Marquis de Sade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marquis de Sade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2020 Pazartesi

14 Temmuz Gecesi Neredeydin?



O 14 Temmuz akşamı Bleu Blanc Rouge renkli havai fişeklere bakıyordun Fransız Sarayı'ndaki bahçe kutlamasında Légion d' honneur'lü konuklarla birlikte.

Bleu, yani mavi, yani Özgürlük.

Blanc, yani beyaz, yani Eşitlik.

Rouge, yani kırmızı, yani Kardeşlik.

Bu üç renk de, onlara en çok ihtiyacı olan ülkelerde, siyah gökyüzünde daha çok parlar, dedi bir Mağripli.

Enrico mu neydi adı... O da bir şarkısında şöyle diyordu:

Ma liberté, longtemps je t'ai gardée.

O geceden 27 sene öncesine gidiyorsun.

1989.

1789'un 200. yılı. Ankara, Kızılay. Devrim'in ikinci asrı anısına, onun en önemli simgelerinden, hatta Devrim'den en çok zararı görenlerden, yazar Marquis de Sade hakkında teksir olarak düzenlenmiş yaklaşık 40 sayfalık bir kitapçığı tutuyorsun sımsıkı koltuk altında. Hepsini bir oturuşta okumalısın. Çünkü okula hiçbir "yayın"ı sokmak izin dahilinde değil.

Ankara'nın Dikmen'inin eteklerinde 4 yıldır gitmekte olduğun okulu bitiriyorsun o yıl. Mutsuzsun. Herkes mutsuz, acaba ondan mı?

Kimsenin sana bir şey demediği yıllardan herkesin sana ne dediği yıllara, mutluluğun sürekli olduğunu unutup anlık olduğunun kabulüne kadar,  tüketip durdun "sonuna kadar koruduğun özgürlüğü..." Eline kalansa, bir kitapçık. Ömrünün 27 yılını hapisanelere veren, her devirde ve devrimde hapse atılan yaşamaktan ziyade yazmaktan bıkmayan bu marki, senin kurtuluşunun ilk havai fişeklerini patlattı o gece.

Ve yine bir 14 Temmuz'da aynı çifte asır kutlamalarında Seine nehrinin her köprüsünün üstündeki sıralı havai fişek patlamalarını bu kez Léon Carax'ın Köprüüstü Âşıkları filminde izledin. Juliette Binoche ilk kez o filmde gözüne göründü, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden de önce.

Napoléon, imparatorluğu kurarak Fransa'daki halk, monarşi ve devrim arasındaki iç savaşa son verdi. İmparatorluk karşılığında oldu bu lütuf kuşkusuz, altında başka bir irade aramamalı. Böylelikle üç renk birleşip yüce anlamına kavuştu. Sıralarını sürekli karıştırageldiğimiz özgürlük, eşitlik ve kardeşlik hem üç rengin hem de iç savaşa tutuşan 3 kesim ve kavramın da değişmez sembolü olmuştu.

Bu açıklamaların varacağı renk az çok belli oldu gibi: Mavi. Aklına sık sık düşüyordu senin de: Neden mavi? Bayraklardaki mavi aslında ne anlama geliyordu? Ya beyaz? Ya kırmızı?

Bir ülkenin bayrağında mavi varsa bu tam olarak ne anlama geliyordu?

İngiltere, Amerika ve de birçok Avrupa ülkesi mesela... Beyazı sosyolojinin dışında bıraksak mavi ve kırmızı kalıyor geriye. Mavi, kanında mülkiyet ve güçten başka bir şeyin dolaşmadığı saltanatları, tahtları, imparatorlukları ve krallıkları simgeliyorsa kırmızı, özgürlüğü ve kardeşliği varlığından bu yana talep eden halkı, yani özgür eşit bireylerin oluşturduğu toplumu işaret ediyordu öyleyse.

Sosyolojiye yaslanarak söyleyecek olursak beyazın ise, bu iki rengin, mavi ve kırmızının belki akıllı uslu belki de tepedeki egemenlerin çıkar çatışmalarından uzaklaştırdıkları kesim ya da kişilerin kendi aralarında yaptıkları antlaşma, bağımsızlık savaşı ve iç savaş olarak niteleyebiliriz.

O halde 14 Temmuz akşamı hangi renkleri gördün gökyüzünde, söyle?

Siyah diyeceksin. Hem de simsiyah. Gök günlüklerine bakmalı, hiç kuşkusuz. O gece yıldızların, ayın konumu ve durumları. Sonra meteorolojik tahminler ve kaygılar.

(Arkası yarın) 





27 Kasım 2011 Pazar

Marquis de Sade’ı yakın!




"Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun." Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi "cinsel hayatın Zorba'sı" mıydı? Yoksa, aslında sadece "yasaklamanın yasaklanmasını" dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı?

Marquis de Sade'ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm'le işe başlayarak "insan bozukluklarının" tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve "ucuz" tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak.

Sade'ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade'a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.

Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire'in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir'in o çok ilginç "Sade'ı Yakmalı mı?" adlı eseri ve Pierre Klossowski'nin "Ahbabım Sade" kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade'ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis'nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar.

Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti'ni kuran Heine'ın tek amacı Sade'ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926'da "Hikâyeler"i ve "Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu"nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı.

Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak "değerlendirdi". Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade'ın kendisini "bütün rejimlerin mahpusu" olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus'e nakledildiği zaman, Terör döneminde "ılımlı" bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.

Sade'ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis'yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem "La Philosophie dans le boudoir" (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir "torpilli" hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.

Bu sekiz aylık "beyaz" dönem boyunca Sade'ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994'te Fransız romancı Serge Bramly'nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun "siparişi" üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade'ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya.

İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik "Yatak Odasında Felsefe"nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade'ın kitabı Picpus'te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. "Yatak Odasında Felsefe"nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana "Sade: La Terreur dans le boudoir" (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş.

Sade'ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade'ın "Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu" şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade'ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda "Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış".

"Yatak Odasındaki Terör"ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot'nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil'ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil'ün "kurtardığı"na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade'ın metresi Sensible'i Marianne Denicourt canlandırıyor.

Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade'ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde... Aslında Sade'ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye... Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade'ın hayatının yarısına yakının "hükümsüz" olarak hapislerde geçirmesi elbette...

Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible'in "Sen bir canavar m ısın?" sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: "Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi... Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille'e kapattılar." Sensible üsteler: "Soruma cevap vermedin." Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve "Canavarlıklar, diyorsun. Belki... Nasıl bilinebilir?" der. "Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım... Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun."

Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece.