7 Aralık 2011 Çarşamba

Maria Metro 2


Babil Sabahı






"Babil’deki bütün erkekler gibi ben de genel valilik yaptım.'"
Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe



Sevgili Mateo Kolomb,
günlüğümün bazı sayfalarını size ayırdığımı hatırladım birden. Fakat bir kadının yazı yazmasıyla hiçbir ilgisi olmayan şu gündökümlerinde konu bir de bir erkeğin kadınlar karşısındaki hezeyan dolu dakikalarıysa, günlük bir düğün bahçesine dönüşüveriyor. Hep somurtan o ağızlar açılıyor ve masum olan her ne varsa bir kadın hayatında, açılmış, gülümseyen ağızlar olarak yere dökülüyor; bazen bir masa izliyor bu düşüşü, çünkü davetlilerin çekemediği şeyler var yükseltilerin üzerinde.
Bir kadının mutluluğunu anlayamazsınız. O ne zaman mutlu olur ve erkeğe mutlu gelir. Ama tabii, sözkonusu olan "şeytanın eviyse" bir kadın gövdesinden daha emin bir liman bulamazsınız.
Bütün o alıntıları sizin üzerinde çalıştığınız "Anatomist" adlı romandan almadığınızı nereden bilebilirim? Bir hekimin, hayatının soğan zarı haline gelmiş anatomik bellek ve içgüdüleri yaşadığı sürece eksik bir gövde olduğu aşikar değil midir?
İçimizi bilmeden yaşıyoruz, ama buna kesinlikle hekimler dahil edilemez. Bize derslerde öğretilmiş olan iç organ sahnelerini saymıyorum, hayır ve asla! Artık soluk almayan bir insanın, soğuk ve uzun masalar üzerinde kesilerek teşrih edilmesi ve bir tahnit ustası çalımıyla yeniden dikilerek ve içi doldurularak toprağın altına gizlenmişş sınırları belirsiz o dev çöplüğe gönderilmesi... Evet bütün bunlar, bütün bu kıyıcılıklar "içimizi görme ve bilme" sarhoşluğunun -bakın çılgınlık demiyorum, çünkü tıp kesinlikle çılgınlıktan öte bir şeydir- sayıklamaları sadece.
Kasıklarımda çıkan yaralara ilişkin raporunuzu okudum sonra. Beni sadece tahlil sonuçlarıyla başbaşa bırakmanız ne büyük bir incelik! Bu davranışın, doğru teşhis histerisi ve ilaçbilimiyle hastasını başbaşa bırakan genel tıbbın davranışlarıyla ne gibi çelişir yanları olabilir?
Sanırım hekimlik sizin esrarengiz meslek hayatlarınızın içinde sadece önemsiz bir renktir.

*

Maria, metalik meşin cilt kapaklı defterini kapadıktan sonra, bacaklarını saran şalı çekti ve yatak odasına giderek üzerine mevsimin serinlik uyarılarını dikkate alan, ama yine de cömertliğini hiçbir çıplaklık sınırından sakınmayan bir iç çamaşır takımı seçti kendine.
Yazmak üzere tekrar masaya oturduğunda kapının altında bir zarfın daha atıldığını gördü.
Bu kez şalını almadan, çıplak olarak yere eğildi ve zarfı aldı.
Metro şirketinin aylık faturasıydı bu. Üzerinde "Yalnız Topraklar İstasyonu, yolcu no SCNQ 7736-442231 BT yazıyordu. Son iki harf dışında Maria'nın en sevdiği rakam ve harf birleşmesiydi bu yolcu kodu. 442231, aynı zamanda 24 haneli sosyal güvenlik numarasının da altılı son parçasıydı.
Ama BT? BT de neydi? Son bir-iki aydır metro faturalarına eklenen bu iki harf onu çok rahatsız ediyordu. Bu ikisi sadece iki harften ibaret olamazdı.
Çıplaklığının farkına varmaksızın, çantasını arayıp buldu ve içinden Maria Metro'nun manyetik kart versiyonu olan bütün bilgilerinin bulunduğu, harcalamalarını yaptığı "citycard"ını çıkardı. Kapının yanındaki elektronik göze dokundu kartla; gözün altındaki prizmatik ekranda bilgiler yukardan aşağı akmaya başladı. Son satırların birindeki kırmızı değişiklik hattındaki yanıp sönen BT harfleri dikkatini çektiğinde, metro faturasındaki bilgi değişikliğinin nedenini anladı. Oturduğu bölgenin adında ani bir değişiklik yapılmıştı.
Ama bu kez neden sadece bölge adının baş harfleri yüklenmişti bilgi belleğine?
BT ne anlama geliyordu?


*

O cumartesi gecesi, uzun süren bir multi-pub ziyaretinden ve birkaç erkek dükkanından evine tekrar döndüğünde Pablo'nun kapının altından attığı şu mektubu buldu:

"Sevgili Maria,
Uzun süreli bir görev için yaşadığım şehirden ayrılıp senin yaşadığın bölgeye geliyorum. Oturduğun semtlerin etrafında bir yerde büyük bir yapı inşaatı görevi bu. Ama yapının nitelikleri ve özellikleri gizleniyor. Planlar, şifreli dosyalar içinde saklanıyor. Sadece dışarıya sızdırılan bölgenin adının başharfleri: BT.
Belki bu değişiklik senin de çevrende gözüne çarpmıştır.
Söylentilere göre BT'nin anlamı "Babylon Tower". Acaba bu adın, yapının nitelikleriyle bir ilişkisi olabilir mi? Bu soruyu senin fakültenin arşivlerinde belki de unutulmuş olan "Babylon, as a intransitive tower" adlı tezini hatırlayarak soruyorum.
Sevgiler. Pablo.


Ekho ile Narkissos


Ekho ile Narkissos


Halil Gökhan




“Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu aşka karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.”




Mitolojiye göre, dünya üzerinde birçok tanrı bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli doğa olaylarından ya da canlı-cansız varlıkların kontrolünden, davranışlarından sorumluydular. İnanışa göre bu tanrılar insan şeklindeydi ve insanlarla ilişki içine de girerlerdi. Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, tıpkı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. İşte narsisistik kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler. Başkalarının hakkına saygı göstermeden ve gerçeklerle bagdaşmasa bile daima kendilerini haklı göstererek ve o hedefi, gerekli emeği vermeden bile haketmiş sayarak en onde, en gözde ve tek olmak isterler.Kendilerini başkalarının yerine koyamaz ve başkalarini anlayamazlar.Sanki hersey sadece kendileri için vardır ve ne olursa olsun herşeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bagdaşmayan, başkalarinin zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadiklarinda öfkelerine hakim olamaz, saldırganlaşır ,çöker hatta ağır psikotik tablolara girerler. 


Narkissos ve Psikiyatri
Narsizm terimi ilk olarak Nacke tarafından psikiyatriye girmiştir. Bir taraftan kendine saygı kavramı gibi çok olumlu bir kavramın temelinde bulunduğu gibi, diğer taraftan da aşık olan ile olunanın tek bir kişide toplanması şeklinde tarif edebileceğimiz kişinin kendisine aşık olması gibi çok ağır psikopatolojik bir süreç olarak da karşımız çıkar. Bu iki uç arasında da pek çok psikopatolojik fenomenin etiopatojenisinde kendisini belli eder. Genellikle, narkissizmde, libidinal enerjinin büyük bir güç ile egoya oturmuş olmasına mukabil, libido enerjisinin etraftaki objelerde çok zayıf olması söz konusudur. Temel narsizm’de ego’daki bu güçlü libidinal enerjinin hayatın ilk günlerinden beri süregelmekte olmasına karşın; ikincil narsizmde libidonun dış objelere yönelmiş olduktan sonra bu objelerden geri çekilerek tekrar egonun hizmetine sunulmuş olduğunu görürüz. Narkissos, dağlarda tek başına dolaşan güzel bir delikanlıdır. Dağ perilerinden Ekho ona aşık olur, fakat bir türlü aşkını ifade etmesine imkan yoktur; Ekho hiçbir zaman kendisi konuşamaz; ancak, uzaktan, kendisi gözükmeden söylenenlerin son kelime veya hecesini tekrarlayabilirmiş. İşte böylesine umutsuz bir aşka tutulur Ekho. Narkissos arkadaşlarını ararken, “biri var mı burada” diye sorunca, Ekho da “burada” diye cevap verir. Bunun üzerine Narkissos da “gel” diye yanıtlar. Zavallı Ekho, umut ve sevgi içinde “gel” diyerek ortaya çıkar; fakat kendini beğenmiş Narkissos her halde Ekho’yu beğenmemiş olacak ki, pek yüz vermez ve çekip gider… Ekho kırgın, üzgün, umutsuz bir halde dağlardaki mağaralara sığınır. Ve oradan da, kendisini hiç göstermeden duyduğu sözlerin son kelime veya hecelerini hala tekrarlayıp durur… Ancak, bütün bu olup bitenleri öğrenen cezalandırma tanrıçası Nemesis, kalpsiz ve kendini beğenmiş Narkissos’u, bundan böyle kimseyi beğenip sevmemekle ve bütün aşkını yalnız kendisine yöneltmekle cezalandırır… Bir gün Karkissos dağlarda dolaşırken ağaç ve yeşillikler içinde kaybolmuş bir pınara rastlar; eğilip su içmek istediğinde suda gördüğü hayali beğenip ona hemen aşık olur; ne var ki beğendiği bu hayal kendisinden başkası değildir… Suda görüp aşık olduğu hayali elde etmek için eğildiğinde de suya düşüp boğulur. Haberi alan dağ nympha’ları güzel delikanlının cesedini bulup görmek isterler, fakat o güzel Narkissos’un cesedi yerine güzel bir çiçek bulurlar: Nergis… 


Freud ve Narkissos
Sigmund Freud narsizm kavramıyla çok geç bir döneminde ilgilenmiştir. Ondan önce bu kavram bir sapkınlık olarak ele alınıyordu. İnsan ruhu ve bedeni dışında bir aşk ve arzu nesnesi aramanın ötesinde özne kendi bedenini nesne olarak seçmesine dayanıyordu. Freud bu anlayışa yeni bir kavram getirerek onu gerekli bir insani itki olarak yorumladı. Freud narsizmi sapkınlıktan çok “ben”in zorunlu bir yapısı olarak yorumlarken insanın çocuklukta kendi bedenini cinsel itkilerinin bir nesnesi olarak Kabul edip oto-erotizme eriştiğini öne sürüyordu. 
Bu kavram ben’in ve hayatın itkilerine dahil olan bir dinamikten kaynaklanıyordu. Bu taban üzerine ideal kavramları ve daha tekil olmak üzere ideal Ben ve ben İdeal’i ortaya çıkıyordu. 




Narkissos ve Ayna
Narkissos’un suya yansıyan suretini görmesi ve kendine âşık olmasıyla birlikte portreler tarihi başlar. İnsanın kendi yüzüne hayran olması, ondan bir tane daha istemesi ve onu çoğaltmasıyla da aşılır. Saklanan yüzün gerçek değeri yüzün sahibinin kendini dondurulmuş bir zamanda hatırlamasıyla da artar. Böylelikle portre geleneği tamamlanır.
Resimlenen yüz, fotoğraf ve sinema tarihinin başlangıcına kadar insan portresinin monotip çehresini oluşturdu. Kral portreleri, soylu kadınların yüzleri, ressamların karanlık atölyelerindeki modellerin solgun bakışlı ve beklemekten sabrı taşmış, şaşkın, umutsuz yüzler... Hepsi de bu çehrenin hareketsiz, sabit unsurlarıydılar. 
Narkissos’un yüzü fotoğrafın icadıyla birlikte görüntü yankılarına boğuldu. Bir anlamda Narkissos, Ekho’ya kavuştu ve hiçbir kara sevdaya nasip olmayan bir yazgıyla portrelerin tarihinin sonunda birleştiler.
Ve durgun tanrıların dağı Olimpos “hareket”le yıkıldı. Hareket tanrıları dünyayı sardı. Dünyanın hareket etmesi, evrenin hareketlerinin keşfi Olimpos dağının kara bulutlarına şimşekleri yükledi. Ve mitolojinin tanrı sağanağı, hareketli bir evrenin kapısı olan bilinmezliğin ve kuşkunun selinde boğuldu. 
Tekerleklerin otomobil gövdelerini taşımasıyla, sinema da fotoğraf karelerini hızlandırdı. Portreler küçüldü, çünkü o zamana kadar resim sanatının çok önemsemediği kollar, bacaklar ve doğa resim çerçevesinin içine girmeye ve aynı anda aynı çerçevede binlerce resim birden yer almaya başladı. 
Bu ölümcül nokta resim sanatı için tarihsel ve evrimsel dönüm noktasıdır. Resmin yoğurduğu görüntü artık çoğaltılabilir ve sınırsız sayıda saklanabilir bir enstantane malzemesidir. Kadraj değersizleşmiştir, artık onun yerine görüntülerin hikâyesi ve yazınsal alandaki içeriğin görüntülü ve sesli aktarımı önlerde saf tutmaktadır.
Günümüz resim sanatını taşımaya çalışan kadraj, geometrinin bile çok uzağında kalmıştır. Çağdaş plastik sanatları tahakkümü altına alan yerleştirmeler, performanslar, happening ve video oyunları kadraj yerine figürsüzlüğü, figür yerine ise objeleri temel aldılar. Figür, portrenin en büyük eşlikçisiydi. Koruyucu ve kollayıcı. Onsuz olmayacak bir portre günümüzde artık sadece moda dergilerinde, fotoğraf stüdyolarının vesikalık arşivlerinde, düğün fotoğraflarında, 3. sayfa haberlerinde -flu olarak- ve zanaat sayılan vesikalıktan bakılarak yapılmış portrecilerin yağlı boya tablolarında, kartonlarında yaşıyor. Ve de kuaför salonlarında, daha gerçek olarak... kadınların makyajlı yüzlerinde. Yapılıyor ve bozuluyor. Eskiden tablolardan yüzler akmazdı. Şimdi daha gerçekçi olmak üzere yüzler pamuklarla, temizleyici solüsyonlar eşliğinde siliniyor. Temizlik sonrasında uykuya, gecenin ve evin karanlığına teslim edilmek üzere yüzler çıkıyor ortaya; sahibinin bile makyajdan daha az gördüğü... Bu yüzlerden ne okunabilir? Elden ele taşınan ve ötekinin yüzünü taşıyan fotoğrafın yarattığı benzeşme histerisi mi? Güzel bir kadın yüzü mü? Bakan yüzler mi? Silinen insan mı? Hiçbiri? Hepsi?..
Bunların cevapları da bir yüze bedel. Uygarlığın yüzü... İnsanın yüzünde bu yüzden dalgalanmalar, hatta kırılmalar bulmak mümkün. Makinaların, işletim sistemlerinin, mutfak robotlarının beklemeyi ve sabrı öldürdüğü, hayatı hızlandırdığı kırılmalar.
Yüzlerde, bütün gerilmelere rağmen oluşan çatlaklar bakmanın sonunu da habercisi.
Tanrı Zeus’un karısı Hera, Zeus’un su perilerinden biriyle birlikte olduğundan şüphelenip bir gün korulara indi. Hera’nın geldiğini duyan perilerden hepsi kaçıştı ve ortada bir tek Ekho kaldı. Ekho kendinden emindi, çünkü Narkissos’a âşıktı, bu yüzden kaçmamıştı. Hera, Zeus'un sevgilisi olsa olsa bu peridir, diye düşündü; sonra da dilden dile dolaşan haksızlığını kullanarak onu cezalandırdı. Ekho, konuşamayacaktı artık; kendinden önce kim konuştuysa onun son kelimesini tekrarlayacaktı. İlk kelimeleri söylemeyeceksin, diye buyuruyordu Hera. Bu ceza yüzünden Ekho, Narkissos’a olan aşkını tam olarak söyleyemedi. Ona ulaşamadı bir türlü. Narkissos konuşursa bile ancak söylediğinin son kelimesini tekrarlayabiliyordu. Narkissos kendinden kaçtıktan sonra mağaralara çekildi Ekho, dağlarda tek başına yaşamaya başladı. Hala da oralardadır. Kim yüksek sesle bir şey söylese, son kelimeyi tekrarlar.
Aynalar da yüzlerimizin Ekho’sudur. Narkissos aynadır. Sadece aynaya baktığımızda Narkissos ve Ekho’nun birleştiğini görürüz. Ses hep görüntüye âşıktır. Onun peşinden gider, kovalar. Görüntü ise kendi dilinde konuşamayan sesten habersiz, kendine âşıktır.


Narkissos’un Başkalaşımı
Salvador Dali 1937 yılında tamamladığı “Narkissos'un Başkalaşımı” tablosu Freud’a gore adına ben denilen sınırsız gerçekleştirmenin oynak isteğidir. Bu tabloda Narkissos’un kendi yansımasından çok kendi cinsel organı üzerine eğildiğini görüyoruz. Hiçbir ayna oradan yansıyanı taklit edemez. Narkissos burada kendisinin kim olduğuna dair bazı işaretleri aramaktan yorgun düşmüşe benzemektedir. Oysa ki tablonun sağ tarafındaki daha aydınlık mekanda sanatçının kendi isteği doğrultusunda yapılmış güçlü bir el ve ucundaki çiçek görülmektedir. Ama burada Narkissos’un başı bir yumurtaya dönüşmüştür. Canlı güçlerin yumurtasıdır bu. Tablonun sağında stratejilerin mekanı olan damalı bir alan görülürken solda ise cinsel haz uyandıran çıplak insanlar bulunmaktadır. Stefan Zweig’in isteği üzerine Freud, Londra’da Dali’yi evine “Narkissos’un Başkalaşımı” tablosuyla birlikte kabul ettiği bilinimektedir.  19 Temmuz 1938 günü gereçekleşen bu ziyaret sırasında tablo Freud üzerinde derin bir izlenim bırakmıştır. Ve izlenimin tanıklığı Freud’un Zweig’a yazdığı mektuplardan da anlaşılmaktadır: “Size dünkü ziyaret için çok teşekkür borçluyum aziz dostum. ‘Narkissos’un Başkalaşımı” surrealist resim içinde şimdiye kadar ‘kritik paranoyak’ bir metodla işlenmiş olduğunu söyleyeceğim ilk tablo.”
Dali’ye gore paranoya mantığın yaratıcı eyelemlerinin yarattığı halüsinasyona benzer bir exiled hareket etmektedir.  Dali tablosuna geri çekilerek bakıldığı zaman Narkissos’un yüzünün hipnotik bir exiled giderek kaybolduğunu öne sürmektedir.





HAYATIN ALTINI


HAYATIN ALTINI




Geçtim o demleri.
Eskiden çok araştırırdım. Kim ne demiş. Ne yapmış. İnsanların hayatlarını okuyarak vakit öldürürdüm. Vakit öldürürken hayatın bir cinayet olduğunu öğrendim.
Bir hikâyem yok. Bunu daha önce de söylemiştim. O zaman neden yazıyorum. Dört kelimelik cümlelerin konuştuğu kısa söylevler vermek için mi?
Bu oyunu hiç oynamadım.
İki tarafa da dört kelimelik cümleler kurma hakkı verilir.
Üç ya da beş tane söyleyen bir düğmesini çözer ya da ilikler.
Oyunu son oynadığımda yeni bir kural getirmiştim: Ağızda da bir düğme olacak.
Zengin cinayetleri partilerde olur.
Yoksullar kalmadı. İnanmıyorum buna. Zengin olmaya çalışan yoksul değildir artık. Madrid için yola çıktıysam Lizbon’da olamam ki.
Kibrit çöplerini düşünüyorum yağmur yağarken. Eskiden damlaları düşünürdüm ve yanmazdı sigaram. Islak dumanlar birbirine karışırdı.
Dört kibrit çöpüyle şunu söylemek istiyorum: Hayatın alevleri hiçbir yere gitmiyor. Durup kaldıkça üşüme nöbetleri birer altın para gibi bizden kaçacak.
Ağzımdaki düğmeyi kibritin alevinden ayıran geriye kalan üç çöp. Almadığım nefeslerin beni bekleyen mutsuz sonun kilise çan seslerine dönüşmesi gibi. Ne kadar az nefesim kalmışsa o kadar boğuk ve sağır olacak hayatım.
Beklemediğim bir son arıyorum. Eski bir haritadan gelsin ya da açmadığım bir kitaptan. Henüz yazılmamış da olabilir ama tanık bulunması önemli. Tanıksız bir hayatın ne anlamı var?
Gördüğüm renkler tanıklarımın yerine geçemez. Havayı içerek susuzluğuma son veremem.
Yaşadığıma tanık aramıyorum bunu soranları teselli etmek için bağırıyorum sadece.
Orada bir tanık var mı?
Buna ne zaman birisi yanıt verse çok geç kalınmış olduğunu fark ediyorum. Bütün saatleri yan yana dizselerdi gene de geç kalınırdı.
Ne tanık ne de soranlar gelir cenazelerime. Haftada ben birkaç kez ölürken, ölümlerim cenazelerimden daha çabukken, şahidin tutanağında ölümsüz olacağım yazılıyken, o vakit sorarım: Yaşadığıma tanık var mı?
Ne için uğraştım ben?
Kimse suçlamadı bile öldürdüğümde.
Çaldım, ayıplanmadım.
Annesini ayartıp seviştiğim kadın da ayıplamadı. Ki sadece boş vaktini çalmışım ve şimdi o dünya ahret karım.
Ve en sıcak saatinde günün, zemberek konuşmaya başladı, sadece sıkmaktan ve sıkıştırmaktan usanmıştı.
“Şehrin en ıssız meydanında durup, bir kadın orada beklemeye geldiğinde boşalmak istiyorum.”
Ağaçları aradım.
Kuytuları. Gerçeğin şiire saklandığı en alçak, namussuz anlarda.
Bir fahişe saklanmış gibi sanki şehrin duvağının içine: Para ve sperm aynı kartlardan şifre şifre akıyor.
Meydanda bir banka oturup ıssızlığı bozan kadının ayrık bacaklarını izliyorum. Bacakları geriliyor, zembereğin kullanma kılavuzuyla konuşursam “sıkışıyor”.
Dişi sanırdım zembereği. Bütün varlık nedeni kendi cinsini saklamakken ben onu inip kalkan bir göbek sanmışım.
Gece, kirli vantuzlarıyla lağım sisteminin demir kapaklarını öperken şehrin nüfus memuruyum. İki milyon beş yüz seksen iki bin kafa ve iki milyon beş yüz seksen iki bin bir göbek sayıyorum.
Bunlar sadece uyuyanların. Gözleri açık olanların göbekleri de açıkta.
Her gözde bir altın para. Ölümlülere bir.
Ölülere iki.
Hayatın altını, öncesinde ve sonrasında gözleri sayıyor.

6 Aralık 2011 Salı

Maria Metro


Maria Metro


AYNA, ANSİKLOPEDİ

“Uqbar’ın ortaya çıkışını bir aynayla bir ansiklopedinin bir araya gelmesine borçluyum.”
Jorge Luis Borges, Yolları Çatallanan Bahçe

Pablo,
beni metronun girişinde bu ilk kez bırakışın ve bu anı, yani senin beni evime taşıyan anıtın kapısındaki bu anı ölümsüzleştirmek için bu günlüğü yazıyorum. Yoksa niyetim bu isimsiz gecede evime senden bir şeyler taşımak değil.
Bir gün, yine senin beni bıraktığın gibi, gecenin geç saatlerinde evime dönüyordum ve sisler içinde kalmış şehrin tek metrosunun herhangi bir istasyonunda trenden yeni inmiştim. Bu acayip metro ve metro durağı, bir köprünün altından geçiyordu ve yolcularını köprünün güneyde kalan ayaklarına en uzak kalan mesafede bırakıyordu. Artık tamamıyla arabalara, kamyon ve otobüslere terkedilmiş bu şehri kalbinden tam ikiye ayıran metro -tabii ki kurucusu ve ilk işletmeceleri olan büyükbabalarıma ismini o vermişti-  duraklarını şehrin alelade ve özensiz yerlerinde seçiyordu. Hatta daha da ileriye giden son işletmeciler -onlara lastik tekerlek düşmanları da denilebilirdi- her allahın günü metro duraklarını değiştirmekle övünür olmuşlardı. Bu şu anlama geliyordu: Her gece evime dönerken nerede ineceğimi artık bilemez olmuştum ve kesinlikle küfretmiyordum, bir arabamın olmayışına. Çünkü bu şehirde –adını unutacaksınız ama şehrin adına Uqbar diyelim hadi- insanlar gece ile gündüz gibi olmasa da yağlı-yağsız gibi bir ayrım içinde “metrolular” ve “asfaltçılar” olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Şehrin göğünü kaplayan bulut bulamacının içinde bu basit  ayrımın meyvelerinden başka hiçbir şey yoktu: Yüzlerce metrelik tanıtım afişleri, batık zeplinler, kırılmış stadyum ışıklandırma direkleri, havada yüzen bilboard’lar, dev balonlar, gökdelen atıkları ve agnostik ışık efektleri...
Bu bulamaç altında bunalan ve terleyen bir şehrin tam ortasında geçen bir metrodan sözetmek zamanı durdurmakla neredeyse eş anlamlıydı Pablo. Sen beni evime bırakırken durdurmayı istediğim zamanın bu şehir tarafından her gece çalındığını düşünebiliyor musun? Ben, evime ne kadar uzaklıkta olduğunu hiç bilemeyeceğim keyfi bir istasyonda inerken her gece, şehir de aynı düzensizlikte altımızdan kayıp gidiyor her allahın günü... Ama lastik tekerlekler üzerinde, ama tabanlarımıza kadar batmış olduğumuz kara asfaltların tıraşsız yüzünde, ama teknoloji küresinin hediyesi olan bulut bulamacının altında, oflaya puflaya...
Işıklar çekiliyor ve evimin kapısını açacak olan müjdeciyi arıyorum, bacaklarıma yapışmış eteğin gizli bir cebinde. Bu sıkıştırılmış plastik anahtar selül de yüksek efor altındaki vücut sıcaklığıma dayanamayıp erimiş olmalı ki yara izleriyle dolu sağ omzumla ve her zamanki inceliğimle (?)  kapıya yükleniyorum ve bir hırsız gibi giriyorum evime. Her gece kapımı çalmak yerine, bir şeyler çalmak üzere, bir hırsız gibi Pablo.
Hep aynı yara izleri, sağ omzumda; eriyen ve yeniden yaptırılan ama yine eriyen anahtarların yokluğunda evimi bana açan sağ omzumda hep aynı yara izleri... ve giderek moraran derinin altında giderek kısalan omuz kemiği. Anatomideki adı bilinmediği için böyle çağırıyorum onu... omuz kemiği! Her gece bana evimi açtıkça kısalan kemik!
Plastik-file bir pike altında gecenin içine giden uyku dehlizine dalarken, metro yoluna devam ediyor Pablo!
İki bacağımı ayırdım ve her biri 107 santimetre uzunluğundaki bacaklarımın kökleri kalçalarımda toplanmasına rağmen iki tren rayı gibi paralel duruyorlar ve dölyatağımdan kopup gelen bir tren, şehrin sessizliğini derinleştiriyor; çünkü bu sessizlik –çığlık çığlık kararan bu şehirde- sadece metroya ait; şehrin içinde kıvrılarak sonsuz bir turu tamamlamadan yolcularıyla birlikte kaybolan metroya... Metro iki bacağımı ayırırken, ya da ben iki bacağımı ayırdığımda metro yeni bir istasyon daha seçiyor şehrin dölyatağında. Yaklaştığım her istasyon sanki bir rüya ve evime en yakın istasyona geldiğimde uykudan sıçrayarak uyanıyorum.
- Eureka İstasyonu!
Tren sarsılarak yoluna devam ederken bacaklarım kapanıyor ama hiçbir ağrı yok. Içimde bir metro taşıyorum, ama gözyaşlarım bir damla bile olsun akmıyor. Trenin sarsılması da bir rüya ve uykumda bağırıyorum:
- Yeni Topraklar İstasyonu! Rakım sıfır!
Oysa bilen bilir: Hiçbir tren yeni topraklara gitmez. Bir uyku kadar yalancıymış bu metro.

*
 Kapı gürültüyle açıldığında, kapı altından atılmış bir zarf buluyorum yerde. Zarfın içinde adıma düzenlenmiş bir fatura, bir reçete ve bir mektup. Mektup, Mateo Kolomb imzalı. Mateo benim eskiden tanıdığım bir kadın hekimi. Önceki meslekleri hayli karanlık olan ilginç bir kişilik. “Amor Veneris” adında hoş bir roman yazdığını biliyorum sadece. Bunlar dışında muayene için aldığım son randevuyu hatırlıyorum. Ama aradan aylar geçmiş ve tedavimin sonuç ve masraflarını bana bildiren bu zarfın içinde en az Mateo’nun geçmişi kadar karanlık bir mektup var.

“Sevgili Maria Metro,
Tetkikleriniz sonucunda kasıklarınızdaki ağrılar ve vajina içi ve dışında gelişen yaralarınız için ekteki reçeteyi size sunuyorum. Sonuçların bu kadar gecikmesinin bir nedeni de alınan örneklerin tahlillere anlaşılamayan nedenlerle geç yanıt vermesidir. Bana daha önce sözünü etmiş olduğunuz ve ısrarla okumamı salık verdiğiniz “Anatomist” isimli kitabı okudum. Bütün bilimsel dayanaklara göre söyleyebilirim ki ağrı ve yaralarınızın bu kitapta yazanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Ama sanki şu alıntı, şüpheci ruhlara dinginlik verici nitelikte, ne dersiniz?
‘Bazı metafizikçiler ve anatomistler ruhun, kadın bedeninin hangi bölgesinde bulunabileceğini araştırmışlardır. Ben size ruhun bedende bulunmadığını söylüyorum, ruh bedenin etrafında bir melek gibi kanat çırpmaktadır. Kadınlara gelince, onlarda da erkeklerinkine benzer bir ruh arayacak olursanız, onu ancak şeytanın evi olan kadın bedeninin içinde bulabilirsiniz. Evet şeytanın evi kadın bedeninin içinde, tam olarak da size şimdi sözünü edeceğim organın bulunduğu yerdedir. Eğer bu organın işleyişini açıklayabilirsek, en sonunda kadınların anlaşılmaz davranışlarının nedenini açıklamayı da başarabiliriz.’
Bu ansiklopedik sözlerin, ruhunuza tutulmuş bir ayna olmasını diliyorum Maria. Sevgiler.

Mateo Kolomb.”

(to be continued)

KISKANÇLIK


KISKANÇLIK


“Perdeyi örterek işe başlıyorum. Kâğıtta tam 7 hareket -ya da kendi deyimimle işlem- yazıyor:

-Perdeleri çek.
-Koltukları ört.
-Aynaları gizle.
-Kapıları kapat.
-Işıkları söndür.
-Her yer karanlık olsun.
-Onu görmesinler.”

Onu görmedikleri zaman hayat daha da kolaylaşıyor. O bir buhar bulutu gibi sımsıcak sarıyor içimi. İçine girince dünya nimetlerinden arınıp zevkin ta içine, tadına dalıyorum. Kaygan bir yolculuk sırasında her yanımı titreten o çıldırtıcı kenarlar...
Bir eşyadan söz eder gibi oluyorum. Ama maddi bir tutku, bağlılık değil bu. Onun bir eşya gibi olması, yaşamaması, bana dokunamaması, beni hissetmemesi beni asıl yaşatan ve ona bağlayan en büyük neden.
Ona hep yukarıdan bakıyorum. Bu zamanlarda beni görmüyor.
Tarif edilemeyene yaklaşmak tehlikelidir ama bu biraz da onun gibi olmak gibidir. Bu yüzden onunla aramızda hep belirli bir mesafe var. Bu, özlemi oluşturan ve aşkı nesneleştiren “platonik aralık”tan daha açık daha uzak bir şey.
Onu hatırlamak: Çok uzak bir fiil. Ben ona kelimelerden daha yakınım, anlamlardan daha açık ve ifadelerden daha tutarlı.
Bu çok yakın aşk, bu dipsiz uçurum beni yıkıyor. Beni ben yapan şeyin aynı zamanda beni mahveden (canıma okuyan) şey olması aşkı tutsaklık ve büyük acılar mertebesine ulaştırıyor.
Kıskançlıklarımı hep saklamayı tercih ettim. Kıskançlıklarımı belli etmenin başkalarına üzüntü vereceğini düşündüğümden yaptım bunu. Günün birinde gördüm ki kıskançlık ötekine doğrultulmuş bir silah ve yine de yaralar içindeyim. Her yerimden yaralanmışım. Bir kişisel eğitim cilvesi.
Bazıları için aşk ilişkisi yaralarla ilerler. Bu kanlı görüntü kara sevdanın kartografyasıdır onlar için ve benim asla yerim yoktur bu haritada. Onlarla aynı kıtada oturmam.
İtiraf ediyorum: Üzüntüler ve pişmanlıklar içinde kendimi kaybetmekten korkuyorum aslında. Ve bunun adına hep şöyle dedim sanki: Kendimi eğitmek ve yeteneklerimi geliştirmek. Kendimi eğiterek kıskançlıklarımdan kaçabileceğimi sandım.
Belki bu büyük bir yalandı. Aşkın doğasından kaynaklanan bir çürümeyi adlandıracak olursam şöyle diyebilirim: Her şeyin ve herkesin ilerlediğini sandığı bir dünyada hiçbir yere gitmeyen bir adım.
Kıskançlığın bir çürüme olduğunu düşünüyorum. Parçalara ayrılmanın, kabuklarından sıyrılmanın, yaralanmış iç kısmın açık havayla, mikroplarla, ruhun doğasıyla karşılaşmasının başlangıcı olarak...
Çürümekten neden kaçtığımı hepiniz anlarsınız. Ölümden kaçıyorum ve bir o kadar da kıskançlıktan. Öldüren kıskançlık yoktur; kıskançlık zaten öldürür. İçindeki müziği, yaşı, çocuğu, fahişeyi, avcıyı ve avı da...
Yerine hiçbir şey geçemiyor. Tedavisi yok. Buna karşılık madde ve eşya aşkını kıskançlıkla karıştıranlar içinse her zaman bir çıkış yolu ve kurtuluş var.
Yazmak ve yalan söylemek birbirlerinin kardeşi iki fiil. Sürekli reddettiğim ve kaçtığım bir şey hakkında yüksek perdeden sözler söylemek benim için o kadar imkânsız ki...

Duygusal eğitim dediğim zaman bir eşyadan söz eder gibi oluyorum. Ama maddi bir tutku, bağlılık değil bu. Onun bir eşya olması, yaşamaması, bana dokunamaması, beni hissetmemesi beni asıl yaşatan ve ona bağlayan en büyük neden.
Onun canlı olmaması, ölü olması. Beni ona bağlayan en büyük suç.

*

Benden kıskançlığın doğasına ilişkin büyük sözler bekliyorlar. Ondan kaçıyorum. Bundan daha büyük bir söz olabilir mi? Avından kaçan biri gibi davranmak isterdim ama burada av benim.
Büyük sözler yerine sesler. Büyük Sesler.
Dur gitme! Yapma! Sensiz ne yaparım!


5 Aralık 2011 Pazartesi

ONLARIN HEPSİNE ASLINDA YALAN SÖYLEMİŞ OLDUĞUMU ŞİMDİ ANLIYORUM


ONLARIN HEPSİNE ASLINDA YALAN SÖYLEMİŞ OLDUĞUMU ŞİMDİ ANLIYORUM

1.

2 Haziran 2000

Sevgili Melike,

Onların hepsine yalan söylemiş olduğumu şimdi anlıyorum. Hiçbirini gerçekten sevmemişim. Sadece seni sevmiş olduğumu anladığımda nasıl kızardım bir bilsen. Utandım kendimden.

2.

2 Haziran 2000

Sevgili Nesrin,

Onların hepsine yalan söylemiş olduğumu şimdi anlıyorum. Hiçbirini gerçekten sevmemişim. Sadece seni sevmiş olduğumu anladığımda nasıl kızardım bir bilsen. Utandım kendimden.

3.

2 Haziran 2000

Sevgili Feride,

Onların hepsine yalan söylemiş olduğumu şimdi anlıyorum. Hiçbirini gerçekten sevmemişim. Sadece seni sevmiş olduğumu anladığımda nasıl kızardım bir bilsen. Utandım kendimden.

4.

2 Haziran 2000

Sevgili C,

Onların hepsine yalan söylemiş olduğumu şimdi anlıyorum. Hiçbirini gerçekten sevmemişim. Sadece seni sevmiş olduğumu anladığımda nasıl kızardım bir bilsen. Utandım kendimden.

5.

2 Haziran 2000

Sevgili M,

Onların hepsine yalan söylemiş olduğumu şimdi anlıyorum. Hiçbirini gerçekten sevmemişim. Sadece seni sevmiş olduğumu anladığımda nasıl kızardım bir bilsen. Utandım kendimden.



DEVRİMSİZ BİR DEVRİMCİ: André Breton


DEVRİMSİZ BİR DEVRİMCİ: André Breton

I.

3 Ağustos 1914 günü Birinci Dünya Savaşı ilan edildiğinde André Breton, kendini savunacak geçici bir mevzi kazıvermişti avucuna: Arthur Rimbaud. Şaşkınlığı ve büyülenmişliği onu bu mevzinin gerisine daha da gömdü.
Paul Valéry ile tanışalı çok olmamıştı. Ertesi yıl Apollanaire’e ilk mektubunu yazdı. 1916 Temmuz’unda psikanaliz ile ciddi olarak uğraşmaya başladı. Savaş sırasında hastanelerde Vaché, Aragon gibi ortak yazgının cephelere sürüklediği ve yine bir başka ortak yazgıyı birlikte sürdüreceği kişilerle tanıştı. Aragon ile geceleri uzun uzun yüksek sesle Maldoror’un Şarkıları’nı okudular. İzin için cepheden dönüşlerde Reverdy ve Apollinaire ile tanıştı Breton. Ateşkese bir kaç gün kala Apollinaire’e son ziyaretini yaptı.
Savaş bir yandan her şeyi alt üst ederken Breton'un gözünde mantığın, bilincin, görece gerçekliğin ve daha birçok değerin ipini de çekmişti. Mutlak gerçekliğe ulaşmak için yalnızca kendi ipine sarılması gerektiğini anladı. Aragon, Soupault ve daha sonra Eluard’ı yanına katarak Littérature dergisini kurdu. Derginin ikinci sayısında Ulusal Kitaplık’a giderek kendi el yazısıyla temize çektiği, Lautréamont’un ilk cümlesinde yüzyılın şiirsel sızlanmalarını safsata olarak nitelediği Poésies-I’i yayımladı. Soupault ile birlikte bu arada otomatik yazıyı geliştirmeye başladı. Littérature'ün 13. sayısında, o sıralarda iyiden iyiye azıtmaya başlayan dadacılığın 28 manifestosunu bastı. Savaş ortasında, 20 yıl aradan sonra yazdığı La Jeune Parque ile Breton’u düş kırıklığına uğratmış olan Valéry, Gallimard’da ve gözleri artık iyi görmeyen Proust’un yanında ona iş buldu. 1920 yılının Haziran ayında otomatik yazının ilk çocuğu olan Les Champs Magnétiques yayınlandı. Klasik üslubun tersine, bu kez son sayfada Soupault ile birlikte bu kitabı, önceki yıl aşırı dozda uyuşturucu alarak intihar eden Jacques Vaché’ye adamışlardı.
Nerval’in kullandığı suparnaturaliste sözcüğü aslında Breton’un tek adayıydı. Ancak Apollinaire’in erken ölümünden olacak, onun bir yazısında geçen surréaliste sözcüğünü kullanmaya karar verdiler. Breton 1924 yılının Ekim ayı ortalarına doğru 1. Sürrealist Manifesto’yu yayımladı. Aralık ayında Naville ve Péret’nin yönetiminde La Révolution Surréaliste yayımlanmaya başladı. Bu derginin 4. sayısında Breton Sürrealizm ve Resim adlı incelemesinin ilk yazısını yayımladı. Bu dönemlerde çeşitli şair ve yazarları ti’ye alma, onlara hakaretler yağdırma eylemleri yoğundu. Komünist Parti’ye üye olduğu yıl, Valéry de bu kopuşların suskun olanından payını almıştı. 1930 yılının Ocak ayında, Breton’un daha önceleri hareketten çıkardığı birçok şair Leziz Bir Ceset adlı yergiyle ona karşılık verdiler. Haziran ayında Breton 2. Sürrealist Manifesto'yu yayımladı.
1935 yılında Paris’te kültürün savunulması üzerine bir kongreye katılan İlya Ehrenburg’u sürrealistlerin sövgücüsü olarak suçlayan Breton’a aynı kongrede söz hakkı tanınmaması karşısında, onun konuşmasını okuyan Eluard, sözlerini güçlükle dinletebilmişti. Kasım ayında Breton, Sürrealizmin Politik Durumu’nu yayımladı. Ertesi yıl Londra’da Uluslararası Sürrealizm Sergisi açıldı. 1938 yılı ortasında Breton, Meksika’da sürgünde bulunan Troçki’nin yanına gitti. Orada Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin adlı ortak manifestoya imza attı. Ertesi yıl patlak veren İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde üniforma altında Pascal’i, Lautréamont’u, Rimbaud’yu ve Tinin Görüngübilimi’ni okudu. 1941 yılının Eylül ayında Amerika’ya geçti. Savaştan sonra Paris’e döndü. 1952’de iki ay boyunca André Parinaud ile birlikte daha sonra kitaplaşacak olan radyo konuşmalarını yaptı. 1956’da solcu gazetecileri takibe alan polisleri protesto mitinginde söylev verdi. 1960 yılında Cezayir Savaşı sırasında Fransız askerlerinin çağrılara uymama hakkını savunan 121’ler bildirgesine imza attı. Ertesi yıl yeni sürrealist dergi La Bréche’ i yönetmey başladı. 1966 yılı başında başlayan akciğer hastalığı yıl boyunca sürdü ve 28 Eylül sabahı Lariboisiére Hastanesi’nde öldü.

Breton üzerine, bu birbirinden uzak referans, bilgi ve olayları otomatik serpiştirilmesinden sonra daha ne yazılabilir? Onun ilk başlarda bir büyücü çırağı olduğu... Savaş sırasında anarşist hayallerle düşüp kalkan biri; en çok borçlu olduğu kişinin eski dostu Jacques Vaché olduğunu itiraf eden olduğu... Çevresinde mefistolar arayan bir Faust olduğu... Hayatının sonuna kadar, ilk başta büyük kavgalarla, eylem ve kopuşlarla kurduğu devrimci bir hareketin; geniş halk zemini, ideolojik ve politik yaygınlık ve arka plana oturtulamayan bir hareketin devrimsiz devrimcisi olduğu ve bu kaleyi hayatının sonuna kadar hiç bir yola sapmadan savunduğu. Gerçek zihinsel terör ve anarşinin, Marx’ ın ve Rimbaud’ nun savları arasında bir yerde konakladığı.
1930 yılında, Dali’ nin 6*4’lük bir kağıda Breton için amblem olarak çizdiği desen, hem bir karıncayiyeni hem de ressamın 1929’da yaptığı Le Grand Masturbateur adlı tablosunu andırıyordu. Amblemin üzerindeki hayvan deseninin uzun diline André Breton Karıncayiyen yazmıştı Dali.
1988 yılının Mayıs ayında, ünlü La Pléiade dizisine Eluard’dan sonra ikinci olarak giren sürrealist unvanına erişti Breton. Dizinin bu kitabını yayına hazırlayan Marguerite Bonnet’ye göre karıncayiyen imgesi Breton’un temel şiir tutumunu ele veriyor. Bu imge aynı zamanda varlıklar ve şeyler karşısında bir bekleyişin de habercisi. Akıl, bir karınca yiyen gibi ağzı açık kaldıkça, varoluşun aydınlattığı bütün belirtiler, varlıklar ve şeyler karşısında uyarılmış bekleyişin kapısından içeri giriverecekler. Karıncayiyenin ağzına yuvarlanan sinekler, böcekler, karıncalar gibi.
Bu imgeyle, Breton’ un evren karşısındaki şiir tutumunun temel verileri de açıklanmış oluyor bir yerde: Bize ne gelirse gelsin, görkemli ve göz kamaştırıcı olan bekleyişin ta kendisi. Ya da “gelmeyen gelmez, esas olan bekleyiştir.” (L’Amour Fou).
Otomatik yazıyla dünya düzeninin yenilenmiş bir görüntüsünü yakalamaya çalışan Breton’un üstgerçekliğe tutunma çabasıyla derinleşen felsefi arka planlı hareketi, yüzyılın en büyük sanat hareketi olarak da kalmış görünse, gerçekte, dünyanın devrim tarihinde, içinde en çok soru işaretini barındıran ve bir o kadar da saydamlığa, yeni evrensel tutumlara yer bırakan bir devrim hareketi olarak yerini almıştır. Duyu tacirlerine, yurtsuz göçerlere, içe bakan gündöndülere düşen, bu hareketin geleceğine, hiçbir yere düşülmeyeceğini bile bile geleneksel bir tutum refleksiyle tutunmaktır.

II.

Marx için dünyayı dönüştürmek, Rimbaud içinse dünyayı değiştirmek olan iki parolayı bir bütün içinde eritmeye çalışan sürrealistlerin başında gelir André Breton. Kimi zaman hiç de umut vermeyen bu karşıtları birleştirme ve ruh-gövde zincirinin her iki ucunu bir arada tutma çabasını ondan daha iyi kimse canlı tutamadı. Belki bugün bile.
Yaşamı ve eylemi, bugün boşuna çırpınan bir çabayla çevriliyor André Breton’un. Yakın geçmişin bütün aykırı atılımlarının düş kırıklıklarında boğulduğu bu yıllarda Jean-Jacques Brochier’nin Breton önünde bir kez daha bu denli eğilmesinin bir anlamı yok muydu? Gerçi Brochier bunu, Breton’un La Pléiade’a girişinin anısına hazırlamış olan Magazine Littéraire’in özel bir sayısında, 1988’de yazıyordu. O günden bu yana Breton kuşkusuz, Julien Gracq’ ın deyişiyle “çağdaşlarından daha fazla olmak üzere düşünce dünyasını manyetik alana yeniden çevirme” katkısını sürdürdü.
Şiiri sadece ayrıcalıklı bir yazı türü olarak görmekle kalmayıp her şeyden önce yaşamı değiştirecek bir tavır ve tutum olarak ele aldı André Breton. Öyle ki bazı yol arkadaşları, devrimci kavgayı şiirin pratik görünüşlerinden biri olarak görme yolunda bir cesaret de buldular bu tavırda. Bu da karışıklıklara neden olmuyor değildi. Fakat Breton, kim bilir hangi noktaya kadar bu tavır-pratik karmaşıklığının mimarı olmadı mı? Zira, 1930’da yayımlanan ikinci manifestoda sözü geçen şiirsel eylemin en basit sürrealist eylem olarak açıklandığı anımsanırsa karmaşıklığın yarattığı bulanıklık giderilebilirdi. Sürrealist devrimin kurucuları, programı sivil savaş olarak adlandırılan resmi bir devrimci örgütü ayağa kaldırmak istiyorlardı. Öyle ki otuzlu yıllarda, Devrimin Hizmetinde Sürrealizm adlı dergi çevresinde toplananların ilk toplu etkinlikleri din, savaş ve sömürgeciliğe karşıydı. José Pierreéin de sözünü ettiği gibi “siyasi partiden çok üç-beş kişilik bir terörist grup oluşturma girişimi denilebilecek bir kalkışmanın sürekliliği gözardı edildiğinde sürrealizmden bir şey anlamak olanaksızlaşacaktır.”
Gerçekte André Breton otomatik yazıyı silah olarak kullanan “leziz ceset” lerle çarpışan, kolajı da deneyen bir doğrudan eylemin – buna şiirsel eylem de denebilir – elebaşısıdır.
Breton’un devrimci bir sanatı öngören sürrealizmin kuramcısı olması bugün ne anlama geliyor?
Eluard ve Aragon’ a kıyasla, her zaman seçkincilik adına açık beğeni sergilemiş olan André Breton, hiçbir zaman “popüler” bir şair olmadı. Ne bir özgürlük şiirinin çok bilinen şairi olarak kutsandı ne de “mutlu aşk” ların kollayıcısı olarak dillere düştü. Ülkemizde de şiir çevirisi bağlamında belirli bir Eluard, Aragon ve (Breton’ la nicel olarak aynı yazgıyı paylaşsa da Türkiye’ ye gelerek Garipçilerle görüşme fırsatı bulan şair olarak bilinir) Soupault sıralaması vardır. Sürrealizmin ilk dört atlısı ve ayağı sayabileceğimiz bu dörtlü için Türkçe’ de Breton dördüncü sırayı bile zor almaktadır. Bu elde olmayan başarısızlığı Breton’ un yapıtındaki seçkincilikte aramak doğrudur. 1917 yılının bir bahar günü, Apollinaire’in, Breton’u Soupault’ya takdimi ve “dost olmanız gerekir” sözüyle başlayan yolculuğun kilit adamının, kaçınılmaz dostlarının yapıtlarına ve geleceklerine karşın neden “popüler” şair olmadığı, Marguerite Bonnet’nin hazırladığı iki Breton cildi olarak La Pléiade dizisinde yatıyor.
Claudel’e göre, sürrealizmden bilmeyerek de olsa spermlerini esirgemeyen Lautréamont ve Rimbaud; Fransız şiirine söz otomanizmini yerleştiren Corbiére; mutlak başına buyrukluğuyla Germain Nouveau; en güzel bir kaç şiirinin tam ortasına bir tabancanın dönük olduğu Charles Cros; modern adı verilen şiirin tek gerçek habercisi Saint-Pol Roux; sembolist şiir ve sonrası arasındaki ilişkiyi ele veren Paul Valéry, Breton için, sembolist şiirden en iyi yanı çekip almak ve bu modernliğin düşçü biçimi olarak sunmak yolunda önemli etki noktalarıydı. Sürrealistler ve özellikle André Breton, yüzyıl sonu şiirini bir dikiş makinasıyla şemsiyenin karşı karşıya geldiği masaya yatırmışlardır. Masa üstündeki bu şaşırtıcı yüz yüzelik, Valéry’ ye göre şiirsel yaratının en temel unsurlarından biriydi.






4 Aralık 2011 Pazar

TÜRK EDEBİYATINDA PARİS YOLCULUĞU


Türk Edebiyatında Paris, Halil Gökhan-Timour Muhidine,
2000, Yapı Kredi Yayınları
TÜRK EDEBİYATINDA PARİS YOLCULUĞU

Halil Gökhan


Çağımızın Türk yazarının şehirlerle ilişkiler tarihi ve bu tarihin yazınsal deneyimleri, yirminci yüzyılın başkenti ile aynı yüzyılın Osmanlı başkenti arasında kurulan bir okulun oluşturduğu köprüde oturuyor. Yeni  Osmanlılar, Jön Türkler, Osmanlı aydınları ve Cumhuriyet yazarlarının çoğu Paris üzerine düşünmek yerine gitmeyi tercih etmek zorunda kaldılar. Tesadüflerden başı bozuk güncelere kadar, adına Abbas da denilen Paris yolcusundan Paris sevdasına akan toprak seyrelmesi ve çatlakları aslında, değişmenin, farklılaşmanın, çoğunluğun mekanı olan kente karşı duyulan gitme gereksiniminde uyanan bir beşikti. Cumhuriyet yazarının açık bir zorunluluk olarak algıladığı batılı sızma, özlemlerini oluşturan değerleri batılı olarak kabul etmesine yol açtı. Paris ise, kentlere, kenti sevmeye dayalı özlemlerin hep ortasında durdu.
Peki Paris yolculuğu, yazınsal bir deneyim okulu olmanın dışında nelerden oluşuyor? Ahmet Haşim bu soruyu sorduktan sonra tatlı bir havayla açıklıyor ten yanıt olanağını: Bakır rengi bulutlar, kalabalıklar, evler ve mağazalar değil, eşsiz Paris kadınını cıvıltısı ve yaydığı tarif edilemeyen koku.
Paris yolculuğunun bir yazınsal deneyimi içermesi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den  Nedim Gürsel’e kadar, kendi manzaramıza batıdan bakmayı öğrenmeyi ve bu karışık düzeyde bir parça da bir nostalji öğretimini kapsıyor. İlhan Berk’e “Yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz “  dedirten o dişi şehir, Ahmet Haşim’de o bilinen ‘delaleti’ çıkarıyor ortaya.
Paris, içinde yolculuğun bir yalnızlık okulu olduğu öğretiyi Paris Tesadüfleri’nde Ahmet Hamdi Tanpınar’a yazdırıyor. Tanpınar’a göre, Paris’te kendi manzaramız daha ilgi çekicidir. Gerçekse şudur: “Edebiyatımızın bugünkü manzarası, merkezi bilinmeyen bir vilayet manzarasıdır. Bundan kurtulmaya bakmalı. “
Peyami Safa’da Paris yolculuğu bir iç yaşantı olarak kabul görüyor. Paris’e yirmi dakika kala Peyami Safa’yı şehirden ayıran yirmi dakikanın onu bütün yolculuktan daha çok yoracağı kanısına ancak Paris’ten önce kurulan bir iç yaşantıdan varılabilir. Nitekim Safa bunu şöyle açıklıyor:
“On beş yaşımdan beri benim iç yaşantımın önemli bir bölümü Paris’te geçti. Bir kez bile ayağımı atmadığım bu kentin kıyısını bucağını bile az çok bilirim. Hayalen onun içinde çok yaşadım. Fakir ve daha beteri arkasız bir halk çocuğu olmanın belâsıyle kırıp sararak ve borçlanarak bu geziyi yapıncaya dek büyük Avrupa okulun eşiğine adımımı atmadığım halde, kitap dedikleri ucuz ve soylu kılavuzun onun kürsülerine güçüm ölçüsünde yaklaşmayı biraz başarmıştım.”

Ve her kentte birbirimizi yeniden buluyoruz

4 Ekim 1979’da, Paris’te seyir defterine koyduğu son cümle Nedim Gürsel’i birçok kente taşıyan Seine’in bulanık sularında yansıyor. Türk yazarının Tanzimat’tan Cumhuriyet dönemine kadarki bozbulanık Paris serüveni de kendini bir başka kentte yeniden bulma ile, sözcüklerle bir kentin yeniden inşası arasında bir yerde açıklanabilir. Fakat son söze yakın bir şeyi, Ahmet Haşim’in çok yakınında bir yerde Enis Batur söylüyor:

Bu şehir kadar hiçbir kadın heyecan vermedi bana.

Paris-İstanbul gelgit eksenine oturtabileceğimiz bu deneyimler okulunun yazınsal anlamda ilk penceresini aralayan Yirmisekiz Mehmet çelebi oldu. III. Ahmet devrinde, çocuk kral 15. Louis’ye tebrikname ve hediyelerle Fransa’ya fevkâlade bir elçinin gönderilmesine karar verilmesi üzerine rasgele biri olmadığı kanısını uyandıran ve orduda defterdarlık payesine erişmiş, ikinci murahhas olarak Osmanlı’yı Pasarofça görüşmelerinde temsil etmiş olan Yirmisekiz Mehmet çelebi görevlendirildi. Reşat Tarihi,bu seçimin odak noktasındaki kişiyi “ ..konuşma ve usûl taktiğine aşinâ ve ayrıca hıristiyan desiselerine vakıf “ biri olarak nitelendiriyordu.
Kırka yakın maiyeti ile birlikte deniz yoluyla Toulon limanına, oradan da Paris’e giden; şehirde mareşal ve bir alay askerle karşılanan Yirmisekiz Mehmet Çelebi, 1721 Mart’ı başından aynı yılın Temmuz ayına kadar süren bu Paris yolculuğunu canlı bir üslupla kitaplaştırdı ve bu kitap Türkçe ve Fransızca olmak üzere ayrı tarihlerde yayımlandı.
Yirmisekiz’in ardından Paris, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerinin bir kaçış şehri olarak 1867’de yeniden kurulur. Paris’e kaçan Ziya Paşa ve Namık Kemal buradan Londra’ya geçerler. Sadrazam Ali Paşa’nın ölümü üzerine affedilen Yeani Osmanlılar 1871’de yurda dönerler. Aynı yıl, bir Paris kılavuzu ve Paris’te yaşayan gazeteci Teodor Kasap’ın ilk el bilgileri ile Paris’e gitmeden yazılan bir roman ortaya çıkar: Paris’te Bir Türk. Romanın yazarı Ahmet Mithat, romanındaki gözlemlerini doğrulama olanağını ancak 1890’da bulabilir.
1904-1912 yıllarını Paris’te geçiren Yahya Kemal’in yaşadıkları bir şiir uyanışı ve siyasi özgürlük arasında kalmıştır:

Yaşamış olmayan bilir mi bunu:
Eski Paris’te bir ömür geçti
İdeal rüzgârlarıyle hür geçti.

Paristanbul, Timour Muhidine-Halil Gökhan
Editions Esprit des Péninsules, 2000, Paris
1939 yılının başında Paris’e giden Cahit   Sıtkı, aynı yıl içinde savaşın başlaması üzerine yurda geri dönmek zorunda kaldı. Hatta onun bombalar altında bisikletle Paris’ten ayrıldığı söylenir. 1 Şubat 1939 günü Ziya Osman’a yazdığı mektupta, Avrupa’yı yalnız kitaplarla, dergi resimleriyle tanımanın tanımak sayılmadığını yazarken, gelecek mektuplara konu kalasın diye, gözlemlerini döşek altı eder Cahit Sıtkı. Ne yazık ki bu döşeği kaldırmaya pek vakti kalmamıştır.
İkinci Dünya savaşı sonrasında Türk Edebiyatında Abbas Yolcu (1959), Hangi Batı (1972) başlıklı kitapları ve Zenciler Birbirine Benzemez (1954) romanıyla Attilâ İlhan, Paris yükünü çekenlerin başında gelmiştir. Attilâ İlhan yağmurun altında ıslanan bir öfkeyle Abbas Yolcu’nun sesini  Paris’ten duyurur. Yolculuk serüveni ve şehir arasına sıkışmış bir doğulu sestir bu:
“Anlı şanlı Paris! İhtiyar dünyanın ortası Paris! Kız oğlan kız! Apaş! Orospu! Komünist! De Gaulle’cü XXnci asırlı ve kahraman Paris! Ulaaaaan Paris!"
Demir Özlü, Ataol Behramoğlu ve  Nedim Gürsel de doksanlı yıllara kadar Paris yolculuğunun yükünü çekenlerin başında gelmektedir.
Nedim Gürsel’in Paris Yazıları 1995 yılında bir kitap altında toparlanmıştır. 1973-1994 dönemini kapsayan bu yazılar, hem güncel hem de kalıcı bir nabız alma çabasıyla dokunmuşlardır Paris’e ve çevrenine. Yazarın yaşadığı yirmi yılın gerçek ağırlığını yazıyla ödediği, üstüne bir de yeniden okuma borcu eklediği ve tarih gözetmeden konularına göre düzenlediği yazılardır bunlar. Nedim Gürsel bu yazılarda Paris’i yeniden inşa etmiştir.

Paris gerçek anlamıyla çoğuldur. Birçok Paris vardır. Edebiyatımızda Paris yolculuğu, yazarın büyük oranda yaşam kaynağı demek olan yalnızlık ve sürgün bağımlılığını belgelemesi bakımından bir hastalığa işaret eder. Gitmek ve gelmekle yakalanılan bu hastalık yazarı bağımlılığının yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlarken Paris yolunun tam ortasında durur.
Paris yolculuğu bir anlamda soyun ve köklerin bozulmadığı, ama başka topraklarda ne olduğunu araştıran ve hep geriye gelen bir bozkırdan çıkma ve geri gelme çabasının ortasıdır.


OĞLUMA... ŞAİR OLURSA


OĞLUMA... ŞAİR OLURSA


20. 01. 1996


tüm adları veriyorum sana
üstüne örtülenin buğday olduğu haberini
bu yüzden şimdi veriyorum çünkü adın yok daha
iki nokta arasındaki uzaklığı
sesli ile sessiz arasındaki açıklığı görmek uğruna
göz olabilecek bir ad için bütün adları

bilmek zorundasın
önceden hazırlanmış yaşam ve şiir yoktur

suyun
bulunmadığı zamanlarda açılmış bir kuyudan
düşen ufku,
senin gözlerinin seviyesinde
oturunca gök olan dörtgen kubbeyi veriyorum ad olarak


16. 02. 1996 (doğduğun gün)

şairler bu dünyadan yana olurlar
bir günde dört güneş ile örtünmeye hakları vardır
taş ve bulutla yıkanmaya

bu yüzden soluyorum senin şair gelişini
kolluyorum her yerde

her yere ayaklarını basıyorum
her yere ayaklarını koyuyorum



14. 03. 1996

bugün şiir olan şeyler nedir
göz, gökyüzünü okuyunca nereye çıkmalı
ya bir kitabın yüksekliği nedir
yazılanların sonundan aşağı bakınca

henüz artıklarla yürüyen
bir sokak görüyorum
herkesin konuşmadığı, ağzında kalan artıklarla

“bitmiş olan bir şey varsa”
“yeniden yol almalı”
“yine akşam”
“ateşler içinde”
“yara izidir yaşam”
“bir sürünün ortasıdır gece”


16 02 2001

PARİS KİTABI


PARİS KİTABI 

Paris’i yazmak daha çok resimsiz, fotoğrafsız kitaplarda mümkünmüş gibi geliyor bana. Sanki fotoğraflara - belki de Paris turizminin sıradanlaştırdığı görüntüler yüzünden -  Paris’in taşıdığı düşünsel yük sığmıyor; görüntüler Paris’i taşımıyor. Paris’in her bakımdan birçok imgeye taşındığını; üstelik birçok imgenin de metaforlar yardımıyla Paris’e yüklendiğini unutmamak gerek.
Nedim Gürsel’in Paris Kitabı Paris’i Yazmak olgusunu daha içtenlikli ve sıcak bir konuma sokuyor. Paris’in üzerine çevrilmiş bir yazarlar turizmi olduğu,
(Burada ‘turizm’i bir gezginlik pratiği olarak alıyorum) bu turizmden geriye, büyük oranda edebiyatın kapsamına giren bir yapıt toplamı bulunduğu apayrı bir gerçek. Bunun ötesinde Paris’i, edebiyatın ve düşünsel kıvraklığın izin verdiği ölçülerde keşfetmek, yazarlık serüveninin kentlere dönük yüzünde önemli bir çaba.
Nedim Gürsel, kişisel coğrafyasında bir keşif alanı olarak var ettiği Paris dünyasına neredeyse en açık yaklaşan dünya yazarlarından birisi. Yaşamınının büyük bölümünü geçirdiği Paris, onun yaşamsal konularının arasında adeta bir ikon durumunda. Kent ve kadın Nedim Gürsel’in yaşamının önemli gerçeklik ikonları arasında neredeyse birbirini sürükleyerek ilerleyen olgular. Nedim Gürsel, Paris deyince yirmi beş yıldır oturduğu kentten çok güzel Helen’i kaçırdığı için Troya Savaşı’na yol açan yakışıklı delikanlıyı düşünürken bile şehir Paris’in hamurunda çekici, güzel bir kadın gövdesinden izler buluyor. Hatta daha da öteye giderek, Boğazkesen’de İstanbul için yazdığını Paris için de tekrarlama cüretini gösteriyor:
“Kentin harcına bir kadın gövdesi karıştığından, iklimi yumuşak, suyu saydam, güneşi göz kamaştırıcı, ırmağı yeşildir. Özlemi ateşten daha yakıcıdır, vuslatı en derin uykudan daha tatlı. Ve yokluğu, paslı bir hançer gibi saplanır gövdeye. “
Bir şehirde kadınsı izler bulma çabası aslında o şehirde yaşayan ölümlü ama çok güzel kadınlar bulma çabasından asla uzak düşmüyor.
Paris Kitabı gerçekte Nedim Gürsel’in Paris’i olarak adlandırabileceğimiz bir kitap. Bu bakımdan bir kent monografisinden çok çağımız yazarının çok çehreli dünyasının sadece bir yüzünü oluşturan şehir-yazar ilişkisinin sonucu olarak bizimle buluşuyor. Mimarların, şehir planlamacılarının, belediyecilerin, postacıların ve memurların Paris’inde ortak yönler, daha doğrusu ortak ve anonim bir Paris bulmak üç aşağı beş yukarı mümkün. Ancak Nedim Gürsel’in Paris’i yapıların, çizimlerin, hizmetlerin, mektup adreslerinin ve mesailerin çok ötesinde bir yerde; örneğin Paris öykülerinde temel izlek olarak kullandığı ve tasarladığı nice kitabın yazıya dönüştüğü mekan olan Hôtel de Sens’ın avlusunda...
Paris kimindir?
Paris Kitabı bu soruya bir yanıt arama çabasının ortasında durmamasına karşın kendi varlık nedeninden ötürü yanıtlardan biri konumuna geliyor: Çoğul Paris. Paris çok değil, çoğuldur. Bir şehir bazen içinde birden çok kent barındırır. Şehir-kent ayrımının uçlarında durulduğunda, bir şehrin mekân boyutu dendiğinde kent adını aldığı; insanlarına (özellikle de kadınlarına) ve yaşama kültürüne girildiğinde şehir adına yerleştiği söylenecektir. Bu ayrımdan hareketle Nedim Gürsel’in şehri ve kenti Paris’tir. Paris onun için öyküleri, çatı odaları, üniversite kitaplıkları ve yazarlığın kendisi demektir. Kırk yıl önce sadece bir sözcükten ibaret olan Paris.
“Güzel Paris... Yalnızca bir başkent gibi değil, yabancı bir kadın gövdesi gibi hâlâ keşfedilmeyi bekleyen...”


3 Aralık 2011 Cumartesi

Çöl Sıcağında

Çöl Sıcağında


Yaz biterken ensemde korkunç bir sıcaklık hissediyorum hâlâ. Takvimlerde biter görünen yaz’ın havalara bakıldığında sürdüğünü görmek geri yürümekle eş anlamlı.
Yazları eriyen asfaltlarda biriken tekerlek izleri, kışın fren izlerinden daha fazla... Dünyanın her yerinde yazları bir çöl sıcağı kol gezerken, eriyen asfaltlar sürücülerin nefeslerini de emerek yeri bir kez daha havalandırıyor ve akşamların serinliğinde evinde birasını yudumlayanların kapısına bırakıyor.
Amerika’nın kırık bir cümlesinde Jean Baudrillard “otoyolun ve uzaklığın  büyüsünü, çölde buz gibi soğuk  alkolü ve hızı yeniden keşfetmeli” diye yazıyor. Alkolün yarattığı hız ile otoyol üzerinde tüketilen hızın birbirlerinden ne farkı var.
Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey –nesne, eşya, ev, yol, dağ- hareketsiz değil.
Her şey evrensel bir hız içinde dönüp duruyor. Her şey yer değiştiriyor.
Hele bir çöl sıcağında, ayak bileklerine biriken terlerin içinde durup kalınca bu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o anda insan hızı, yaşama direnci  ve mücadelesi duruyor; zamanın başına çökmüş olan aritmik düzen, hareketi soğutuyor. Ve çöl sıcağında soğuk bir biranın ilk yudumu gibi hareket ortaya çıkıyor, yalnız kalıyor ve otomobili bir hız ve hareket müzesi haline getiriyor.
Bir açık hava müzesi bu. Insanın değil, evrenin icadı olan hızı dünyanın her yerine götüren, seyredenin “seyredilen” olduğu hareketli bir müze.
Her müzenin içinde bulunan eşyaları yerinde tutan zamanın işaretleri şimdi birer yapıştırıcı maddeden ya da yer değiştirme nesnesinden oluşuyor.
Dünyayı anlamak için onun müzelerini ve kütüphanelerini gezmek yeterliydi bir zamanlar. Şimdi dünyanın kitapları ve anıtları, o bildiğimiz rafların ve anıtsal yapıların daha da yükseğinde ve derinlerinde. Dünyayı anlamak ve okumak için müze ve kütüphanelere gitmek yerine onları unutmak ve terk etmek yeterli.
Ama hareketin anıtsal bir özelliğe bu denli yakınlaşmasında etken olan unsur ne? Hele hele bir çöl sıcağında bir araba geçerken seyrettiğimiz “açık hava müzesinin” bize baktığını, ama aslında oradan Kristof Kolomb’un, Marco Polo’nun, hatta Ankona’lı Yakub’un da geçtiğini, onların bize hareketin içinden baktıklarını görebilir miyiz?
Çöl sıcakları buna izin verir mi?
Elbette çöl sıcağı ve hareket eden sıcak hava hareketin ve hızın bir müze olmasını engelleyemez. Çünkü bu iki terimin peşine takılanlar (seyahat tarihi, sanayi devrimi ve tekerleğin keşfi) gerçekte bizim peşimizdedir. Her şeyin devinim içinde olduğu bir dünyada unuttuğumuz bir ayrıntının peşinde kaybolmamız yerine hareket içinde olmanın çöl sıcağını takip etmemizi isterken tarihler, devrimler ve keşifler kitap raflarını iskeletlere ve anıtları mezarlıklara çeviren içgüdüye seslenmektedirler:
“Üzerinde yaşadığımız hiçbir şey hareketsiz değildir.”

CİNAYET


CİNAYET

Ortada, burnu toprağa saplanmış bir otomobilden başka hiçbir şey yoktu.
Bir de bu garip manzaranın az ötesinde ölmüş bir kadın vardı. Yapılan otopside kadının ne zaman öldüğü ya da öldürüldüğü asla tespit edilemedi.Kadının üzerinde hiçbir yara izi yoktu; iç organları ise tertemizdi; ne bir darbe, ne bir iç kanama, ne de bir kalp krizi izini ele verecek bir damar tıkanması. Kadın yerde bulunduğunda, mavi gözleri bulutlu gökyüzüne zamanı bilinmeyen bir cinayetin bakışlarını veriyordu sadece. Bu bakışlarda daha çok "hiçbir zaman" sözcükleri  okunuyordu. Ama bu yorum kayıtlara asla geçmedi.
Bu tuhaf cinayet kayıtlara geçtiğinde şu şüpheli cümleler kullanıldı:
"2 Kasım 2014 günü, Saxtia'nın 100 kilometre batısındaki bir kasabanın girişindeki geniş düzlükte toprağa bir metre kadar saplanmış bir otomobil bulundu. Bir kalem gibi saplanmış görünümü veren otomobilin önünde ve arkasında hiçbir ize rastlanmadı. Az ötede, yerde ölü olarak yatan sarışın ve mavi gözlü kadın dışında."
Anıtı bekleyen bir hizmetli. Ya da toprağa dikilen bu anıt-araba için kurban edilmiş genç bir kadın.
Ölü olarak bulunan kadın için ben bunları düşünüyordum. Ama bu yorumlarımı herkesten gizledim. Çünkü  benim için ölü bir kadın -hele ki bu kadın çok ve güzelse- hayatın sonu demekti. Sadece onun için değil... Belki ölenler için başka bir hayatın başlangıcını sunuyordur ölüm bize. Ama ölen bir kadın, hele hele burnu yere hiçbir iz bırakılmadan saplanmış bir arabanın ötesinde ölü olarak yatmakta olan bir kadın bütün tinsel sınırların da ötesinde zamanımızın renklerinin tanıyamayacağı bir işaret taşıyordu. İşte bu işareti hayatın sonu olarak adlandırıyordum ben.
Hiçbir kadın bu şekilde, hiçbir iz bırakmadan ölmezdi. Zira kadınlar yaşarken bile izlerin ve işaretlerin peşinde olmasalar bile bir iz ve işaret olarak zaten yaşarlar. Hiçbir kadın saydam değildir ve her kadın ayrı birer işarettir; gökyüzünde yalnız yaşayan ve yaşlanan yıldızlar gibi...
Raporuma son olarak şöyle yazdığımı hatırlıyorum:
"Burada Isabelle Labelle yatıyor. Gözleri son kez yeryüzünü gördüğünde üstüne doğru kanatlanmış gibi uçmakta olan bir otomobil geliyordu. Ama Isabelle arabayı tam olarak farketmemişti. O, kendisini doğduğu bu küçük kasabadan kurtaracak mavi Cadillac'ı bekliyordu. Kaderi ona bu garip kazayı hazırladığında bir güç, belki de birileri onun ölümünün bir anıt değeri taşıyacağını ve ölümünün sonsuz bir tören olacağını biliyordu. Otomobil yumuşak toprakta hazırlanmış mezarına doğru burun üstü ilerlerken Onu bir başka çukura itmek yerine dünyanın yüzünde gölgesiz bir lekeye doğru sürükledi. Bıraktığı yerde artık Isabelle yerine bir ağaç yatıyordu. Ölümsüzlüğün suladığı bir ağaç."
Ama bu raporu asla hiç kimseye teslim etmedim.
Ve hiç kimsenin aklına yere saplanmış arabanın plakasına bakmak gelmedi.

Kelebek Camı


Kelebek Camı

Araba bana çarptıktan sonra hızını kesmedi. Yolun sağından saatte 120 kilometre hızla yoluna devam etti; sanki ben onun çamurluğunu güneyden eserek kesen bir çöl rüzgarıymışım gibi...
Bu hoyrat davranışına aldırmıyorum onun. Çünkü şu sırada yattığım yerde kasabamı düşünüyorum; yaşadığım yeri. Doğduğum yer bir başka kasabaydı. Oraya ben beş yaşımdayken gelmiştik. Babam demiryollarında çalışıyordu ve tayini çıkmıştı.
Bu küçük kasabaya geldiğimizde ne çok ağlamıştım. Demiryolu konukevlerinde boş yer olmadığı için, kasabanın kuzeyinden geçen otoyolun üzerindeki bu boş ev tahsis edilmişti bize. Bahçesi neredeyse otoyola açılan bu evden dışarı çıkmama annem hemen hemen hiç izin vermezdi. En büyük korkusu, oradan geçen hızlı arabaların altında kalmamdı. Bu yüzden otoyolu pencereden izler, arka bahçedeki tavuklarla geçirirdim günlerimi.
Yıllar sonra o kasabaya yeniden döndüğümde otoyol daha da genişletilmişti. Gidişli gelişli tek şerit değişmemiş ama şeritlerin genişliği artırılmıştı.
Bir kadını görmek istiyordum o küçük şehirden. Yıllarca yazışmıştık, ama ne yüzünü tanıyor ne de adresini biliyordum. Sadece son mektubundan kısa bir alıntıda yazıldığı gibi:
“Evim otoyolu geçince karşına çıkacak iki sokaktan birinkede. Hangisi olduğunu sokakların önlerine gelince anlayacaksın. Ve  beni bulduğunda iyiki gelmişim bu kasabaya diyeceksin.”
Büyüdüğüm kasabaya geldiğimde o kadının gizemini (aslında bütün kadınların gizemini) unutmuş, çocukluğumun büyüsüne kaptırmıştım kendimi. Yalnız beni en çok şaşırtan kasabanın küçülmüş görüntüsüydü. Bu görüntü giderek beni rahatsız etmeye başladı ve en sonunda çocukluğumun aslında birçok demiryolu istasyonunda yaşamaktan öte bir şey olmadığını anlamıştım. Ama en ilginci, demiryolu kıyısında yaşamadığım tek yer burası, bu kasabaydı. Ve demirden olmayan bir yoldan duyduğum korkular bu kasabada başlamıştı.

*

Ona kızmadım. Şu an teybini sonuna kadar açmış ve benim için çok sevdiği hareketli bir parçayı dinliyor bile olsa kızmıyorum ona. Hatta kim olduğunu bile bilmiyorum.
Ona kızmadım çünkü sadece oradan geçiyordu. Duramazdı. Acelesi yoktu ama otoyollar durmak için yapılmamıştır.
Yıllar sonra bir kadının peşinden geldiğim bu kasabanın tam ortasında yolun karşısına geçerken benim gövdemi bulacağını bile bilmiyordu. Hareket devam etmeli, hareket sürmeli.
İçinden hiç şüphesiz benim nasıl biri olduğum sorusunu geçiriyor. Bunu asla bilemeyecek ki... Yolun kalanında onu istediği yere götürecek olan hareketin başka bir anlamı var artık: Ovayı onlarca kilometre boyunca kesen geniş otoyol üzerinde hiç durmamış olmak. Henüz bir önceki gün ooradan geçerken, bu otoyolda hiç durmamış olduğunun farkında değildi.
Şimdi bunu biliyor. Hiç durmadı, çünkü hareket devam etmeli. Bunu kimse engelleyemez.

*

Yerde yatarken göğsümde, çekirdekleri olgunlaşmamış bir günebakan çiçeği gibi tutuyorum onun kelebek camını.


DİKİZ AYNASI


DİKİZ AYNASI

Dikiz aynasına son kez baktığımı bilmiyordum.
Hatırladığım kızıl saçlı bir kadındı. Arabasından önce kızıl saçları dikkatimi çekmişti. Sanki "60 Saniye" filminden çıkmış bir sinema yıldızı gibi (ama kesinlikle Angelina Jolie'ye benzemiyordu; ondan daha da güzeldi) bendeki gizli kilidi açmak üzere üstüme üstüme geliyordu. Dikiz aynasında yüzü büyüyor ve bense bu yüzün gerçek ebatlarına kavuşacağı yüzümde bir nefese dönüşeceği yakın temas mesafesini bekliyordum.
Pek yakışıklı biri sayılmam. Üstelik arabaya kullanmaya geçen hafta başladım. Fakat direksiyona hayatımda ilk kez geçtiğim birkaç ay öncesinin o sıcak yaz gününde bu aygıtın aslında benim için yaratılmış olduğunu anlamıştım.
Yolların üstüme üstüme gelerek sonra ikiye ayrılması... Ağaçların boyunun uzadıktan sonra kulaklarımı yalayarak kaybolmaları... Bulutlarla yarışmak... Siper camına ansızın bir kuşun çarpması... Havanın, bazen bir sis bulutu şeklinde yarılması... Rüzgarın ıslığı...
Hepsi de beni bekliyormuş meğer, bu meşinle kaplı koltuğa oturduktan sonra.
Bazıları beni direksiyonda, siyah bir arabanın içinde gördüğünde sanki yıllardır, orada oturduğum gibi bir hisse kapıldığını söylüyordu. Bunlardan biri de sevgilimdi. Yani eski sevgilim. Bu arabayı çılgınlar gibi kullanmaya başladıktan sonra, onun bana yakışmadığını düşünmeye başlamıştım. Ve onun insanı delirten yavaşlığından kurtulmak o kadar da zor olmadı.
Dün gece bitirdim bu işi. O artık hayatımda yok. Öyle birini tanımıyorum. Tanıdığımı bile hatırlamıyorum hatta.
Kızıl saçlı kadının gözleri iyice büyümüştü dikiz aynasında. Sonbaharda eşine az rastlanan bu güneşli havada neden gözlük takmadığını merak ediyordum.
Fakat birden gözler kayboldu; ya kadının arabası çok yaklaştı ya da...
Dikiz aynasından başımı ayırıp arkama baktığımda ne kadını, ne kızıl saçlarını ne de arabasını göremedim.
Başımı bu kez hemen yola çevirdim. Beni hızla sollamış olabilirdi.
Fakat yirmi metre kadar önümde park etmiş bir kamyonun kasasının oluşturduğu karanlık bir tünelden başka bir şey yoktu.
Ve bu tünelin ucunda ışık yoktu.

Dikiz aynasına son kez baktığımı bilmiyordum. Son bir kez daha dikiz aynasına baktığımda kadının gülümsediğini gördüm.

2 Aralık 2011 Cuma

Kırklareli: Taşra için bir Yurt

Kırklareli: Taşra için bir Yurt

Halil Gökhan

Ayçiçek tarlaları, tahıl ormanları ve “meşe selleri” arasından... Şeytan Deresi’nin kenarından... Bulgar hududuna doğru... Çataklardan ve kuru dere yataklarından... En çok da taşların arasında birdenbire patlak veren Kaynarca Deresi’nin kıyısından; suyun kenarında hayat bulan köylerin rehberliğinde... Karahıdırlı Halil Bey’in kelimeleriyle “Gurbet adlı bir gül”ün yaprakları kadar geniş ve “garip” bir yer, yeryüzünde... Kırklareli..

Şampiyon Hersekli seyahat şirketinin O 403 otobüsünün sunduğu “asri zamanlar”ın klimatize atmosferi içinde; ama her zamanki gibi ayakta üç-beş yolcuyla birlikte Kavaklı’da duruyoruz. On yılı aşkın bir süredir Balkanların Türk göçmenlerine misafirhanelik vazifesini üstlenen Kavaklı korusunu aştıktan sonra, otoyolu çaprazlamasına kesen köy yolu üzerinde bir yolcuyu da aldıktan sonra Kırklareli’ne kalan 7-8 kilometrelik yol, bitişiyle birlikte dikine bir tablo gibi duruyor karşımda.
Hiçbir yerde, “bir bakışta” başlayan ve bu kadar uzun görünerek bu kadar kısa sürüp biten bir yol daha görmedim. Daha kilometreler var ama şimdiden yassı tepeler üzerinde beliriyor Kırklareli. Ya da 1368’te Osmanlıların eline geçtiği zamanki Bizans adıyla Saranta Ecclesia: Kırkkilise.

Otobüs, şose yol üzerinde son hızla giderken aklıma, dört yıl önce yazdığım bir yazının girişi geldi: “Taşra için bir yurt seçmem istenseydi bu yurdun adı Kırklareli olurdu.”
Bu bir kitap yazısıydı. Kitabın adı “Efsaneden Gerçeğe Kırklareli”ydi. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü bitirmiş olan yazar ve gazeteci Nazif Karaçam’ın kitabıydı bu. Nazif Karaçam, kendisini neredeyse tamamen Kırklareli’nin yazmaya ve yaşamaya adamış bir bilinçli, memleketine karşı vefalı bir kent adamı. Yazdığım yazı şöyle devam ediyordu: “Taşralılığın bir sürgünlük olarak yaşandığı ülkemde taşra sözcüğünü bu talihsizlik girdabından çekip alıyorum. Anakentlere ve uygarlık dolaşımlarına giden yollar üzerinde ‘köprükent’ olarak teslim ediyorum taşranın öbür adını.”

Antoine de Saint-Exupéry’nin “İnsanların Dünyası” adlı kitabından hatırlıyorum, yeryüzünde her yeri birbirine bağlarmış gibi görünen yolların, aslında kralların, iktidarların ve paranın yolları olduğu düşüncesini. Bunu okuduğumda ne kadar ürpermiştim. Yoksulluğun, açlığın ve sefaletin kol gezdiği topraklara hiçbir kral yolunun gitmediğini söyleyen Exupéry, tayyarenin bu adaletsizliğe karşı duran bir insanlık aracı olduğunu da eklemeden duramıyordu. Gelgelelim, sınırlar ve karayolları içine hapsolduğumuz bu ülkede, Kırklareli’ne doğru giderken de kralların açmış olduğu bir yolda ilerliyorduk, ama bu yolun bu kadar düz oluşunda topografyanın da büyük katkısı vardı. Üzerinde bulunduğumuz yol, bütün ovalarda, düzlük alanlarda olduğu gibi demiryoluna paralel olarak ilerliyordu.

Sarı taçyapraklar aralanınca çekirdeklerin yeşil zarları içine hapsolmuş yarı saydam bir çekirdek kozası ortaya çıkıyor. Asma yaprakları açıldığı zaman güneşin sıcaklığında olgunluğu bekleyen üzüm taneleri... Ama mısır fazla uğramıyor buralara; sebzeler de, meyvecilik de... Çünkü yeterince su yok... Su gibi, aşırı kentleşme de, aşırı nüfus da pek fazla uğramıyor Kırklareli’ne. İstanbul’dan başlayıp Çorlu, Lüleburgaz’dan geçerek Babaeski’ye uzanan ve Edirne’de sonlanan “medeniyeti ve 20. yüzyılın bütün nimetlerini taşıyıcı” E-5 karayolundan neredeyse kırk kilometre içeride kalan, nimetlerden uzakta, kendi nimetlerini kendi topraklarında kuran bir şehir. Kırklareli.

Otogarda bizi Ünal Başkur bekliyor. Bu kez misafir ve yabancı olduğumuzu hiç hissettirmeyen gülümsemesi ve yakınlığıyla duruyor, garajın ortasındaki küçük büfenin yanı başında. Ondan birer çay içmeyi ihmal etmiyoruz. Kırklareli’nde çay içmek ilk kez bu kadar değişik duygulara sürüklüyor beni. Bir yandan sıla özlemi içinde yanarken diğer yandan da kendi geleceğinin, hedeflerinin yolundaki ışığa gülümseyen bir hasret içinde kuru ve sıcak havayı içime çekiyorum. Diken tohumları ve saman kokusu, henüz ıslatılmış beton zeminden yükselen rutubet kokusuna karışıyor. Bu son koku, büyümekte hiç acele etmeyen; durağan bir zamanın içinde devinirken kalıcı dostluklara, kahve ve dükkân sohbetlerine, ev gezmelerine ve mahalle huzuruna her şeyin öncesinde önem veren Trakya tarzı şehirlerde, kasabalarda yoğun olarak rastlanan bir dinginliğin içine sinmiş bir kokudur. Ekseriyetle vefa taşır bu koku: İnsan sevgisi, yurt sevgisi, derin samimiyet, hatıralara saygı ve tabiat aşkı... İçine daldığınızda zamanınızı, çağınızı şaşırabilirsiniz.

İşte böyle bir şehrin merkezinde fazla beklemiyoruz. Çünkü fazla fazla zamanımız var. Her şey için. Merkez dediğimiz yer vilayet binaları, okullar, orduevi ve istasyona uzanan ağaçlı bir yoldan oluşan bir “centrum” karışımından ibaret. Mustafa Kemal’in şehre ilk ayak bastığı tren istasyonuna açılan Atatürk Bulvarı -halkın dilindeki adıyla İstasyon Caddesi- Atatürk Meydanı ve Atatürk Stadı isimleri, Kırklareli’nin cumhuriyetin simgesi bir şehir haline getiriyor hemen. Şehre buradan bakılınca, çok değil, 20-30 yıllık bir yerleşim yeri olduğu duygusuna kapılıyor insan. Fakat burası şehrin yeni ve modern meydanı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki zamanlarda vilayet binası bu meydana taşınmış ve Atatürk Meydanı zamanla şimdiki belirgin görüntüsünü kazanmış.

Araç değiştiriyoruz. Ve alanı hızla geçerek Kofçaz kasabasına kadar uzanan yola düşüyoruz. Devlet hastanesinin önünden geçiyoruz, ve sepetçiler mahallesinden. Kısa  süre içinde şehir bitiyor; bütün Trakya illeri gibi. Anlaşılmaz biçimde beliriverir Trakya’da kasabalar, şehirler. Bir bozkır topoğrafyasında, ama meşe ormanlarının giderek modernleşen insanın elinde tahıl havzalarına dönüşmesiyle  sadece verimliliğini sunan topraklar... Hava fazlasıyla sıcak, ama rutubetten uzak bir atmosfer hâkim yol boyunca, Topçular Köyü’ne yaklaşırken yüzümüzü yalayan rüzgâr serinletici bir etki yaratıyor otomobilin içinde. Buğdaylar çoktan sararmış, günebakanlar başlarını dikmişler ve yol kenarındaki tarlaların sarı örtüsü sıcak havanın etkisiyle yalpalanıyor.

Havada, sanki “yedi krallık yerde nam ve şan sahibi” olmuş Sarı Saltuk’un sesi var. Ölümünden sonra kırk yerde makam ve yedi yerde mezarı bulunduğu var sayılan Sarı Saltuk’un Trakya ve Balkanlar’da 13. asırda kurduğu ve Hacı Bektaş Veli geleneklerine bağlı Türk derviş tekkelerinin nefesleri duyuluyor. Bu ses ve nefeslere karışırken Topçu Baba türbesinin önünde duruyoruz. Başı örtülü kadınlar, küçük çocuklar, alçak damlı bir evden oluşan türbenin küçük kapısı önünde sıra durmuşlar. Türbenin içine ayakkabılarını çıkararak girenler getirdikleri hediyeleri bırakıyorlar, secdeye varıp dualar içindeki dudaklarını yatırın yeşil kumaşına değdiriyorlar. Çoğunun yakarak bıraktığı mumlar, türbenin içini aydınlatan tek insan eli ışığı meydana getiriyor.

Her yıl Topçular Köyü’nde yapılan ve Trakya’dan, İstanbul’dan ve Kırklareli civarından gelen binlerce insanın katıldığı Topçu Baba kurban törenlerinin yapıldığı gün gelmişim Kırklareli’ne. Tesadüf. Aynı gün, 12 yıldır Kırklareli’nde düzenlenen Sabahattin Ali Kültür Günleri etkinliklerinin de sondan bir önceki günü aynı zamanda... Çağdaş olmasalar da iki halk evliyası, inançların ve modernizmin Türkiye’sinde, aynı gün içinde buluşabiliyor ve halkı etkilemeyi, hatıralarını yaşatmayı başarıyorlar. Bu ilginç kesişmeye sanırım çok az yerde rastlanabilir.

Binlerce kişi, bir çatağın dere yatağına doğru inen tepenin yamaçlarına oturmuş. Getirdikleri çıkınları ve yer bezlerini yaymışlar. Bir traktörün kasasından imal edilmiş otantik sahnede, İstanbul’dan gelmiş bir ozan türküsünü söylüyor. Kazanlar kaynıyor. Yamaçlara oturmuş insanlar da öyle... Meşe ağaçlarından bir palamut düşse yere değmeyecek sanki. Görevliler, ellerinde kovalar herkese yemek dağıtıyor. Öte yanda Topçu Baba’da bütünleşmiş inancın uğruna kesilen kurban etleri dinsel bir ayin ortamında yeniliyor. Ağaçlar arasında giderek ağırlaşan ve yoğunlaşan havanın içinde tuhaf bir şey dikkatimi çekiyor. Görünürde herkes konuşuyor, türküler söyleniyor, oyunlar oynanıyor, kazanlardan buharlar yükseliyor, çocuklar koşuşuyor; ama sanki büyük bir sessizlik bulutu dolaşıyor ortalıkta. İnançların buluştuğu bu kutsal orman çanağında sesler akis bulmuyor, sadece kalpler konuşuyor; ve cümle hüzünlerin, kötülüklerin çiçekleri uzak duruyor.

Mitolojilerde şarap tanrısı Bakhus'a tahsis edilmiş yerler olarak ifade edilen; Bulgaristan, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul ile çevrili olan Kırklareli'nin topraklarının yarısına yakını dağlık. Yıldız Dağları (Istrancalar) ilin kuzeydoğusunda yer alan en büyük yükseltiler. Ilıman bir iklim kuşağı altındaki bitki örtüsünün çoğunluğunu ormanlar oluşturuyor. Topraklarının yarısına yakını tarım arazisi. Türkiye'de kalkınmış iller arasında onuncu sırada olan Kırklareli en zengin iller arasında ise beşinci. Kırklareli geçmişte önemli bir bağ memleketiymiş. Bu iş daha çok azınlıklar tarafından yapılırmış. Geçmişte düzenlenen bağ bozumu şenlikleri döneminde yörede yüksek bir şarap kültürü hâkimmiş. Yüzyıllar öncesinden gelen bu kültür, günümüze kadar gelen bilgi ve ilgisizliğin neticesinde o eski görkemini ve şöhretini yitirmiş. Üzümün, şarabın ve bağcılığın açık bir uygarlık göstergesi olduğu gerçeği karşısında bu kültürün Kırklareli adına sadece hatıralarda kalan bir miras olduğu da tartışılmaz bir tespit olarak kalıyor.

Cumhuriyet dönemine kadar Kırklareli’nin adı Kırkkilise olarak kalmış. Şehrin peşini hiçbir zaman bırakmayan “Kırklar” mastarının etimolojisinde yörede hüküm seren çeşişti uygarlık ve kültürlerin birbirleri ardına “kırk” mitosunu zenginleştiren olaylara ve efsanelere sahne oluşu yatıyor. Konstantinus döneminde Hıristiyanlığın resmi din olması ve serbest bırakılması sonucunda Kırklareli bir piskoposluk merkezi haline gelmiş ve burada bir dindarlar birliği oluşmuş. Bu nedenle kilise yapımına hız verilmiş. Roma valileri de keşişler için manastırlar yaptırmaya başlamışlar. Bu bölges, o devirde Hıristiyan azizlerin gidip geldiği, tarikatların birbirleriyle mücadele ettikleri yermiş.

Kırklareli'nde Mayıs ayının ilk günlerinde kutlanan Hıdrellez bayramı yerine yapılan Kakava kutlamalarına 16. yüzyılda başlanmış. Kakava'nın anlamı Tencere Bayramı demek. Bu bayram genellikle Şeytan Deresi kıyısında kutlanıyor ve Kakava Ateşi yakılıyor. Bu ateşin yakılmasından bir gün önce, kırlardan toplanan kırk bir çeşit ot ve yüzük, düğme gibi şeyler, içinde su bulunan toprak çömleğe konuyor. Bu çömlek geceden, bir gül ağacı veya fidanın dibine bırakılıyor. Hıdrellez sabahı erkenden gül fidanı dibindeki bu toprak çömlek alınıyor; içindeki su ile yüzler yıkanıyor. Sonra çömleğin başına geçmiş bulunan bir genç kız, diğer kızların söyledikleri manilerle niyet küpünden, niyetleri çekmeye başlıyor. Küpten niyet çekmek hüner isteyen bir iş. Çünkü niyetten çıkan her mani çekilen kişi için bir talih, bir haber, geleceğe dair bir bilgi değerini taşıyor.

“Güzelliğin sevgilim
  Bulunmaz Hint’te Çin’de
  Hele bir eşin yoktur
  Kırkkilise içinde.”

“Edirne eyaletine vergi veren başlıca sancaktır. Bayındır köyleri vardır. Kalesi yoktur. Şehrin dört tarafında karataşlık, kırmızı topraklı bağ ve bahçeleri var ki, insan içinde kaybolur. Şehir kat kat kiremit örtülü, bayındır, yüksek saraylarla süslü sevimli bir kasabadır. Halkı zevk sahibidir. Yirmi bin kadar bağı vardır. Sulu üzümler olur. İçkisi, pekmezi gayet güzeldir.”

Yukarıdaki satırların yazarı Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sine göre Türk Halk kültürü kahramanlarının en şenlikli siması “mir-i sahib-kelam” Karagöz Kırklareli'lidir. Çelebi’ye göre, Karagöz, İstanbul tekfuru Konstantin’in saisi (habercisi) idi. Edirne yakınlarındaki Kırklareli’nde söz sahibi ve ayyar-ı cihan idi. Ve adına Sofyozlu Bali Çelebi derlerdi. Bu bilgilerden de anlaşıldığı üzere Karagöz, bir Osmanlı romanı olmasına karşın devlet nazarında itibarlı birisidir.

Kırklareli otogarının hemen çıkışında, küçük bir parkın ortasında  yükselen bronz Karagöz anıtının önünden geçiyorum. Karagöz’ün kambur siluetine gizlice göz kırptıktan sonra yutkunuyorum. Boğazımda birikmiş olan dibek kahvesinin acı tad yoğunluğu biraz daha azalıyor. Kendi kendime “iyi ki üzerine su içmemişim” derken, İkizler pasajının dibindeki, Ali Şeref Saka’nın işlettiği kahvehaneyi hatırlıyorum. Az önce oradan son bir Kırklareli gezintisi için çıkmıştım. Ali Şeref’in kahvesi ve kahvehanesi Salah Birsel’in “Kahveler” kitabına giremedi ama çoktan gönlümdeki kahve kitabında yerini aldı. Hem de üç kuşaktır babadan oğula, ondan da toruna geçen dibek de Lüleburgazlı Aşık Hasan’ın deyişiyle “manada arife irfan” bir mevki kazanıyor aynı yerde.

Belki kim bilir ne zaman gelirim, diye İstasyon Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Caddenin sonuna, istasyona kadar varmadan, şöyle kısa bir tur. Kırklarelilerin doğup, büyüyüp yaşlandıkları bu ağaçlar altındaki açık hava beşiğinde...