19 Temmuz 2015 Pazar

Bugün haber aldın birisi daha öldü


13.

Çağın perdesini yeniden aralıyorum
Şarap şişelerinin içinde böcekler var
Beyinler sızmış rakı kadehlerine
Kan akmış zamanın dudaklarından

Gelin görün beni
Böyle bağırıyor her yalnız kalan
Camdan ekrana bulaşan şeffaflık ertelenmiş
Az sonra
Diyor şehir hep bir ağızdan
Öleceğiz
Üç şarkıya sığacak yaşamayı ağırdan almamız

Bize bunları bıraktı her giden
Televizyon tarih defteri ve bakkal borçları
Topkapı Sarayı da her gün geç saatlere kadar ölülere açık
İşçiler hatıraları süpürüyor vezirlerin gizlice ağlamaları
Ziyaret saatlerinin sonuna karışmış


25 Ocak 2009, Eyüp


14.

Silmek istiyorsun yazılmış olanı
Şehir konuşunca ziyaretler susuyor
Sen ne zaman geldin kimse bilmek istemiyor
Geldin mi geldin. Daha neyin önemi var…
Surlar vardı eskiden ve şimdi yok, şimdi yerinde
Uydu antenleri var
Konsomatrisler, Rus kızlar, pet şişe gölgesinde
İmparatorluk çeşmesinin ölümü
Yerinde kımıldanıyor deniz solucanı
İki vapur birbirlerinin geçmemesini bekliyor
Ve büyük turistik gemi finansal olarak yalpalanıyor
Dolar düşüyor telefon çekmiyor kaldırıma düşüyor
Birisi ve herkesin gözü onu görmemekle düşmek arasında
Bir filmde.
İndirmiş yüreğimize korku dokümanını
Resim olarak ve video butonlarından sivilcelerle kaplı
Haliç’te

Seni unuttum seni görmedim uçaklar dalışa geçiyordu
Karşı köprüde annen ve baban el sallıyordu görmedim
Mezarlarını bırakıp gelmişlerdi ve yerlerini aldılar büyük yarıştan önce
Onların som altın gülümsemeleriydi
Senin kaybolduğun yarışın sonuçları


24 Mart 2009, Eyüp



15.

İşte sen
Kaçıyorsun başka bir şehre doğru
Ölümün onaylanmamış
Bütün masalardan, kule ve köprülerden geçtin
Ama geçit vermedi ölmene, acı içinde bıraktıkların
Yalnız koydukların
Her şehirde, bir şehrin içine
Öylece.

Kaçıyorsun.
Duruyormuşsun gibi gelse de kaçıyorsun
Sene 2006: Ankara
Sene 2007: İzmir
Ve hâlâ kovalıyor arkandan İstanbul
Sene ikibinonbir
Darmadağın ufuk, hafıza ve kollarında son kalan takat

Bacakların hatırlıyor
Gezdikleri her şehirde hatırlanan bir ağırlıktı
Ölmek bahsi…

Bugün haber aldın birisi daha öldü
Yarın, İstanbul’u hatırladıkça ağırlığın olmayacak…

23 Mart 2011, İzmir


(İstanbul 1998'den; 2000-2015)

Kulaksızların Ülkesinde Kulaklıkla Hayatta Kalma Sanatı

Gürültü, sanıyorum ki homo sapiens ile neanderthal'i ayıran en büyük farklardan birisiydi.

Ta en başa gidersek denizlerden karaya canlıların tanık olduğu ilk gürültü de gökgürültüsüydü, kıyılardan uzaklaştıktan itibaren. Su ortamında sesin iletim özellikleri karada farklılaştığından, bu değişme, sonraki evrim içinde yeni kulaklara ya da kulaklara neden oldu, ki bu sayede canlılar hayatta kalma becerilerini yeni bir duyuyla dünyaya uyuma yöneldi.

Duyuların sonuçlandığı yüzbinli yıllar diliminin içinde yaşarken gürültü bizi adeta sınıyor. Şehir (site) hayatının belki de ilk başlarda dikkate almadığı bir konu. Hele ki insani kapitalden pay almaya soyunan dinlerin de mabedleri şehrin merkezlerine yerleştirmesi, orada egemenliklerini pekiştirmek için adeta kaçınılmaz bir tutumdu. Din aygıtının insan yaşamında çıkardığı seslerin zaman içinde gürültüye dönüşmesine sanırım en çok Ortadoğu kökenli son tektanrılı dinde rastlıyoruz.

Neden?

Bir kere bu son olduğu söylenen dinin mabed biçimi, kutsal ziyaretlerden çok günde en az beş kez ziyaret edilen bir alışveriş merkezine çok uygun "yaradılış"ta. Tektanrılı dinler hegemonyası, insanın kültürel evrimi ve değişimlerinin tarihi içinde kesin veriler ve sonuçlara ulaşamayacağımız kadar "genç" henüz. Ve son tektanrılı dinin gerek periyodik kutsal hac ritüelleri gerekse günlük tapınma programı en az diğer tektanrılı dinler kadar mabedi gerektiriyor. Mabedlerdeki tinsellik yoğunlaşmasının dışında oraya atfedilen özel önem acaba neyi simgeliyor tam olarak? Kozmik bir kanal mı mabedleri daha özel kılıyor, diğer dünyevi mekanlara nazaran? Ya da uhrevi bir meridyen mi geçiyor onları boylamasına yararak? Hele ki son tektanrılı dinin toplaşmacı, kalabalıkçı ve sıklıkçı bu telaşı, acelesi neden?

Bir insan ömrünü aşmayan zihinsel düşünüşlerin kutsal kitapları düzenlediğini açıkça fark edebiliyoruz, burası açık. Bir kötü niyet, bozuk bir zihniyet aramıyoruz burada. Tam tersine anlama çabası bizimki... Ve teşhis getirmede ısrarcıyız sadece. Tam olarak anlamak için. Neden onca kutsal kelam ve ritüel bu dünyayı, hayatı ve evreni tanımayı-anlamayı-öğrenmeyi çeşitli buyruk, buyrukçu ve birçok dünyevi iktidar odağıyla bulandırıyor? Mutlak bilgiyle kurulan doğaüstü atıf çabalarından ziyade neden dinler ve diğer inanç kutuplaşmaları bilginin kendisini muhatap almıyor ve araya onca coğrafi, tarihsel, sosyal ve tarihsel aracılar sokuşturuyor. Ve kutsal bilgiyi, metafiziği mutlaklaştırma çelişkisinde hepsi birden koro halinde bütün dinler.

Bilgi zincirleri ve ağlarının inceldiği zayıfladığı her koordinatta bir mabed kurulmuş adeta; her delik daha büyük bir kara delikle örtülmeye çalışılmış gibi... Yoksa... yoksa dinsel düşünüş, yargı ve uygulamalar pratik aklın görünürdeki en temiz hizmetkarları mı?




7 Temmuz 2015 Salı

Rüya Seçimleri


8.6.2015

Dün seçim gecesiydi ve yine oy vermedim.
Çünkü çok önce seçmiştim ben seni. Bundan yıllar önce öğrendim seni bulunca.
Ve şimdi seni yine arıyorum bunu öğrenmek için değil anlamak için.

Dün gece bütün seçimlerimden sen çıktın. Tek başına.
Seni her gece aslında rüyalarımda seçiyorum. Asla vazgeçemiyorum. Başıma gelen en güzel şey ve tek şeysin.
Gerçek seçim bu.

Aslında başıma hiç de iyi şeyler gelmemişti benim. Bunu senin kalbine ilk geldiğimde anladım.
Tadını da seni ilk kez öptüğümde almıştım. Bırakamadım.

Dün gece rüyamda giderek en kararlı davranışlarınla beni bir kez daha zaferlere boğdun.
Kolladın ve korudun beni. Kararlıydın. Rüyalarımdan hiç çıkmayarak zaten bunu anlatıyordun ve bir cümlenin dilbilgisel devinimi gibi rüyadan rüyaya sözcükten sözcüğe geçerek bana anlatıyordun ne olduğumuzu.

Sen gittiğinden beri hiç müzik dinlemedim, tablolara bakmadım, heykellere yanaşmadım ve şiir yazmadım.
İçimdeki bütün seçimlerin tek galibi sensin; benim tek muhalifim ve kader ortağım...


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Gittiğimi düşünüyorum

30 yaşımdayken başka bir hayata geçtiğimde tabii ki en büyük hayalim çalışırsam sevdiğim işi yapmaktı... Zaten buna gerek kalmayacağını düşünüyordum... Şimdikinin 10-20 katı çalışma tempom ve verimliliğimle zaten istediğimi yaparak hayatımı kazanacağımı hatta zengin olacağımı düşünüyordum.

İstediğin şeyi yapmanın sözlüklerdeki karşılığı hobiyken, insan hayatında buna özgürlük dendiğini elbette hepimiz biliyoruz.

Ben zaten 30'umda özgürlüğümü ilk kez elde etmişken bunu artık kimselere emanet edemezdim. buna her şey ve herkes dahildi...

O günlerden bugünlere hayatıma koyduğum bu temel özgürlük ilkesi beni giriştiğim her işte ve şeyde yönetti. Buna bir lüks diyemezdim. Bu bir ukdeydi, kimi zamansa kader gibi geldi bana. Zira özgürlük, uğrunda bedeller ödenmişse daha güzel gerçekten de.

Kimsenin bana özgürlüğümü vermesini istemezdim gerçekten de.

Böyle baktığımda tıpkı bir otomatik pilot gibi hayatımı bu uzantıda hep eş doğrultulu ilkeler yönetti: Doğruluk, dürüstlük, iyilik, tutarlılık, çalışkanlık, verimlilik, gelişim, ilerleme, paylaşma, aktarma, paylaşım, kalıcılık...

Geriye baktığımda hayatımın üçüncü 15'inde (30-45 yaşlarım arası) bireysel özgürlüğümü sürekli olarak önde tuttuğumu gördüm ve dördüncü 15'e başladım artık: 45-60 ya da bu 15 kaç yıl sürerse...
45'imde sanırım bir kader izi gibi istediğimi yapacağım hayatı kurmamın gizemli sebebi de bu özgürlük olgusunu geliştirmem ve ona sosyal payesini de vermemdi.

Toplum için, yani insan tarihinin geçmişi bugünü ve geleceği için çok şeyler yapmak istiyorum. İlk seneler çok hızlı geçti... Acemiliklerle, hatalarla, öğretimle ve belki de kayıplarla.

Kendim için yaşadığımda hayranım akranım paylaşımcım ve takipçim çoktu. Renkliydi hayat. Şimdiyse yönümü (yolumu değil) değiştirdiğim ve iyileştirdiğim için daha yalnız gidiyorum kendi yolumda. Yolum da aslında artık tamamen benim değil: Öncekilerin, yarın geleceklerin yolu. Ortak bir yol...

Ve şimdi hala canımı yakan gözlerimi puslandıran ve beni alt üst eden sarsılmalarla sarsıntılarla dolu bu yol. Bunun sebebi her şeyin gerçek olması artık.

Güneşe, açıklığa, alanlara tek ve bir olarak çıkmamın heyecanı geçeli çok oldu. O bir şenlikti, şölendi törendi. Özgürlüğün ağıdını 15-30 yaşlarım arasında çok yakmıştım. Çok üzülmüştüm aramıştım uğraşmıştım ve hiçbir şey kolay olmamıştı.

45-60 gerçek anlamda o dönemde hayatımı kavuran acıların ve zorlukların bana döndüğü bir dönem olacak gibi görünüyor: Kendimi artık eskisi gibi kolay koruyamıyorum; sosyal olana topluma açıldığım için bireysel güçlerim tamamen geçersiz oldu. Ve bitimsiz gibi görünen gururlar kibirler egolarımla vedalaştım her anlamda. Bir çöl bitkisi gibi kupkuru hissediyorum içimi ve bütün sular çok derinlerde.

Bu dönem bir seçim miydi bilmiyorum.

Kendim olmaktan özgür olmaktan kalabalıklardan istenmekten arzulanmaktan ve istemekten vazgeçtim mi bilmiyorum.

Bu bir mevsim mi, hiç bilmiyorum...

Yeni bir şeyler mi öğreniyorum? Sanmıyorum. Yeniliğin olmadığı, ilkelerimin sertleşip bir heykel bedenine dönüştüğü kupkuru bir dönem. Hislerim önsezilerim ve heyecanlarımın işlemediği bir durgunluk zamanı bu tamamen. Anlamsız.

Bu yolda hiç kimseyi aramıyorum, anlatamıyorum ve duyamıyorum. Yoldan da çıkamıyorum. Yol sanki ayaklarım olmuş durumda. Yol  beni gidiyor, ben bir yere gitmiyorum belki de.

Birisi "bunları neden anlatıyorsun, anlamaya çalışıyorsun" dese "ben mi, ben bir şey mi anlatıyorum" derim belki de. Farkındayım, ama mantıken hiçbir şey yapmıyorum kendim için.

Hayatımın bir iş bir çalışma içinde olduğunu hiç düşünmedim. Ben önümde bir yol ve sapaklar buldum. Aşklar buldum ve kaybettim.

Gittiğimi düşünüyorum.