15 Mayıs 2013 Çarşamba

Şarap & Kitap Kulübü nasıl kurulur?


Biraz şarap biraz da kitap...

Düalite olsun diye söylemiyorum, hayatta hiçbir olgu tek başına değildir. Doğa tersini söylese de kültürün ve evrimin kodlarını taşıdığımızdan olsa gerek ya eşimizi ararız ya da eşimizi kaybetmek için elimizden ne gelirse yaparız şu hayatta. Doğada söz vardır, yazı yoktur. İnsan ise nasıl olduysa hem söz hem de yazı eksenleri arasında döner durur.
Bir kitap kulübü kurmak için çabalamıyorum burada Ey Okur! Şarap & Kitap Kulübü nasıl kurulur, onu öğrenmeye çalışıyorum. Hani yazmak en iyi öğrenme metodudur ya onu yapıyorum. Yazdıkça, bende sözlü olarak biriken bazı sınır ve kısıtları açıp geliştireceğim ya da kitabın sayfalarına şarap damlaları döküp bu sevdaya elveda diyeceğim.
Asri takvimlerimiz daha çok kitabın yanına kahveyi koyma eğiliminde; ne var ki kahvenin ısınma ve soğuma sorunları var. Şarabınsa en iyi olmaktan ve saklanmaktan başka bir tasası yok; bu bakımdan da kitaba en iyi yoldaş bence şarap.
Kitaplar rafta kalmasın, okurlar kitapla baş başa yalnız -uzun süre- kalmasın; okuma sosyalleşsin paylaşılsın, okumalardan geriye kalanlar çoğalsın, artsın eksilmesin: Bütün tasamız bu. Tam da burada okumanın gizemli olmasa da gizli bir etkisini ortaya koyuyoruz gibi bir hisse kapıldım birden. Belki de okumak, içinde kendine ait eylemin de olduğu bir kültür zincirinin önemli halkası. Yazar da, kitabevi, arkadaş fısıltıları, tavsiyeleri de var bu zincirde hiç kuşkusuz. Bizim ilerletmekte duraksadığımız şey, kitapları kendi dünyamızdan çıkarma tereddüdü olamaz mı? Bu tereddüdün en önemli nedenlerinden  birisi de kitabın özellikle Soğuk Savaş döneminde dünyada en çok kullanılan medya olmasıydı.
Siyasi iletişim tarihine girip kitap kulübümüzü kurmayı unutmayalım bu arada...
Sanırım kulüp binasını az çok birkaç kat olarak çıktık, özellikle nedensel kısımda gevezelik ederek. Örneklerine az rastlansa da, havadar ve havai de olsa ben kitap kulübü denince o aristokratik ortakyaşam kulüplerine benzer bir dekor aklıma geliyor hemen: Kütüphane ve bistro karışımı bir görünümü asla hazzedemiyorum kendimce. Kitap ve şarap, hayatımızın en seçkin insani dokunuş ve eğilimleri: Merak ile keyfin, zaman zaman hasret gidermek ya da ortalığı kolaçan etmek için dışarı çıktıklarında iyi bir sosyal işbirlikçi haline geldikleri bu zevkli eğilimde huzurlarınızda bu kulübü kuruyorum.
Hepimize hayırlı uğurlu olsun bu kulüp. Nice mutlu buluşmalara, toplanmalara, paylaşmalar.

Bir kitap kulübünde ne yapılır?

Çok da araştırmadan hemen söyleyeyim: Kitap, tek kişilik bir macera olamaz. Olmamalı. Bütün dünyanın birkaç özel kitabın peşinden binlerce yıldır koştuğunu, perişan olduğunu, aldığından çok verdiğini düşünecek olursak -örneğin bu konu bile binlerce başka kitabın temel derdi olmuştur- kitabı sadece basit bir okumanın, kitabı bitirmenin kucağına, avlusuna terk edemeyiz. Bu da zaten biraz düşündüğümüzde aynen böyle gelişiyor toplumumuz içinde: Tavsiyeler, beğeni ifadelerinden tutun metroda otobüste okuyanların ellerindeki kitapların çektiği ilgiye kadar, hatta çok yerleşen kitap fısıltıları da kitap okumanın sosyal yüzünü gözler önüne seriyor: O zaman bir kitap kulübü ne yapmalı?
Burada altını çizmemiz gereken önemli bir konu var: Kitap kulüpleri -konuklar dışında- asla uzman ve profesyonellerin işi değil, zaten uğraşmıyorlar da. Siz hiç rosto sevenler cemiyeti başkanı olan bir kasap gördünüz mü? Örneği biraz zorladıksa da demek istediğim bir yazar ya da eleştirmenin, kültür sanat gazetecisinin mesleki kimlikleriyle böyle şeyler yapmadıkları ortada. Hele kitap yayıncılarının yapmamaları da en doğru hareket olacaktır. Kimlikleriyle elbette... Kitabevlerine gelince... Keşke yapsalar... O kadar çok kitap satıyorlar ki başlarını bir türlü alamıyorlar...
Niyetimiz tabii ki gönül almak. Her iyi okurun gönlünde iyi biliyoruz ki bir aslan kitapçı yatıyor.

Kitapların sesini açmak

Hızlı okuma kurslarından eğlence olgusuna kadar dört bir yanında dizildiğimiz kitap okuma alışkanlığını neden sürekli tekrarlarız? Neden kitap okuruz ve daha birçok soru...
Üzerine çok düşünmeden yaptığımız birçok etkinlikten biridir okuma. Elbette kökeninde ağır ve derin bir eğitim öğrenim dönemi var: Ailelerden okullara çağdaş yaşama hazırlanan toplum bireylerinin hayat ile bireysel ihtiyaçları arasında sağlıklı bir uyum olması için kültüre verilen önem fazlasıyla ön plana çıkıyor bu noktada. Kişinin kendini özgür şekilde kişisel seçimlerinin getirdiği metod ve tutumlarla yetiştirmesi, sosyal açıdan etkin ve duyarlı tutmaya çabalaması yönünde hem durağan hem de kalıcı özellikleriyle basılı bütün medyalar büyük rol oynuyor. Yavaş ve kalıcı bir medya olarak da kitabın etkilerinin hayatımızda daha uzun süre yer etmesi de onun kapsadığı soyut deneyim imkanlarını, soru ve sorun ortaya koyma yeteneklerinin sıcak tutulmasıyla ilgili bir durum. Diyalogun bir önkoşulu olan tartışma da bu şekilde ancak çağdaş toplumlarda başlayabiliyor. Oysa bizim gibi tartışma ve ayrılma olarak sosyal yaşamın soyut alanlarında diyalogdan ziyade onun koşullarına takılı kalan "bağdaş" toplumlarda bu koşulların birbirleriyle ilişki kurmaları diyalogun kurulması için çok önemli. Kaldı ki diyalogda neler konuşacağımız ve ne yapacağımız bütünüyle kitaplarda saklı. Yeter ki kapağını açalım kitapların ve içlerindeki sesleri, görüşleri ve bakışları hayata salalım.

Yorumlarınızı, görüş, düşünce ve önerilerinizi bekliyorum....




10 Mayıs 2013 Cuma

Şarap ve Kitap


Evet çocukluğumda şarap da yaptım. Aşağı yukarı yazı yazmaya başladığım zamanlara denk geliyordu bu.
Okuyanlar iyi bilir, Mark Twain'in haşarı kahramanı Huckleberry Finn'in piposuna çok özeniyordum o zamanlar: Mısır koçanından ve boş tükenmez kalemden imal ettiğim pipoma kuru yaprakları doldurup yakarken bir şeyin eksikliğini duymuş olmalıyım ki yaklaşık bir kilogram üzümden ellerimle sıktığım üzüm suyuyla doldurduğum şişenin loş bir yerde günlerce mayalanmasını izlemek ve sabredememek...
Çünkü pipom hemen sönerdi hatta erirdi de ya da yanardı. Yüzüm gözüm duman, is, ciğerlerim talan... Hiç bekleyemezdim...
Ama gözyaşlarımın arasından eminin H. Finn'in o yaramaz çocuk bakışları fırlardı. Hiç bıkmazdım bunları yeniden yeniden yapmaktan.

Ama yaptığım şarap mıydı yoksa acılaşmış mayalanmış meyve suyu mu bilemiyorum. Üzerindeki beyaz kabarcıklar yüzünden içememiştim, ne var ki yazmaya devam ettim çocukken. İlk şiirim Dünya gazetesinde Çocukluğumu Hatırlıyorum başlığıyla çıkmıştı ve ilk bilimkurgu şairi bendim belki de dünyanın.
Kitaplar gezegenindeki başdöndürücü seyahat bazen 80 gün de sürüyordu iki yıl da. Hem Afacan'dım hem de Gizli ve 7'den çok işler peşindeydim. Abilerimiz ablalarımız sokaklarda birbirlerini parkalar içinde ve pos(t)-"idealist" bıyıklarla kovalıyorlardı. Çocukluğumun kalın cam zırhı içinde dünya pespembeydi. O cam saf, iyi ve doğru olmayan ne varsa içeri almıyordu tıpkı atmosferimiz gibi beni, dünyamı koruyordu.
Yıllar sonra bir şarap kadehiyle birbirimize baktığımızda yerde cam kırıkları gördüm. Sağım solum her yerim cam kırıkları. Ve kırık sayısı kadar yara. O cam kırıklarını bir yerden hatırlıyordum. Onlar, çocukluğumun kırılan parçalanan atmosferiydi ve saçılanlar ise beni koruyan manyetik alanlar.

Şarap kadehiyle birbirimize ait olmadığımızı anlamamız ilk değildi. O, bu dünyadandı; bense değildim bile. O doğaydı, ben uygarlık. O kültürdü, ben savaş. O ne kadar doğru diyorsa, ben yalanlardım. O asla gerçek demezdi ve her gerçek için bir mercek önerirdi. Bense bakmayı, görmeye tercih ettim hep. Her gerçeğe ayrı bir dünya tasarladım ve uzaya kapıldım, evreni göremedim.
Şarap duygular, dedi ben akıl. Bu son icadımla övünürken Apollon'luğa özendim. O ise Dionyssos törenlerini benim için yine başlatmak istiyordum: Benim dünyaya gelişimi her gün ve gece kutlamak için... Ve onu göremedim ve onu bulamayınca ona saldırdım; kırdım döktüm saçtım, dünyayı aklımla bu hale getirdim.

Şimdi bütün kitapları yeniden okumalıyım...




5 Mayıs 2013 Pazar

Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?


Kendime de soruyorum: Hayatım boyunca kaç kitap okuyabilirim?

Okumaya başladım başlayalı ilk meraklarımdan birisiydi bu ve geçtiğimiz zamanlarda bunu cidden anlamanın ve öğrenmenin peşine düştüğümde 27.000 ile 1200 arası rakamlarla karşılaşınca, pişman oldum demeyeceğim, ama gerçekten de hevesim çok azaldı. Zira bu araştırma merakının arkasından belki de hepimizin okuma alışkanlıklarımızı sorgulamamıza yol açacak, belki de verimli, keyifli okumalara, seçimlere yönelebileceğimiz çeşitli veriler ortaya çıkacaktı.
Kitap okumanın ya da genelde okuma pratiğinin kitap ya da sayfa sayısı olarak hesaplanmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Öyleyse bu sayı, az ya da çok, ve onu bilmemiz ne işe yarayacak her şeyden önce? Sanırım bu uyanış bizde ilkin bir rahatlamaya yol açacak ve en azından Türkçede 150.000'e yaklaşan tedarik edilebilir-okunabilir kitap sayısına daha sakin bakmamızı ve o yığını seçimlerimiz sayesinde doymuş olarak kabul edebilmemiz sağlamış olacak.

Hangi 4000 kitap / 1 Ömür?

Bu hesabı tam olarak yapmamızı engelleyen bir unsur da hayatımız boyunca okuyabileceğimiz kitap sayısının yaş, dönem, ihtiyaç ve sosyal-ekonomik koşullara göre sürekli olarak değişecek olmasıdır.
En sonunda şuna karar vermek zorunda hissettim kendimi: Sayılardan uzaklaşıp sayıları ne olursa olsun ne kadar yerine hangi kitapları -tabii zaman içinde onları neden- okuyacağımı öğrenmem daha doğru bir tutum olacaktı. Ve kafamdan gitmeyen rakamsa 4000 kitap / 1 Ömür'dü genellikle, ama HANGİ 4000 KİTAP?
Burada gerçekten de büyük bir kapsamdan söz ediyorum, henüz kitap ve yazar çeşitlerine girmeden. Kimse durduk yerde ömrünü 4000 kitap okumaya adamak zorunda değil; belki de hayatın yarısından sonra bu sayı 400'e de düşebilir tecrübeler ve yaşantılar arttıkça bilgi-sentez yolculuğunda bilinçliliklerimiz çoğaldığı sürece.
Sonuç olarak 4000 kitabın "varmam gereken değil", çıkmam gereken nokta olduğuna karar verdim. Ben ömrüm boyunca 4000 kitaplık bir okuma yolculuğu yapmış olmalı ve son noktada kaç kitap okumuş da olsan zihinsel hacim olarak yaptığım yol bu kadar kitaba denk düşen bir keyif, zevk ve giderilmiş-doyurulmuş merak ve dürtülerine sahip olmamı sağlamalıydı.

Bilmek, Anlamak ve Olmak-Yapmak

Bütün sıra işte bu. Eğer kitaplarınızla işiniz olacaksa ömrünüz boyunca, onları salt eğlence aracı olarak bile görmenizde bir sakınca yok... Bizler, bize bizi gösteren eşdeğer aynalar yaratarak kurduk uygarlığımızı. Sadece dil değil, kültür farklılıklarımızı bile kapatıp anlaşmaya, hayatı ve kendimizi anlamaya çalışırken bu eşdeğer aynaları, yani bize bakan aynalara, yani kitaplara her zaman ihtiyacımız olacak. Eğlencelerimiz yorgunluklarımızı ve bıkkınlıklarımızı alarak hayatımıza kısa süreli ve sık yeniden dönüşlerimizi yumuşatırlar. Sıralaması çok önemli değilse de önce bilip, sonra anlayıp en sonunda da gereken neyse onu yapar ya da oluruz. Hiçbir ilerini alır onları şey bitmez, gene aynalardan görüntülerimizin bilgilerini alır ve yine onların uzantısında yine gerekenleri yapar ve oluruz. Kitap bu işlemler içinde en sessiz ve sadık rehberlerdir.
Bu güzel ve anlamlı yolculukta gerçekten de hepimiz kendi 4000 kitabımızın neler olduklarını en azından simgesel düzeyde bilip anlamalıyız.
Bunca satırı neden yazdığıma gelince. Kitabone ve İDEAL KİTAPLIK ile başlayan okuma kültürünü geliştirme fikirlerimin yeni durağı bu "Hayatın boyunca kaç kitap okuyabilirsin?" sorusu. Çok kısa zaman içinde bu sorunun somut cevaplarını proje, ürün ve hizmete dönüştürmeyi tasarlıyorum.

Meraklılarına daha verimli ve isabetli okuma yolculukları dileğiyle...


2 Mayıs 2013 Perşembe

Annem artık haberleri ve dizileri izlemiyor

TRT gibi kadın

İnsanın okul öğretmeni annesi olursa ona hiç şüphesiz hayatı boyunca farklı bakıyor. Şefkat ile güven ilişkisi içinde gidip gelen anne-çocuk bedeni arasında bilgiye dayalı bir kanal da açılıyor.
Bu sebepten annem, hayatım boyunca benim tek medyam olmuştur. Ben hep onu izledim. Başka yerlere de baktım: Başka kanallara, programlara, reklamlara, ama sadece bakmakla yetindim. Eskilerin tabiriiyle annem "TRT gibi" kadındı...
Burada 70-80 ve 90'lı yılların TRT'sine gönderme yaptığımı bu yazıyı okuyan herkes kesinlikle bilecektir. Annemin de uzun zamandır devlet kanallarına bakmadığı bilinen ayrı bir gerçek.

Bir yıldız olarak annem

Ondan ayrılalı tam 45 yıl 9 ay 14 gün oldu ve 15. güne saatler var. Biyolojik olarak annemle aramızdaki hayat saati, belki yaşadığımız toprakların acı kaderinden olacak artık çalışmıyor. Bir öğretmen olan annem devletçi ve devlet gibi bir kadındır. Her şeyi devletten bekleyenlerin aksine, devleti bile beklemez o. Her şeyi kendisi yaptı. Yaptıklarının kalıcı olmasının ancak devleti var edebileceğinin farkında olan cumhuriyetçi bir kadın olarak annem asla jakoben olmadı. Nihilist de değildi. Anarşist? Asla... Onun karşı koyduğu tek şey zamandır. Zamanın bütün hızı ve ağırlığıyla birlikte, başkalarını aksine çok daha güzelleşti, harika bir kadın oldu.

Annem 1 ay 10 gün önce henüz bu yazımı yayınlanmadan "kaldır onu bakayım" dedi

Bana hiçbir şey olduğumu annem öğretti. Bu yıldızlar, bulutlar ve insan hikayeleri altında hiçbirisi olmak, bu dünyaya gelmenin ve gitmenin görkemli tanıklarından birisi olmakla eş anlamlıdır; tam olarak demek istediği buydu annemin. Bütün bunları şimdi anlamışsam ve yazabiliyorsam; bu transfer annemden bana, asla bilinen ve kullanımdaki bir dil ya da alfabe yoluyla olmadı. Annemden bana doğumumla geçen her şeyin ötesinde aramızdaki manyetik anlam transferi alanıyla benim cenin olarak onun karnında yüzdüğüm plasenta suyu aynı molekül ve fotonlardan yapılmıştır.

Annemin dediklerini ve yaptıklarını hala yapmadığım için en başta Amerikan dizilerini ve tabii haberleri de izliyorum bu aralar.