diyalog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diyalog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2022 Cuma

Bu Kaçıncı Babil?



-Kaç dil biliyorsun?
-Beş. Tamamen.
-Ben bir tane biliyorum: 1-0 1-0 1-0 1-0.

Core filminden


Çevrilemeyen ölüm

"Thank You For Smoking" filminde sigara paketlerinin üzerine sigaranın zararlı ve öldürücü olduğuna dair İngilizce yazı konulup konulmamasının görüşüldüğü senato konseyinde çok dilli Amerikan yurttaşları için sadece yazı değil kurukafa görüntüsünün konulmasını savunan konsey üyesi şöyle sorar:

“İngilizce bilmeyen vatandaşlarımızı, sigara paketlerinin üzerine sadece yazı koyarak ölüme mi terk edeceğiz?”

Vahiy: İlk çeviri dili

Günümüzde çeviri hanidir kelimelerle yapılmıyor. İster başına “meta” ya da “hiper” öntakılarını koyalım, istersek de klasik söylemleri bütün fotokopik olanakları kullanarak çeviri adına tek katmanlı olarak kullanalım bu gerçeği daha fazla değiştiremeyiz.

Yazı için söz gerekliydi. En temel anlamda vücudunun yarısı sudan oluşan insan bedeni ve su arasındaki ilişkiye benzetebiliriz yazı-söz ilişkisini. Ezeli “yazı, ses, görüntü” sıralaması bu üç ögenin birbirlerine ardıllık ya da öncüllük etmelerini de gerektirmiyor.

İlk büyük çeviriler kutsal kitaplardır. Hiç durmadan vahyeden sözlerden yazıldıklarından değil, tam tersine kökeni mutlak otorite arayışından başka bir şey olmayan çalışmalardı hepsi de.

Dünyevi mutlak otorite arayışını vahiyler haline getirdiler. Onları yani ilk çevirmenleri tanımıyoruz. Kimileri buna tanrı, oğul, baba, mesih ya da peygamber diyor. Diyebilirler. Bu çalışmanın içyüzünü değiştirmez. Daha ayrıntılı bakıldığında dinler yazının kaleleridir. Yazı eğer ilk teknolojiyse, din de bu teknolojiyi çok sevdi; okuma eylem alanı yaratan yazıyı çok sevdi. Zira okuma insanların zamanını durdurma, onların bütün dikkatlerine tek bir yer ve ana odaklamaları eylemidir. Kutsal kitap okumalarından söz ediyoruz. Dikkat edersek kitap ve okuma eylemleriyle kalınmamıştır. Kitabın aynı yer ve zamanda okunmasını gerçekleştirmek için tapınaklar icat edilmiştir. Pagan, yani kitapsız ve tanrısız dinlerde bu tapınak olgusunun yerini sunaklar alır. Kurban etme, yazının icadına kadar tapılana bir şükran yazısı yerine geçmiştir.

Geçmiş bir aynasızlıktır. Zaman geçtikçe aynalardan uzaklaşırız. Bu uzaklık arttıkça geçmişin ve daha sonra tarih olarak adlandırılacak olan geçmişin etkisi sonsuz derecede büyür, artar. Kutsal kitapların asıl etkisi tarihsel içeriklerden oluşmalarıdır.

Kutsal kitaplar yazıdan önce neden icat edilmedi? Sözün bulanıklığı ve kalıcı bir “kayıt” olmayışı mı? 4000 yıl önce yazı icat edildiğinde söz de böylelikle kırıldı. Musa’nın tabletleri yazının bulunuşundan sonrasına denk gelmektedir. Tabii ki Mısır hiyeroglif dillerini yazıdan saymazsak.

Yazı ile ses ve görüntü arasındaki sıralama aslında tarihsel bir sıralamayı da teslim eder. Fakat son ikisinin bulunuşları arasındaki yakınlıkla yazınınki arasındaki korkunç mesafe son derece kuşkuludur. İnsanın, teknolojik açıdan yazıdan sese ulaşması neredeyse 39 yüzyılı bulmuştur. Görüntü de aşağı yukarı aynı mesafe içindedir. Teknolojiyi insan erimi ve yeteneği dışında kalan olanaklar bütünü olarak tanımlarsak, bu 39 yüzyıl içinde insan bazlı olan ses ve görüntü teknoloji tarafına geçmiştir. Bu uzun bekleyiş gerçekten de kuşkulara yol açmaktadır. Yavaş evrim, yazının bulunuşundan sonraki mutedil ilerleme ve son yüzyıl içindeki ivmelenme patlaması…

Ses ve görüntünün insan bazlı ortamın dışına çıkması, dilini kullanan ve dolayısıyla yazı göndermeli bir etkinlik içinde olan insanı da dilin olmadığı dolaysıyla artık çevirinin de olmadığı ütopik bir ortama sürüklemiştir. Bu yeni ortam İnternet’tir. Burası, Nuh’un Gemisi değildir, ama sık sık Atlantis’e benzetilmektedir. Nasıl Atlantis’in A’sını büyük yazıyorsak İnternet’in İ’sini de büyük yazma eğiliminden yana olanlar ve benzer nüansları sürekli olarak kurcalayanlar bu ortamın içyapısını tam olarak el everen bir davranış içindedirler aslında. Zira İnternet, orada olmayanların orada olmamayı oraya “bağlanarak” ve çevrimiçinde (online) kalarak “orada oldukları” bir yerdir. Bu yüzden baş harfi daha büyük yazılmalıdır. İnternet neo-ütopik bir çağı başlatmakla kalmamış çevrimdışı çeviriyi de konumlandırmıştır. Ağlar, kullanıcılar, %100’e yaklaşan oranda Anglo-Sakson dilinin egemenliği, dolayısıyla aynı kültürün yadsınmayacak etkileri, çeviri temelli eski “çevrimiçi” dilsel anlam aktarımına deyim yerindeyse “stop” demiştir.

Çeviri çağı bitti mi?

Bu soruya çevirinin bağlamının neredeyse ölümsüz olduğunu söyleyerek cevap vermeye başlayabiliriz.

Biten şey belki de monologdur. Buradan şu doğruluk payı ortaya çıkar: Çeviri artık büsbütün bir diyalogdur.

Diyaloğun antikçağda adı felsefeydi. Akıl ile ve düşüncenin söyleştiği bu biçim zamanla korku (din, tanrı) ile sözün konuşmasına dönüştü. Yeni yüzüyle artık bir tek tarafı simgeleyen bu diyalog ortaçağa kadar sürdü. Ortaçağ’ın yarattığı Rönesans ise yayılma eğilimli bir yeni dindi. Bu da yeni bir diyalog ve diyaloglar anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi 2. Babil anlamına geldi. Diyalog dev bir pazarda buldu kendini. O güne değin fetihlerle zenginleşen krallıkların kasası, dünya yuvarlaklığı son bulunca sömürgeci imparatorluklara devredilip bu kez buluş ve keşiflerle dolmaya devam etti. İdareden ekonomiye sürüklenen bu paradigma alanı İnternet zamanlarında yerini iletişim dalgasına bıraktı. Bu dalgaya kötücül bir dalgalanma adını koyarsak yanılmış olmayız, zira 2000 yılı sonrasında dünyayı saran finansal krizlerin temel nedeni de bilginin açılan otoyollarda sınırsız ve serbestçe akması ve ucuzlamasıdır.

Dünya giderek 3. Babil çağına, belki de Babil’in ilk zamanlarına referans veren bir hale doğru akmaktadır. Mitolojiden hatırlanacağı üzere bu zamanlarda dil tektir. Bu dilin küresel karşılığı İngilizcedir. Karşılığın yananlamlarını bulmak için İngilizcenin başına ulusal dillerin mastarını koymak yeterlidir: Türkingilizce, Frengilizce gibi…

3. Babil’deki diyalog, felsefe yapmak için artık yetersizdir, çünkü felsefenin tek konusu bizzat diyalogsuzluk olmuştur.

2005


6 Nisan 2018 Cuma

Felsefe Hiç Bozuntuya Vermez


- Hayır, dostum yanılıyorsun; seninle hiç Bozuntu barda oturmadık.
- Bundan eminim ama. Yoksa bunu hayal mi ettim ben?

- Olabilir. Bozuntu bu gibi şeyler için çok uygun bir yer. Hep hayalperestler gelir oraya.
- Ama senin de oranın müdavimi olduğunu söylediler.

- Neredeyse ben kurdum Bozuntu'yu. Öyle sayılır, öyle bilinir.
- Peki ben sadece o zaman seni orada gördüm ve hiç konuşmadık. Selam vermedim. Çünkü ünlü kişileri sosyal ortamlarda, sokaklarda tanışsak bile rahatsız etmeyi sevmem.

- Nerede senin gibiler. Bizi gören en yakın arkadaşı anası babası aileden birisiymiş gibi hemen saldırıyor. "Seni tanıdım. Sen şu'sun. Sen şu'ysan bunu bana ve benim gibilere borçlusun. Öyleyse hemen bana gülümseyerek konuş ve borcunu şimdi öde," diyen gözlerle bakarlar resmen.
- Bunu hiç üzerime alınmıyorum. Bu tutumun kökleri bende de var ben de insanım, yani tanınmıyorum. Herhangi birisiyim. ama bu duyguyu nasıl tanıyorum aslında anlamıyorum. Ve hiç buna yeltenmem, yani ünlüleri asla rahatsız etmem. Sizi anladığımı düşünüyorum. Çağın moda deyimiyle sizlerle empati kurabiliyorum.

- Biz, dediğim için beni bağışla. Yani biz ünlüler... Böyle bir sınıf yok aslında. Ortak özelliği şöhret olan bir kimsesizler, farklı tipler topluluğu... Aidiyetim yok, ama başkalarının oraya ait olduğunu düşündüğü bir kurgu bu sadece.
- Sence sosyal bilimlere, özellikle sosyolojiye popüler kültür neden bu kadar saldırıyor? Üstelik de tek bir silahla: Şöhret.

- Fame filminin şarkı sözlerini hatırla: "I'm gonna live forever - Baby, remember my name".
- Sen kalkıp adama ya da kadına Baby dersen o da sana sokakta rastladığında hey naber çak bir beşlik der tabii haklı olarak.

- O bir şarkı değil sadece. "Sonsuza kadar yaşayacağım. Adımı hatırla bebeğim." diyorsa bunda ne gibi bir tehdit var sosyoloji için?
- Popüler kültür bu işte her şeyi basite indirgemeye çalışıyor. Beni hatırla derken aslında demek istediği her şeyi unut ve sadece beni hatırla. Şöhretin ettirdiği yemin de bu değil mi kitlelere? O anda o on beş dakika boyunca sadece benim ünlü olduğumu (sonsuza kadar) söyle ve beni hatırla... Ama ne kadar? Bu süre önemli mi?

- Süreden çok ünlülerden kendilerini daha akıllı zeki ve okumuş kültürlü bulan ünsüzlerin hiç usanmadan şöhreti ve meşhurları hedef alan sözde bilimsel araştırmalarından söz etmek daha önemli...
- Onların da kendilerini ünsüz olarak tanımladıklarını asla düşünmüyorum. Ben ünsüzüm, ama şimdiye kadar ünlü olmayı hayal etmediğim ve düşünmediğim için ünsüz olduğumu da özellikle hiç düşünmedim. Ben öğrendiklerim ve bildiklerimden ileri gelen bir tasarım olmaya çalıştım genellikle.

- Sen bir tasarıma doğru gidersin, ama şöhret öyle mi? O gelir seni bulur, hatta seçer.
- Hiç böyle düşünmemiştim, ama ben yine de dediğim gibi şöhreti hiç düşünmedim hayatım boyunca. Konuları keşif ya da buluş olmadıkları sürece kültür bilgilerinin ve iletişiminin kişilere ait olmadığını sanıyorum. Kişiler içinse daha çok edebiyat ve sanatın diğer dalları var.

- Felsefeyi unutuyorsunuz mirim. :)
- Tabir yanlış, ama yaklaşım doğru. Evet filozofların da son çağlarda kişilikler üzerinden yaşadıklarını görmüşümdür evet.

- Sanmam. Mesela ben hümanistim, ama hümanistlerin filozofunu tanımam bilmem.
- İşte bak o hastalık iyiden iyiye. Hümanizm Antikçağ felsefesidir ve filozoflarından çok kendi konusu ve düşünceleriyle bilinir yaygınlaşır.

- O halde ben felsefe ile aramda düzgün bir ilişki kurmuşum demek ki.
- Sanırım bu doğru. Felsefi olarak yapılacak en büyük budalalık sanırım felsefi tartışmalardan kendini kurtaramamak olacaktır.