kaybettim.

Gittiğimi düşünüyorum.


26 Eylül 2019 Perşembe

Herkesin Unutmak İstediği Şehir


İstanbul'da tek umutla yaşıyorum. Sabah uyanıyorsun ve şehir bomboş. Herkes gitmiş.

Unutmak eylemi eğer kalkıp gitmeye yetecek kadar bir güce sahip olsaydı, İstanbul'da kimseler kalmazdı. Yazık ki unutmanın kendisi için bile kuvveti yok.

İstanbul, herkesin unutmak istediği bir şehirdir. Birşeyleri unutmak için yer değiştiren ve muhtemelen içinden kaybolacağı türden büyük şehirlere doğru yer değiştiren kişi, geldiği yeri en çok unutmayı istediği yerde, o yeri de hatırlamak istemeyecektir. Şehirleri hem unutup hem hatırlayamayız. Ayrıca bir şehri unutmuşsak başka bir şehri ve şehirleri asla hatırlayamayız.

Bu sıkıntılarla bir sabah İstanbul'da uyanıyorum. Söz vermişim. Bu şehri anlatacağım. Belki beş yüz belki birkaç bin kitapla. Şehrin hafızası sürekli direniyor. Başkaları da yaptı, başaramadı; başarmak yok burada, burada unutulmak var. Hatırlamadığını... diyerek.

Şehir konuşmaz, uyanır. Ben uyandığımda insan değil şehirim. Parçası değil kendisiyim.

İstanbul'da bir unutuş cetvelim ya da takvimim yok. Burada herkesi gördükçe ve kişileri de unuttukça buna alışıyorum.
İstanbul'da bir sabah ile her sabah sıfatlar alıp vermeden birbirlerine yabancıdırlar. Bu şehrin sabahının ve akşamının kötü şairlerine arkalarından bakarsanız siluetlerindeki şişkinliği fark ederseniz. Sadece karaciğerlerinin büyümesinden ileri gelmez bu fazlalık. Unuttukça hatıralarınız azalır, ama şişerler. En önemsiz günbatımı nostalji olur, en köhne kasaba kaçış yeri ve bir sabahtan her sabaha o müthiş tutulmayı yaşarsınız: Bu şehir, siz terk edip başka yere giderken aynı zamanda size arkanızdan da bakabilir.

Bu şehirde çok az numara hatırlayabiliyorum. Eskiden gittiğim her şehirde telefon ve kapı numaraları farklıydı. Sokaklara da tanınmayan, bilinmeyen kişi isimlerinin verilmesi belki de onların da unutulmamaları içindi. En doğru çözüm: Unutmak ve unutulmamak için İstanbul'a gel, saklan ve kazan.

İstanbul'a kötü sözler söylemek onu övmekle başlıyor. Ona bakmadan, bir sabahına uyanmadan, onu dinlemeden ona sırt çeviremezsiniz. Övgücüler ve yaygaracılara sorsanız nereden geldiklerini bilmezler; çok acil şekilde İstanbul'un tarihini kendi köylerine göre yeniden yazma ve inanılmaz bağlantılar uydurma peşindedirler.

Son olarak bir hayat kadını da şehrin soylu mahallelerinden kalkıp sonradan ucuzlayan bir semtine büyük alkışlar altında göç etti. Zengin bir koca bulmuştu kendine. Sadece renk uyumunun artık bir önemi vardı şehirde. Para, şehvetin kızı olmuştu ve sonra da karılık etti o bedene.

Ve bir sabah kocasının annesi olarak uyandı. Ve bunların hepsini unutmak, köyüne dönmek istediğinde İstanbul'a girdiği kapıyı bulamadı. Bu şehri kuranlar, özellikle çıkış kapılarını yapmayı bilerek unutmuşlardı. Herkes kolaylıkla gelsin ve ölsün ve başkaları da hep gelsin diye.

11 Temmuz 2019 Perşembe

12 Eylül'de Aslında Neler Oldu?


Ve bir sabah uyanamadım

12 Eylül'ü o gün olmaktan çıkarmanız için ona 40 kere adını söylemenize bile gerek yok. 12 Eylül 1980'de ve sonrasında olanlar, o güne kadar olanları eğer 11 Eylül olarak adlandıracak olursak, ortaya şöyle bir denklemin çıkmasını sağladı:

11 Eylül + X = 12 Eylül.

Yaralarınızdan ve süren acılarınız üzerinden tarihe bakarsanız eğer (X), şimdiki zaman bile geçmez. Tarihe bakmadan tarihi konuşmak da o yara ve acıların sesinden başka bir şey olmaz.

Ya biz ne yapmak istiyoruz? Devam etmek mi yoksa kazdığımız çukuru isimsiz ıssız bir mezar yapmak için oraya devrilmek mi?

Ölümümüzden kazma ve küreği suçlayamayız. Ama 11 Eylül de kazma ve kürek değildir. Mezarcıyı 30 sene sonra müebbet hapse mahkum etmek ve hapse atmakla cinayetin suçlusunu yargılamış olmayız. Mezarcılar mezarlıktaki ölülerden sorumludur, onların başına gelen ölümlerden değil.

Bu bir faili meçhul faizi meşru bir darbedir

Müntehirin katili kimdir? İntihar eden kişinin ölümünün sorumlusunu tayin edebilir miyiz?

İntiharın sebeplerini araştırmak, onları saymak dökmek ve kişisel ölümü tamamen dışlamak, o dramı kullanmaktan öte bir şey değildir.

12 Eylül'de bütün Türkiye intiharın eşiğindeydi. Kurumlar toplumlar toplu olarak intihar etmek yerine iflas ederler, yani işlev bozukluklarının gereği olarak artık çalışmazlar, işlemeyi bırakırlar.

Kazayı, doğal felaketi yargılamak hiç ortada yokken o kaza ve felaketlerin gizli faili ve iştirakçisi konumuna sokar. Bir suçu işleyenle, olmayan bir suçu yargılayan arasındaki fark adaletin hangi karanlık yöresine götürür ki bizi?

12 Eylül'ü benzerlerinden ayıran tek şey travma yerine hastalığa dönüşmesiydi, içimizdeki durdurma eyleminin. Olacakları önceden göremezsiniz, olacaklara yenilirsiniz. Ve olacak olan, sizin kaderiniz olur. Tek sorun doğru yapmak değil doğru görmektir. Eylem ile bakış birbirini tamamlar, birbirinin yerine geçmez.

11 Eylül'de hepimiz neredeydik?

Şimdi neredeysek oradaydık. İçimizdeki bu durdurma hastalığı korkularımızla yüzleşemedi bir türlü.

Tarih devamlı olarak sorguluyor bizi. Dersten çok dershaneyi andıran tarih baba, müfredat yerine vicdanımızı, olayların akışı yerine tercihlerimizi kullanıyor.
11 Eylül'de hepimiz 12 Eylül'e bakarken bir şey yaptığımızı ya da yapmadığımızı sandık. Oysa ortada eylem falan yoktu. Eylemsizliğin devrimi başımızı döndürmüştü. Bu başdönmesine karşı  koyanlar da aynı dönme dolaptaydı, atlı karıncadaydı. Lunapark görevlileri, başka bir parka gitmişlerdi ve alabildiğince başıboştuk.

Görevliler gittikleri yerden dönmediler ve tarihimizde ilk kez yalnız bırakıldık. Kurucu atalarımızın hayaletleri de dönmediler gittikleri yerden. Tarihin hızına ve başdönmelerimize yenilmişlerdi belki ya da son treni kaçırmışlardı. Ne var ki uzaktan uzağa gülümseyerek, tek başımıza kalışımızın büyümemize delalet ettiğinin farkında, el sallıyorlardı.

X

Yolcu yolunda gerek.

29 Aralık 2016 Perşembe

Felsefenin Çöküşü

 Rembrandt, Filozof, 1632
Gerçek bir yolculuk filozofu olan kardeşime...

Felsefe çok yakın bir süre önce başıma çöktü kaldı. Hem de 100 ton ağırlığında. *
Atmosfer kadar düşüncelerin ve kavramların beynimize olan basıncını kestiremiyorum, ne var ki düşünceler üzerine düşünmek -ki buna hala felsefe deniyor mu emin değilim- şimdilerde zor bir uğraş.

Bunun dışında felsefenin, dinin başaramadığı şeyi de yapması imkansız görünüyor: Çok eleştiri toplayan ve uzmanlarca çabuk eğilip bükülen "halka inmek-popülerlik-anlaşılırlık" iddialarının tersine, ki bunların da aslında felsefe mabedinin bekçilerince ortaya çıkarıldığına ve ötekilerin üzerine bir suç gibi atıldığına inanıyorum; başarılması gereken şeyin sadece yürümeye, ilerlemeye ve uzlaşmaya devam etmek olduğunu düşünüyorum.

İnsan için yola çıkan bütün disiplin, ideoloji ve savaşların en sonunda insandan başka her yere vardıklarını; totalitarizmler, despotluklar yarattıklarını ve erklerini onların korunup kollanmasına harcadıklarını ve insanlık düşmanı haline geldiklerini çok iyi biliyoruz. Gücün bir tanımı da -kısa hafızasının yanı sıra- A noktasından yine A'ya gelmek olmalıdır ki güç, doğuşundan bu yana hep B'ye gideceğini bildirmiştir.

Fiziğin olayların nedenlerinin değişmez özellikleri üzerine düşünmesini eksik bulmuş olmalı ki filozoflar da -ki öncülleri tıpçılardır- olgular üzerine düşünmeye felsefe diyerek iki tarafa ayırdılar dünyayı ve evreni: Somut ile soyut. İlk başlarda insan kendi bedeni üzerine düşünmeye koyuldu; ne var ki "içini" açtıkça ve açtıkça bedenin tam olarak fiziksel bir şey olmadığını görmüş olmalılar ki tıptan felsefeye geçiş o kadar da zor olmadı.

Yerçekimini ilk hissettiği andan beri fizik kavramı dünyada hep varoldu, şu soruyla: Neden? Felsefe işte son birkaç bin yılda bu soruya talip oldu ve deyim yerindeyse bu soruyu dünyadan çaldı. Sakladı. Bulunmaması için kavramları yeniden üretti, karmaşıklaştırdı "çalılaştırdı" ve amacına ulaştı. Şimdi bütün bu düşünsel karmaşıklığımız; anlarken ve ifade ederkenki yaşadığımız zorluklar, kekemelikler tam anlamıyla felsefenin eseridir.

Ne var ki felsefe, insanın hep anlamaya çalışacağını, dünya-yaşam-insan üçgeni gizemlerinin üstüne hep gidileceğini, en az bir din ya da tıp kadar elit bir filozof kesiminin sürekli saygın olacağı düşüncesi üzerine düşünmekten başka bir şey yapamadı. Bir dala tutunmaya çalışma önerisinde bile bulunmadan insanın yaptığı patinaj üzerine değil de balçık hakkında temrinlere girişti ve böylelikle kendi evrensel patinajını ustalıkla gizledi.

Gizlenmekten gözlemeye, susmaktan konuşmaya vakit bulamadı felsefe. Ve insanın düşünsel geleceği üzerine harika bir fırsat daha kaçmış oldu.

Şimdi ne yapacağız, demiyorum; hâlâ birşeyler yapıyoruz zaten. Belki dille, anlatımla, hafızayla daha çok uğraşmaya kaçarak şimdilik felsefi kurtuluşumuzu geciktirmeyi kabullendik, ama ondan vazgeçmedik.

İnsan için gerçek bir kurtuluş var mı, eğer ki 125 milyar galaksilik bir evrende bu gezegende hiçbir şeyden habersiz ve cahil şekilde "uyanmış olmak" bir kurtuluşu gerektiriyorsa? Varsa bu kurtuluş zihinsel mi olacak yoksa bedensel mi? Akıl yoluyla mı şimdiye değin oluşmuş olandan hoşnut olmadığımız biz'den kurtulacağız yoksa hayal ya da onun sapkın rakibi inançla veya inanmaya inanmamakla mı?

Soru olarak görünseler de bu cevapları çok merak ediyorum gerçekten de.

* 100 Terimde Bütün Felsefe, yeni baskı, 2017, Halil Gökhan, Kafekültür Yayıncılık




26 Mart 2014 Çarşamba

Bir kez ağlasak belki geçer her şey


Uzun zamandır denize bakmışlığımız yok mu ne... Gözlerimiz yerde. Toprak böyle zamanlarda ateşten bir katman olur ve ayıplar adamı.
Bir kez ağlasak belki geçecek her şey.
Geçecek ne vardı ki, diyorsun biliyorum. Her şey battı. Çöktü. Kaybolduk.
Çanlar bile susuyor, tarih durdu, saatler bozuk hatta... Dönüş yolunu kaybettiğimiz yerde yoldan da çıktık.
Umut sadece bir edebiyat dersi.
Parmağını kaldırıyorsun. Bulutlara değiyor tırnak ucun... Yağmur yok. Sen yağıyorsun göğe. Göz pınarlarının çölünde kavurucu rüzgar, senin yerine konuşuyor hüküm veriyor, asıp kesiyor.
Bir daha dönüş yok ana kucağına baba evine. Şehirlerde asıldı kaldı zamanların. Sadece ölüleri değil dirileri de uzun binalara gömüyorlar. Toprak yetmiyor hepimizin arzularını hırslarını gömmeye.
Üzerimize atacak yorgan yok, toprak da ipotekli; hava hacizli havagazı bin para... Işığı yakınca musluklardan karanlık akıyor.
Dur diyen yok.
Neden olsun ki?
İyiliğin adını her andığında gelip bulmuyor mu kulaklarını o çağıran ses:
- Dünya ne zaman bugünden daha iyi oldu ki?
- Hiç iyi olduk mu?
Kandırıyorsun kendini. Bu edebiyat dersi asla bitmiyor. Belki umut alınıp satılıyor.
Ölüp gideceksin, ama yaşıyorum diye kekeliyorsun. Sözlerini şurda burda unutuyorsun... Ne anlamı var.
Su, su, su... Biraz da tuz...

Bir kez ağlasan belki geçecek her şey.

6 Aralık 2012 Perşembe

B Kitap, buyrun benim!


Perşembe günü Microsoft ve Barnesandnoble.com 
kişisel bilgisayarlar ve cep telefonlarından
 okunabilecek elektronik kitapların satış planını açıkladılar.

REUTERS, 1 Haziran 2000


Önlenemez tarihsel soru: B Kitap nedir?

B Kitap, e-kitabın daha çok söylem ve eylemlere oturduğu son on yılda standarttan adının yeniden söylenmesine doğru bir ihtiyaca yürüyen kitap türüne verilen addır: Basılı kitap!
Basılı'yı B olarak adlandırmamızdaki pratiklik sadece altı harf yerine tek harf kullanmaktan değil, "basılı, baskı kağıt, normal, eski, klasik vs..." kelimeleri de içine alan kafa karışıklığını gidermenin de basit bir yolu olmasından ileri gelmektedir.
E kitap mı B kitap mı?
B'den E'ye kitap.
B kitabın E kitaba karşı dayanılmaz direnişi... gibi yazılar bundan sonra daha kolay yazılabilsin diyedir tüm bunlar. Zira her yazı öncelikle bir başlık demektir.

İnternet yeni bir kağıt ya da baskı türü mü? 

Hep sorguladığımız bir şeydi internet yeni bir kağıt ya da baskı türü mü? Çıka çıka oradan elektronik ve sayısal grafikler halinde, daha çok okuma-araştırma ve bilme pratiklerine yönelik e-kitap çıktı. Aslında e-kitap 90'lı yılların sonundan beri konuşuluyor ve okunuyor. Bilgisayara indirilen dosyalar ve korumalı CD'lerden e-okuyucu cihazlarına, oradan akıllı cep telefonlarının geniş ekranlarına ve tablet bilgisayarlara kadar e-kitap hakkında neredeyse yirmi yıla yaklaşan  bir tarih içinde çok şey söylemek artık mümkün. Nereden geldiği belli olan bu fenomenin bir video oynatıcısı gibi dönemsel, foto-roman gibi araçsal ya da küçülen ve sonra büyüyen cep telefonları gibi ergonomik ve fonksiyonel olarak yola devam etmeyeceği kesin, tek başına. Artık e-kitap da masaüstü, cep telefonu hafızası ya da sınırlı ve özel cihazlarla durdurulamayacağı kesinleştiğinden bir ağ üzerinden okuma paylaşımını gerektiren son platformuna kavuşmuş durumda. Sürekli değişen dosya türleri ve keskinleşen büyük ağ kartelleşmelerinin yanı sıra yazılımın ve içeriğin teknoloji devleri bu platformu besleyen işlem tabanları üretme yarışındalar.

E-kitap pasta mı portföy mü?

Daha fırından çıkmadan yapılan bir kek tarifi düşünün. Bir şeyler için geç kalınmış olmaz mı? Pasta fırında ama kek tarif henüz ortada yokken nasıl yapıldı? Sanırız 90'lı yılların sonunda internet ve bilişim teknolojileri ile atağa geçen risk sermayesi alanının satış-pazarlama konusuna bakışı biraz da böyleydi. Aynı bakışla içeriğin, yazarın, okurun içinde bulundurulmadığı bir e-kitap teknoloji ve iletişiminin içinde yazar ve okur olarak nasıl ayakta kalacağız. Teknoloji sermayesinin devamlılığı için kültürün hiçbir temel kuralını takmayan bu risk şövalyeleri için e-kitap, tablet bilgisayarlar ile akıllı ve daha akıllı cep telefonlarının satış dayanaklarından başka nedir ki?
Kültür, şu özelliği ile yüzyıllar boyunca ayakta kalmıştır: O sadece bir kek tarifi değil, aynı zamanda kekin yapılış mantığıdır da...
Kek kabının bu mantığa egemen olması ancak rüyalarda olur.