31 Ekim 2012 Çarşamba

Açlık, işsizlik ve yoksulluk YOKTUR!

Kader mi kaza mı?

Semirmiş bir anne babanın kucağında kemikleri sayılan "aç" bir siyahi bebek.
İşsizlik yüzdesinin 10'un altına düşmediği ülkede keyfi gıcır % 70'lik bir istatistik.
Metropolün merkezine çok yakın bir gecekondu semtinde yıllardır hiç değişmeyen yardıma muhtaç ve içinde göçmen insanların geldikleri yerdeki konforu aratmayan şartlarda yaşadığı ev yıkıntıları.
Bir türlü iyiye gitmeyen ülke ekonomileri.
Küreselleştikçe krize boğulan kıtasal finans grupları.
10 milyar kişilik küresel sebze üretimi ve kötü beslenen 7 milyar insan nüfusu.
Tarihinin en zengin ve ileri dönemini yaşayan Avrupa'da küresel kriz savrulmaları.

Kaza kaderim demez!

Bu sahnelere insani onurdan, yaşam hakkından ve insan hakları evrensel bildirgesinden bakamayız. Bu üç kavram silsilesi tarih içinde şurası kesin ki insanlar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Doğada özgür iradesiyle bugünkü noktaya kadar birkaç milyon yılda gelen insanoğlu iş gıda, para ve servete gelince dolaylı bildirge ve kavramların tacına topu atmakta, oyunu bilerek geciktirmektedir. Eğer çok şeyi açıklama yetisine sahip olan ve bu yüzden çok popüler olduğu sanılan futbol her şeyse, maçın süresi hiçbir kara parçasında değişmez ve doksan dakikadır. Topu taca atarak kişisel yükümlülük ve zorunluluklarını geciktiren insanoğlu asla ve asla başlamış ve devam etmekte olan bir maçı erteleyemez. Bunu da bilen kişi ne yapar? Maçı iptal eder ya da oyunu bozar, kuralları değiştirir. Bunun adına da tarih içinde zaman zaman devrim, isyan, başkaldırı hatta kutsal savaş da diyebilmiştir.
Bilinen her türlü anlamıyla açlık, işsizlik ve yoksulluk yoktur. Bunların yerine hasıraltında bile bile bırakılan geçim yöntemleri söylemi olarak "açlık, işsizlik ve yoksulluk" vardır.

Nerede yanlış yapılıyor?

Bir kere, dostluk ve akrabalık konuları çok farklı yerden, değişik beklentiler üzerinden çalışıyor. Sanki açlık, istatistiklerin bir konusu; işsizlik, iş bulma kurumların görevlerinden en önemsizi; yoksulluksa zenginlerin elinde tuttuğu bir veri. peki zenginlik ne? Bunu yoksullar da tarif edemiyor, zenginleri de ne olduklarının farkında değiller. Servetlerini kaybetseler bile yine de farkına varamıyorlar felaketlerin. Geçici zenginlik ise en kötüsü... İşi tat düzeyinde tadan bu talihsiz zenginler için dip de gök de aynı seviyedir.
Ülkemizde ise eğitim-sağlık-sosyal güvenlik ve iş konularında vatandaşının kendi varlığının bir sonucu ortaya çıkan devletin bütün bu kolaylık hizmetlerini geri ödememesi yüzünden herkes bu dört ana hizmeti eşten, dosttan, bankadan ve arkadaştan deyim yerindeyse her ay çıkarmakta, borçlandıkça borçlanmaktadır.
Bütün bunların ardından ülkemizdeki bütün arkadaşlık-akrabalık-misafirperverlik ilişkilerine yeniden bakmak ve gözden geçirmek gerekmektedir.



16 Ekim 2012 Salı

2012'nin En İyi 10 Kitabı


Hepsini biliyorum, çünkü ben yazdım.
Bana kimse gülemeyecek, bunu biliyorum. 2012'nin en iyi 10 kitabını bana sorsalardı bir cevap verirdim elbette. Ama daha önce benim daha önce yazdığım ve bu sene çıkacak en iyi 10 kitaptan biraz bahsedeyim, sonra 2012'de en çok okunacak kitaplara bir ara gelirim. Okuyun, beğenin ya da "unlike" edin, untweet'leyin hiç önemli değil.  "-İki yüzlü okur, -benzerim, -kardeşim, onu, / Bu kibar canavarı iyi tanırsın sen de!" diyen Charles Baudelaire'e inanmıyorum ben. Okurum, canım benim...


1. Paristanbul, şehir/gezi

Paris yolculuğunun bir yazınsal deneyimi içermesi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den  Nedim Gürsel’e kadar, kendi manzaramıza batıdan bakmayı öğrenmeyi ve bu karışık düzeyde bir parça da bir nostalji öğretimini kapsıyor. İlhan Berk’e “ Yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz “  dedirten o dişi şehir, Ahmet Haşim’de o bilinen ‘delaleti’ çıkarıyor ortaya.
Paris, içinde yolculuğun bir yalnızlık okulu olduğu öğretiyi Paris Tesadüfleri’nde Ahmet Hamdi Tanpınar’a yazdırıyor. Tanpınar’a göre, Paris’te kendi manzaramız daha ilgi çekicidir. Gerçekse şudur: “Edebiyatımızın bugünkü manzarası, merkezi bilinmeyen bir vilayet manzarasıdır. Bundan kurtulmaya bakmalı."


2. Devrim Plajı, deneme
Onun için neler neler demediler? Eylemin propagandanın kendisi olduğu noktadan Sovyetler’in Soğuk Savaş reklam hizmetine kadar devrim sözcüğü sözün bile çok ötesine geçip etimoloji ve sözlüklere sığmadı. Yerelden küresele bu kavramın en çok göze batan, kalabalık merkezi olan 1968, 1789’dan kendi zamanına kadar aynı zamanda devrimin de kronolojisini üzerinde taşıdı.


3. İstanbul 1998, şiir
Bana göre şehir tek bir kadından oluşuyor.
Sokaklar tek bir eve çıkıyor yollar tek bir yola. Bu şehirden başka bir kadını sevemiyorum. Bu şehir başka bir kadın veremiyor bana. Nereye gitsem aynı sokak karşıma çıkıyor. Hangi kadına gitsem aynı kadını buluyorum. Şehri sevince sanki o kadını seviyorum. O kadını sevince şehrin içinde yalnızlıktan terliyorum ve boş yere boşalıyorum. Şehri terk edince o kadını buluyorum. Bana göre o kadın birçok şehirde. Benim yüzümden birçok şehirde o kadına rastlanmıyor.
4. Anahtar Deliği, öykü
Saat 19.30

Devamlı bakıyorum anahtar deliğinden. Görünürlerde henüz uyanmış bir kadın yok.
Dün sabahtan beri uyuyorlar. İki kadın aynı yatakta.
Ev benim benim olmasına, ama üç gün önceki tuhaf bir telefon konuşmasından sonra zorlukla hatırladığım eski bir sevgilimin kadın arkadaşıyla birlikte ziyaretini kabul etmek zorunda kaldım.





5. Nasıl Yazıyorlar?
Çocukluğumdan kalma hayal meyal bir imge kitap NASIL YAZIYORLAR? Siyah kapağı ve içinde –belki yazar babamın da sayfalarının bulunduğu ya da bulunmuş olmasını isteyebileceğim- o dönemin birçok yazarının kaleme aldıkları yazılar. Soluksuz olmasa da dönüp dönüp tek tek okumuş olmalıyım yazarların sırlarını ve o kitabı elimde bırakmadığım dönemde karar vermiş olmalıyım yazar olmaya…

6. 100 Saatte Kendi Kitabını Yaz, inceleme

1-50 SAAT
     Yazı ve kitap
     Kitap nasıl yazılır?
     Konu nasıl bulunur?
50-100 SAAT
     Nitelikli yazarlık
     Roman yazma teknikleri
     Akıcı, etkileyici anlatım (...)




 
7. Adamlar Kadınlardan Daha Orospuydu, anlatı
Canım
Huzurlu bir yüzle dönüyorum evime bu akşam. İstanbul’da bu kadar zaman evime döndüm akşamları, bir yalnızlık vardı ki çok kötü çökerdi üzerime. Adamlar kalabalıklaşırdı. Temiz yüzlerini takınırlar siyah ceketler giyerlerdi. Pipoları vardı ve nutuk atarlardı. Bütün değerleri ceplerine doldurmuşlardı. Ne var ki sirk çadırlarında kulis olmaz. Herkes anadan üryan dolaşır, soyunur, koşuşur ve çiftleşir. Palyaço bir cüce bile damızlık olabilir. Her şeyin birbiriyle yer değiştirdiği yerde, yani sahnenin tam ortasında adamlar kadınlardan daha orospuydu.


8. Doğu'nun Bulunuşu, deneme
Anlatırlar ki Sâsâni hükümdarları içinde, Hint ve Çin adalarının efendisi bir hükümdarın Şehriyar ve Şahzaman adını taşıyan iki oğlu varmış. Bu yiğit ve gözüpek iki kardeş yirmi yıldır halklarını yönetiyorlarmış. Derken büyük kardeş küçüğü Şahzaman’ı çok özlemiş ve ülkesine çağırmış. Yola çıkan Şahzaman ilk konak yerinde sarayda bir şey unuttuğunu hatırlamış ve sarayına döndüğünde  eşini yataklarında bir zenci kölenin koynunda yakalamış. Ve hemen orada hayatlarına son vermiş karısını ve kölesinin. Geri dönerek konak yerine varmış ve hareket emrini vererek gece gündüz kardeşinin şehrine doğru yol almış.


9. Scriptomax, deneme
Birisi sizi yazmaya mı zorladı? Veya okuduklarınız size yazma cesareti mi verdi? Okuduğunuz okullarda adınız şaire çıkmıştır muhakkak ya da kompozisyonları en iyi siz yazardınız. Evde, kendi odanızda, küçük dünyanızda günlükler tutardınız. Kendiniz için yazarken hep başkası bunları okusa veya beğendiğiniz şu yazarın gözleri yazdıklarınıza değse acaba ne düşünürdü? Bunu sormaktan kendinizi asla alamıyordunuz. Çevrenizdeki insanların da konuyla ilgili en ufak bir fikri bile yokken bu bilgisizlik ortamında nasıl kendinizi, sizi doğru çözüme ulaştıracak yöntemleri bulacaksınız.
10. Yazının Hyper Derecesi, deneme

İnsanlığın ortak mirası olan yazısal belleğin başka partnerlerle komşuluğa zorlanarak yeni bir formla giydirilmesi (hipermetin) güzel yazma edimini de bir “ortak miras” çerçevesinde yer almaya mı zorlayacak?
Roland Barthes’ın Yazının Sıfır Derecesi’nin ilk parodisi mi olacak “hipermetinin sıfır derecesi”?
Hipermetin yeni bir yazı mıdır? Yoksa söz, yazı sıralama ve saymasının son ayağı mı?





11 Ekim 2012 Perşembe

Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak



Ben, ilk öyküsü Varlık dergisinde yayımlanan (1989) ve şanslı dergi kuşağında yetişen yazarlardanım. İlk yayım tarihi esas alındığında ise 23. yılı oluyor yazarlığımın, ki bu sayma işi artık daha eski kuşaklara özgü. Günümüzde yeni nesil kuşaklar artık okurlarına daha yakın olduklarından takipçileri, üyeleri ve yorumcularıyla "sayılıyorlar"...
Bu türdeki sayma işinin çöl olduğu zamanlarda 1997'de, günümüzün ruhuna yakın bir internet içerik ortamına girmiştim, çok iyi hatırlıyorum. İstanbul'daki ilk ikamet yılımdı ve o işi, çok sevdiğim bir yazar arkadaşım bana ayarlamıştı, sağolsun. Kadroya başvurudan itibaren iki sene sonra girdiğim Superonline şirketi, alan adından da anlaşılacağı gibi İngilizce olan adını dünyada önlerde yer alacak bir vizyonla, hem de Türkiye'den almıştı.
Şimdi, bir dakika, ben ne anlatıyordum, buraya nasıl geldik.
Bu hep başıma gelir. Çatallı bir anlatım tarzım vardır. Yazılı ya da sesli "konuşurken" çatalın ana dalından daha çok önemseyebileceğim bir canlı dalla karşılaşınca diplerde, ona takıldığımı hissederim. Böylelikle ana daldan kopunca konu ve bağlam da dağılır; hemen konuştuğum kişiden yardım isterim: "Ne anlatıyordum ben?" İşte o zaman da onun dinleme kapasitesini test etmiş olurum. Açık söyleyeyim bu testi çoğu dinleyicim (!) geçmiştir.
Şimdi de aynı şeyi yaşadım: Ne anlatıyordum ben?
Hemen yazının başlığına bakıp durumu düzeltiyorum. "Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak."
Bu önerme yirmili yaşlarıma ait aslında. Yazarlık dünyası -ki 4-5 senedir edebiyat dünyası demiyorum, zira 40 yaşına kadar ustalarla arandaki blokaj mesafesinin adı edebiyattır, ustalar yakınlarında gençleri sevmezler ve onları uzak, ilgilerini yakın tutmak için bir edebiyat terimi yaratmışlardır ki bu terimde yazarlığın kimlik tarafı eksiktir, sadece yazmaya odaklı bir alan tarif edilir ve genellikle orada kaybolduğun için kimseye rakip olup korkutamazsın, ama aslolan yediden yetmişe kadar yarışmaktır elbette - ne diyordum, yazarlık dünyası o yıllarda isimlere dayalı olarak çok daha engebeli, sarp ve uçum uçum uçurumlardan oluşuyordu... Yeni yazarın önünde müthiş bir dekatlon yarışı var. Atletizmde olduğu gibi toplam on yarış da olsa, yarış çok, ama yaşça senden ileri olanın doğrudan senden iyi olduğu -sayıldığı değil, günümüzdeki gibi- bir stadyum vardı. Bir yarışma havası, şenlik, huzur ve heyecan yan yana... Atletizmin o birleştirici, kavrayıcı ve sağlık tarafı bütün yazarlara, okurlara sinmiş, hazmedilmiş ve kazanılmış ayaklarla kendi boylarıyla yürüyor herkes.
Yoksa bunlar 20'li yaşların o saf idealizminin büyüteci ya da 3D gözlüğü müydü...
20'li yaşlarda sen "dünyayı değiştireceğim" dersin, senden öndekilerse "önce yarışmalısın," derler... Ya da sen o anlamı çıkarırsın her söylenenden. Ne söyledikleri önemli değildir. Zaten dünyayı değiştirmek isteyen birisi öncelikle, kendi egosu dışında bütün diğer otoritelere karşı sağır olmak zorundadır. Ve elinde harita yerine reçete vardır. Birçok reçetenin içinden tek bir haritaya doğru yapılan o yolculukta belki de parkurun zorluğu, senin de güçlü, ama yeni olman böyle algılamanı sağlıyordur.
İtiraf ediyorum ki bunların hiçbirini o günlerde düşünmedim bile. Sadece öyküler yazdım. Yüzlerce öykü. Kafamın içine edepli birisi girmiş ve beynimi tutsak etmişti. Ondan kurtulamayacağımı anladığımda ona uyarak kurtulma planları yapmak için kandırdım onu öykülerle. Her öykü yazışımda daha da susuyor ve uyuyordu. Uyandığında ise daha çok acıkmış bir halde etime saldırıyordu, ben de kolu bacağı kaptırmamak için anlatmaya başlıyordum. Düz, sıradan hikayeleri pek sevmiyordu, bense şaşırtmayı çok seviyordum. Bunun hep böyle devam edeceğine inanmaya başladığım bir zaman geldi ve çok korkmaya başladım. Ben yavaş yavaş o olmaya başlamıştım. O ise anlattıklarımla maddeleşip ben olmaya başlamıştı.
İşte Anahtar Deliği, yani 2000'li yıllarda yazdığım ve öyküler buzdağımın görünen kısmı sayabileceğim ilk öykü kitabım, onun ben olduğu ve uyutulduğu dönemlerde yazıldı. Ama ben kimim hala bilmiyorum...


Devamı var: HOLLYWOOD'DAN GELEN İLK TEKLİF (yakında)

8 Ekim 2012 Pazartesi

Alex de Zorba

Sadece kasanın başına geçtim

Futbolun ölümünün para olduğunu söyleyip duranlara, paranın öldürdüğü ilk şeyin futbol olmadığını söyleyerek söze başlayalım.
Bir süredir işlerim sebebiyle bu sanal "yalan" dünyaya dönemedim. Aslında hep burdaydım, sadece kasanın başına geçtim.
Kasa başında her şey daha yalandı ve gerçekti.
Sanal dünyaya sızmanız için gereken tek yalan söyleme gerekliliği, yalanlar artınca sanaldan yalana dönmeyi gerektiriyor.
Şimdi bunları yazarken parmak uçlarımda biriken antrenman fazlalığı ve maç eksikliği duyguları birbirine hiç karışmıyor. Hayatımda antrenman olan şeyleri hep öne aldım ve maç gününü ise hep erteledim. Bununla övünmedimse de kendimden bahsetmeden öleceğimi sanırken bu yalan dünya beni son anda ego pişmanlıklarından kurtardı ve kendimi okurummuş gibi de hissettiğim bu devranda çalakalem girişiyorum gündelik hayata...

Ben yokken bir ben yoktum yani

Ben buralarda yokken, öyle şeyler oldu ki, onları bilenlere, gören ve duyanlara onlardan bahsetmekle gerçekleşecek haberciliğe girişmemem onları unutmamı da gerektirmezdi. Ben yokken bir ben yoktu yani maaşallah. Bunda emeği olan herkesin allah cezasını versin, diyorum başka şey demiyorum. Herkes ve her şey üst üste geldi; gündem dev bir balona dönüşmenin ötesine geçince balon havalanamayarak bir zeplin edasıyla patladı.
Gerçek hayat patladığında ilk önce kelimeler düşer vitrinden. Söz kaybolur ve söyleyemezsiniz söylenmesi gerekeni. Buna ben daha çok sözün ele geçirilmesi diyorum. Geçici bir süre ya da kalıcı bir sağırlıkta...
İşte böyle bir şey oldu. Zorbaca ya da çelebice gerçek hayat elimizde patladı.
Geçtiğimiz yılı güzide bir futbol kulübümüzün şike davasıyla geçirmemiz sırasında, o kulübün taraftarları ve diğerlerinin elinde alından kelimeler serbest kalınca, yazı makinesinin işleme alışkanlığını yitirmesinden olacak futbol megafonunun ağzından yanlış kelimeler döküldü ve neticede sorumlu bulundu. Alexander de Souza.

Zorba bir taverna adı değildir

Her şey yunan olabilir, ama herkes Yunan olamaz. Taverna ahlakını tercih ederseniz adınız Zorba da olsa Aleksi Zorba ruhuna zerre yaklaşamazsınız, zira Zorba damıtılmıştan çok mayalı içkileri sever. Yunanlılar, yunan kültürünü günümüz turizmiyle birleştirip maliyetine satarken, Yunanlı Aleksi Zorba'nın çok ötesinden bile geçemezler. O halde ruh olarak Zorba, Akdeniz denen iç okyanusun her yerinde ve deminde gezer. Ona bir solukla bile ulaşmanız mümkündür. Aslen de tek yolu odur Zorba olmanın.
Alexander de Souza, aramızdan ayrılıyor. Sekiz yıl boyunca yunan tarzı tüketilirken bile Zorba ruhunu yaşayan bu büyük topçu, kader olarak da ona çok yaklaşmanın arefesinde, Alex de Zorba olup öldürülerek memleketine gönderiliyor.
Sarı-lacivert renklerin hakim olduğu bu cenazede ince yeşil bir kan sızıntısı var, ama ne yazık ki göze bile çarpmıyor.