25 Mayıs 2012 Cuma

Düzenli Medya Düzensiz Medya Düzen Medyası ve Düzen Medya



Düzenli Medya

Genelde yazılarımı üç kısımda yazıyorum son zamanlarda. Kısımlara ayırmamın ve başlıklar atmamın bir nedeni de o kısımlarda söyleyemediğimi söylemek ya da söylemek istediğimi vurgulamak. Aslında yazılarım daha önce kısımlı değildi, yekpareydi; yazı değil görüşlerimi içeriyordu. Sonra onlar bir düzene otursun istedim. Fikirlerin belli bir planda sunulmasının daha iyi anlaşılabilir olmalarına katkıda bulunduğuna dair çok filozof yazısı okudum. Gazetelere baktığınızda bunu görürsünüz zaten. Sıradışı yazanların pekçoğu okurlara ulaşamadan iletişimin absürd koridorlarında yitip giderler. Geriye ise sadelik, açık fikirlilik ve okur memnuniyeti kalır. Bu son on yazımdan oldukça hoşnutum. Okur sayısında çok ciddi bir artış olmasa da, en azından bütün yazıların hemen hemen yüzden fazla kez okunduğunu, okunma sayılarındaki dalgalanmaların sona erdiğini görüyorum. Düzenliliğin ilk kez burada yararını gördüğümü söyleyebilirim. Bu benim için ilginç bir deneyim oldu.

Düzensiz Medya

Eskiden parça parça yazardım. Herkese "yazılar bir kitaba yönelik de yazılmalı" desem de ben en son uygulayan olduğumu söyleyebilirim. Herkese söylememin sebebi aslında kendime çekidüzen vermekti. Bunlar öfke nöbetleri sonrasında oluşan anlık patlamalardı. Birikime açık değillerdi bu patlamalar. Yaydıkları enerji o ana özgüydü. Sonradan hatırlanması için şiddetliydiler. Belki gündem ya da genel kronoloji adına zayıf atıflardı, içerdikleri konu itibariyle. Onları zaman zaman hatırlayıp okumayı çok seviyordum. Üzülüyordum da bir kitaba giremeyecekleri için. Kimisi bir rüya, kimisi ciddi bir haksızlık gözlemi sonrasında öfke nöbetlerinin arasına sıkışan cümle öbekleriydi. Çok parçalı bir fanatiktim o yazılarda, kızdığım zaman. Zamanla o yazıların sayısıyla birlikte öfkeler de azaldı. Günün birinde sessiz alışkanlara dönüşerek şiddetlerinin almaması için öfkelerimi azar azar o yazılara -285 derecede depolamış ve öfke duyarlılığımın geleceğini garantiye almıştı. Yazılar da form olarak öfkelerimin sıkıştırıldıkları basınçlı tüpler oluyordu. Tam onları uzay boğluğuna sonsuzluğa salacaktım ki alfabenin yerini dilbilgisinin aldığı bir konumda o yazıların arasında birkaç kitaba doğru giden bir ortaklığın bulunduğunu fark ettim.

Düzen Medyası

O yazıları artık yazmıyorum. Zaman ile yaratıcılığın hiçbir zaman benden esirgemedikleri sabır ve çile, beni düzenin yeniden yarattığı bir adam yaptı. Onbinlerce kişi okuyordu artık beni. Konular, fikirler bitmemecesine aklıma yığılıyordu. Onları keyifle yazıya aktarıyor ve artık yazı süremin en az 5 katını da okur mesajlarına ayırmak zorunda kalıyordum. O cevapların bile her biri başlı başına ayrı bir yazı konusuydu.

Düzen Medya 

Yazarımız bilinmeyen bir süre için izne ayrılmıştır.

20 Mayıs 2012 Pazar

Adamlar Yalnız Olmaz 3


Yalnız adamın rüzgargülü

3.

Bir gün ben yalnızken
kendimden aşağı atlamak istediğimde
rüzgar buna izin vermedi

Ben rüzgarla uğraşırken bir çakı kesti dilimi
çok değil bir asma dalını dilimler gibi
içinden ne üzümler bağlar ve şaraplar aktı bu kesiğin

Ben bilemedim
kendime çoktum ya da acılara az
hep beni yeyip bitirdiler nefes aldıkça

Bu yüzden yalnız görünmek daha zor ölmekten



18 Mayıs 2012 Cuma

Geçmiş Zaman Mağduriyetleri

Mağdurya

Buraya yazarken iki elimden beşi siyasete kaysa da zamanın aritmetiğini kuşanıp "Hannibal ante portas" (Tartışmaya zaman yok savaşalım.) demek yerine "Hora fugit, stat jus" (Zaman geçer, hukuk kalır.) diyorum kendi kendime. Kültürel latin atalarım, coğrafi türk atalarımdan daha önce düşünmeye başlarken bir şeyi gözden kaçırmışlar ki o da coğrafi atalarımca çok sevilen bir eylemdir: Çok yürüyüp az gezmek.
Dolayısıyla topraktan gelen atalarımın az bildiklerini düşünmüşümdür hep. Latin atalarımsa, aynı toprakların bütün topraklar olduğundan hareketle oraya neden geldiğimiz ve durduğumuz konusunda sessizce düşündüler yıllarca. Tartışmayanların savaşa gittikleri, savaşanların ise tartışmadıkları yıllarda da düşünmeyi sürdürdüler. Eminim, bu fikirler çerçevesinin sınırları dışında kalan topraklara birçok toprağa çeşitli isimler verdiler, zamanlarının gereği olarak. Şimdi ben bu kalan topraklara son ismi veriyorum: Mağdurya.

Ya Mağdursun ya onlardan

Toprak senin değilse, onundur. Senin olmayan toprağı vermek istemezsen bütün değerlerini değiştirmek zorunda kalırsın. Ona toprağını geri vermek konusunda ise bütün değerlerini gözden geçirmelisindir o gücü ve kararlılığı kendinde bulmak için. Binlerce yılın ölümü, kaybı ve doğal seleksiyonu üzerinde, onların bıraktıkları topraklarda hem onlardan habersiz hem de yarın ne olacağından kaygısız yaşayabilir misin? Bu açıkyüreklilikle söyle! Kimdensin? Onlardan mısın bizden mi? Hiç değilse bir harita bul ve aynaya bakar gibi bak ona ve gör o ezeli ülkeyi:

MAĞDURYA
Rakım: Fahrenheit 451
Dili: Mağdur Dili ve Edebiyatı
Nüfus: %50 (Mükerrer oylar, sahte ikametgahlar, kömür stokları dahil)
Koordinatlar: Hoca aşağı Hacı yukarı
Yüzölçümü: Yüzsüz
Kişi (%50) başına düşen milli gelir: Sabırtaşı

Türkiye mağrur kalacak!

Çağlar, çanlarla çalıyor. Birisine birşeyler olacak. Benim coğrafyamda kan haritanın ta kendisidir. Yollar gitmez, akar. Yerler, durmaz çağlar. Benim ülkemde yollar serseri ve dilencilerle doludur, sen onlara insan diye bakarsan.
Onlar şu bildiğimiz meşhur kilometre taşlarıdır.
Batı uygarlığı onlara genellikle işaret ya da uyarı levhaları der.



3 Mayıs 2012 Perşembe

Tefrika mı e-kitap mı ö-reke mi?

Sorunsal, soru ya da sorun


Şimdi size dosya türü, program adı, marka ve yazılım isimleri vermeden bir e-kitap yazısı yazmaya çalışacağım. Çalışacağım diyorum, zira buna daha önce hiç çalışmadım. Yazılarımda genellikle çok az referans olsa da yeni teknolojilerle burun buruna olduğumuz son yıllarda belki de 45 yaşa yaklaşmanın huzuruyla ciddi bir adaptasyon sorunuyla karşı karşıya olduğumu görüyorum.
Kırk yaşımdan bugüne kadar hayatımın üçüncü büyük, ama bu kez gönüllü eğitim-öğrenim dönemimi geride bıraktım. Dörder yıllık bu üç çevrimin sonuncusunun farkı, ondan önceki geri teptiğim kişisel eğitim fırsatlarını reddetmemdi. Hayır, teknolojiyle asla onu reddederek flörtleşmedim. Tavrım biraz da bitmekte olan konvansiyonel bir dönemin araçsal üretim tarzlarının kayboluşuna dair bir yastı.
İlk kez bir yastan sonra kaybımı geri kazandığımı gördüm ve bu kez eğitime hayır demedim. Onu kabul ve buyur ettim, ağırladım ve işte bu dönem boyunca asıl ustanın bende gizlenmekte olduğunu gördüm. Usta ilk kez çırak kabul etmiyordu ve ustalar arası bir alışverişle bu son çevrimi de tamamlamış oldum.
Çevrimin iki ucunda çok garip ama hala iki insan duruyor. Birisi, çevrimin başındaki, hala yanı başımda duran adam. Öteki, çevrim sonundaki ben ise yanı başımda duran az meraklı kişiyle bir diyaloğu kesinlikle onaylıyor; ondan kopmayı, bırakmayı asla düşünmüyor, aksine ondan beslendiğini gizlemiyor. Ve biliyor ki teknolojik ilerleme, merakları mideye indirerek, onları azaltarak çalışıyor. Tarihinde ilk kez alet ve araç nesne durumundan çıkıp özne olduğunu iddia ediyor. Buna itirazımız yok, zira özne olarak tarihin en zayıf anımızdayız nesneler karşısında.

Nesne imparatorluğunun nesnesi olan özne


E-kitap'tan hala bahsetmedimse de ben su yatağından konuşmayı seviyorum konu nehir olduğu zamanlarda. Şu günlerde ilgililerinden epeyi beğeni ve merak toplayan tefrika.net çalışması, halen e-kitap'ın içinde bulunduğu ve şimdiki zamanımızla çakıştığı yeri tarif etmeye başladı, kanımca. Acaba ilk tefrikaların gazetelerde yayımlanmaya başladığı zamanlarda, şimdi kitap/e-kitap arasında birtakım tahterevallicilerin yapmayı çok sevdikleri giden kalan oyunu da oynanmaya başlamış mıydı. O devirlerde dünyadaki yazar, okur ve matbaa verilerinin kendi içlerindeki oranları, hiç kuşkusuz bugünkü oranlarla farklılık göstermiyordu. Gazetelerin yaygınlığının giderek artması, şimdiki internet ortamının daha dinamik hale gelişine benzediği kesin. Tefrikaların, okur ve yazarlarda yarattığı korku, imrenti ya da dehşet, insanın eskiyen aracı unutup yenisine gözünü diktiği trajik ana ilişkin olduğu açık.19 yüzyılın ortalarında büyümeye başlayan tefrika türünün başarısı karşısında elbette tepkiler hemen yerini aldı. Bazı eleştirmenler tefrika yayınlarını bir halk ve sanayi edebiyatı, kitle kültürünün değeri düşük bir özelliği olarak gördüler. Kimi asilzadeler meclis kürsüsünde söz alarak bu tür romanlar yüzünden hayal gücünün mantığı bozduğu tehlikesinden bile bahsettiler.

Tefrika/ahlak, e-kitap/modern ilişkisi

Tefrika.net'te bulunan ayrıntılı tefrika edebiyatı tarihinden okumaya devam edelim: "Sadece maddi çıkar taşıyan bu romanların okuyucuyu ahlak çöküntüsüne uğratacağı ve buna bağlı olarak yazarların da yeteneklerini kötü amaçlara alet edebileceğinden korkulduğunu belirtmiştir. Alfred Nettement ise tefrika romanların taşıdığı ticari kaygının bütün edebiyata yayıldığını belirtmiştir. Bu romanlar sadece içeriksel değil, biçimsel olarak da eleştirilmişlerdir. Okurun ilgisini ayakta tutmak zorunda olan tefrika yazarları ise bir bildirge yayınlayarak eleştirilere cevap vermişlerdir. Ayrıca, bu edebiyat türünün işçi sınıfına kolaylıkla okuma yazma öğreteceğini de savunmuşlardır."
Geçmişte edebiyata daha açık ve kesin görevler, hizmetler atfedildiği son derece aşikar. Bugünkü dolaylı durumunu da kötüye yormaktan ziyade insanın kuşkuları, korkuları ve sezgileri arasındaki bir meydan savaşı olarak görmekte çok yarar olacaktır.
Aşağıdaki son cümlelerden sonra da e-kitap'ın nasıl bir dar kapı ya da tünelden geçeceği, oradan da nereye gideceği daha iyi öngörülebilir sanıyorum:
"Bu roman türünün ilk çıktığı çağda kamuoyunun beğenisine göre ve hızlı yazılması yüzünden kötü eserler verdiği sıkça söylenmekteydi ama bugün bu düşünce geri tepmiştir çünkü birçok tefrikacının adı belleklerde kalmıştır. Günümüzdeyse, iki dünya savaşından sonra ve yeni medya araçlarının keşfedilmesiyle (sinema, radyo ve daha sonra televizyon) tefrika roman yavaş yavaş düşüşe geçmiş ve yok olmuştur."

Bu yazı için Küçük SANDIĞIN GİBİ DEĞİLSözlüğü
Tefrika.net:  www.tefrika.net adresindeki bir tefrika roman yarışması.
E-kitap (eBook ing.): E-okuyucu ya da tablet bilgisayar ve akıllı cep telefonlarından okunabilen elektronik kitap.
Öreke: Yünden ip yapmayı sağlayan bir düzenek.

Belki de rakip bile değildik seninle

Bir fenerliye can simidi atma denemesi

Belki de kardeş sayılırdık seninle. Deniz fenerinin Almanya'da bir örgüt olduğunu biliyordum ben. Dünyanın bütün fenerlerindeki ışıklardan fenerlerin yol göstericiliğine kadar, yüzümü aydınlatan bu büyük anlam bir yana o örgüt bir yana dedim. Nedense sınırlarımıza giren her adalet çabasının, anlamsızca geri püskürtüldüğü yetmiyormuş gibi adındaki fenerden gelen eylem de sorgusuz sualsiz, hayatımızın hapishanelerden yönetilme boşunalığına saplanıp kaldı. Hapistekine sen bir kere soramadın "Abi bunlar doğru mu?" diye. Fırsat mı verdiler. Köprülere, meydanlara, bağdatlara, store'lara yolladılar yoldular seni. Sene başında en iyi futbolcularını kaybettin, onlardan kalan paraların aritmetiği yasaktı. Çünkü ant içmiştin. Ölmek var dönmek yoktu.
Nasıl oldu da göremedin bugünlere gelen yolu? Sana hem kızıyor hem de teessüf ediyorum. Üç yıldızdan, üstüste 4 şampiyonluğa, ordan en büyük stada... aslında her şey bir adamın rakip takım kompleksi ve korkusundan başka bir şey değildi. Sana da bu korkuyu "başkasının korkusu" olarak geçirdi ve sen öyle bildin.

Artık yeşermeyen sahalardan sen sorumlusun

Mağduriyet memleketimi nasıl teslim aldı biliyor musun? Önce kanun hükmünde kararnameyle mağduriyetin adı değiştirildi. Sonra bu hastalık sana da sıçradı. Bir senedir kendini mağdur sanıyorsun. Ve kalkıp adını andın bir de, o ruhla, Kuvay-ı Milliye'nin; Atatürk'ün bile. Kendini o isimsiz kahramanlarla kıyasladın. Ben asıl bunu anlamadım. Biz İngiliz miydik, Yunan mı, İtilaf mı? Hadi zaten Atatürk'ün takımı şudur budur diye diline dolamıştın, rekabeti sahada bırakmayan her yerde onu arayan bir kelle avcısı olarak. Unutma arkadaş, çoğu savaşı da sen başlattın. Hiç merak etmiyor musun Avrupa ve Anadolu neden şimdi birbirinden elli bin Boğaz daha uzakta? Neden yalnızsın?
Bu sene hep sen çaldın ve sahnede bütün rolleri, tekstleri ve replikleri sen oynadın. Ama bu yaptığın tiyatro oldu mu ya da tiyatro yapmak sana yakıştı mı, buna tarih karar verecek. Provalara bakılırsa Shakespeare kararı çoktan vermiş aslında. Yaptıklarına gerçekten inandın mı?

Fırsat kriz de demektir uzakdoğuda

Şimdi kalkmış, son güne kadar, daha cenazeler kaldırılmadan bakıyorum da başarı kovalar oldun birdenbire. Herkesi o ya da bu şekilde ben mağdurum ben mağdurum diyerek kendine benzettin yıl boyu. Hep sana acımamızı sağladın. Yılın her gün her haftasonu her maç öncesi sonrası seni konuştuk, parlattık, kurtardık. Nasıl da unuttuk bak sen de gayet güzel bir başarı adayıymışsın. Ama sana yakışmayan şu oldu. Hiçbir zaman göğsünü gere gere ortalığa çıkamadın. Hep ezik hep başı önde, yerine gelince kaplan gibi -arslan gibi değil- yırtıcı.
Son terennümün de takımının ele geçirilmeye çalışıldığı üzerine.
Hani yirmibeş milyonduk eski kardeşim? Hani en çoktuk. Ve korktuk, korktun korkulmaması gerekenden. Kendinden. Sana benzemekten, senin ona benzememenden korkan adamdan.
Şimdi hepimiz birden o keyif için geldiğimiz, yakartop sıcaklığıyla maçlar, ligler çevirdiğimiz mesire yerinin bir uçurum kıyısına da komşu olduğunu öğrenirken oraya yuvarlanıyoruz aynı zamanda. Farkında mısın?
Yazık ettin bize kardeşim.
Uçurumdan düşerken gözlerime bile bakamıyorsun. Farkında mısın?