26 Şubat 2012 Pazar

Adımı çağırmadan beni öldürebilir misin?



Anozmi ve sensonesia

Hayvanların neden "konuşmadıklarını", sözlü yazılı bir uygarlığa doğru koşmadıklarını soruyorum kendime.
Aynı şeyi bitkiler için de okyanuslar için de soruyorum.
İlerleme doğa için hiçbir şeydir. Orada evrim yerine çevrimler vardır. Dil ve iletişimse insanların doğa karşısında milyonlarca yıllık mücadeleden sonra saplanıp kaldıkları bir kaybeden kazanıyor oyunudur. İnsanoğlu bu oyunu farkında olmadan  başlattı ve daha sonra tuttuğunu, doğanın gerilediğini, ele geçtiğini görünce o noktada kendi acımasız, vahşi nesillerini devreye soktu ve kendini öldürmesi de bu noktadan sonra trajikleşti.
Bu tragedya tekerlekten yazıya geçişi -kimse bir geçişten söz etmiyor, ama iki nokta arasında bir neden transferi olduğu açık- ortaya attı ve insanın kendini (birbirini) öldürmesi kutsal kitap kahramanlarına kadar yasallaştı. Açlık için başka canlıları öldürmekten, ideal için kendi cinsini öldürmeye geçiş boyunca hayvanlara yaklaşan derecedeki duyularını da insan, bilerek kaybetti ve yerine teknolojiyi koydu.
Teknoloji açık bir duyu kaybıdır (sensonesia), yani mesafe, koku ve uzak işitme yerine aletlere başvuran insan, sonuç olarak duyularını kaybetmiştir ve hayvanlarla karşılaştırdığımızda aslında dünyada kör, sağır, burunsuz (anozmik) ve dilsiz olarak yaşamaktadır. Bunun karşılığında duygularını, aklını, sezgilerini ve hafızasını güçlendirmiştir. Tahmin, hesap, plan, karar ve sezileri soyut bir alanda varoldukları için bunların karşıtları da elbette mevcuttur.

Sonumuz nasıl gelecek?

Her şeyin açlıktan ideale geçişle bugünlere geldiğimizi söylemek istiyorum. Bu uzun girişin ilk amacı buydu. İkinci amaç ise idealin bizi getirdiği halden nasıl çıkacağımıza dair bir endişeden ibaret. Açlık ideal olursa amaç da endişe olabilir. Halen endişeler, insanı istenen noktaya getirmek ve orada bırakmak için bir yol olarak kullanılıyor. Benim kullanmak istediğim endişe türü ise başka sürü soylarını öldürerek hayatta kaldığımız çağlardan, hem bu eylemi bırakmadan hem de kendi sürümüzü de katlederek devam ettiğimiz yeni çağlarda açlıkla ideali bir türlü birleştiremediğimiz karede ortaya çıkıyor. Sonumuz gelecekse bu kareden itibaren gelmeye başlayabilir.
İdeali, açlık dışında öldürmek amaçlı kullandığımızda bunu toplu açlıklardan, daha doğrusu kabile, klan ve imparatorlukların devamı endişesiyle yaptığımızdan, yani savaşı icat ettiğimizden şüphe duyamayız. İdeal, ötekini öldürmek için uydurulmuş en iyi bahanedir. Bir kişi hemcinsini, ancak ondan farklı olduğu konusunda yalan söyleyerek ortadan kaldırabilir. Ve bunu da bu farklılığı, olası bir yargılama durumunda kendini savunabileceği iddiasıyla ileri sürer. İşte kendi sonumuz, bir gün aynı farklılığı karşı tarafın da ileri sürmesiyle gelecektir. O da kabileleşir, imparatorluk kurar ve bize saldırır. Bu sözleri söylediğimiz tarih, erken bir insanlık tarihi olmadığına göre sonumuz belki de çoktan gelmiştir.

Sonumuz geldi

Evet sonumuz geldi. Bir romanla: Bir Ermeni'yi Öldürmek. Bu yazının konusu o romandı. Romanın, kendisine geliş yoluna bıraktığı dolambaçlar, tuzak ve şüpheler yüzünden romana yeni gelebildik. Belki hala oralardayız. Bu satırların yazarı olarak ben eskiden  en çok sevdiğim şeyi, yani roman tahlilini yapmayı uzun aradan sonra yeniden denerken, bu kitaba yaklaşabildiğimi, içine girebileceğimi ve oradan okurlara bir şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Bunun nedeni ise duvarlarında hayvan resimleri bulunan Lascaux mağaralarından hala çıkamamış olmamız.
Yazarının adını vermiyorum. Zira çok az romanda olduğu gibi yazarı da kendi adını vermeden romanını tamamlamış. İkinci romanı olmasına rağmen başyapıtını erteleyip vicdanının romanını öne alarak yayınlayan bir yazar bu. Onunla hiç karşılaştığınızı, karşılaştığınız yazarlara benzediğini hiç düşünmüyorum. Okurlarının talep ettiği, arzuladığı yollardan gelmediği için onların istediği yöne de gidecek bir yazar gibi durmuyor. Her an patlamaya hazır, ama bundan vazgeçmeye de her an hazır görüntüsünün altında onu bir harita gibi saran tevazusuyla kırgın da birisi aslında. Evet, bence o kırıldığı için bu romanı yazdı ve yayınlamaya cesaret edebildi. Kırıldığıyla kalsaydı bu kitabı okuyamazdık.
Spoiler tehdidi yüzünden romanın konusu hakkında konuşmaya çekiniyorum. Bu son bölüme kadar bütün yazdıklarım, aslında bu romana dairdi. Bu romanın düşündürdüğü ve alan açtığı fikir egzersizlerinin altında yatan birkaç ansiklopedilik, üç-beş bin kitaplık tarih, felsefe ve bilim kitaplarının ipucu olarak Bir Ermeni'yi Öldürmek nasıl kendimizin katili olduğumuza dair bitmeyen bir soruşturma.


23 Şubat 2012 Perşembe

Her şey neden seks ve değil?


Kadın tek seks partnerinde ısrar ettiği -artık gerçek sebep ne bilmiyoruz- erkekse tek bir kadına aşık olmayı aradığı sürece her şey seks ve değil.

Cevabı hemen vermiş olduk, ama eminiz bir tür erken cevabın o kadar da önemli olmadığını, önemli olanın ön cevap olduğunu söyleme taklidi yaparken, diğeri de utangaç bakışlarını saklayarak bunun bir ergenlik suçu olduğunu, genç adamlığa doğru giderken hep cevaplarını kendinde saklı tutmak zorunda olduğunu, erken öten horoza toplum içinde cevap hakkı olmadığını savunan bakışlar fırlamayı tercih etti. Hepimiz şahidiz. Hatta günümüzde hala şahit imzalarından sonra da cevap haklarını kullanan çiftlere de rastlandığını iyi biliyoruz.

Sevişmenin sapıklık olduğunu söylediği için Freud'a kızıyoruz, ama uygarlığın ise sapıklık derecesinde azıttığı düşüncesine karşı çıkmıyoruz. Hem yararlandığımız hem de yükselişine kızdığımız şey herhalde asansör olmasa gerek. Onun adı uygarlık. Onun için doğadan vazgeçtik. Değişmeyi kabullendik. İnsanca eksilmeyi ve sayıca çoğalmayı.

Her şey seks, çünkü bu uygarlığın içinde çoğalttıkça, türümüzü devam ettirme dışında bize yapmamız gerekenin bu olduğunu haykıran başka bir eylem yok. Yaptıktan sonra erkeği soğutup sürü önderliğine ya da doğanın parçası olmaya geri gönderen, kadını doğabilecek yavru ve yavrularını en iyi süreçte beklemek için salgılanan hormonların da bu uygarlık değişimine ayak uydurduğunu tam olarak söyleyebilir miyiz?

Kadının şu anda en büyük yanılgısı, salgıladığı seks sonrası hormonun erkeğe dair olduğudur.

Erkeğinse, hormonların etkilerine rağmen kadının yanında kalmasına dair bir batıl inanca tutulmasıdır, kapitalizmin çalışan tek tekerleği olan evlilik kurumu adına.

Erkek gitmiyor, zaten gelmedi ki. Kadınsa hep orada.

Ve her şey bu yüzden seks değil.


Ben sana neden bu kadar aşık oldum?


Ben sana neden bu kadar aşık oldum?
Bir marifetmiş gibi
bunu bilmiyorum

O kadar kabahat dururken
o kadar gemi dururken ve ışıklı gece sahili
sana zincirlendim

Sana doğdum sabahları
Geceleri yükseldim gülümsedim dikkatini çekmek için
Battım, ağladım, dev ve sıcaktım ama kayboldum

Şimdi ben seni aydınlatırken uyandım diyorsun
Ben gözyaşlarımı saklarken sen "ağladım" diyorsun
Aşk olsun


21 Şubat 2012 Salı

Fetih 1453, benim senaryomdu


Benimdi, ama böyle değildi. Adı "Fetih'ten Beri Neler Yaptın Fatih?"ti bir kere. İkinci bölümü "Hiç" olarak çağrılan bir dizi tam da başlayacaktı ki Fetih 1453'ün uzun metraj olarak savsaklanmasına ve ıstırap olarak çekilmesine karar verildi.
Numerologlar ve değme kabalacılar uzun zamandır uğraşıyorlardı 29 Mayıs 1453'ten 19 Mayıs 1919'a tünel açmak için. Lakin kar yolları kapatmıştı ve Anadolu'da kulaktan silkelenen kar Konstantiniye'yi derin dehşete düşürürdü. O bakımdan Kudüs'te taştan bir bacayı inşa etmek için ter döken duvarcı ustası 1453'te gayet güzel bir kumandan olabilirdi.
Konstantiniye benim ülkemdi, diyen Bizanslıyla oturup Eminönü'nde çay içtik. Sultanahmet'ten Ayasofya'ya bakarak simitle öğle yemeğimizi geçiştirdik. Akşamsa, turistlerin abluka altına aldığı Karaköy'de, Ay'ın ışığını bizden esirgeyen Galata Kulesi'ni içimize çektik.
Biliyorduk. Kudüs kızgındı Konstantiniye'ye. Ve Türkler de. Şehrin adı Muhammediye, Mehmediye olamadığı için. Ne zaman Dersaadet ve ne zaman Şehr-istanbul oldu onu bile unuttuk.
Hepimiz isimsizdik. Senaryomdaki isimleri bile ilk kez ben duyuyordum. Fethin Fatih'i, İstiklal'in Kemal'i, Kadıköylü Hasan, Manisalı Ramazan. Sessizlikler içinde dört unutulmuş, Selimiye kışlasının dört kulesinde zincirlenmiştik.
Fetih hiçbir zaman olmadı.
Fetret olacaksa, figan ve fiyasko olacaksa sonunda, büttüüün imparatorluk, ne gerek var meyi saklamaya kabında. Çıkar, doldur içelim be Hristo! Harp olmadı ki hiç. Harpler bitmez içimizde. Kovalar dururuz bir bedenden ötekine yıkılmaz kaleleri.

Fetih'i neden yaptın be Fatih?

17 Şubat 2012 Cuma

Bir kilo pamuk mu daha ağırdır bir kadın tokadı mı?



Kendisi bir uzman psikolog ve bir erkek. Uzman olmayanlar yani bizlerse kendi ruhbilimlerimizin ruhbilimcisi olarak, uzmanların bizim düşündüğümüz gibi konuştuklarını duyunca şaşırıyoruz.
Sonu ...loji ile biten bütün bilim mesleklerinde aşılmayan çizgiler vardır, halk sağlığı ve uzmanlar arasında. Bilgi ile insanın bu kusursuz sözleşmesi çoğu zaman yolunda gider, maddelere bağlı kalınır. Sözleşme yenilenmediği, geliştirilmediği ve gelişmeler sözleşmeye yansıtılmadığı ölçüde çizgi zamanla kırık parçalardan oluşmaya başlar.
"İlginç tespitler"de bulunan uzmanın da çizginin ötesindeki ben'ine ait sözleri, çizgi hakemi medya tarafından gözlendiğinde uzman, deyim yerindeyse arslanların arenasında halkın önüne atılır. Medya; kuralları gözleyen, onların doğru uygulamalarını bekleyen bir kuralsızdır. Yarın halkın yanına geçip halkı uzmanların önüne de atabilir.
Hakim ve hakem medyanın, uzmanın görüşlerinden anladığı ve anlaşılmasını istediği şeylerin özeti şu: "Erkeğin gördüğü psikolojik şiddet onu fiziksel şiddete yöneltiyor. Erkeğin fiziksel bakımdan üstün olması kadını mağdur gösteriyor..."
Nerden bakarsınız bakın, hele ki erkek tarafından bakın ne kadar doğru sözler. Tartışmaya bile gerek yok. Ama uzman, bir kriminolog değil. Fiziksel bakımdan üstünlükle, psikolojik şiddetin fiziksel şiddete dönüşmesi arasında doğru bağıntıları kurduğunu ve dikkatleri oraya doğru şekilde yönlendirdiğini nereden anlayacağız?
Yarın başka bir uzman kalkıp erkeğin gördüğü psikolojik şiddetin kökeninin sahip olduğu fiziksel üstünlük sebebiyle kadınların yaşadığı özsavunma mekanizması olduğunu söylerse ve tartışma psikolojik-fiziksel şiddet ekseninde kilitlenirse ne yapacağız?
Bir yanıyla ilginç olmaktan öte bu tespitler kriminel olayları, ölüm ve katliam gibi aile cinayetlerini açıklamakta yetersiz ve yersiz kalıyor. Karı-koca, sevgililer, partnerler arası tartışma ve durum çekişmelerinin had ve hudut tanımadan birtakım çizgileri aşarak kriminoloji alanına taşınabildikleri yönünde her türlü görüş keyfiyeti, bu dramları ne kadar hafife aldığımızı da gösteriyor.
Belki öncelikle şu soruya net bir cevap verip daha sonra cinsel kimliklerimizin hayatımızın ve bedenimizin neresinde durması gerektiğine karar verebiliriz:

"Erkek tokadı mı daha ağırdır kadın tokadı mı?"



12 Şubat 2012 Pazar

Sevgililer Günü için mektup

Sevgili Sevgililer Günü


Aşkı bir güne indirmek kimin aklına geldiyse onu aramak da en gülünç bahanelerden birisi haline geldi. Seninle 365 günün bir tanesini paylaştığımız bu günde çiçekçilerden hediyelik eşyacılara kadar bizi kimlerle muhatap ettiğinin bilmem farkında mısın?
Aşk süreçti sonuç oldu.
Aşk sonuçtu sebep oldu.
Aşk maceraydı düzen oldu.
Adını koymayalım, kaçar dedik kovalamaca ve teknik takip oldu.
Yazalım dedik kayıt oldu.
Şiir dedik söz oldu.
Aşkı kanunlaştırmanın ne alemi vardı ey Sevgililer Günü?
Şimdi ben yılın 364 günü kimsenin sevgililer gününü "şimdiden" kutlayamayacak mıyım? Ya birden çok sevebiliyorsam! (Tanrı korusun...) Kötüsü, çok seviyorsam da o gün bir kişi dışında kalan çoğunluğu üzmek zorundayım.
Bir yalan makinası mısın sen? Doğrucu Davud mu? Kimsin?
FBI? MİT? CIA?
Ne ulusalsın ne evrensel. Yerel olsan mahallenin namusu kılığına bürünüyorsun, yasal olsan nikah memuru çağırıyorsun hemen; şahitler bozacı ve şıracı.
Senin arkandan kadınlar, anneler ve babalar günü de ne çabuk geliveriyor. Oluşturduğunuz zincir kolye, mecbur ve muhtaç ruhların prangası gibi görünüyor.
Sevgili ya da Sevgisiz. Ne fark eder. Karım yoksa ben erkek değil miyim? Kocası yoksa ötekisi kadın değil mi ki de sevgililer gününde sevgilisi olmayan mağdur olsun ve sevgilisinin yanında olamayan da mundar...
Ey Sevgililer Günü! Çık git aramızdan. Sana ihtiyacımız yok. Sevgilimle aramıza girme. Yılın her günü bizim.
Hadi al 14 Şubat da senin olsun, ama git lütfen.







11 Şubat 2012 Cumartesi

Sevgili


Sevgili
soruların cevaplarımsa sor bana eskiden neden aşk için yaşardık ve şimdi aşksa yaşıyoruz....
kapı önlerinden hepimize birer gemi kalkardı hayallerimize...
ellerimize tutunarak kurardık dünyayı...
bir baş çevirmeyle zamanı değiştirirdik...
ve şimdi korkularımızdan başka zaferimiz yok....

Sevgili
aramızda "eskiden" diye bir söz olmasın isterdim...
Eskiden çok eskidendi. Sular bile daha eskiydi. Gözyaşlarımız.
Ben, önemli birisi olmak dışında bir  şey istemiyordum ve şimdi zamandan başka bir şey istemiyorum.
Zamanı seninle doğurmak ele geçirmek. Eskinin yarın olduğu günlerde senden doğmak. Senin olmak.

Sevgili. 
Sen güneşim oldun. En uzağımdaki aşkımdın ve en çok parlayan aşkım... 
Gecelerce içimde taptım sen olan inanca, kucakladım sen olan teni, bekledim alevlerinin hazlarını bedenimde.

Sevgili.
Beni senden alma. Bizi.
sana nasil gidilir
gidilmez ki
senden gitmek bir yolsa sana gelmek yasak meyvedir.

9 Şubat 2012 Perşembe

Bloglarımın oyun ayarları

UZ.

Siz biliyordunuz.
Siz de çocuk oldunuz. Elinizde en büyük deniz feneri. Bir bardakta okyanusunuz.
Tuz kokuyorsunuz.

Ben de çocuk oldum.
Ve korktum. Devrilebilirdi dünya ve açtığım çukurdan güney kutbunuz.
Donuyordunuz.

Olanlar oldu.
Bardağın geçmişi doldu. Gelecek yosun tuttu. Sordunuz.
Hangimiz sonsuz.






7 Şubat 2012 Salı

Bloğumun ayarlarıyla oynamayınız






Ben çocukken ekranın karşısında değil berisinde çok vakit geçirirdim.
Ekran yalnızlığımdı. Ve gördüğümse merak içindeki gözlerimin önünde açılan büyük dünyaydı.
Bu dünyanın sırları, gizemleri, bilinmeyenleri beni o kadar çekiyordu ki hiç durmadan ölünceye dek öğrenebilir öğrenebilirdim. Boyumu gücümü aşan konularda hep "ah bir büyüyeyim" diyordum. "Onu da alırım bunu da yaparım şunu da okurum." Sanırım dünyaya bunun için geldim, diyordum kendi kendime. Bitmek bilmeyen bir merak ve öğrenme güdüsü...
Gözlerimin ekranının berisinde hayat tasasız ve gürültüsüzdü. Orada bir tek ben yaşıyordum. Bazen ıssız ada düğmesine basarak içime kapanıyor bazense çikolata fabrikası düğmesine uzun uzun basarak sevdiğim herşeyin aynı anda ve yerde üretildiği bir mekana dünyam diyordum.
Okula gitmeye hiç mi hiç meraklı değildim. Orada gözlerimin arkasına saklanamıyordum çünkü. Bahçeye bakan pencerelerden dünyayı görmek için ayağa kalkmak gerekiyordu. İlk cam hizasına kadar dışarıyı görmememiz için camlar boyanmıştı. Camın üst hizasına kadar gördüğümüz dünya tamamen griydi. Öğretmenin takım elbisesi, önlük, sonra ceket kollarından dirseklere kadar olan kısım, hepsi griydi.
Bir gün evde suluboyayla oynarken gri rengin birçok renkten oluştuğunu öğrendim, kendi kendime. Bütün renkleri su kabında birleştirince siyahı elde ettim.
Ve sonra acı gerçek yakama yapıştı: Beyaz bir renk değildi. Öyle bir renk yoktu.
İşte o günden beri renklerin ayarlarıyla bir daha oynamıyorum.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Çıkmış itlaf bülbülleri öter intikam deyu deyu

Güncel olan kalıcı bir üslupla yazılabilir mi?
Ham meyvayı dalından kopardığınızda ne olursa güncel olan da o kadar kalıcı olabilir.
Güncellik bir kod değildir, henüz yerleşmemiş kof, boş ve toy bir sorun parçacığıdır. Günün altı veya üstünde durur. Kararlı bir element olmadığı için periyodik cetveli de çöpe atıp herkesi ters köşe yapabilir.
Güncelden korunun.
Her an patlayabilir.
Sorumlusu siz olabilirsiniz.
Onu gidip marketten almak istersiniz.
TV kumandasının bir tuşu da sanabilirsiniz.
Güncel, size ne olduğuna dair bilgiyi vermez.
Ardında siyasetten finansa büyük bir bilgi iktidarı yumağı vardır. Bu yumağın çözülmesi, çözülmemesi, karıştırılması ya da sıkıştırılması farklı sonuçlarıyla bu iktidarın elindedir.
Gerektiğinde kendini koruyabilen, çözülmezliğiyle de sorunlar yumağına dönüşebilen iktidar sizi istediğinde alır, istediğinde bırakır.
Ve güncellik, iktidarın bileşenleri arasında en yararlısıdır.


3 Şubat 2012 Cuma

Kelepir öldürür korsan süründürür

Korsan hırsız değilse ben neyim 2


"Mutlaka izleyin," diye noktalamıştık "Korsan hırsız değilse ben neyim?" başlıklı yazımızı. İçimizde bir yerde o mahur film devam etmekte. Hasbelkader biz yazarları derinden yaralayan daha yakın bir tokat da tekdir değil kelepirdir.
Biz uslanmayız, cevherimiz buradan gelir, ama dayanamadığımız tek şey varsa onun karşısında boyun eğer çeker gideriz: Başarısızlık.
Aslında her başarısızlık, gerçek ve uzaktaki hedef için gereken aşamalardan birisidir. Belki de... Belki değil. Hele ki o aşama sonucunu kader diye gözümüze sokarlarsa. O gün biteriz biz.
Korsan beni aşırsın, sanal beni taşırsın; bir yere kadar: Fişi çeker kurtuluruz vre... Ama tarihsel olarak en üstümüzde, baştacı rakımında, hadi olmadı az ötemizde duran ve bize sahip çıkıp şimdilerde buz hokeyi topu gibi patinajlara terk eden yayıncı hüviyetli kişilerin son 20 senedir yedikleri bu halt arşa tırmanıyor, sonra zehirli atık bulutları olarak maziye ve atiye yağdırıp duruyor toksinleri. Boğuluyoruz.
Korsana polis, zabıta... Ya kelepire ne? Yayıncılar Dirliği mi, Taklavatçılar Derneği mi, B.E.N HEP B.E.N Yazarlar Derneği mi? Bütün oylar Roma'ya, ama sonunda Hiçbiri Partisi kazanır, kasa gibi.
Yazarım uyan. Okurum tevessül etme. Kitapçı, hak yeme.
Kelepir öldürür, korsan süründürür.



2 Şubat 2012 Perşembe

B.A.A.B.Y.D

Bitişikleri Ayrı Ayrıları Bitişik Yazma Derneği

Siz bu satırları okurken dünyada bir günde atılan 30 milyar kısa cep telefonu mesajında kaç de, kaç mi, mu, musun, misin bitişik ve kaç de, şey, bilir ayrı yazıldı biliyormusunuz?
Nerden bileceksiniz? Ne malum bunları sizinde yapmadığınız?
"Bitişikleri Ayrı Ayrıları Bitişik Yazma" olgusu tıpkı sakarlığa, yön duygusu eksikliğine benzer. Buna ya yeteneklisinizdir yada değilsinizdir. İmla olgusu içinde durum hemen hemen aynı gibidir. O daha büyük bir cesaret ister.
Çevrenizde, sanki hayat neredeyse imladan, ayrılık ve bitişiklik kurallarından oluşuyormuş, başkada birşey yokmuş, hatta H2O gibi formüllüymüşcesine yaşayanlar, bu yaşadıklarını dayatanlar mutlaka vardır. Yalanmı söylüyorlar? Hayır. Bitişikler bitişik, ayrılar ayrı yazılır. Doğru. Peki bu kadar beceriksizi, yeteneksizi ne yapacağız? Hem kural esnetme yok hemde bunun bir okulu  yok. Dedik ya bu sakarlık, yönsüzlük gibi bir nevi hastalık. Hastalıklara karşı hasta olunmaz kuralı varmı peki? Hayır.
Tamam o halde sondan bir önceki noktayı koyuyoruz. Dil ve yazım kuralları kimsenin tekelinde olmasada gençlik güzellik gibi dünden bugüne gelip geçen şeyler olmadığından; öğrenmesi, bilinmesi ve sorgulanması bedava. Çiçekleri ezen, yere tükürenden farkı varmı ayrı-bitişik katillerinin? Çevreye zarar vermiyorlarmı? Dil eğer sosyal bir kurallar dizisiyse, evet. Onlar çevremizi katlediyorlar. Grip olanın virüsünü yayması gibi zarar veriyorlar sosyogörsel hijyene.
Çare?
Kılavuzlar, rehberler, kitapçıklar, sözlükler. Belkide. Ama başvurudan önce bilinçvuru yani işi bilinçte bitirme gerekir. Yönsüz olana harita, sakara çay saati... Uğraşmak gerek.

1 Şubat 2012 Çarşamba

İyiliğin Donma Noktası


Melekler üşümez. Biz onların kanatlarını görünce uçtuklarını sanırız. Kanat gökyüzünün bir gösterilenidir. Melek, gösteren. İyilikse gösterge.
Göstergebilim ve diğer bütün dilbilim yaklaşımları melekler ve kanatlar ile uğraştılar hep. Tıpkı iyiliğin, merhamet ve vicdanla karıştırılageldiği gibi.
Melek olmak için iyi birisi olmak gerekmez. Ve kanatların varsa üşümezsin. Gökyüzünü gösterdiğin sürece kar yağmaz bastığın yerlere.
İyilik tek başına bulunmaz. Doğada yoktur. İyilik, kendi doğası gereği varoluş ve varlık arasında boşluklarda bulunur. Cisim ile düşüncenin birbirini anlamasına yol açan bir tercüme işidir aslında. Düşünce cisime ideal yükler, ona hayatta kalmak ve devam etmek için neden gösterir. Cisim ise ideale iyilikle yaklaşabilir, kendini bu şekilde anlayabilir; yoksa tek başına düşünceye karşılık verme, temas kurma gücü yoktur.
İyilik üşürse cisim kırılır. İyilik donarsa cisim katılaşır ve çatlar.