öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

"İstanbul Oteli" Alıntıları



***

“Şimdiki ve geçmiş zamana,” diye yinelediğimde, bunun hâla geçerli olduğuna ilişkin küçük bir gülüşü dudağının kenarında gördüm. Bu ikili bağlılık yüzünden sayıları da ikiye çıkan maskelerin gitgide çıkarılmaz bir parça olarak yüzlerle bütünleşeceği ve yüzün maskeye dönüşeceği korkusu, dudağın öbür kenarında, kadının köşeli çenesiyle eş doğrultulu bir çizgide bekliyordu. Zamana ilişkin kesinlikleri yaratan, yaşamın içine yazgılarımızı da katarak yaşayan bizler değil miydik? Evet, bu dudaklar haklı çıkacak, belki de o binada tutuklu bir sevgilinin dudaklarında bekleyişini, korkuyu silip atarak sona erdirecekti. Yüz, geçmişi, maskenin zorbalıkla takılmak istemesi ve takılması şimdiyi simgeliyordu. İkinci maske bir inadın, başkaldırının habercisiydi. Ancak uygulamada yalnız kalan bütün öbür uygulamacılar gibi kadın da yalnızca mimikleriyle derdini anlatabilme olanağına sahipti.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)


Zincirleme bir yaşam kurmak istemiştik, insanları en az üç bireylik ailelere bölerek. Bu yaşamda insanın bireyliği söz konusu değildi. Şu varsayımla üçeylik çıkıyordu ortaya: Bir, her insan ortadakiydi. İki, her insan solunda bulunanın adıyla çağrılıyordu. Üç, her insan sağındakinin adına yaşıyordu. Sırasıyla ortada varoluşa, solda ada, sağda yaşama sahip çıkarak. Bir de bunu deneyelim, safdilliğine kapılmadan bu türde bir zincirlemede karar kılmıştık.

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Derken dediklerim çıkmış, kaçmaya başlamıştım. Artık başımı sokacak, gizlenecek bir evim de yoktu. Tanımadığım, ama suçlandığım bir kimlik altında koşmak kaçışların en tuhafıydı.

(...)

Anlattıklarında özne olarak kendini seçen anlatıcı, hiçbir zaman bu öznenin sonunu ölümle bitirmek istemez. Eğer kendini öldürürse şu kuşkuya yol açacağını bilir: peki şimdi anlatıcı nerede ve nasıl anlatıyor bunları?

(Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması)

Bir evde nesneler, olgular daha belirgindir. Yatak vardır. Sonra banyo. Kirlerimizi gömebileceğimiz, akıtabileceğimiz su olukları. Bir de yağmurun içinden geçebileceği dar kanallar. Tek katlı bir evin çatısında.

(Karıkocaölünce)

“Burada olduğumuzu anlamak için çok uzaklara gitmemeli. Çok uzaklarda olan biri de bize yaklaşmadan orada olduğunu bizden öğrenebilir ve bize burada olduğumuzu söyleyebilir.”

(I,ı)

Belki bir sanrıydınız. Yokluğu tartışılmış, ama kanıtlanmamış bir sanrı. Belki ahşap bir evden çıktınız, eksik bıraktığınız yüzleri tamamlamak için. Vaktiyle sizin için çalınan bir şarkı vardı. O size adamıştı şarkısını yüzü yarımdı onun da. Ellerinden gizli kalmış bir evlilik tutkusu okunuyordu. Çağırdı gelmediniz. İstedi beklemediniz ve ona umdukları yerine düşünemeyecekleriyle çevrili bir yol gösterdiniz. Kaçışı ve istenmemeyi öğrettiniz. Mucizelerinize inanıyordu. Yüzünün bir yanı sürekli gölgedeydi ve ışıktan kaçıyordu. Bu gölgeyi kullanmayı öğretmenizi istedi sizden. Kullanmak yerine sığınmayı, saklamayı öğrettiniz ona. Peşinden kaçan siz oldunuz.

(Sanrılı Kadın)

Öteden beri tanrının avluları ve kubbesi çok yer değiştirdi. Avlu ve kubbe birbirinden ayrıldı. Avlu serinledi, ama kubbe, yani gerçek ateş, uzaklaştı ve çapını en büyük imanda kurdu. İnanç, imandan ayrıldı aslında. Kimse nereye baş koyduğundan artık kuşku duymuyor. Serinlikte toplanıp eleniyorlar ve yalnızca dayanıksızlar, ateşi olamayanlar gidiyorlar ateşe. Bir ozanın dediğinin tam tersine, ateşi olanlar avluda, serinlikte kalıyorlar.

(Neçare)

Herkes bilir. Bu otobüsle dünya da bir yere gider aslında, ancak herkesin yolu uzundur. Tartışmasız herkesin yolu ötekinden uzundur, kendine göre. Kimse yerini vermek istemez. Ayaktakilere bu yüzden kimse bakmaz. Ayaktakiler de kaçan bakışların hedefi olmak istemezler. Yol uzundur. Ağaçları vardır. İlginç yapılar, uykulu insanlar vardır. Onları izlerler. Oturanlarsa hep ikinci katları, ağaçların tepelerini.

(Neçare)

Doğduğu şehre yolculuğu herkesin çok uzun sürerdi. En azından yaşı kadar yolculuk etmeliydi herkes, ki doğduğu şehirde doğumuna yetişebilsin.

(Bir Başka Gökyüzü)

Sonunda bir küçük çember içine kıyıları alabildiğine sığdırdığımı görmekle mutluyum. Bir kez daha anlıyorum. Çabalar boşuna. Kafam, küçük ayrıntıları hasıraltı etmedikçe bilincime sığmayacak. Işığın yokluğu aynı anda kör olmamızı getiriyordu hani ve bunu en ufak sanrıda üstünlük sayıyorduk. Ne oldu kazılarda? Bilincime inemediğimi anladığım gün ellerimi açıp bulutları çağırmamış mıydım yardımıma? Noktaları sıralamamış mıydım? Hani ne oldu kazılarıma? Başlayamadım bile. Bugün, en küçük yanılgıda bir parça değere rastlıyorsam bu inkâr ettiğimi gösterir, büyük harflerle, bilinci.

(Kazı)

İnsanların ata bindirilmiş yürekleri var. Duaları soğuduğunda, ılık bir çay ışıltısında alevlendirdikleri görsel işaretleri inceliyorlar sürekli olarak. Herkes kendi yurttaşlığının renginde başkalarına güveniyor. Başkalarında aynı akkor, aynı alev rengi olmasa bile. Ölümün bayrağı, ezelden ebede dalgalanıyor. Mutlak bayrak bu iken artık seçim yapmak neden? Dualarla birlikte kendine yabancı kılınan alkışlar da soğuyor. Başının üstünde elsiz alkışlarla her akşam dönüyorlar evlerine. Birilerinin takdirini umarak, dinlemiş gibi yaparak, onurlandırılmayı bekleyerek. Geçmiş bile olsa yaza yeniden başlamak gibi bir şey bu. Hiçbir şey söylemeden umuda dokunmak, umudun bize dokunması, ona içerlememiz. Onun bir deniz gibi alınganlığın içlerine çekilmesi. Ve onun yokluğu.

(Ayna Duvar)


Hiçbir kayıt da bu kentte varolmamız için uğraşmadı. Hiçbir yazı bu kentin köprülerinde gide gele büyüdüğümüzü, kuytu semtlerindeki kira odalarında seviştiğimizi, okullarında okuduğumuzu, sinemalarında öpüştüğümüzü‎, sokaklarına şiirler yazdığımızı belgeleyemedi.

(Bir Gece Yarısı)

Kenarına oturduğum yatağın içinde uzanan ruhsuz bedende, anılarımın kırıntılarına bile rastlayamıyorum. Gidip gelen bir bellekle bu kentin acımasızlıkları daha ne kadar çekip çevrilebilir? Dayakla, sopalarla biten bir sabahta bu kenti hâlâ sevebildiğimizi kime itiraf edebiliriz. Olmuş ya da olmamış bütün gerçekleri, yaşanmış bütün acıları bu kentin üzerine atıyoruz durmadan. Kentin sayısız yüreğinden birine bile çarpmadan, çığlıklarımız geri dönüp iki misli acıtıyor, boğazımızda eski yerlerini alırken.

Şimdi hazırım, yeryüzünü ve onu savunmaya. Her şeyin biraz daha kendine benzemeye, kendi gibi görünmeye başladığı ve her şeyin biraz daha kendi olmaya başladığı bir çağın küçük kira odamızı sarıp, baca deliğinden ufak halkalar halinde çıkıp gitmesi koşuluyla. Bu koşulu koymak istemesem de değişmeyecek kent. Her şeye karşın her şey. Bir şeye karşın her şey...

(Bir Gece Yarısı)

Belki bugünkü ödevim, varoluşunu umursamayan ve hafife alan birini, sabahı kulaklarında soğuk bir rüzgârla ve bir tutam kırağıyla karşılayan, ama akşamı hiçbir zaman düşünmemiş olan birini anlamaktı. Belki yalnızca susmaktı. Tanımadığım dostlara birer ikişer yılbaşı kartı postalayıp, çok sonradan adresleri yazmamış olduğumu anımsamaktı. Belki yalnızca kendinden uzaklaşmaktı; benim gibi kendine karşı çok hafif sorumluluklar taşıyan birini varlığını kaldıramayan zorunluluklarından arındırılmış bir tatil gününe. Evet bugün belki de orada olmalıydım, içinde ‘ben’ olmayan basit ve başka bir gövdede, içe ve dışadönük bütün sorumluluklarımdan uzak en önemlisi de bundan uzak olmalıydım. Ateşten başka hiçbir şeyden korkusu olmayan uzun, geniş, düz bir alanda, sessizliğin ince dal kıpırtılarıyla örselendiği, iki dünyanın bir araya geldiği ve üzerinde karşı tepeye kadar uzanan bir bisiklet izine dönüştüğü çizginin yakınlarında bez bir bebekle oynayan ve barış için savaşın gerekli olduğunu henüz bilmeyen, akşama doğru seyrek çalıların ardından bir görünüp bir kaybolmak taş toplayan ve topladıklarının onun için en değerli şeyler olduğunu, ertesi gün bunları kimbilir nelerle değiş tokuş edeceğini düşleyerek evine dönen küçük bir çocuk olmalıydım.

(Varoluş Özlemi)


İSTANBUL OTELİ



11 Şubat 2024 Pazar

Rüya bitti


RÜYA BİTTİ

Bütün bunları o yaşayabilsin diye yazıyorum.

El arabasıyla dik bir yokuştan tırmanıyordum. Çantam, bir kolinin içinde saklı kitaplarım ve birkaç parça eşya daha vardı arabanın içinde. Evimden artakalan eşyaları taşıyorum ya da birisinin evinden taşınıyordum. Nereye? Bir bilsem.

Yol daralırken sağa kıvrılıyor ve beton, yerini Arnavut kaldırım taşlarına bırakırken taşlar daha da ufalıyor ve yuvarlaklaşıyordu. Ve bitiyordu yol. Sonrasında arabayı bırakıp eşyalarımı boyumu aşan yükseklikteki duvar şeklinde devam eden yolun kalan kısmına taşıdım. Bu sırada onu gördüm. U şeklindeki dönemecin kıyısında kalan teras katı dairesinin kapısının önündeki güneşli boşlukta bikinisiyle yerde yatıyordu. Bir havlu üzerinde. Yeşilli kırmızılı havlu üzerinde beyazlığı kaybolmakta olan teni, siyah güneş gözlükleriyle, kısa sarı saçları, ince dudakları ve boynuyla rüyamdaki kız.

Âşık olmayı neredeyse unutmak üzere olduğum son yıllarda onu tıpkı çocukluğumda olduğu gibi rüyamda bulabileceğim aklıma bile gelmezdi. Onu görmeden ona âşık olacağımı mı biliyordum yoksa? İmkânsızdı bu. Onu gördüğümde, yokuş çıkmaktan ve eşya taşımaktan, biraz da şehrin beni itip kakmasından yorulmuş bedenim nefes nefeseydi ve bir sigara yaktım. Ateşini istedim ondan. Bir nefes çekip dumanı gökyüzüne üfledim. Doğrulup kenara kaldırıma oturdu. Gözlüklerini çıkararak bana gülümseyen gözlerle baktı. Aşk geliyordu. İşte. Ordaydı. Yeryüzünün en dar sokağında en büyük aşk vardı. Tarif etmekte artık usta olduğum ve ustalaştıkça benden kaçan aşk rüyamda benden kaçamıyordu. Rüyamdan önce ya da sonra, yani gerçek hayatta kadınlar ve aşk arasındaki bağıntı sürekli olarak ölme eğilimindeydi. Sanki yumurta kırılıyor ve içinden başka şeyler çıkıyordu. Posta kutusu açılıyor ve içinden bir kova dolusu sarı boya akıyordu. Tutturamıyorduk. Bir şeyler eksikti.

Öyleyse, sabahın beşinde beni uykumdan uyandırıp saatlerce yatakta oturtan kız kimdi? Neydi? Tekrar uyursam adım gibi biliyordum yeniden o rüyaya dalacağımı ama bunu yapamadım. “O rüyadaki bir kadın ve asla gerçek değil,” diyordum kendi kendime. Aşk kadar gerçekti. Aşkını rüya sonrasına taşıyabildiğime göre asla gerçek olmamasında doğruluk payı fazla yoktu.

Arada geçenleri yazmıyorum. Sonra kapıyı açışı, içeriye girmemiz, kardeşinin gelişi, terasa çıkışımız. Eşyalarımı ona bırakıp şehrin herhangi bir yerindeki şimdi hatırlamadığım bir işim için çıkıp gidişim.

Saatler sonra çıkıp evine geldiğimde gene yorgundum yol yürümekten. Bu kez giyinik sayılırdı. Bikini yerine uzun bir elbise giyinmiş ve süslenmişti. Bakışları onunkilere benzeyen üç kız arkadaşı da salondaydı. Hepsi de beni bekliyor gibiydiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Aramızda geçen kısa ama yoğun tanışma, anlamlı bakışmalarımız, içimden geçirdiklerim, eşyalarımı ona bırakışım zaten gerekli her şeyi anlatmıştı ve sanırım son testten geçmem kalmıştı geriye. Kadın arkadaşlarının görüşleri sevgilisinin ne olduğundan daha önemlidir bir kadın için. Bunu acı deneyimlerden değil mutlu tesadüflerden ve doğru davranışlardan öğrenmiştim. Hiçbir kadın yalnız değildir aslında. Bir kadın sevgilinse asla sadece onunla olmazsın. Gardırob, beden, ruh onun olabilir, ama kadın, o salonda gördüğün diğer kadınların bir bileşkesidir.

Bütün bunları o yaşayabilsin diye yazdım. Rüya bitti çünkü. Rüyadan buraya gelemezdi. Uyandıktan hemen sonra saatlerce onu düşündüm. Sürekli hatırladım. Unutmamak için, her ayrıntıyı.

O yaşasa. Rüyadan dönse. Âşık olurdum. Aslında âşığım hâlâ ona.

Ama onun yüzünü bile hatırlamıyorum.


Aşk bir yüzden mi ibarettir?

9 Ağustos 2022 Salı

Aynı Odada Herkes için Piyano Dersleri



Mevsimin kıştan çıkması hiç önemli değildi. Aynı odada başlayan üç ayrı derse kar ve yağmur yağıyordu. Piyano dersi ise güneşliydi.

Piyano sustukça ders uzuyordu. Hayata bakan son pencereye düşen gözlerimiz kuşkuyla açılıp kapanırken devam etmemiz gerekiyordu. 

Gerçekte kaç oda olduğu kâğıtta yazılıydı. Hangi oda olduğu, hiçbir zaman önemli olmadı. Dersin ritmine göre odalar değişiyordu. 

Kâğıtta böyle yazıyordu.


Aynı odadayız evin sevimli köpeğiyle. Her iki gözüyle siyah, parıltılı ve püsküllü bakıyor bana. Yalanıyor. Bir gözüyle artık tırmalamaktan usandığı kapıyı gösterirken beni iknaya çalışıyor, kapıyı aç, der gibi. İkimiz de çıkamayız. Evin hanımı içeride müzik öğretiyor bir afacana daha.

Tatlı köpeğimin boncuk gözleriyle piyano çalıyorum: Püs. Kül. İki notalı köpeğimin gözleriyle hiç duyulmamış tını ve melodiler üretiyorum. Püs, pusluyor gözlerimi: Sus, daha çok yakınma gidenlerden. Gidişlerden. Yoksa kaybedeceksin anılarını. Kül. Yerine iki yeni gül koy giden gözlerin yerine.

Köpeğim için iki boyutlu bir dünya var artık bir gözünü veteriner masasında bırakalı. 

Ve ben o odadan beri, evin güzel piyanist hanımını, köpeğimi, akıllı kızımı, kendimi görmüyorum. 

Yağmur ve kar, susuz yağıyor tüm piyano derslerine.

Duyuyorum hepsini.


5 Ocak 2022 Çarşamba

Kırılganlık Sapması



Yorucu ve rüya dolu uzun bir gecenin ardından “asker” olarak uyandı. Uzun zamandır o böyle miydi yoksa belleğinin acımasız bir oyunu muydu? Yastığını kırıp büktükten ve salyasıyla ıslattığı yastık kılıfında yüzünü oynattıktan sonra ezik bir burun ve dağılmış kısa saçlarla, eğilmiş omurgası üstünde doğruldu. Uyandığı sabah, bildiği, tanıdığı dünyanın bir sabahıydı. Yıllar sonra ulaşabileceği bir dinginlikle yumuşamış belleğine tek direnen, çorapsız ayaklarıydı. Gece uykuya daldığında çoraplarını çıkarmamıştı. Zaten öteden beri, yatmadan önce çoraplarını çıkarmak gibi bir alışkanlığı olmamıştı. Şimdi, kırılgan bir eşyanın sakıncasını taşıyan bu sabahta ayaklarında çorapları yoktu. Ya birisi gizlice çoraplarını çıkarmıştı ya da gece uykuya daldığı saatte yalnız değildi. Yatakhane gürültüleri arasında tek başına oturduğu bir evde sessizce uykuya dalmayı düşlüyordu. Gözkapaklarını açmadan önce el yordamıyla; açtıktan hemen sonra üstüne kirpikler batan bakışlarla... defalarca, defalarca hayır! Hayır! Yatak, bu direnmeyi ağırbaşlılıkla karşılamış olacak, hâlâ sımsıcaktı; demek ki saatlerce bu sıcak yatağın üstünde uyudu. Dilinin altında biriken onca hayır'dan birini, dün akşam evden yatılı okula dönen ve o anda üst katta büyük sınıfların yatakhanesinde uyuyan ağabeyine aylar önce söyleyebilseydi, şimdi çorapları ayağında olacaktı. (O anda küçük sınıflardan daha fazla uyuyan büyük sınıflardan çok daha fazla uyuyor olacaktı.)

Bir su kenarında durmuşlar, küçük havuzda yüzen alabalıkları izliyorlardı. Bütün sorumluluğu yüklendiğini söylemişti, ağabeyi. Otobüsün verdiği molanın bitmesine az kala, geri dönebileceklerini, döndüklerinde her şeyden kendisinin sorumlu olacağını söylemişti. ondan istediği, biraz daha düşünmesi ve yatılı okul sınavına girmekten vazgeçmesiydi.

Denize düşen bir yelkenin ıslanması ilkin yüzeyde oluşur. Yelken bezleri genellikle su geçirmez kalın kumaşlardan yapılır. 

Üç gecedir, küreklerini karada unuttuğu bir kayıkta ya da yatağında, yelken yerine beyaz bir çarşafı rüzgâra tutarak kaçmaya çalışmadı mı... gerçekliğe direnen bilincinin, ayrışan bellek tanecikleri arasında, sürekli yinelenen görüntüler halinde, üç gecedir üst üste gördüğü ve gündüzleri de devam eden bir düşle yoğrulduğu ne kadar yanlış; ya ne kadar doğru, orada bulunduğu, orada olduğu; bunu kim değiştirebilir... düşünce yoluyla orada bulunmamasına ne kadar etki etti, onca Hayır?

Askeri okulun rüyalarına taşıdığı adanın iskelesine bağlı küreksiz kayıklar. Orada, yılda iki kez kürekleri geri veriyorlar. Saptanan bir tarihte dönmek üzere, ana karaya kürek çeken öğrenciler için en büyük zorluk, kayığın bir burnu olmayışı. Bu yüzden gidişler ağır ve dönüşler, adaya doğru koşturan bir yüzey akıntısıyla hızlı. Saptanan tarihte geri dönmeyip, ana karada kaldıklarında kürekler kendiliğinden kırılıyor ya da yok oluyor. 

Kürekler bir mahzene kapatılıyor, genellikle. Üç gecedir kendi dörtgen kayığına binip, yanında getirdiği çarşafa dolacak rüzgârla kaçmayı denemişti, adadan. Sonraki gecelerde bu rüya, yerini, katılaşmaya başlayan sağduyusuna ve bilincine karşın, tatil sabahları mahzen önünde oluşan uzun kuyrukların birinde ağabeyinin onu çağırmasıyla sürüyordu. Ağabeyi, yanlış kuyruğa girdiğini söylüyordu. Küçük sınıfların kürek deposu, denize daha yakın olandı ve orada bir önceki gece yangın çıkmış, bütün kürekler yanmıştı. Ağabeyinin kürekleri başka bir mahzende olduğu için, onun kürekleri vardı. Kayıkların tek kişilik oluşu kaygılandırdı onu. Sonradan suya girmeyi düşündü. Kayığa tutunarak karşı kıyıya kadar böylece gidebilirdi. Ağabeyi buna karşı çıkmazdı. Ancak izin verilecek miydi? Rüyanın sonlarında ağabeyine iskeleden el sallıyordu. Kayık çok açılmıştı. Ana karaya neredeyse varacaktı. Mutsuz olmadığını düşündü. Çünkü üzerinde durduğu iskele, daha birkaç ay öncesinde, bütün kaldırımlarında kitap sergisi açtıkları kıyı kasabasının iskelesiydi.

Çoraplarını ararken, eşyaların değişmez bağlılığını düşündü. Hiçbir eşya sahibine kırılmazdı. Sahibi eşyaya ne yaparsa yapsın, eşyanın küsmeye, darılmaya hakkı yoktu. Eşya, köle ve buyruk aracıydı. sövemezler, öfkelenmezler, yalnız gülümserler, kırıldıklarında bile her parçada kahkaha atarlar. Kırılmak, bütün eşyaların yazgısında saklıdır. Kırılmak, bir tek kırılgan eşyaların yazgısı değildir. Bir eşya kırılmasa; ezilse, bükülse, yansa, çürüse de bu gerçekte bir kırılmadır. Eşyanın kırılganlığıdır, bu.
Küreklerin yanması, kırılmalarıyla eş anlamlıydı. Deniz ortasında hangi dost güç ve iktidar kırılan parçaları birleştirebilirdi. Eşyalarda bir yere tutunma, bir yerlerde durma, bulundurulma, doğumla eşanlamlıydı. Tutunmalar bozuldu mu eşya bir yerde durmak, geri gelmek istemezdi nedense. Gelse bile aynı eşya olarak gelmezdi. Bütünü çoktan terk etmiş olurdu. Kürekleri yandığı için kayığına binememiş, adayı terk edememişti. Ne pahasına olursa olsun oradan ayrılmalı, ana karaya ulaşmalıydı. Ana karada annesi, babası, kardeşleri vardı.

Ancak ilk önce çoraplarını bulmalıydı. İçinde uyanacağı her sabahın, bundan sonra, bu dünyanın bir sabahı olacağı henüz onun için dayanılmaz bir kesinlik değildi; ne var ki sekiz-on yıl sonrasını görmemek elde değildi. Yıllar sonra bu kesinliği kanıksamak yerine şimdiden ona yabancı kesilmeyi, onu içine sindirmemeyi göze almalıydı. kesinliklerin bir başlangıcı olduğu mutlaktı. Bu kesinliğin sona ermesini bekleyecek miydi? Şimdilik ağabeyini bekleyecekti. Uyandığında kuşkusuz onu arayacaktı. Üç gece boyunca, öteki ranzalarda yatan öğrencilerden birkaçı sürekli olarak ağlamıştı. Onu okula babası getirmiş, üç gün sonra da ağabeyi tatilden dönmüştü, aynı okula. Acaba, ilk günlerinde ağabeyi de ağlamış mıydı? Ağabeyini, evinden uzaklaştığında, kendini tutamayıp ağlayacak kadar duygusal buluyordu. Ne var ki ağabeyiyle aynı yatılı okulda okumanın, gözyaşlarını düşmeden sileceği kesindi.
Üç gün önce kendisine karanlık bir sınıf kapısı göstermişlerdi. İçeride, üstünde ne varsa çıkarmış, yerine yeni iç çamaşırı ve forma giymişti. Bir de para almışlardı ondan, örgü kemer için. Babasının gitmeden önce ona bıraktığı cep harçlığının dörtte biriydi neredeyse. Berberde babası yalnız bırakmamıştı onu. Kafatasının biçimi ortaya çıktığında, aynı sahneyi üçüncü kez yaşamanın verdiği alışkanlık içinde okulu terk etmişti.

Karanlık sınıfta ayağına geçirdiği çoraplar şimdi yoktu. Yatakhanenin yarısı boşalmış olmasına karşın, içerde bulunanlar içinde bir tek o yataktan çıkmamıştı. Ötekiler ya ceketlerini giyiyorlar ya da ayakkabılarını bağlıyorlardı. Az sonra onların da çoğu yatakhaneyi terk edecekti.

Onu karanlık bir hücreye bıraktıklarında, kuşkusuz, çoraplar yine ayağında olmayacaktı. Zira, hücreye konulmasının nedeni çoraplarını bulamamış olmasıydı. Çoraplarını yitirmişti. Ya da çalmışlardı onları. Niye bu olasılık üzerinde kimse durmuyordu? Öncelikle de o. Çalabilecekleri hiç aklına gelmemişti. Üstelik çorapları yeni sayılırdı. Üç gündür yıkanmamış olmasına karşın, su değmediği için daha boyası bile gitmemişti üzerinden. Peki, hücreye kapatılırsa, çorapsız, yalınayak ne yapacaktı? Sonbahar bu, belli olmazdı. Hücrede mutlaka tahta bir eşya bulunmalıydı. Varsa, onun üzerine çıkar, bir parça da olsa ayaklarını ve karnını soğuktan korumuş olurdu. Ancak, kendini hücreye kapatacak kimse görünmüyordu ortalıkta.

Yatakhanede kalan birkaç kişi, onun yataktaki varlığından, kahvaltıya gecikeceğinden haberdar değildi. Bunu kanıtlarcasına kapıdan çıkar çıkmaz büyük bir gürültü içinde kapatmışlardı kapıyı.
Daha da geç kalacak olursa yatakhane görevlisi, kapıyı üzerinden kilitleyebilirdi. Acele etmek için ayakkabılarını çorapsız giyebilirdi. Ancak bunun ne kadar tuhaf karşılanacağı ve zararlı olacağı açıktı.
İçini kaplayan korkuyu çıkarıp atmak o denli güçtü ki. Daha kimseyi tanımıyordu. Hiç bilmediği bir öğretim yapısı içinde, haftanın ilk gününde ne yapması gerektiğini kimse ona söylememişti. Önceki akşam, çok acıkmış olduğu için, lokmaları çiğnemeden yutarcasına yediği akşam yemeğinde galiba pazartesi günü yapılacaklar üzerine bir şeyler söylenmişti. Sonradan öğrenmek işine gelmişti. Çünkü çok acıkmıştı. Nedense, ne öğrenmesi gerektiğini unutmuş, gerekenin ne olduğunu da unutunca bir şey yapmaya gerek kalmamıştı.

Çok geçmeden yatakhanenin kapısı gıcırtıyla açıldı. Bu gıcırtı onu irkiltmeye yetmişti. Tanımadığı bir gölge, ranzalar arasında dolaşıyordu. battaniyenin altına iyice büzüldü, görünmemek için. Ancak bu son derece yararsızdı. Zira, yatakhaneye giren mutlaka nöbetçi olmalıydı ve yatakların düzgün bırakılıp bırakılmadığını kontrol ediyordu. Onun kabarık yatağını gördüğünde yorganın altında biri olduğunu kolayca anlayacaktı. En iyisi saklanmamak, gerçeği söylemekti.

Ranzalar arasında dolaşan gölge, yatakhanenin öteki ucuna yöneldi. Orada bir kapı daha vardı, ancak kilitliydi. Oradan dışarı çıkıp gidebilirdi. Ancak nöbetçi, öyle yapmadı. Kapının kilitli olup olmadığını denetledikten sonra ona doğru yöneldi.

Nöbetçi yanına geldiği anda yatakta durmaması, ayağa kalkması gerekebilirdi. Terlikleri yatağın altındaydı. Gölgenin yanına varmasına birkaç ranza kala terliklerini giyerek ayağa kalkacak ve geç kalma mazeretini bildirecekti. Nereden bakılırsa bakılsın haklıydı. Savunmasını iyi bir biçimde yapacağına inanıyordu. Gece çoraplarıyla yatmıştı. en büyük kanıtı buydu. Şu anda bir tür tutuklu gibi hissediyordu kendini. Ancak az sonra aklanacak, beraat edecekti. Çünkü çoraplarını çalmışlardı. Çünkü başka çorabı yoktu, giyecek. Çorapları olmadan ayakkabılarını giymek, ayaklarına yapılacak en büyük insafsızlıklardan biriydi.

Nöbetçi gölgesi yatağının başucuna geldiğinde, birden ayağa fırladı. Terlikleri ayağına geçirirken ayaklarındaki çorapları fark etti. Kendini savunması boğazında, hiç titreşmeyen bir ses teline takılıp kaldı o anda.



20 Mart 2021 Cumartesi

Oğlum ve Babası 2





Çok yalnızdım. 

Uzaktan bile sevebileceğim bir kimse yoktu. 

Ateşle oynamak için ateşe yakın olmalıydım, ama ben kutup soluyordum.

Dev’in bahçesinde henüz yazdı. Çiçekler solmuş yerini meyve çeneklerine bırakmıştı. 

Dev, büyük bir okaliptüsün gölgesinde uyuyordu. Çocuklar da bahçenin kapısında onun uyumasını bekliyorlardı.

Çocuklardan birisi oldum. Meyve vermeliydim. Ağacımı buldum ve yağmura sordum: Gelecek misin?

Geçmişim ben, dedi yağmur. Eteklerinde ne varsa saldı üzerimize. Büyümemiş çocukluklarımız, oyuncaklarımız, kopuk uçurtmalarımız ne varsa yağdı. Uçurtmanın ipi gözyaşlarıma dolandı. Nefesim kesilmişti.

Dev bahçeye yaklaşıyordu. Çocuklar tedirgindi. Dev ise hüzünlü. O küçük çocuk bu yaz yoktu ve onun ağacı yaprak bile açmamıştı.

Bir çocuk daha oldum. Büyüdüm ve bir şehre gittim. O şehirde geçen hayatım boyunca tek bir şeyi aradım: Bu dünyadan geçmiş olduğuma dair eşyalarla dolu bir sandığın anahtarını…

Sandığı bulamadıkça eşyalar çoğalıyordu. Bunu eksilen, kapanan lunaparklardan, meyve ağaçlarından anlıyordum. Sevinçler yokluklara dönüşüyordu ve bunu durdurmak için bir pastanenin camekânında kendime bakarak hep somurttum ve sustum.

Ve bir gün o geldi. Elinde bir anahtarla oğlum. Anahtarı tutan eli soğuktan yanmıştı ve hiç bırakmıyordu. Anahtarı alıp oğlumun elini, gözlerini, yanaklarını öptüm. Bana yolculuğu sırasında bu şehirden geçerken gözpınarları kurumuştu. Susuzca ağladığını çok sonra fark ettim. O ağladıkça dalgakıranların içi parçalanıyordu. Bütün balıklar gitmişti, tekneler karaya çekilmişti. Oyuncakçılar dillerini yutmuştu.

Bu sessizlik içinde sandık, anahtar, oğlum ve ben denizdeki yalnız tekneye binerek uzaklara çekildik.

23 Haziran 2020 Salı

Kediler ne okur?

cat reading book and coffee cup - Download Free Vectors, Clipart ...

Hiç kitap okumadıklarını düşünsek de kitaplara en çok kedileri yakıştırırız. Demek ki onların öyle ya da böyle okuduklarını, kendi evrimleri içinde kültürlerine yakışan bir eylemleri olduğunu düşünüyoruz. Sürekli onlara bakıyor, gözucuyla süzüyor ama bulamıyoruz. Sahi kediler ne okuyor sizce?

Eğer aynı nevrotik kişilik salgını kedilerden sahiplerine de bulaşıyorsa ben size şimdi evimizdeki kediden hiç mi hiç bahsetmeyeyim; o zaman elbette sempati yerine antipati yaratırız.

Pati demişken, kediler aslında kitapların ana malzemesi olan kâğıtlarla hiç de başı hoş olmayan bir ergonomiye sahiptirler. Yumakları ve kâğıtları kurcalamaktan, yırtmaktan ve ısırmaktan çok zevk alırlar. Kedilerin patilerinin altında saklı olan pençeleri, Agatha Christie‘nin o polisiye romanlarında okura varlığını asla hissettirmediği, üstelik ipucu da bırakmadığı gerçek suçlulara benzemezler mi? Üstte yumuşacık parmaklar, kıvrılarak giden son derece muntazam devinimlerin altında büyük bir gerçeklik gerilimi: Kan ve hakikat.

Gerçekten de kediler okur mu?

Onların sadece, gözlerinden daha iyi duyuluk görevi yapan burunlarından terleyebildiğini biliyor musunuz? Bunun nedeni kuşkusuz gövdelerinin tüylerle kaplı olmasıdır. Üstelik bu tüyler de mevsim mevsim uzunluk ve kısalık konusunda değişken bir örtüye sahiptirler. Kediler bu tüyleri yarın hiç dökülmeyecek yenilenmeyecekmiş gibi özenle temizlerken aslında bir oto-masajı da gerçekleştirirler. Belki de, atmosferden ve yakın çevrelerinden düşen koku zerreciklerini burun ve dillerindeki reseptörlerde bilgiye dönüştürüyorlardır; o halde tüylere ulaşan her zerre bir bilgi kodudur. Bu durumda kedilerin bir Koku Alfabesi olması gerekir. A’dan Z’ye ya da Acı’dan Zehirli’ye kadar yeryüzünün bütün kokuları varolmalı bu skalada…

Bu durumda kedilerin tek bir kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ve bu da bize kediler için neden hâlâ bir kitap dükkânı olmadığını gayet iyi açıklar ya da petshop’ların bazı reyonları bu görevi pekala üstlenmektedir. Mesela ne olabilir bu reyonlar? Mamalar elbette… Artık soylarının tamamen tükenmesi gereken hayvan dükkânlarındaki mama rafları aslında kitap raflarıdır kediler için. En çok koku onlarda barınabilir.

Genel durumuyla sokak ve bahçeler kediler için şehir kütüphaneleri demektir. Rüzgâr, insan ve taşıt hareketleri, çöpler ve hava olaylarıyla bu kitaplar interaktif olarak her gün sürekli değişmektedir.

Bizler yani kedilerin sahibi olduğunu sanan bizler de birer kitap modeli olabiliriz pekâlâ kediler için. En az onlar kadar bedenimiz günlük periyodik ya da rastlantısal koku değişimleri taşımaktadır.

Fakat iş, asıl gerçeği, kedilerin bize sahip olduğunu düşünmeye, anlamaya ve kabullenmeye gelince belki de biz insanlar kediler için sadece okuma eylemini ifade ediyoruz. Biliyorsunuz bu eylem kültürün içindedir, yani doğa dışında gerçekleşir. Bizlere, kendi evrimleri içinde sahip olma becerisini gösteren kedilerin kültürsüz olduklarını artık kimse söyleyemeyecektir, yani kediler aslında bizi okurlar: İnsanları…

Kedilerin yazarlığını şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Uygarlık evrimi içinde insana en yakın ve izole, özgül bir canlı türü olan kedi için bu yakınlıktan doğan beceriler de kuşkusuz yok değildir.

Kedilerin okurluğu üzerine şimdiye kadar yapageldiğimiz akıl yürütmeleri biraz geliştirdiğimizde ve belki yakın zamanda onların yazarlığı ve eserleri üzerine de birkaç söz etme cesaretini kendimizde bulabiliriz. Eğer onların tüylerini kitap kâğıdı olarak hayal edebiliyorsak, kokuları da hayalimizde harflere, sözcüklere ve cümlelere çevirebiliyorsak neden bunların hazırlayıcıları olanlar da onlar olmasın?

Belki de sonraki yazıda gerçekleşir bu…

Kediler ne yazar?

12 Eylül 2019 Perşembe

Anlamını Bilmediğim Kelimeler


Adamla kadın bir mağazada karşılaştılar.

Adam unutmamıştı. Kadınsa unutulmamıştı. Kadının gözleri kupkuruydu ve içi ağlıyordu. Adamsa onu “ağlıyordu”.

Kaybettikçe kazanılan ve kazandıkça kaybedilen bir dünyada, bir mağazada sessizlik içinde karşılaştılar.

‘Birisini unutmak yoluna devam etmektir,' diyordu içinden kadına bakarken.

Onda kaybettiğini sandığı, unuttuğu kişiyi bulduğunu düşündü.

Bir bulut nasıl güneşe benzerse o kadar ona benziyordu.

Güneş yoksa bulut yok çünkü ışık yok.

Yüzündeki ışık onu içine çekivermişti.

Bir ağacın önce gövdesini fark ederiz. Mevsim ne olursa olsun meyveler en sonda gelir. İşte tıpkı böyleydi görülen durum. Adam kadının ince dudaklarında, ortadan ayrılmış saçlarında ve ensesine uzanan saçlarında, kenarları kalın siyah çizgilerle belirginleşmiş gözlerinde, gülümsemesinde, beyaz dişlerinde uzun zamandır görmediği bir rüyayı gördü ve bir rüyadan ilk kez uyanıyormuş gibi ayakta uyandı.

"Merhaba, ona çok benziyorsunuz."

"Anlatın."

"Anlatamam. Deminden beri onu düşünüyordum, sonra sizi görünce o sandım birden. Sanki o konuşuyor, ama aslında ben ondan kaçıyordum."

"Anlatın."

Adam, onun kızacağını düşünmüştü. Birisine benzetilmek, birisi sanılmak: Yanlış bir defineyi bulmak gibidir birisini ötekine benzetmek. Bazen yanlış, yersiz bir tokattır. Adam kadının sakinliğine inanamadı. Ya oydu, ya da kendisi. Ama kendisi bu kadar gerçek olamazdı. İnanmaktan başka çaresi yoktu adamın. Sızlanmayı bırakıp anlatacaktı. Anlatmak istediği için değil, o "anlatın" dediği için. Bu sesin geldiği yere ansızın çekilivermişti. Gözler aynı güneş ama başka bir sıcaklık. Kendisi olan bir sıcaklık. Güneş sadece bir giriş kelimesiydi belki. Bir davet.

Kadının çok az vakti vardı. Oradan geçiyordu, derken bir haber aldı, beklemesi gerekiyordu biraz daha, arkadaşları geçerken onu alacaklardı.
Adam geçecek olan bu sürenin bir yüzyıl olmasını diledi. İçinde, anlatması yüzyıllar sürecek kadar çok şey birikmişti.

Ama anlatamadı.

Gözlerini ondan alamıyordu. Onun kendisine dönüşmesini büyük bir merakla izlerken ağzından duymadığı, anlamlarını bilmediği kelimeler çıkıyordu.

*

Kal. Buradasın. Gitme. Nasıl olur. Nerdesin. Sen. Bizimle.

Bu kelimeleri anlamıyordu ve artık bilmiyordu. Kadına bakarken nerede olduğu bilgisini yavaş yavaş yitiriyordu. Ve sonunda bitti bu farkında oluş.

Artık bir adadaydılar. Onları getiren tekne, tanıştıkları tekne kıyıda yan yatmıştı batmış gibiydi. Bütün bunlar o adadan dönmeyecekleri anlamına mı geliyordu. Son yolculuk muydu?

Kıyı boyunca tek başlarına yürüdüler. Yan yana görünüyorlardı ama yalnız gibiydiler. Her şey değişmişti. Kadın kendisi olmuştu, ama bir adadaydı ve adada zaman anakaradan farklı akıp gidiyordu. Adam ise farkındaydı, adalarda erkekler ağaçların, ışığın ve toprağın kölesiydiler. Adalarda erkekler adamdı, erkek değil.

Yanlış yerde değillerdi ama, zira bu adada biraz daha az ağaç vardı ve biraz fazla kadın.

Adam hiç kimseyi görmüyordu. Yalnız kıyı ve kıyı boyunca ıslak kumları çizerek giden kadını.

Adam kesinlikle onu düşünüyordu.

Arkasından gelmemişti, onu takip etmemişti. Aynı yere gitmeleri ne anlama geliyordu. Üstelik de bir adaya. Kadının daha kadın olduğu, yükseldiği ve erkeğin toprağa yaklaştığı bir ottan farkı olmadığı, güneş altında ırgat olduğu bir kara parçasına.

Kadın için seçilmiş bir yer olduğu söylenemezdi, erkek için de. Ama oraya kaçtıkları kesindi. Gerçek dünyadan. Onları izleyen hayaletlerden ve hatıralardan.

Hatıralardan kaçamadıkları için değil belki de soyunamadıklarından o hayaller önünde.

Bu yüzden ıssız bir kumsalı seçtiler belki de. Sadece ikisine ait hikâyeler önünde soyunabilmek için. Bu ıssız kumsal ona bu hikâyeyi versin diye.

*

Hikâyemizin yeni bölümünde kadınla adam bir adada karşılaştılar bu kez. Girit'e benzeyen bu adada kadın üç katlı bir evin bodrum katını tuttu. Evinin kapısı girişten görünmüyordu, ama arka bahçesi denize kadar uzanan bir tarlaya bakıyordu. Adamsa o tarla içinde, korkulukların sebze gibi dikildiği, ama hiçbir şeyin yetişmediği -belki deniz tuzu yetişebilirdi- o tarladaki ahşap kulübeyi kiraladı.

Şimdilik bir sezonluk anlaştılar evsahipleriyle. Evsahipleri yıllardır boş duran, belki de onları bekleyen bu evlerin tutulmasından çok hoşnuttular. Yalnızlıklarının bozulmasına aldırmadan bu yeni komşularının, birbirlerinden başka şeyle ilgilenmeyen bu komşuların tadını çıkarmaya başladılar.

Deniz tuzları kadar yalnız o tarla, tarlaya bakan evinde kadın. Adam şimdilik sadece denizle ilgileniyordu. Yanında kâğıtlar getirmişti. Kalemi olduğu görünmüyordu, çünkü cebinden hiç çıkarmıyordu, sadece boş kâğıtlara bakıyordu, sonra tarlaya, korkuluklara ve bahçeli evine kadının.

Birbirlerine önce günler boyu baktılar. Aralarında deniz tuzlarının üzerinde yükselen korkuluklar, korkuluklar arası gerili ipler varken uzun uzun seyrettiler birbirlerini. Bu bakışmalarda araştırdıkları tek nokta özlemin sürekliliğiydi.

Adam kadını özlüyordu, o bodrum kattaki kadını. O tarlaya denize açılan bahçesinde küçük masanın etrafına dizdiği sardunya saksılarında yazgının dizilişini arayan kadını. En küçük saksılar kümesi çocukluğu olmalıydı, ortancalar ilkgençlik ve en iri saksıdaki en yüksek sardunyalar ve en gösterişli çiçekleri olan sardunyalar şimdiki halini temsil ediyor olmalıydı.

Adam kalemi günler sonra ilk kez cebinden çıkardı ve en boş kâğıdı buldu tomarların arasından. Kâğıtların hemen hepsi buruşmaya yüz tutmuştu, beyazlıkları sarıya çalıyordu artık.

Kâğıda bir şeyler karalayıp buruşturdu. Havaya attı. Rüzgâr buruşturulmuş kâğıdı biraz ötedeki korkuluğun yanına kadar attı. Sonra kağıdı yerden aldı, açtı tekrar bir şeyler karalayıp havaya fırlattı, rüzgar bu kez kağıdı geriye doğru sürükledi; kadının bahçesine doğru.

*

Kadın mutfakta yemek yapıyordu. Üç kişilik bir masa hazırlamıştı, ama kimseyi davet etmemişti. Her akşam yemek vaktinde tekrarladığı bu ayin için yaptığı hazırlık sırasında gene her zamanki gibi heyecanlıydı. Gelecek misafirleri uzun zamandır görmediğinden değil de sanki misafirlerden birisine karşı duyduğu özel ilgiden olmalıydı.

Fakat yine kimse gelmedi. Kadın yemeğini tek başına yedi. İki kişinin boş tabaklarına yine baktı. Yıllar önce giden birilerinin günlük yasını tutması sona erince boşalmış ve boş tabakları topladı, ertesi sabah yıkamak üzere evyenin üzerine bıraktı ve okuma odası haline getirdiği yarı loş yarı aydınlık odaya çekildi. Odanın penceresinden kararmakta olan havada, gökyüzündeki korkuluk siluetlerine baktı. Korkuluk tarlası geceye hazırlanıyordu.

Adam başka bir adaya gitmişti ve birkaç gündür ortalıkta yoktu. Okuma masasının üzerindeki lambayı yaktı ve masa üzerinde günlerdir duran buruşturulmuş kağıtları yeniden gözden geçirdi.

Kağıtlarda bir adres, isim ve not vardı. Mavi bir kurşun kalemle yazılmıştı hepsi de.

Gidiyorum. Gelmezsem. … adası. Mavi pansiyon.

Kadının hiçbir şey sakladığı yoktu, ama masaya koyduğu iki kişilik boş tabakları her sabah özenle yeniden yıkıyor ve mutfak dolabına yerleştiriyordu. Tabakların anlattığına göre birisi bir deniz kazasında ölen küçük kardeşi, diğeri de giden ama dönmeyen sevgili içindi. Onlar olmadan boğazından bir şey geçmemesi bir yana soluk bile almıyordu. Belki de bu yüzden korkuluk tarlasına kadar gidiyor ve öteye geçemiyordu.

26 Mart 2014 Çarşamba

Bir kez ağlasak belki geçer her şey


Uzun zamandır denize bakmışlığımız yok mu ne... Gözlerimiz yerde. Toprak böyle zamanlarda ateşten bir katman olur ve ayıplar adamı.
Bir kez ağlasak belki geçecek her şey.
Geçecek ne vardı ki, diyorsun biliyorum. Her şey battı. Çöktü. Kaybolduk.
Çanlar bile susuyor, tarih durdu, saatler bozuk hatta... Dönüş yolunu kaybettiğimiz yerde yoldan da çıktık.
Umut sadece bir edebiyat dersi.
Parmağını kaldırıyorsun. Bulutlara değiyor tırnak ucun... Yağmur yok. Sen yağıyorsun göğe. Göz pınarlarının çölünde kavurucu rüzgar, senin yerine konuşuyor hüküm veriyor, asıp kesiyor.
Bir daha dönüş yok ana kucağına baba evine. Şehirlerde asıldı kaldı zamanların. Sadece ölüleri değil dirileri de uzun binalara gömüyorlar. Toprak yetmiyor hepimizin arzularını hırslarını gömmeye.
Üzerimize atacak yorgan yok, toprak da ipotekli; hava hacizli havagazı bin para... Işığı yakınca musluklardan karanlık akıyor.
Dur diyen yok.
Neden olsun ki?
İyiliğin adını her andığında gelip bulmuyor mu kulaklarını o çağıran ses:
- Dünya ne zaman bugünden daha iyi oldu ki?
- Hiç iyi olduk mu?
Kandırıyorsun kendini. Bu edebiyat dersi asla bitmiyor. Belki umut alınıp satılıyor.
Ölüp gideceksin, ama yaşıyorum diye kekeliyorsun. Sözlerini şurda burda unutuyorsun... Ne anlamı var.
Su, su, su... Biraz da tuz...

Bir kez ağlasan belki geçecek her şey.

26 Nisan 2013 Cuma

Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği


Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği şeyi bir gün yazabilirsem kendimi çok mutlu sayacağım. Şimdi sadece bu beni ilgilendirmiyor tabii, ne var ki eskiden hiçbir şey düşünmezdim, sadece bir ayna gibi bakardım olanlara. Hayatın madde tarafındaydım. Cismim ve kokum vardı. Duyularımla yüzüyordum, her şeyi hissedebiliyordum. Ta ki... Geçmişten gelip geleceğe giden ok, gövdemi ikiye ayırıncaya kadar.
Sonra ne okuyabildim ne de yazdıklarımı anlayabildim. Madde önce saydamlaşmış, sonra zerrelere ayrılarak buharlaşmıştı. Madde olarak kaybolmuştum ve ne katı ne sıvı, aradığım hiçbir halde kendimi bulamadım.
Bir gün geri dönecek olursam yolum yeniden bulabileyim diye arkamda aralıklarla bıraktığım kelimeleri aradım yol kenarlarında. Onları toplayıp geri dönüş yoluna yeniden baktım; seçmeye çalıştım altın sarısı başak tarlaları arasından geçmişimin kurtarıcılığına...

Hiç kimsenin yazamadığı herkesin okumak istediği şey yok aslında, bunu iyi biliyorum. Madde de ruhtan, manadan önce yoktu. Madde, mananın belki de zarı ya da tesadüfen bulunmuş bir hali. Anlamlarımızla yan yana durduğumuzda bütün evren bir biçim kazanıyor ve buna tayf diyoruz ya da ışık hızında bile yanılmadan sıralarını bekleyen söylenmemiş sözler zinciri.
Neden tutuklandım bilmiyorum, oysa geçmişime doğru, sırf gelecekten kurtulmak için bıraktığım kelimelerden anlamlı cümleler ve kararlar kurarken başımın döndüğünü en son hatırlıyorum ve uyandığımda ayaklarımda hatalarımdan bir pranga, en çok olmayı istediğim o kutlu kişiye nasıl erişebileceğime dair küçük bir kullanma kılavuzuyla bu odaya atılmışım, tüm hatırladığım bu...

Davacı olmadığı için mahkeme bir türlü yapılamıyordu. Derken elimdeki kılavuzun bütün yasaların kitabı, yargıcınsa rüyalarım olduğu tebliğ edildi bana. Suçsuz olduğumu ispatlamak için uyumalıydım ve bol rüya görmeliydim, duruşmaların hiçbirini kaçırmamak için. Yargıç elinde bir maddeyle mahkemenin bütün psişik duvarlarını dövüyor ama geçmişim bir türlü susmak bilmiyordu. Anlamıştım, bu adalet gecikecekti ve bir an önce bu durumdan kurtulmalıydım. Mahkeme duvarındaki kirli aynaya baktığımda aslında yıllardır yalancı bir tanık olduğumu gördüm ve bu bana cesaret verdi ve hemen oradan ayrıldım.

Caddeye çıktığımda nöbetçinin sesi giderek yükseldi: "Koğuş, kalk!"




11 Ekim 2012 Perşembe

Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak



Ben, ilk öyküsü Varlık dergisinde yayımlanan (1989) ve şanslı dergi kuşağında yetişen yazarlardanım. İlk yayım tarihi esas alındığında ise 23. yılı oluyor yazarlığımın, ki bu sayma işi artık daha eski kuşaklara özgü. Günümüzde yeni nesil kuşaklar artık okurlarına daha yakın olduklarından takipçileri, üyeleri ve yorumcularıyla "sayılıyorlar"...
Bu türdeki sayma işinin çöl olduğu zamanlarda 1997'de, günümüzün ruhuna yakın bir internet içerik ortamına girmiştim, çok iyi hatırlıyorum. İstanbul'daki ilk ikamet yılımdı ve o işi, çok sevdiğim bir yazar arkadaşım bana ayarlamıştı, sağolsun. Kadroya başvurudan itibaren iki sene sonra girdiğim Superonline şirketi, alan adından da anlaşılacağı gibi İngilizce olan adını dünyada önlerde yer alacak bir vizyonla, hem de Türkiye'den almıştı.
Şimdi, bir dakika, ben ne anlatıyordum, buraya nasıl geldik.
Bu hep başıma gelir. Çatallı bir anlatım tarzım vardır. Yazılı ya da sesli "konuşurken" çatalın ana dalından daha çok önemseyebileceğim bir canlı dalla karşılaşınca diplerde, ona takıldığımı hissederim. Böylelikle ana daldan kopunca konu ve bağlam da dağılır; hemen konuştuğum kişiden yardım isterim: "Ne anlatıyordum ben?" İşte o zaman da onun dinleme kapasitesini test etmiş olurum. Açık söyleyeyim bu testi çoğu dinleyicim (!) geçmiştir.
Şimdi de aynı şeyi yaşadım: Ne anlatıyordum ben?
Hemen yazının başlığına bakıp durumu düzeltiyorum. "Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak."
Bu önerme yirmili yaşlarıma ait aslında. Yazarlık dünyası -ki 4-5 senedir edebiyat dünyası demiyorum, zira 40 yaşına kadar ustalarla arandaki blokaj mesafesinin adı edebiyattır, ustalar yakınlarında gençleri sevmezler ve onları uzak, ilgilerini yakın tutmak için bir edebiyat terimi yaratmışlardır ki bu terimde yazarlığın kimlik tarafı eksiktir, sadece yazmaya odaklı bir alan tarif edilir ve genellikle orada kaybolduğun için kimseye rakip olup korkutamazsın, ama aslolan yediden yetmişe kadar yarışmaktır elbette - ne diyordum, yazarlık dünyası o yıllarda isimlere dayalı olarak çok daha engebeli, sarp ve uçum uçum uçurumlardan oluşuyordu... Yeni yazarın önünde müthiş bir dekatlon yarışı var. Atletizmde olduğu gibi toplam on yarış da olsa, yarış çok, ama yaşça senden ileri olanın doğrudan senden iyi olduğu -sayıldığı değil, günümüzdeki gibi- bir stadyum vardı. Bir yarışma havası, şenlik, huzur ve heyecan yan yana... Atletizmin o birleştirici, kavrayıcı ve sağlık tarafı bütün yazarlara, okurlara sinmiş, hazmedilmiş ve kazanılmış ayaklarla kendi boylarıyla yürüyor herkes.
Yoksa bunlar 20'li yaşların o saf idealizminin büyüteci ya da 3D gözlüğü müydü...
20'li yaşlarda sen "dünyayı değiştireceğim" dersin, senden öndekilerse "önce yarışmalısın," derler... Ya da sen o anlamı çıkarırsın her söylenenden. Ne söyledikleri önemli değildir. Zaten dünyayı değiştirmek isteyen birisi öncelikle, kendi egosu dışında bütün diğer otoritelere karşı sağır olmak zorundadır. Ve elinde harita yerine reçete vardır. Birçok reçetenin içinden tek bir haritaya doğru yapılan o yolculukta belki de parkurun zorluğu, senin de güçlü, ama yeni olman böyle algılamanı sağlıyordur.
İtiraf ediyorum ki bunların hiçbirini o günlerde düşünmedim bile. Sadece öyküler yazdım. Yüzlerce öykü. Kafamın içine edepli birisi girmiş ve beynimi tutsak etmişti. Ondan kurtulamayacağımı anladığımda ona uyarak kurtulma planları yapmak için kandırdım onu öykülerle. Her öykü yazışımda daha da susuyor ve uyuyordu. Uyandığında ise daha çok acıkmış bir halde etime saldırıyordu, ben de kolu bacağı kaptırmamak için anlatmaya başlıyordum. Düz, sıradan hikayeleri pek sevmiyordu, bense şaşırtmayı çok seviyordum. Bunun hep böyle devam edeceğine inanmaya başladığım bir zaman geldi ve çok korkmaya başladım. Ben yavaş yavaş o olmaya başlamıştım. O ise anlattıklarımla maddeleşip ben olmaya başlamıştı.
İşte Anahtar Deliği, yani 2000'li yıllarda yazdığım ve öyküler buzdağımın görünen kısmı sayabileceğim ilk öykü kitabım, onun ben olduğu ve uyutulduğu dönemlerde yazıldı. Ama ben kimim hala bilmiyorum...


Devamı var: HOLLYWOOD'DAN GELEN İLK TEKLİF (yakında)

5 Eylül 2012 Çarşamba

> anahtar deliği

anahtar deliği


Saat 19.30

Devamlı bakıyorum anahtar deliğinden. Görünürlerde henüz uyanmış bir kadın yok.
Dün sabahtan beri uyuyorlar. İki kadın aynı yatakta.
Ev benim benim olmasına, ama üç gün önceki tuhaf bir telefon konuşmasından sonra zorlukla hatırladığım eski bir sevgilimin kadın arkadaşıyla birlikte ziyaretini kabul etmek zorunda kaldım.

Saat 23.35

İçeride ışık yanıyor. Hol kapkaranlık. İki nefes çekip söndürdüğüm sigaralarla doldu döşeme. Gerginliğimi üzerimden bir türlü atamıyorum. Birkaç öğündür ağzıma hiçbir şey koymadım. Uyanmalarını bekliyorum. Hayır, diyorum, aralarında ilişki nedir tam olarak bilmek gerek. Belki bu tuhaflıktan bana da anormal olmamak kaydıyla bir pay düşebilir. İkisi ve ben. Üçümüz. Kendi aramızda…

Saat 23.55

Geceyarısına az kaldı. Sabrım tükenmeye başlıyor.
Günlerdir sıkıntıdan patlamama rağmen eski sevgilimi, onunla yaşadıklarımızı bir an bile düşünmedim. Yalnızca sevişme seanslarımızı –seans diyorum çünkü doktor ve hasta değiştirirmişiz gelir bana hep, kalplerimize kazımış bile olsak beden ve yüz değiştirirken zaman içinde- hatırlıyorum. En çok neyi yapmayı severdi ben onun bana ne yapmasını severdim ona neyi yapmayı severdim…
Şu anda deliler gibi merak ediyorum. Onunla ne yapmıştık? Neler geçti aramızda? Ne zaman tanıştık, birlikte olduk ve ayrıldık?
Tam bunları düşünmeye, hatırlamaya başlamışken kapı gürültüyle açılıyor ve 23. kez aynı cümle ve aynı ses tonu:
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Yirmi iki boş su şişesi. Boş bir aspirin kutusu ve boş hazır kek ambalajları. Bundan önce tam altmış altı dilim kek verirken yirmi iki tabak kirletmiş olmalılar. Geri verilen tabakları yıkamadım çünkü sular da kesik.

Saat 01.50

Büyük bir gürültüyle sular geldi. Bütün muslukların açık olması yüzünden ev küçük bir sel felaketi geçirdi. Dantelleri kurtardım, ama yer minderleri kurutulacak ertesi gün. Güneş açarsa tabii. Dört-beş gündür hava kapalı. Hiç yağmur yağmadı.
Giriş katındaki genel banyoda saatlerce yıkandım. Ve aynı evde iki kadınla birlikte bulunmak ne kadar azap veriyormuş bedenime öğrendim.
Yeryüzü bir şey söylemek isteyip de zamanını kestiremedikleri için susanlara benziyordu.

Saat 04.25

Anahtar deliğinden bakmaya devam ediyorum. Kadınlardan bir tanesi uyanmış. Çünkü yatakta sadece bir tanesi var. Uyanan banyoda olmalı. Vücutları birbirine benzediğinden yatmakta olanın kim olduğunu bel hizasındaki bu delikten göremiyorum.
Aynı yatakta yaklaşık iki gündür uyuyorlar. Bu durumun bende yarattığı derin kuşku çok sarsıcı geliyor artık bana. Kim bunlar? Ne yaptılar? Kaçıyorlar mı? Polisten mi kaçıyorlar?
04.33

Ev benim. O, yani eski sevgilim, hiçbir zaman bu evi tanımadı. Diğer kadın içeri girdiğinde hiç yabancı gelmemişti aslında bana. Üstü ters bellekle örtülü eski bir tanıdık. Sanki o da bu eve yabancı değil gibiydi. Üst kata çıkan merdivene açılan koridoru şaşırmadan buldu. Oysa girişte iki koridor vardır birbirine çok benzeyen. Diğeri kömürlüğe ve bodruma açılır.


05.10
Birden hatırladım. Yanlarından küçük bir bavul ve el çantası getirmişlerdi. Bavulu odaya aldılar ama el çantasını dışarda unuttular. Ama açmam uygun bir hareket olur mu? Ya içinde karıştırdıktan sonra tekrar eski düzenini veremeyeceğim şeyler varsa?


05.15
Tereddütüm uzun sürmedi. Merakıma yenilip el çantasını açtım. İçinden iki peruk çıktı. Makyaj malzemeleri. Bir de kalın bir telefon defteri.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Çantadan aralarındaki ilişkinin düzeyini işaret edecek bir eşyanın çıkmasını umuyordum. Yapay yardımcı cinsellik araçları ya da en azından bir sexshop’un kataloğu vs vs…

06.10
Telefon defterini karıştırırken uyuyakalmışım. İçinde bana ait hiçbir telefon ya da adrese rastlamadım. Çok yer ve iş değiştirdiğimden dostlarımın rehberlerinde esaslı bir yere sahibim ne zamandır. Belli ki bu defterin sahibi eski sevgilim değildi.

07.10
Onları, yani eski sevgilimi kıskanmıyor da değilim aslında. Onca zaman hiçbir haber vermeden ortalıktan kayboluyor ve kadın bir partnerle (?!) günün birinde çıkageliyordu. Eski sevgililerimle irtibatımı hiçbir zaman koparmadığımı iyi biliyordu. Zira son konuşmamızda bunu uzun uzun konuşmuştuk. Özel bir an değildi. Genellikle sevgililerimden ayrılırken hep aynı nutku çekerdim. “Bak canım biz ayrılsak da asla birbirimizden kopamayız, kopmamalıyız. Geçmişimizi inkar olur bu.”


07.25
Günışığı iyiden iyiye salonu doldurdu. Yirmidördüncü kez gelen buyruğa boyun eğdim gene.
“Bir şişe su, iki aspirin ve üç dilim kek.”
Kendimi giderek kat hizmetlisi gibi hissediyorum.
Benim otelim burası. Müşterilerimin kaydını bile almadan bir odaya kapadıklarına tanık oldum ve kim kiminle ne yapıyor bilmiyorum.
Gözlemci olmak yetmiyor bana. Hem müşteri hem otel sahibi hem hizmetli. Hepsini olmak her yerde yaşamak istiyorum.
Kapılı bir kapı ardında bana düşen tek şey bir anahtar deliği kadar hayat.
Bu deliğin arkasında 300 yaşında gibiyim.

08.24
Kapı ilk kez ardına kadar açıldı.
İki kadın ilk kez yan yana göründü. Artık onlarla beni ayıran bir yatak yoktu.
Üçümüz de ayaktaydık. Ağaçlar gibi… Anahtar deliği bu kez bedenlerimi bir arada aynı karede görüyordu.
Gözler yoktu bize bakan.
İki doymuş beden ve bir boş beden arasında hiçbir şeyi görmekten çekinmeyen bir anahtar deliği…

(Anahtar Deliği, Halil Gökhan, öyküler, 94 s, Zeplin  Kitaplar)

24 Aralık 2011 Cumartesi

Katia


2.

Bahçede bir zeytin ağacı vardı. Ağacın altında geceden kalma bir masa. Meze tabakları, karaf ve şarap kadehleri hala masadaydı. Tozlanmıştı. Belli ki masanın üzerinden yoğun ve uzun bir gece geçmişti. Madame Hortense’ın oteliydi burası. Bir zamanlar yazar ve Zorba’ya misafirlik etmiş Girit adasının bir tepesindeki köydeydik Katia ile. Küçük bir otel yapımı için ordan iyi bir teklif almıştı. Beni de çağırmıştı Katia oraya.
“Sadece sadık birisine ihtiyacım var, nasıl biri olduğu ne iş yaptığı önemli değil,” demişti yerde meze paketlerini toplarken ve yüzüme bakarken.
Seçilmiş bir kişi edasıyla teklifi hemen kabul etmiştim.
Benden sadığını bulamayacağını ona özel nedenlerimle bir güzel anlatmıştım. Sadakat benim öteki adımdı. Ama genelde bu adı kullanmazdım toplum içinde.
Moskova-Atina uçağı bizi epeyi salladı. Atina’dan malzeme yüklü özel bir tekneyle Girit de üç saatimizi aldı.
Aleksi Zorba ve Kazancakis hayranı bir İngiliz vaktiyle Madame Hortense’ın otelini satın almış yıllar sonra da küçük bir otel inşaatı olarak restore etmeye kara vermişti. Katia’nın adı oldukça iyi biliniyordu mimarlık alanında.
Girit’te önce küçük bir otele yerleştik. Ustalar ve işçiler bir pansiyona ancak sığmışlardı. İlk başta onları kontrol eden bir koordinatör olacağımı sanmıştım, ama Katia yerleştiği otelde bir başka oda ayırtmıştı bana. Kısa süre önce bir mezeci çırağıyken, yere düşen paketleri toplarken yardım ettiğim ünlü mimar beni dünyanın en neşeli adasında bir çalışmaya davet etmişti. Sadık birisi, demişti; henüz bunu tam olarak anlatmamıştı.
Mayakovski kitabımı yanımda getirmiştim. Uçağın en sallantılı olduğu vakitte onun intihar ettiğinde yanında bulunan şiirini okuyordum tesadüf:
“Aşkın küçük sandalı / hayat ırmağının akıntısına / kafa tutabilir mi!” diyordu şair. Sevgilisi Veronika evlenme teklifini geri çevirmişti. Ben “Son Mektup”u okurken uçak da son sarsıntılarını yaşıyordu. Sonradan duru bir göl yüzeyine konmuşçasına sallantısızca Atina’ya indi.
İlk çalışma günü küçük keşiflerle geçti. Ben bir hamakta uzanmış Madame Hortense ile ilgili bir broşür okuyordum. 1950’lerde basılmış bu broşür otelin tanıtımı için kullanılmış, sonra da bir kenara atılmıştı. Duvarın ayrık taşları arasında bulduğum bu broşürü okurken bir yandan acı limonlardan yapılmış buzlu limonatamı -az da votka katılmıştı içine- yudumluyordum. Hafif esinti yüzümü yakıyordu. Katia beni görüyor ama hiçbir şey demiyordu. Tembel bir koca edasıyla, iklimin ve coğrafyanın eril kaderine kapılmış miskin miskin hamakta uyukluyordum.
İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Zaten Katia benden hiçbir şey istemiyordu. Hayatın ırmağının akıntısına kafa tutabilir miydi? Ben akıntının kendisiydim. Kıyıda durup el sallamaktan başka bir şey yapmıyordu. Kuzey’in buzlu havasının sonrasında Akdeniz beni fena çarpmıştı. İklimler arasında kalmak iki kadın arasında kalmaktan daha kötüydü.

Bu miskinlik Katia’ya da bulaşmış olacak ilk çalışma gününde erken paydos verdi işçilere. Aynı ağaçlara ikinci bir hamak kurdurarak “yanıma uzandı”. Bir puro yaktı. Güneş gözlüklerini temizledi.
Ardından otelin bekçisine zeytin ağacının altındaki masayı hazırlattı. Güneş ufka yaklaşıyordu.

Katia ile kumda uyuyoruz. Epeyi sirtaki oynadık uzo içtik. Yorgunluk çöktü, karanlık bastı ama yıldızlar güneş gibi aydınlatıyor kumsalı. Üstümüzde siyah-mavi bir atlas bizi dinlendiriyor. Girit’se bizi yakıyor.
Katia’ya dokunamamak. Bildiğim en hüzünlü şarkı bu.
Her kum tanesi kadar çok onun için beslediğim arzu.

Ağaçtan bir limon koparıp salataya sıkıyorum. “İskenderiye, Beyrut, İstanbul…” diyor Katia. “Daha buralarda da işlerimiz var.”
Miramar ve Aşiyan’da, Necip Mahfuz ve Tevfik Fikret’in hayatlarını yad ediyoruz.



27 Ekim 2010 Çarşamba

BEYAZ GİYMEK

BEYAZ GİYMEK

Sarışın bir kadın, tren istasyonunda beni bekliyor.
Elindeki çantada üç parça beyaz giysi var ve bir de beyaz bezden bir ayakkabı.
16 yıldır beyaza hasrettim ve kurtuluş günümde, vücudumun her parçasını beyazla kapatmak istediğimi telefonda Karine’e söylediğimde güldüğünü hatırlıyorum. “Beyaz renk giyerek arınacağını mı sanıyorsun?” diye soracağını beklerken o sadece şöyle dedi:
“Beyaz... Dişlerinin rengi.”
Tren durdu.
Küçük bir kasaba istasyonunda tren durduğu zaman, Karine’in siyah çantasını gördüm.

Kurtuluş günlerinin rengidir beyaz. Savaşların ve felaketlerin siyaha boyandığını onlarla karşılaşınca anlarız. Oysa böcekler de karadır. Ve en az botlarımın lastiği kadar, izin kağıdımı imzalayan “kurtuluş” kalemim de karaydı.
Kalem imzayı attıktan sonra böceği saldılar. “Pes planus” tan ve topuğundaki kırık bir kemikten muzdarip kıdemli üsteğmen HGY’e 15 gün istirahat verdiler ve üsteğmen HGY Türkiye’de geçirmek istedi “nekahat” dönemini.

Sanki bir havaalanı: Küçük bir kasaba istasyonu ama havaalanı peronundaymış gibi uçuşuyordu Karine’in sarı saçları. Sarı bir bluz içinden taşan beyaz karnı... Sarı bluzun altına siyah bir kısa etek giymişti Karine ve istasyonun yanındaki çeşmenin yalağına tamponu dayanmış 3.20 BMW ise beyazdı.
Kurtuluş günümde beyaz bir arabayla, beyaz elbiseler içinde gidecektim özgürlüğüme doğru. Dişlerinin beyazı, demişti Karine, ama onu bir hikaye kahramanı da yapan bu sözler, bozkırı yalayıp geçen rüzgarın ıslığında tekrarlanınca Karine hikayesine geri döndü. Beyaz araba kayboldu, üç parça beyaz elbise karardı, çantanın içine gömüldü ve çanta da bir kuyunun başındaki çıkrığa dönüştü.

“Yunus Emre!”

İstasyonun beyaz zemin üzerine siyah harflerle yazılı adına bir kez daha baktım:

“Yunus Emre”

Az önce görevli de bu adı bağırmıştı.
Ankara’ya kilometreler kala bu kasabada inmek istemiştim, ama burada beni kimsecikler beklemiyordu. Yalnız başımaydım ve ne yanımda ne de çantamda beyaz bir bez parçası bile yoktu ve dişlerim sapsarıydı.

*

“Kariiin!”
Ne zamandır hiç kadınım olmadı. Elim apışaramda. Eskişehir’e kalkan minibüse yarım saat kala caminin tuvaletinde, pantalonumu indiriyorum. Sular akmıyor ama tükürüklerim var.
Kasıklarımdan boşanan alevlerle sarsılıyorum. Hiçbir kadının veremeyeceği kadar büyük bir yalnızlık içinde, çok büyük bir hazla kendimden geçiyorum.
10 dakika kadar, pantalonum sıyrılmış, dizlerim hafif kırılmış, ayakta duruyor ve baygınlığımın geçmesini bekliyorum. Trendeki tuvaletler hem çok dar hem de çok sıra vardı ve içerdeyken insana zarar veren homurtular, kokular ve sigara dumanları içinde bu zevkin aynısını alamayacaktım.
Servi ağaçlarının donattığı, serin gölgeli cami avlulularına bakan umumi helalar genellikle çok sessiz olur.
Camilerde gündüz vakti kadınların olmaması ne güzelmiş, diye düşündüm.
“Kendimle ilgilenmek.”
Böyle demişti Karine mektubunda. “Erkeğim yok artık, Paris sokaklarında 200 frankla özgürlüğümle baş başa kaldığım günden bu yana kendime bakıyorum; yani kendimle ilgileniyorum.”
Birbirimize kişisel doyumlarımızı anlatmıştık. Islak bir banyo zeminini tasvir etmişti o. “Çırılçıplakken, bacaklarını iki yana açarak, rulo haline getirdiğim kalın beyaz havlunun üzerine oturarak. O kadar,” diye yazmıştı. “Ama musluk hep akacak. Ve içerde bir buhurdandan yayılan tütsü kokusu...”
Bence cesaretimi toplayıp en cüretkar işimi anlatmıştım; “kuru vecize” adını verdiğim işi... Çöl ortasında, ama keskin ve can acıtan kum tanelerini rüzgarda savurarak, ayaklarımı kuma batırarak, dizlerime kadar –ki kasabileyim bacaklarımı kolayca- ve “kuru vecize” söylensin, bilinmeyen bir çöl şarkısı gibi:

“Kumlar uçarken bir kitap yazılır
Rüzgar içer sayfaları, yayılır
Köhne zaman çölün her yerine
Söz bitti, o halde susmayı bekle...

Deniz kıyısında gün doğmaktadır.
Rahmim! Ölüm sana acıkınca gidersin menziline...”

Fransızca’sını hatırlamadığım ama talihli bir şehir şairinin egzotik dizeleriydi bunlar.

*

Bu defteri her akşam tekrar yazmaya başlayıp, yazdığım ve yazamadığım sayfayı yırtıp öyle dalıyordum uykuya.
Artık özgürüm ama ve defteri vagonun penceresinden attığım andan bu yana daha da özgürüm. Yazmak bana iyi gelmiyor. Anlatmak ise sesim yetmediği, nefes nefese kaldığım için yorucu geliyor.
Susmak daha eğlenceli. Susunca onlar anlatıyor sen dinliyorsun.
Onlar?
Unuttuğun bir şeydir onlar. Unuttuğun şeylerin yerini doldururlar ve hatırlamaman için eğlendirirler seni. Üzüntüyle de eğlenirsin bazen. Onlar yoldaşın olur.
Onlardan kaçıyordun bir yandan, kurtuluş günüme doğru ilerlerken. Yoldaki levhalarının hiçbirinde özgürlüğüme dair bir işaret olmamıştı.
Herhangi bir levhanın bir sedir ağacından olması bile işaret sayılacaktı oysa benim için. Kurtuluş günüme kaç zaman kaldığımı hesaplayacaktım onunla. Her adımım bir aydı, geçen her saniye on yıl kadar tutuyordu.
Özgürlük sadece vagonun penceresinden yüzüme çarpan rüzgar değil, anladım bunu. Özgürlük sadece Karine’e ulaşma ihtimalim de değil, bunu da anladım. Karine bir hikayedeymiş gibi uzak tuttu kendini benden. Çünkü başka bir ülkedeydi. Daha sisli, soğuk bir ülkede ama Güney’e aitti o da benim gibi.
Benim Güney’im, Kleopatra Kapısı’nın, Cennet ve Cehennem mağaralarının, Yedi Uyurlar’ın ülkesi Tarsus’tu. Onunkisi belki Marsilya, ama hiç bunu söylememişti. Güneyli gibi duruyordu. Güneyli bir serap gibi.
“Herkesin bir Çukurova’sı vardır,” diye değiştirirken Yaşar Kemal’in sözlerini, “Herkesin bir Güney’i var” demeye cesaret etmiştim. Karine, Güney’inde oturmuyordu, bense Güney’ime doğru gidiyordum.
Güney’e doğru gitme ihtimalini gerçekleştirmede serbest oluşum; bu hareketin bir izin kağıdına, bir yıllık izin çizelgesine, bir mesaiye, bir kışla nizamına, bir hizmet kanununa, bir üniformaya, telörgülere ve rütbelere bağlı olmayışı benim özgürlüğümdü. Böyle sanıyordum.
Çünkü ben hiç zaman orada olmamıştım.

*

Tabiat bana bir rahim vermedi. Bitki olarak da doğmadım. Lahana olarak doğmak isterdim. Haşlanmış lahana haline gelip bir “sarma” olmak ve beğenilmek, birileri beni yerken.
Sonra tekrar toprağa yolculuk başlardı. Yeni bir bitkinin sapından bir erkeğin sapına yürür ve döl olarak karısını kuşatırdım ve yeniden doğardım G olarak.

“Halil Gökhan Yiğitler! 3008!”

Böyle bağırmışlardı, ama bunun yeni bir doğum olacağını önceden bilemezdim. Mario Vargas Llosa’nın “Kent ve Köpekler”ini, Milan Kundera’nın “Roman Sanatı”nı okumama daha yıllar vardı ve içinde olduğum gövde kimdi, ben kim olmak istiyordum? Nereye gidiyordum?
Bunlar o kadar önemli değil aslında ve gittiğim yer kadar olduğum yer de önemli değildi. Varolmamı önemsemiyordum. Sadece düşünüyordum. Duyularımı hapseden düşüncelerden kurtulamamak benim gerçek hapishanemdi ve bu yüzden çevremde yükselen gerçek hapishane duvarlarını fark edemiyordum.
Duvarların duvar olmasının da bir önemi yoktu. Nasılsa bir yerden kapısı olacaktı ve benim de eninde sonunda ayaklarım vardı. Ama yürümek de bir duyu gibi sarılmıştı, düşüncelerimin kelimeleri tarafından. Yürümekle sadece yolu değil geleceği de algılayabilirdim ama buna yeltenmedim.
Çünkü kapının henüz açık olmadığını biliyordum.
Bu bir görme sorunu değil elbette. Zira genellikle, bizim varoluşumuza yararlı olan kapılar gözle görülmezler. Onlara dokunmak gerekir ama elle ya da deriyle kaplı bir uzuvla gerçekleşmez bu.
Müzikle. Evet, belki. Şarkı söyleyerek ya da şiir okuyarak. Bir sandalye ya da masa üzerine çıkarak. Yani sözlerin geldiği yeri, yüksekliği taklit ederek...
Gökyüzüne baktığım sırada kapının birdenbire kapandığını duydum.