24 Ekim 2013 Perşembe

BrBa: İyi birisi olmak için ne kadar kötülük yapmak gereklidir?


İyi birisi olmak kaç yıl sürer?

Hayatım boyunca iyi birisi olmaya daha ne kadar devam edebileceğimi hiç kendime sormadım. Yapmayı her an bırakabileceğim bir şey olduğundan değil, sadece aklıma gelmedi hiç. Tıpkı nefes alıp almadığımı kendime sormayı akıl etmeye alışkın olmadığım gibi.
İyi biri olmak, iyilikler daha çok kötülüğün bir oyunu gibi geliyor bana şimdilerde... Bu ideali iyilere veren kim diye soracak olursanız bence kötüler ve kötülükler, derdim bu oyunun farkına varmadan önce. Peki şimdi bu aldatılmış halimle ne yapacağım diye düşünürken aklıma ne geliyor biliyor musun ey kötülük? Senin oyununu görüyor, bunu sana söylüyor ve oyuna devam ediyorum. Bence sen ışık ya da karanlıksın ve ben karanlık ya da ışığım. Hangisi olduğumuz önemli değil, çünkü dünyamızda her ikisinden de neredeyse eşit şekilde bulunuyor. Önemli olan ne zaman ışık ve karanlık olduğumuz değil mi? Evrendeki bu ışık-karanlık, enerji-kara delik, madde-kara madde, büyük patlama-büyüme oyunlarından şimdilik en büyük kozmik yaratılış olan insan bedeni ve ruhu ortaya çıkmadı mı sonuç olarak? Işık karanlığa rağmen karanlık için de oluşmuş olabilir; karanlık da ışık için... Birbirlerine karşı olmaları da tamamen kendileri olmalarıyla ilgili bir farktan kaynaklanıyor sadece...

Döne döne

Söylenmemiş sözleri söylemeyi çok severiz. Bunun adı ilk çağlarda şiirdi ve sadece ne olduğunun bilinmemesi ve sanatın oradan ortaya çıkmaması dışında her faaliyet yerine getiriliyordu şiir söylenirken. Ben daha çok şiirin insanın hafıza etkinliğini artırıcı bir tedbir olduğunu düşünürken (ışık) bunun da zamanla estetik olarak dahil olduğu yarışmaların sonucunda sanata ulaşıldığını ve insani meselelerin de katılmasıyla ilk söz olan şiirin kutsal kitapların icadına giden yolda (karanlık) varlığını geliştirdiğine de inanmak istiyorum. İyilik ya da kötülük dönerek değişerek birbirleriyle dans, savaş ve sohbet ederken birbirleri de oluyorlar ve bizim de belki filozofları daha az ve bilgeleri daha çok dinlememiz gerekiyor bu devirlerde, ama unutmayalım ki musibetin nasihat olduğu zamanlarda siyasi görünümlerini örtebilen bilgeliklerden de az çekmedi bu insan milleti...

Elementler

Bütün bu yazdıklarımın ardından elementler tablosuna girecek olursam bu yazı sanırım bitmeyecek ve diğer yüzlercesi gibi taslaklar klasöründe sonsuz bekleyişini tekrar edecek döne döne. Bir yazıyı bitiremezsem kötülük yaptığımı düşünmeye eğilimli olan zihnim bir yazıyı bitirdiğimde ve yayınladığımda ise bu kez anlamsız bir korkuya kapılıyor. Biten yazının okuyan herkes ve her şeyle başlayan açık macerasının da belki de bir kültür elementleri tablosunda yeri vardır. Bu sanrıdan hareketle kısa süre önce sona eren yabancı bir diziden yazı başlığını değiştirmek istemediğim için kısaca bahis açmak istiyorum. Özgün adı Breaking Bad olan bu dizinin, baş oyuncusunun ve konusunun kimya olması sebebiyle BrBa (Baryum-Brom) diye adlandıracağımız pilot adı bana İyilikKötülük karmaşasını veriyor özetle. Baryum: İyilik. Brom: Kötülük.
Dünya döngüsünün ve dengesinin elementlerini bulmuş mu olduk şimdi? Malumun keşfinden öteye gitmez böyle bir uğraş elbette. Belki sadece diziyi izleyenlerin, yazının başlığıyla içine dalacakları bu okuma asla bir tuzak değil; üstelik kişisel sayıklamalarımı, absürd hezeyanlarımı kimseye zorla okutmak gibi bir niyetim de hiç zaman olmadı. Ben belki sadece Breaking Bad demek istiyorum onu benim gibi tamamen izlemiş olanlara. Belki de bazı işler yalnızca onların adını söylememiz ve malumu anmamız için o şekilde yapılmıştır. Kullandığınız yöntem ya da zanaatın bir meseleyi yapıldığı ürün ya da eserle yekpare olarak anlatma yeteneği yoksa bu kötü bir şey değildir: O mesele elbette o ürün ya da eser üzerinden sorunun kullanıcıya aktarımıyla değinilmeye başlanmış ve çözümünü yeni ilgiliden bekler olabilir. Breaking Bad gibi eserlerin özelliği ise meseleyi Br ve Ba gibi iki element arasında yaşanmış kılmalarıdır.
Son kez söylüyorum anlayana: Breaking Bad.


7 Ekim 2013 Pazartesi

Albert Camus Yüzyılı



7 Kasım 1913 günü Akdeniz'e kar yağmış mıdır acaba?
Güney Akdeniz'de, Cezayir'de, ki o zamanlar bir sömürgeydi, o çocuk doğduğunda 20. yüzyılın ilk büyük kışı olan birinci büyük savaş yaklaşıyordu ve kar giderek artan bir soğuklukla bütün kalpleri sıkıştırıyordu.
-Albert, dedi bir babanın sesi ve veba gibi çarptı bu ses tarihten gelen bir boğuklukla bütün yüzyıla...
Albert bugün 100. yaşında... Onun bedeni 50 yılını göremese de aklı, düşünceleri ve bıraktıklarıyla dünyanın hayatı daha da seçkin, anlamlı ve başkaldırmaya değer...
"Özgürlük ve devrim"... Neden ile sonucun bu kadar birbirine yakınlaştığı zamanlar çok azdır. Devrim bir sonuçsa nedeni özgürlük talebidir ve bu doğrultunun dışında kalan bütün özgürlük ve devrim eylemleri sınıfta kalmışlardır.
Albert Camus'de bu iki yazgısal terimin yan yana gelmesini içerdikleri anlamların onun sözlüklerinde sürekli olarak devinmelerini; insani merak ve keşiften başka baskılar, zorluklar tanımamalarını; ancak bu uğraşlardan sonra zamanın tozlarını üzerlerinden silkeleyebilmelerine bağlıyorum kişisel olarak.
Camus'nün Fransız, Cezayirli ya da Akdenizli olmasından çok bütün bunlardan daha fazlası olmayı bize seçenekler olarak sunması gerçeğini ona dair en sahici hakikat olarak kabul ediyorum. Ondan bir deneme ya da bir roman okuduğunuzda yüzünüze çarpan sahicilik rüzgarının sizi şaşırtması; bildiğiniz, duyduğunuz şeyleri ondan okurken yaşadığınız o saçma duygu ve okuduklarınıza asla bir saçmalık olarak bakamayışınız; ve onların geldiği, yaşadığı, çöreklendiği hayat katmanlarını sezinleyerek yazara duyduğunuz saygının perçinlenmesi... Sanıyorum ki Albert Camus'nün adına hangi sanat dersek diyelim bize onun bilgisine götürmeden uzunca bir süre önce yerimize çivileyen insani yükselişin koordinatları bunlar işte...
Hayatımda ilk kez ustalığını sergilemeden ustaca metinler ve eserler okuduğumu hissettiren yazardır Albert Camus. Bunu az çok hakkındaki bütün eleştiri ve tespitlerde görmek mümkün. Onu okurken onun kalem dokunuşlarını ya da varoluşsal titremelerini hissetmeyiz. Bir yazar, iyi ve usta bir yazar olmak için sanki hiç uğraşmamıştır da sadece iyi yazmıştır: Yapması gereken tek şeyi yapmıştır... Yazdıklarında da bu yüzden en ufak bir süse, gereksiz kalabalığa ve fazlalığa rastlanmaz. Şüphesiz çağdaşı sayılan ve çok yönden türdeşi olan Antoine de Saint-Exupéry gibi o da yüzlerce sayfalık taslak içinden sanki eserlerini kesinlik kalıplarıyla dilim dilim keserek çıkarmış gibidir.
Albert Camus'nün edebiyat, felsefe ve siyaset üçgeni olarak adlandırabileceğimiz yapıt yaşamı alanında felsefe, edebiyat ya da siyaset yapmanın en ufak bir izine bile rastlanmaz. O sanki bu disiplinler arasında bulduğu şeyleri aradığını sonradan anlayan bir yeryüzü sözcüsü gibi taşıdığı mütevazı söz dağarcığı ve ifade eylemleriyle dolaşır durur ve durakladığı her kuyu ya da vahada geldiği yere gitti yerleri sorar.

(...)

(Gülser Erçel'in hazırladığı ALBERT CAMUS Özgürlük ve Devrim kitabının önsözüdür.)