29 Aralık 2012 Cumartesi

2013 için “iyi” dilekler





Gelecek zamanı düşünmek, hayatın en önde gelen kurgusudur. Ve umutlar da kurgunun kurdu... Ne yapacağım? Nasıl yapacağım? Kiminle, neden ve nerede? Bütün bunları 2013 adına cevaplamak için az bir zaman kaldı derken 2013’e giriyoruz bile...

2013  nasıl bir yıl olacak? Ece Ajandası şimdiden buna karar verdi bile: 365 gün ve 6 saat. Günler soldan sağa doğru ilerleyecek. Siyah sade bir kapak. Babıâli Caddesi no. 111 bizim Greenwich’imizdir. Her eylül ayında yeni yılın günleri orada çoktan üretilmiş ve bir ajandanın içine paketlenmiş olur. Ve sıra onu almaya geldiğinde iki adım gerilersiniz. 2012 daha bitmedi ki. Bölme ve çıkarma işlemleri yüzünden her şeyin en tatlı ikinci yarısını “bitecek” endişesi içinde yaşarız. Ve 2. yarılar hep güme gider. Bir şey bitmeden yenisini elimize alırız. Bugün bitmeden yarın başlar. Gelecek geri düşer. Bugün ileri fırlar. Kucaklaşırlar.
Az sonra 2013 üzerine bazı dilekleri okuyacaksınız. Yazanın hafızası ve gelecek duygusunda hiçbir arıza yok. Bozukluk zamanın kendisinde. Zaman hiçbir yerde eşit, homojen ve adil geçmez. Bütün sorunumuz aslında budur. Bir yere ve zamana bağlı olarak yaptığımız her şeyde bilinmeyen bir bozukluk vardır.

Evlilik

2013 ’de evlilik dileklerine girmeden 2012’in evliliklerine, bu yıl içinde insanların dilek-gerçekleşme oranlarına ve istatistiklerine bakmayı aslında çok isterdim. Böyle bir enstitü kurulmadığı ve kurulamayacağı için orta karar şahsi gözlemlerime dayanmak ve istemeden de olsa kuru sıkı atmak zorundayım. Mesela: “2012’de evlenmek, evlilik hayali kurmaktan daha kolaydı.” Nikah ve düğün salonları doldu taştı. Birinden ötekine savrulan davetlilerden biri olarak ben de bu hengameden kafamı kaldırıp kendi hayatıma bakamadım doğrusu. Evlenmeli miyim, evlenmeli miyiz hala bilmiyorum. Gözlemlerim sonucunda 2012'den destek alarak 2013 için bazı “evlilik paketleri” ortaya çıkardım.

Hiç evlenmemek

Mümkün. Daha çok evliliğin ne manaya geldiğini bilenler, o köprünün altından geçenler için... Ama başlığın olumsuzluğu sizi yanıltmasın. Kimileri futbol oynayamaz, ama top satın alabilir ve ayağıyla istediği kadar vurabilir. Evliliği de dar kriter ve önyargılardan, çevredeki gözler ve sözlerden soyutladıkça bu örnekte olduğu gibi daha rahat yaşanabilir her şey. Herkesin kendine göre bir çözümü, metodu olmalıdır. Değişmeyen sadece gelinlikler, damatlıklar, düğün listeleridir

Düşük Yoğunluklu Flört

İsterseniz birlikte yaşama deyin. Çiftler ayrı oldukça ve durdukça platonik mekanizma devreye girer ve aşk yoğunlaşır, evliliğe doğru eğilim giderek artar. 2012’i platonik engellerle geçiren çiftler için 2013  aharı çok uygun. Kapı eşiğinden her an birlikte, aynı yastığa doğru yönelebilirsiniz. Platon ruhundan uzak duranlar için birlikte yaşamanın sosyal formu olan evliliğin gerçek sınırları üzerine fikir tartışmalarında bulunmaları tavsiye edebilir. Zaten felsefe de en çok evlilikte bulunmaz mı?

Ön Balayı

Evlilik testlerine hiç inanmıyorum. Ölçülemeyen şeyleri ölçmenin adı test olmamalı. Bence test dışında üç soru yetebilir, niyet ve eğilimlerini anlamak için çiftin: Seni seviyorum, ama  bundan ne yapmak istiyorum? Seni biz için mi kendim için mi seviyorum? 10 yıl sonra gene seninle olmayı isteyecek miyim? Gene de kendimizi kandırmayalım... Bunlar sınav sorusu bile olsa bu sınavı vermek imkansız. Çünkü cevap anahtarı yok. Bu paket ise evliliğe doğru yürüyen ilişkiler için önemli bir haz durağı. İlgilenenler mutlaka denemeliler.

Seyahat

No man’s land

Türkçesi “kimsenin olmadığı-gitmediği yer”. Issız yer. Çorak ülke. Yani “bir yere gitmemek”... Seyahat etmekle bir yere gitmek arasındaki güçlü nüansı bu terim daha iyi anlatıyor aslında. Buradan 2013'te hiçbir yere gidilmemesini tavsiye ettiğimiz çıkarılmasın; işaret etmek istediğimiz sadece seyahat ve gitmek üzerine derin düşüncelere girmek. Genel turizm ve seyahat kalıpları gidilen destinasyonları paket turlara, otel ve eğlence yerlerine, gezi markalarına indirgeyebilir; ve de alternatif gezi kuruluşları da seyahati sadece bu indirgemelere karşı çıkmaya... Bu arada gitmeden yazılan gezi yazıları, masabaşında kültür egzersizleri, tekrarlanan konular, basmakalıp yorumlar ve sürekli coğrafya değiştiren trend’ler... Gittikleri, birkaç sezon kalıp üzerlerine çöktükleri yerleri bir başka trend uğruna hızla terk edip “no man’s land”e çeviren turizm politikalarını anlamak artık hiç zor değil. İddia ediyorum günün birinde bu sebepten yeryüzünde “gidilen” yer sayısı bilinen yer sayısından daha fazla olacak.

İstanbul’da Kalmak

2013 ’de İstanbul, Türkiye’nin 1/3 reel nüfusuna sahip olmasıyla en gözde destinasyonlardan biri olmayı sürdürecek. Ama bu üstünlük bir türlü İstanbul’a ironik olarak bakmamızı engellemiyor. Eminönü yarımadasına sıkıştırılmış, hatta hapsedilmiş yurtdışı turizm potansiyeliyle İstanbul dünyanın en beceriksiz turizm şehirlerinden. Bırakın markayı, gazoz kapağı bile olamıyor. Güzelim Boğaz kıyılarında milyarlarca dolar turizm geliri yurdum ekonomisini beklerken, sahiller Osmanlı ve Cumhuriyet döneminden kalma mirasyedilerin torunları ve çocukları tarafından mesken olarak zaptediliyor. Girişimcilik ruhunu uykuyla bağdaştırran ve atadan babaya rantiye geleneğine asla halel getirmeyen yeni kuşakların kulağına küpe olsun bu sözler. Ekonomik kalkınma mı? Bunu biraz da hepimizin aynı anda istemesi gerekmiyor mu?

Alacakaranlık Kuşağı Turları: Beyoğlu

Beyoğlu’na övgüler düzmek suya yazı yazmak gibidir. 365/24 bulanıktır suları. Ana cadde dışında (İstiklal) iç sokaklarda başka kentlerden ve kasabalardan parçalar yaşar. Canlı, derin ve uzun bir seyahat imkanı barındırır. Cenevizliler, Venedikliler, Levantenler, İtalyan, Fransız, Rumlar, Osmanlılar ve Musevilerin kurduğu bu tepelik semtte saatler asla aynı zamanı göstermez: Gitme vakti, kalkma vakti, bekleme vakti, unutma vakti, soğuma vakti... Olumsuz saatler. Olağanüstü yüzler kımpanyası. Seçilmişlerin mabedi... Sayıklama gibi görünse de Beyoğlu’nun hakkını en sonunda “şiirsel adalet” verecektir.

Yemek

Evde

Mutfaklar giderek daha fonksiyonel hale geliyor. Geriye zaman kalıyor. Ne için? Daha iyi yemel yemek, eğlenmek için. Evde yemek yemek, beslenmenin kesilmemesi bakımından en riskli faktör. Ana ve ikinci yemeklerden artakalanlar buzdolabına konulduktan sonra mutfağın atıştırma definelerine iç gıcıklayıcı bir yolculuk. Ve bu yolculuğun sonunda sürekli kanalları değiştirilen bir TV. Kumanda adeta direksiyon, gaz pedalı ve fren gibi olmuş.
Kırmızı düğme ve ışık. TV kapanır. Midede bir kazınma. Saat geceyarısını geçmiş. Gündüzleri yeterli gıda alınmadığı için uyuyamayan vücudun gece bekçisi açlığın karanlık yüzüyle de ilgilenmesini buyuruyor.

Dışarda

Restoranlarda, pub’larda, cafe ve fast food lokantalarda yemek için geçirilen zamanlar. Acaba oralarda tam olarak yemek yiyor muyuz? Besleniyor muyuz? Beslenme içgüdüsünü bir endüstri olarak kovalıyorlar. Adını saydığımız yemek mekanları da bu kovalamacaya evsahipliği yapıyor. Uygun lokanta seçimi... Günlük olarak pişirilen yemeklerin ya da hızlıca üretilen menülerin içinde bir sağa bir sola bakıp gene en çok sevilen -şüphesiz en az gastronomik ve sağlıklı olan- seçiliyor: Sosis tava, yoğurtlu İskender, su böreği, karides güveç, kalamar tava, tas kebabı, musakka ve daha neler neler...


Davetler

Yetişmek ayrı bir dert. Ama herkes için. O yüzden sorun yaşanmıyor. Davetlerde yemekten daha çok kaçırılan ve tehlikeli olan içkiler... Normalden daha hızlı tüketilen alkollü sıvılar atıştırmalarla yeterince desteklenmediğinden ortaya amacını aşan bir yemek modeli çıkıyor. Ama her gece davet mi var? Arada bir kaçamak dünyanın ruhunda var.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder