30 Kasım 2011 Çarşamba

Melek Zamanı


Melek Zamanı

Dün gece sabaha karşı, odamın duvarı olduğunu bildiğim bir beyazlığa bakarken birdenbire onu gördüm.
Bir yerden geliyordu.
Henüz gün ağarmamıştı. Geceden boyadığım sözler kurumamıştı.
Astığım çamaşırlar nemliydi ve gözlerim nemliydi. O yoktu.
Gitmişti.
Dağlar, denizler ağlıyordu.
Sesimi duymayan kalmadı. O duyamazdı. O çok uzaklara gitti.
Birdenbire o boş beyazlıkta, gündüzleri duvarım geceleri yalnızlığım olduğunu söyleyen beyazlığa bakarken onu gördüm.
İnce bir boynu vardı.
Çok yaşamış genç bir boyun. Kemikli zarif bir burun.
İnsanı andıran, kanatsız bir meleği, yeryüzüne düşmüş bir kadını andıran ince gövdesiyle çok yaşamış genç bir kadın.

En çok kaybolduğumuzda susarız.
Suskunluğunu buna veriyordum. Kesik kesik soluk alıyordu ve incinmişe kırılmışa benziyordu.
Bütün algılarımla onun bir melek olduğunu, ama asla içimizden herhangi birisi için gelmiş gönderilmiş bir melek olmadığını biliyordum.

Ve o meleğe ben ilk başta korkularımı verdim.
İçi acıyordu belli, bir melek gibi durmuyordu, ama hepsini kabul etti.
Kaygılarımı verdim. Nefretlerimi,  hüzünlerimi, geçmişimdeki bütün kötü olayları…
Hepsini kabul etti. İtiraz etmedi.

Ve ben o meleğe her şeyi anlattım.
Ben anlatırken gözlerinde anlatmadığım şeylerin geçtiğini gördüm.
Söylemediğim şeyleri görüyordu ben konuşurken.
İçinde çırpındığı dikenli telleri görmezden gelerek anlatıyordum. Her yeri kanıyordu; ama o bir başkasının yarası için şifalı ot arayan bir merhemci gibi davranıyordu. Kanlar içindeydi ve başkalarının yaralarını sarıyordu.

Ve ben o meleğe sordum:
“Olmayan şeyleri neden ararız?”
- Olmadıklarını kabul edemeyiz.

Ve ben o meleğe sordum:
“Benim yanıma neden geldin?”
- Sen beni arıyordun.

Ve ben o meleğe dedim:
“Seni aramadım, çağırdım; çünkü O, çok uzaklara gitti. Ne yapacağım?”
-  Aradığın benim. Hiç kimse uzaklara gitmedi.

Duraksadım bu sözler üzerine. Kendime bile tanıklık yapamam ben. Kaldı ki bir melekten ne yapacağımı öğreneceğim.
Herkese yardım taşıyordu. Bir  ruhun içinden bütün bedenlere; bir bedensizliğin içinden bütün ruhlara, aynı anda, eşit ve adil.
Herkesin yarasını sarıyordu ve ben ona sitem ediyordum; neden ben değil amacın? Neden benimle, sadece benim yaralarımla ilgilenmiyorsun? Sen benim meleğimsin.

Herkesin yardımına koşuyordu. Özellikle  istemeyenlerin ve görmeyenlerin. Körlere su veriyordu, yaşlılara umut ve yeni doğanlara nefes.
Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Bir kelebeğin aksak uçuşu, suyun kaçak akışı, rüzgârın zoraki fısıldaması, gönüllülerin gönülsüz çalışması, okun ters topuğa saplanışı…
Hepsini “olmadan” önce görüyor ve düzeltiyordu.
Ve   bunları  yaparken ellerinde sadece bir taş parçası ve bir iki dal vardı. Ve biraz da defne yaprağı…
Onun bensiz yolculuğuna tanık oldukça cevap bulamadığım sorularımı unutuyor ve yeni sorular buluyordum: “Hayatı kim başlattı? Sonsuzluğu kim buldu? Dünyanın inşasını kim bitirdi? Savaşları kim kaybetti? İnsan neden öldü?”
Bu soruları sormak cevap bulamamaktan daha da yakıcıydı.
Beni görmediğini düşünmek bile istemiyordum.
Belli ki benim zamanım gelmemişti. Beklemeliydim.
Muhtaçken bile bir bilge mi olmam gerekiyordu?

Ve sonra O’nun o olduğunu anladım. Susarak. Uzaktan bakarak. Anlayarak.
Ona bakmak yeryüzünün bütün dağlarına götürüp getiriyordu beni. Çöllerine.  Susuz  vadilere, sel havzalarına, kasırgalara, toprağın bilinmediği ağır şehirlere.
Ona bir türlü bakmaktan başka bir türlü bakmaya geçerek arındım. Hiçbir şey yapmadı bana. Çağırmadım. Çağırmadan gelmedi.
Devamlı onu gözleyerek iyileşen ve umut vaat eden bir hasta gibiydim.
Tedavisi yarıda kalmış insanlığın gıpta ettiği. Açlık içindeki kıtalara günün birinde gideceğini bilerek, düşünmeyi unutmuş ve ahlakını kaybetmiş ülkelerde günün birinde olacağını görmezden gelerek baktım baktım ona.
Ve bütün hayatı ve geçmişi bir mektuba çeviren sözleri o sırada söyledim:
-Seni görmeyi öğrendim, senin gözlerinle toprağa ve yüzlere bakmayı… Ve seni istemeyi. Sen olmayan bir bedende bile seni bulmayı…

geçen yaz




geçen yaz



bana göre

biri gibi olmak, hiç olmamaktır
yazın sıcağı altında kıyıları anlamak istiyorum
birine yaklaştığım sırada kıyı uzuyor
buzdan giysiler içinde soğuyorum, deniz yükseliyor


ona göre

zaman zaman aynada yükselmek gerekir, ki anlayabilelim kıyılar bir ayna tutmuş mu geçen ayak izlerine; yoksa sorusuz kalırdık ve ne kötü olurdu bir düşünsene; bir şehre giriyorsun, şehri at üstünde görüyorsun, çünkü bir şehre şehir üslubuyla girmek hiç girmemektir


bana göre

geçen yaz, bana göre kayıp bir zamandır
orada benden hiçbir şey bulamıyorsam şimdi
neden kaybedeyim elimdekileri, neden yaşadığımı anlıyorsam bugün
söyle bana nasıl yardım etmeli yazın ortasında bana güneş
gibi görünene

ona göre

mimari, heykel, takılar, seramik, cam işleri, çok sayıda sikke, madeni eşyalar


bana göre

uygarlık, müze koleksiyonu, uzun bir egemenlik dönemi,
arkaiğin mimarisi, geç kalmış oryantalizan
o kadar çok şey sayabilirim ki
çünkü senin hakkında konuşurken saymanın çok kolay bir yönteminden yararlanıyorum
bir müzede söylüyorsun bunları ama başlangıcı görmüyorsun
sadece toprak işgalidir ölünce gömülmek


ona göre

yakılmayı isterdin demek, ki sözlerinden bu çıkıyor ama bir kemik mezarında aramak istemezdim senin izlerini, sanırım ikna etmeliyim sendeki ölü gömülmek istemeyen bedeni


bana göre

geçen yaz bende bir şey eksikti
onu arıyorum bulunca döneceğim yerime ama kuşkuluyum
elimdeki zaman yeterli mi
sunulan programa göre bana vakit kalmıyor
bir saniye daha kazanmak için çocukluğumu verirdim
büyürken birçok çocukluğum oldu bu yüzden
cömertliğim karşısında bana bir çocukluk kalacağına eminim


ona göre

yazık ki çok harf, çok kelime toplamda çok söz etmiyor, zaten biliyoruz hanidir çok sözün de bir şey etmediğini; bak, gelip geçenler o kadar çok söz söylemişler ki, onlardan geriye, her kelimenin yararsızca yağma edildiğini görmenin sızısından başka bir şey kalmamış;
buna alışmalısın...


bana göre

geçen yaz şunu öğrettin bana:
elimdeki sözlük hiçbir şey öğretmiyor
bütün kitapların dönüp dolaştığı bir kitap
bütün kitaplıkların içine aldığı bir haz ürünü
bense bir taş parçasıyım; bunu nasıl anlatabilirim dilsiz sayfalara
o sayfalarda, kötüsü, bildiğim kelimeler bildiğim kelimelerle açıklanmış.

10 Temmuz 1998, İstanbul

29 Kasım 2011 Salı

DUŞ


DUŞ

Suyu sana anlatamam.
O kadar ılık ve sarmalayıcı, dinlendiriciydi ki. Sanki bir yolculuğa çıkmıştım ve ayaklarımın altında sadece kumlar vardı. Nereye gideceğimi bilmeyen kumlarda dakikalarca dünyanın sırlarının beni yıkadığını hayal ettim.
Sabunlu sular bedenimden aktı, onu tavaf edercesine. Bu gizemli ibadetin tek tanığı duvarlardı. Kumlardan yapılan duvarlar.
Sular birden kayboldu. Yerini kum taneleri aldı. Susuz, ama ıslak… Kuru, ama yakmayan. Tenimde gıcırdamayan, vücudumun karanlıklarına saklanmayan ve beni aşındırmayan.
Altında kumların oynadığı betonlar üzerinde sörf yapan ayaklarıma sanki denge iletemiyordu bedenim. Ayaklarımla yerçekimiyle savaşan denge mefhumu arasında bir kopukluk baş göstermişti.
Kaç kere ayaklarım kayıp yere düştüysem kumlar beni o kadar havaya fırlattı.
Bu dans aşağı yukarı birkaç dakika sürdü, ama bu esnada sanki dünya da birkaç kez kurulup yıkılmıştır.
Son birkaç damlada birkaç okyanusun tuzunu ve kumunu yuttum. Susuzluğum çıldırmıştı, bütün gezegenlerdeki sıvı halindeki suları, metanı, kuvarsı ve elması yutmak ve yeniden altın halkalara çevirmek istiyordum. Suyun simyacısıydım ben.

Uyandığımda sular içindeydim. Evimi su basmıştı. Bir kuyu sanki ziyarete gelmişti beni ve evde bulamayınca not bırakmıştı kapının altından. Çeşmeleri açık bırakmıştım, ama ana vanayı bir türlü kapatamamıştım. Çeşmelerimi açık bıraktığımı unutmamın nedeni vücudumu basan terlerdi.
Tenimin hiçbir uykusunun çeşmesi yok. Rüyalarımın çeşmesi uyanıklığım.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dr. Orhan & Mr. Pamuk



Dr. Orhan & Mr. Pamuk

HALİL GÖKHAN

Türk kültürü ve dili adına Nobel edebiyat ödülünün kendisine verildiğini ve siyasi olmadığını açıklayan yazar Orhan Pamuk, ödülün açıklanışından 48 gün sonra ülkesine dönüyordu. Bu 48 gün içinde bir Türk yazarının Nobel Edebiyat ödülünü kazanması sonrasında  katranla şeker aynı kâsede buluşmuştu ülkemizde. Ortaya iki kaşık çıkmıştı bu kâsenin başında:
-Yazarımızın tepki gördüğü sosyal-siyasi kesimlere karşı olduğu için mesafe gözetmeden ona sahip çıkanlar.
-Yazarımıza karşı çıkan hatırı sayılır bir siyasi-sosyal kalabalık.

Oysa ortada bulunmasa da yazarımızın başarısına naif olarak, bir İtalyan bir İngiliz bir Alman gibi sevinebilecek bir topluluğun oluşmaması üzücüydü. Bu gerçekten bir yazar olarak beni üzen en önemli konuydu. (Acaba AB vatandaşları, yıllar önce bir kenara ittikleri ulusallıklarının Nobel’le ödüllendirilişine hala sevinirler mi? O başka bir konu…)
Avrupa’nın kültürel işitme sorunları yüzünden –ve Avrupa duy sesimizi nidalarımıza rağmen- bizi duymadığı son elli yılın sonunda bu Nobel gerçekten de sağırlığa kurban edildi.
TÜYAP Kitap Fuarı 25. yılını doldururken yazar-eleştirmen Doğan Hızlan’ı onurlandırırken belki yıldırım hızıyla karar alıp 25 yıl "özel" ödülünü Nobelli yazarımıza verebilirdi. Fuar tam anlamıyla Nobel’siz geçmişti ve kimsenin aklına onu bu ulusal ve tek şenlik sırasında kutlamak gelmedi.
Dönüşüne bir hafta kala yazar Orhan Pamuk, New York’ta Hürriyet gazetesine verdiği röportajda kıskanıldığı için dünyanın en prestijli edebiyat ödülünü kazanmanın sevincini yaşayamadığını belirtiyor ve ekliyordu: “Nobel ödülü de beni siyasi sorulardan kurtaramadı.”
Yazar, Aralık ayının başında Stockholm’de vereceği Nobel söylevinde zaten sahip olduğu edebiyat kriterlerine ve dünyanın edebi görünüşüne eminiz ki bol bol değinecekti. Böyle yaptığı takdirde bunun nedeninin aldığı ödülün siyasi yanının çok sıklıkla vurgulanması ve edebi kişiliğinin altının çizilmediği konusundaki kişisel eleştirisiydi. Daha önce siyasi kişilikleriyle de bu ödülü aldığı düşünülen Necib Mahfuz, Nadine Gordimer, Günter Grass gibi yazarlardan farklı olarak yazarımızın dış görünüşten bakıldığında bile hemen yakalanan belirgin özelliği, edebiyat ve siyaset konularında zaman ve zeminlere uygun davranmasıydı. Nobel’in ona verilmesinde de bunun çok büyük payı olduğunu düşünebiliriz. Deyim yerindeyse Mr. Pamuk tam bir konjonktür yazarı. (bkz. Orhan Pamuk Yabancı Bir Yazar , Hikmet Zahir)
Edebiyatın, toplumların siyasi sorunlarını, yani toplumun kendi insanına bakış açısını bütün çıplaklığıyla, güdümsüzce ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdı olduğu düşüncesinden hareketle edebiyattan topluma doğru giden mecburi tek bir istikametten ve kimyasal bir tepkimeden söz edebiliriz. Konjonktür yazarlığı da tam olarak burada ortaya çıkarken, işi siyasetten edebiyata yürütmeye ve ordaki rantları devşirmeye yönelik bir eylemi, edebiyat-siyaset istikameti perdesi altında ifa ediyor. Nobel ödülleri tarihine baktığımızda, Avrupa’nın kültürel kimliğinin konjonktürel açmazlarında tıkama ve açma görevi gören kimi yazarlara böylesi “nominasyonlar tevdi” edilmektedir. Bu durumda Mr. Pamuk’un da iddiamızda olduğu gibi konjonktür yazarı olup olmadığı belki de 20-30 yıla kadar nihayetlenen bir zaman dilimi içinde kesinleşecektir.
Nobel ödülünün 12 Ekim 2006 tarihinde malum tarihle aynı zamanda açıklanmasındaki talihsizliğin tamiri Mr. Pamuk’a bu ödülün verilişin karşısında olan heterojen kalabalığa karşı olmaktan başka bir nedenleri olmadığı halde yazarımızın yanında kayıtsız şartsız bulunanların özeleştirisiz tutumlarında yatmamaktadır. Kaldı ki bu kör fanatizm yüzünden yazarımızın Türkiye’ye dönüşü 48 gün sonra vuku bulmakta olup, onların sempatik taraftarlıkları bile yazarımıza daha önce bu ödülü alışını Türk kültürü ve dilinin vatanı olan Türkiye’de zamanında kutlamasını engellemiştir.
Siyasetin edebiyatı kontrol etmeye çalıştığı –tıpkı Sovyetler Birliği’nin bilinen dönemlerinde olduğu gibi- yeni bir hayalet devrin tam ortasında Nobel Edebiyat Ödülü mevcudiyetinin gerekliliklerini en üst perdeden yeniden yerine getirmiştir. Edebiyat, Nobel gibi ödüller sayesinde toplumun “ak ve kara” günlerinde belleklerimize kazınmaya devam edecektir.

27 Kasım 2011 Pazar

Nadja: Kapı gibi çarpan kadın


Nadja: Kapı gibi çarpan kadın

HALİL GÖKHAN

Her şeye rağmen André Breton ve sürrealizm 'oriental' dünyamız içinde yabancı kalmayı sürdürüyor. Her şeye rağmen, diyorum, çünkü her ikisi için de son elli yıl içinde, Türk edebiyatının elit çevrelerince bir hayli giriş denemesi yapıldı ve modernizm çerçevesi içinde gayet başarılı sunuşlar gerçekleştirildi. Bu yabancılık, sürrealizmin yazınsal üretim biçimleri üzerinde sesli ve eylemli olarak düşünülmemesinden kaynaklanmıyor; aksine, sürrealizmin edebiyatta sadece 'genel kültür' düzeyinde algılanırken sanatta ise bir dünya görüşünü paylaşmanın çok uzağında 'formel' olarak yansıtılmasından ileri geliyor.
Breton'un 'Nadja'sının az önce adını andığımız sunuşlar içinde apayrı bir yeri var elbette. Bütün eleştirmenlerin aksine en çağdaş Fransız eleştirisi, 'Nadja'nın 'romandan başka her şey' olduğunda birleşiyor.
Etkisini sürekli hissettiriyor
'Nadja'nın Türkçedeki macerası da Nadja'nın macerasına az çok benziyor. Gerçi Dost Kitabevi'nde yeni baskının çıkmasına kadar uzunca bir süre 'ortalıktan' kaybolmuştu 'Nadja' ama kayıplar âlemindeki bu seyahati onun efsaneleşmesinin önüne geçemedi.
'Nadja' her şeyden önce sadece sürrealizmin ve André Breton'un değil, 20. yüzyıın başyapıtlarından biri. Bunu söylememizdeki en büyük etken ise, sürrealist hareketin ve yapıtın artık elli yıldır akademilerin önemli bir konusu olmasına, yani soğumasına rağmen 'Nadja'nın yapıt düzleminde kendi etkisini giderek daha fazla hissettirmesi ve sıcaklığını sürdürmesi... Bunu 'Nadja'nın Breton'un en çok okunan ve bilinen kitabı olduğunu belirterek de pekiştirebiliriz.
André Breton'un 4 Ekim 1926 günü kasvetli geçen bir öğleden sonranın son demlerinde Lafayette sokağında "birdenbire, karşı yönden gelen, çok yoksulca giyinmiş genç bir kadını" henüz on adım ötedeyken görmesiyle kitabın henüz 57. sayfasında canlanan Nadja'nın bu gecikmiş haliyle bir roman kahramanı olamayacağı apaçık; ne var ki Breton'un bu sayfadan sonra 12 Ekim 1926 gününe ve daha sonrasına kadar sürdürdüğü bölümlerde yarattığı tuhaf resimli roman tarzı 'Nadja'yı 'Nadja' yapan en önemli yazınsal tutum. Daha da açacak olursak yazarın Lafayette sokağında karşılaştığı yoksul kadının, 1926 yılında sürrealizmin papası konumunda olan ve en az Marx ve Rimbaud kadar dünyayı değiştirmekten söz eden André Breton'a verebileceği sadece aşktı ve "önemi yok. Aşktı sadece, benim bildiğim anlamdaki aşktı -gizemli, mümkün olmayan, biricik, akıllara durgunluk veren, kuşku götürmeyen aşk-, yani, ancak her türlü deneyde olabildiği kadar kadarıyla aşk, burada mucizenin gerçekleşmesine olanak tanımış olan aşk," diyordu, onun sunduklarının düzeyinde olmadığını düşünen Breton.
Breton'da aşk kavramını adeta 'patlatan' ve bu kavramın kelimelerle saçılmasına yol açan mucize-kadın Nadja sadece romanesk güzelliği ile değil düşünen ve sorgulayan çehresiyle de yazarı hayretler içinde bırakır. Fakat bunun dışında 'var olmayı bilen' Nadja zamanı da umursamayan, ağzından çıkan boş sözcüklerle Breton'un önem verdikleri arasında bir ayrım yapmayan bir kadındır. Nadja'nın gönül eğlenceleri yazarı çileden çıkarır çıkarmasına, ancak belli ki André Breton kurtuluşu, bu hoppalıklara kendini kitabın yazarı ve anlatıcısı konumuyla cevap vererek direnmekte bulur.
Tanışmalarından iki gün sonra Breton'un iki kitabını satın alarak ve okuyarak gelir Nadja. O 6 Ekim günü Nadja basit cümlelerle bazı bibliyografyalara taş çıkartır. 10 Ekim günü Breton'a olağanüstü buyruğunu verir: "André? André?... benimle ilgili bir roman yazmalısın. (...) Bir şey kalmalı bizden..." Aynı gün ihtiyar bir kadın Nadja'ya bir kartvizit verir. Ertesi gün kartvizitteki adrese Paul Eluard gider. Kimse yoktur. 12 Ekim günü Breton'un kafasındaki tek soru Max Ernst'in Nadja'nın bir portresini yapıp yapmayacağına dairdir.
Son günlerden birinde Breton sorar: "Kimdi gerçek Nadja?" Gönül eğlendiren Nadja mı, yoksa esinli ve esinlettiren, tek gerçek deneyimi sokak olan ve "sonsuz bir hülyaya atılmış her insanoğlunun sorgulamak istediğinde elinin altında olan Nadja mı?"
Karşı konulmaz çağrı
Onu defalarca görmek Breton'daki Nadja düşüncesine berraklık kazandırır ve onun ifadesi hafifler, özgünleşir ve derinleşir. André Breton en sonunda ondan kalan birkaç cümleden başka bir şey hatırlamak istemez:
"Soluğumun tükenişiyle birlikte sizinki başlıyor." "Eğer isteseydiniz sizin için bir hiç olurdum ya da sadece bir iz." "Düşünceleri ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamalı."
Nadja, André Breton ile karşılaşmadan önce hiç resim yapmamıştır. Onun yanında 18 Kasım 1926 günü yaptığı 'Aşıklar Çiçeği' resmi Breton'a her ikisinin simgesel bir portresiydi.
Breton onun aşkına karşılık veremez. Çünkü aşırı derecede şiirsel mucizeler gerçekleşmektedir onun etrafında. Akıl ve gerçek arasındaki çelişkileri hiç durmadan aşmaya çalışan bir sürrealist olmasına karşın Nadja'yı günden güne asosyal kılan ve ilişkilerini daha da çatışmalı hale getiren zihinsel yabancılaşmanın ilk belirtileri karşısında güçsüz bir durumdadır. Ve Nadja'dan ister istemez uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma okur katında, Breton'un gözden düşmesiyle son bulur gözükmektedir, zira yazar, Nadja'nın akıl hastanesine kapatılmış olması karşısında sadece psikiyatriyi ve akıl hastanesi kavramını eleştirmekten öteye gidemez.
Nadja'nın sözünü tutar ama Breton: Onun hakkında bir kitap yazar: 'Nadja'.
Nadja ile André Breton, 20. yüzyılın en tutkulu ve 'çırpınmalı' arayışlarından birini başlatır. Hegel'in "en iyi dünya, bu dünyanın kendisini diğerlerinden daha iyi ifade eden dünyadır" sözünde olduğu gibi Nadja'nın karşı konulmaz ve sürekli çağrısına cevap verir.
'Nadja'da Nadja ele geçirilemez, ancak ifade edilebilir. Fakat 'L'Amour fou'da* gerçek aşk ele verildikten sonra Nadja da, 'çırpınmalı güzellik' de çözülecektir.
André Breton, Nadja ile karşılaşmasından üç yıl önce yazdığı 'Tournesol' adlı şiirdeki kadına 1934 yılında rastlar. Ve 1937'de bu rastlaşmanın kitabını, 'L'Amour fou'yu yazar. Ve o kadınla evlenir.


NADJA, Andre Breton, çeviren: İsmail Yerguz, Dost Kitabevi Yayınları, 2002, 146 sayfa

Yüzde yüz Akdenizli


Yüzde yüz Akdenizli

HALİL GÖKHAN


Yüzyılın üçüncü çeyreğinde Türkiye'de Anadoluculuk hareketinin öncülerinden ve 'Çağdaş Homeros' Halikarnas Balıkçısı ile Homeros çevirmeni Azra Erhat arasındaki mektuplaşmalar yeniden yayımlandı. İlk kez 1976'da basılan bu kitap, bir yönüyle Balıkçı'nın sesinden bir biyografi çalışması. 1957 yılının ilk aylarında bir sergi açılışının çıkışında bir yemekte başlayan Azra Erhat-Halikarnas Balıkçısı dostluğunun ilk mektup tomarı 9 Şubat 1957 tarihlidir ve yaklaşık seksen sayfadır. Bu uzun mektup ilk tanışma anında başlayan çetrefil bir 'İlyada'nın gerçek kökenleri' tartışmasında Balıkçı tarafından ileri sürülmüş savların kanıtları niteliği taşımaktadır. Azra Erhat, tartışma sırasında 'bilimdışı' olarak değerlendirdiği bu tutumun bilimsel kanıtları karşısında çok utanır, fakat bu utanç, olumlu bir çabaya dönüşerek Balıkçı'yı ziyaret girişimi halini alır.
Halikarnas Balıkçısı, Mart 1957'den ölümünden bir yıl öncesine kadar mektup yazar Azra Erhat'a. Günde bir değil bazen iki mektup aldığı olur Erhat'ın. Öğleyin bir postacı gelir, gece saat on bir sularında kapı bir daha çalar. Balıkçı'nın hızına posta idaresi bile yetişemez.
Azra Erhat'a göre bu mektuplar sadece 'mektup' değil. "Halikarnas Balıkçısı bu mektuplarıyla yeni bir tür yaratmıştır." Balıkçı'nın kişiliğine uygun birçok türün, uğraş ve düşüncelerin bir araya gelmesiyle oluşan bir tür olarak nitelendirir Erhat, bu mektup türünü. Mektuplarda sanat da vardır, edebiyat da, günlük sohbet, aşk şiiri ve bilimler de...
Erhat'a göre bu mektupların-tamamı olmasa da-bir gün yayınlanacağını Halikarnas Balıkçısı biliyordu, hatta bu düşünceyi de ona aşılayan Balıkçı olmuştu. 25 Mayıs 1957 tarihli mektupta "her ikisinin kafasından da müşterek bir şey doğmasını arzu ettiğini" belirten Balıkçı, mektuplar mı yoksa ortak bir kitap mı sorusuna şöyle bir cevap veriyor: "Mektuplar ben öldükten sonra olur."
Azra Erhat'ın evinde Halikarnas Balıkçısı'nın mektupları, yıllara
göre sıralanmış büyükçe bir bavul içinde durmaktadır. Balıkçı'nın 1973'te ölümünden sonra mektuplar daha da uzaklaşır Erhat'tan; varlıklarını unutur, hatta bir gün onları yayımlayacağına dair verdiği sözü bile unutur.
Son olarak 1976 yılında bir Bodrum yolculuğu ve Balıkçı'ya mezar ziyareti sonrasında Azra Erhat mektuplara sarılır ve daktilo başına oturur. Yemeden içmeden, adeta o mektupları yaşayarak 'Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı'nı hazırlar.
Cevat Şakir, nam-ı diğer 'Balıkçı', "Sende bütün insaniyeti seviyorum," diye seslenir mektuplarından birinde Azra Erhat'a; "sen dünyanın
bana verdiği mükâfatsın".
Bu iki dost, iki âşık, iki arkadaş birbirlerini besleyen ve kışkırtan mektuplarla birbirlerine gürül gürül akarlar bu kitapta. Coşku, arzu, aşk ve öfke bu mektupların ortak paydaları... Bu tutkulu mektup ilişkisinin ışığı tek bir yerden geliyor: Sanat ve bilgiden kaynaklanan insan, dünyaya tutunmak. Yüzde yüz Akdenizli değerler bunlar.

Çılgın Aşk


Çılgın Aşk

HALİL GÖKHAN

'Çılgın Aşk' (Amour fou) üzerine yazmak çok tuhaf bir duygu çünkü hayatımın
hayaletleri arasında olan bir yazar ve kitap üzerine yazmayı, gerçeküstücülerin 'nesnel tesadüf' olarak adlandırdıkları fenomene yoruyorum ben. Bu fenomen 'Çılgın Aşk'ı da ortaya çıkaran nesnel tesadüfün de ürünü sonuç olarak.
'Çılgın Aşk', 'Nadja'dan sonra-belki de önce ya da aynı anda-André Breton'un en belirgin, devrimci ve klasik eseridir.
Ana teması eksiksiz bir insana ulaşmak olan ve kara mizahı geçiş kapısı olarak seçen, malzeme olarak otomatik yazıyı, dil olarak da sanatı seçen, derin anlamını psikanalizde konumlandıran, son olarak da eylemini devrim olarak planlayan bir akım, özellikle de bir sanat akımı ya da hareketi, en büyük sözcüsünün ya da genel deyimiyle 'babasının' ağzından neden aşk kavramına, kadınlara bulaşmış olsun?
Ayçiçeği şiiri
Sanırım genel bir tanım çerçevesi altında toplayabileceğimiz bu aşk kavramı, André Breton'da açık olarak yer etmiş 'ihtilaçlı güzellik' teriminde kendini bulmaktadır. Breton'a göre ihtilaçlı (konvülsif) güzellik sadece ve sadece düşünülen nesneyi hareketi ve hareketsizliği içinde birbirine bağlayan karşılıklı ilişkinin olumlanması pahasına var olabilir. Otomatik yazıyla ortaya çıkan imgeye André Breton, ihtilaçlı güzelliğin mükemmel bir örneği olarak bakar. Aynı şekilde herhangi bir şiirsel fanteziye denk düşen çok özel bir obje de aynı örneklik içine dahil edilir. Breton ihtilaçlı güzelliğin en önemli sonuçlarından biri olan zevk'i "arzu edilen obje ve bulunan şey arasındaki farklılığın işlevi" olarak tanımlar.
André Breton, 'Çılgın Aşk'ı rastlantı ve keşif kavramlarıyla açımladıktan sonra 1923 yılının Mayıs ya da Haziran ayında yazdığı ve Paris'in Hal semtinde rastladığı bir kadından söz ettiği Ayçiçeği adlı şiirin derin bir köken analizine girer. O dönemlerde yazar için 'geçen kadın' 'genç kadın' gibi rastlantı kavramları sadece yüzü olmayan bir yaratık olmanın dışında bu metnini yazarın öteki metinlerine göre daha az yıpranmış olmasını her şeye rağmen olup bitmemiş bir şeyin titizlikle anlatılması sayesinde gerçekleştiğini ifade eder.
André Breton ve 'Çılgın Aşk'ın kadını Jacqueline Lamba 29 Mayıs 1934 günü karşılaşırlar. Karşılaşmalarından kısa bir süre öncesine kadar Breton'un bütün kitaplarını okumuş olan Jacqueline ona zaten yazmak üzeredir. Bir anlamda bu nesnel rastlantı iki taraflı olarak hazırlanmaktadır. O gece André Breton ona Ayçiçeği şiirinden söz eder. Bu karşılaşmanın daha önceden o şiirde sözü edildiğini belirtir. Ve çok geçmeden 14 Ağustos 1934 Jacqueline ve André evlenirler.
20 Aralık 1935 günü kızları Aube doğar. Aube, 'Çılgın Aşk'ın sonunu hazırlayan ve 'Sevgili Ecusette de Noireuil' hitabıyla başlayıp 1952 yılında 16 yaşında olacak olan mektubun yazıldığı kişidir. Fakat o yıl Jacqueline, Aube ve André artık bir arada olmayacaklardır.
Zira 1941 yılında Breton ailesi küçük bir gemiyle ABD ye gider. O sene JL heykeltraş David Hare ile tanışır ve André Breton'u terk eder. 1923 yılında Ayçiçeği şiiriyle başlayan, 1937'de kitabıyla devam eden 'Çılgın Aşk' dört yıl sonra biter.

André Breton, çeviren: İsmail Yerguz, Dost Kitabevi Yayınları, 2003, 123 sayfa

Küresel Ikınma


Küresel Ikınma


Henüz tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Bilimin ticari yönüyle sanayi devriminden bu yana düzenlenen ve hiçbir zaman sorgulanmayan aktif süreç, “bağımsız” birkaç yüz iklimbilimcinin sert uyarılarıyla nasıl önlenebilir? Ve ardından hemen gelen Amerikan tarzı duyarlılık: Petrolcülerle kolkola seçimlere giren devrik başkan adayı Al Gore’un her kesimce alkışlanan meşhur küresel ısınma belgeseli. Şurası kesin ki kelimenin gerçek anlamıyla pişmanlık, yani soyut bir tutum, yüzyıllardır Küre’yi kasıp kavuran somut tutumların acımasızlığını sağduyunun yararına nasıl çevirilebilir?
Niyetlerinden emin olduğumuz kapitalist gelenekçilerin başka bir oyunuyla karşı karşıya mıyız? Bunu sormadan edemiyoruz. Zira bu tepkiyi yaratan zaten bu geleneğin ta kendisi. Dünyadaki bütün muhalefetlerin, sivil toplum örgütlerinin ve halk, yararlılılık, iyilik adına gerçekleşen bütün etkinliklerin altından aynı gizlenmiş kapitalist zekâ çıkarken bu aklın sahiplerinin yanı sıra destekçilerinin de sözümona küresel ısınma duyarlılığının içinde görünmelerinin bir anlamı var mutlaka. Burnumuza gelen kötü kokuların kaynağında, Berlin duvarının yıkılışı sonrasında terör argümanıyla dünyaya yeni bir kutupsallık rüzgârı aşılayan emperyalizmin bu kez ekonomi ayağında küresel ısınmayı yedeklerine almış olmaları olasılığı sanırız çok yüksek olabilir.
İngiltere’nin Al Gore belgeseli sonrası, o nemrut meclisinden anında küresel ısınma kanun tasarısını dünyada geçiren ilk ülke olması çok düşündürücü. Herkes Amerika Birleşik Devletleri’nin Kyoto antlaşmasını imzalamamış olmasını olumsuz karşılıyor. Ama bizce anahtar asıl bu gerçekleşmeyen imzanın altında. O beyazlıkta ABD’nin muhakkak bir planı yatıyor. Al Gore’un belgeseliyle ve aldığı Oscar ödülleriyle tüm dünyada aynı anda ekonomik planda yeni bir düğmeye basıldı. Bu bir ıkınma düğmesi. Isınmayı bahane eden yeni bir dünya düzenini başlattı. Dünyada bundan böyle küresel ısınma standartları ve kriterlerinin egemen olmaya başladığını göreceğiz, yaşamımızın ekonomik planlarında. Kanımızca ABD, tam da böyle bir kamuoyu bilinçlenmesini bekledi, ki Kyoto’yu imzaladığı anda sözde iç hesaplaşmasını ve olayı kabullenmesini yeni bir egemenlik kılıcı etken olarak yeteri kadar belleğimizin derinlerine sokabilsin. ABD, Kyoto’yu imzalamasa kendi Kyoto’sunu ortaya koyacak ve bunu herkese söke söke imzalatacak. Öncelikli hedefi, pabucunu dama atan ve ucuz imalatlarla dünyada egemen hale gelen Uzakdoğu otomotiv sanayi. Standartlar merkezini kendi kıtasında oluşturup dünyanın iklimsel felaketi üzerinden belki de önümüzdeki 50 yıla yayılacak yeni bir egemenliğin tohumlarını attı bu belgeselle.
ABD her bakımdan Avrupa’dan çok farklı. Avrupa’nın gururunu ABD’de bulamazsınız. ABD kendini eleştirirken ve acımasızca yargılarken korkunç şekilde dişlerini gösterir dünyaya. Bunu 9/11’de yapamadı, çünkü bu kez başka dişlerin boynuna battığını gördü.
ABD, Yeni İngiltere’dir (New England degil). Bu ikili her yerde aynı şeyleri yaparlar. Üniformaları, silahları farklıdır. Standartları aynıdır. İngiltere, Avrupalılığı temsil etmez sadece, onu korur da. Ve kirli işlerini Avrupalılığından taviz vermeden Yeni İngiltere’ye paslar. Bunun en sinematografik karşılığı James Bond film serileridir. Kraliçe’nin sadık ajanının filmlerini Hollywood genellikle çeker. Ajan oyuncular hep İngiliz’dir.
ABD’de kulelere uçaklar girerken, İngiltere’de sadece metro istasyonları bombalanır. Irak harekâtını ilk başta onaylanan İspanya’da da. Tesadüfe bakın ki İspanya da Amerika’nın ilk sahibidir ve İngiltere’ye bu kıtayı satmıştır, kültürünü ve dilini egemen kıldıktan sonra.
Bu ikiliyi –diplomatik açıdan üçlüyü- yakın zamanda küresel ısınma düzeninde göreceğimiz günler çok yakın. Irak harekâtı çoktan bitti. Vuruş sırası Amerikan demokratlarda. Ikınma sırası gene bizde.
Sifonu çekin lütfen.

Marquis de Sade’ı yakın!


Marquis de Sade’ı yakın!

HALİL GÖKHAN

"Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun." Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi "cinsel hayatın Zorba'sı" mıydı? Yoksa, aslında sadece "yasaklamanın yasaklanmasını" dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı?
Marquis de Sade'ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm'le işe başlayarak "insan bozukluklarının" tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve "ucuz" tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak.
Sade'ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade'a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.
Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire'in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir'in o çok ilginç "Sade'ı Yakmalı mı?" adlı eseri ve Pierre Klossowski'nin "Ahbabım Sade" kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade'ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis'nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar.
Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti'ni kuran Heine'ın tek amacı Sade'ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926'da "Hikâyeler"i ve "Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu"nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı.
Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak "değerlendirdi". Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade'ın kendisini "bütün rejimlerin mahpusu" olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus'e nakledildiği zaman, Terör döneminde "ılımlı" bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.
Sade'ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis'yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem "La Philosophie dans le boudoir" (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir "torpilli" hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.
Bu sekiz aylık "beyaz" dönem boyunca Sade'ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994'te Fransız romancı Serge Bramly'nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun "siparişi" üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade'ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya.
İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik "Yatak Odasında Felsefe"nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade'ın kitabı Picpus'te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. "Yatak Odasında Felsefe"nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana "Sade: La Terreur dans le boudoir" (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş.
Sade'ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade'ın "Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu" şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade'ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda "Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış".
"Yatak Odasındaki Terör"ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot'nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil'ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil'ün "kurtardığı"na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade'ın metresi Sensible'i Marianne Denicourt canlandırıyor.
Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade'ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde... Aslında Sade'ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye... Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade'ın hayatının yarısına yakının "hükümsüz" olarak hapislerde geçirmesi elbette...
Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible'in "Sen bir canavar m ısın?" sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: "Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi... Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille'e kapattılar." Sensible üsteler: "Soruma cevap vermedin." Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve "Canavarlıklar, diyorsun. Belki... Nasıl bilinebilir?" der. "Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım... Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun."
Sade'ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Şeytan Mesaj Giyer


Şeytan Mesaj Giyer

HALİL GÖKHAN


"Küresel köy, siyasi projesini bekleyen teknik bir gerçekliktir. Teknoloji, coğrafi mesafeleri kısalttıkça kültürel mesafeler önem kazanmaya ve insanların birbirlerini hoşgördüğü hümanist bir projeye ihtiyaç duyulmaya başlanır. Aksi halde yüzyıllardır özgürlüğün ve ilerlemenin etkenleri olan bilgi ve iletişim 21. yüzyılda savaş nedenleri haline gelebilir.”

Dominique Wolton

Şeytan yarım asırdır televizyonlarda ve daha fazla bir zamandır magazin dergilerinde oturuyor. İletişimin, komplodan yanlış alarma kadar uzanan geniş yelpazesi artık Anka kuşunun tüylerinden yapılmış değil. Batan güneş yeniden doğmayabilir söz dünyasında. Peki ne oluyor? İnsan neden bu kadar şeytana özeniyor?
Evrenin sessizliği, çözülemezliği tanrıya ait bir durumken, renkli hayatlar, şatafat, sarhoşluklar ve hazlar şeytana gönderiliyor sürekli. Öyleyse şeytanın mabedi Yeni Dünya olmalı. Eski Dünya’da savaşlar, açlık ve vebayla gezintiye çıkan şeytan, uzay fethinden önceki son buluş olan sömürgeciliği yaratmıştı. Sonra küçük meşguliyetler: Modernizm ve şimdi iletişim.
En az iki katılımcı kalıncaya kadar iletişim dünyamızı o ebedi savaşa doğru götürecek. İki kişiyle başlamıştı zaten her şey. Ses, görüntü ve yazının orjisine kadar gelip dayandı. Bilginin sınırsız 1/0 deposunun belirsiz tayfları arasında belirsiz ve ufuksuz bir “arama” uğraşı içinde dünyadan artık daha hızlı dönen bir insan başı. Rüyalardan daha hızlı ve fantazmagorik uyanık bilinçler. Bilgi hipnozu her şeyi kavuruyor. Korku, kendi tünelinde yapayalnız, emekliye ayrılmış. Anlık panikler her yerde.
Çok “iletişimsel” bu manzara insanın son cenaze alayı gibi kalabalığı mezarlığın binlerce kapısından birine doğru götürüyor. Bu kapı diğerleriyle ve kadın rahimleriyle aynı “ağ” altında. Ağ, seks yalanları ve montaj skandallarıyla yapış yapış küresel bir örümceğin primat hali. En ilkel arkeolojilerimiz ve dar açılı fütürizmlerimizle bekliyoruz, ta ki bir café camekânında adımızı görünceye dek: Giriş.
Başladığımız noktaya bizi geri getiren, fakat bunu yaşamımız boyunca bilemeyeceğimiz bir döngü mü hayat? Ve bunca kötülük eylemi bu bilinemezlik yüzünden alınan hesapsız intikamlar mı? Tanrı ile şeytanın insan üzerinden konuşması iyiliğin ve kötülüğün diyaloğu üzerine kurulmuş gibi. Emin olamadığımızsa insanın fail olarak yer almadığı bu konuşma ne zaman biteceği.
Bu konuşmadan mesajlar kopup ayrılıyor. Artık sadece alıcının önemli olduğu bir haberleşme alanında üretilmiş. Olabildiğince kısıtlanmış ve indirgenmiş, çünkü artık herkes her şeyin farkında: Özgürlük ve eşitlik için yaratıldığı söylenegelen sosyal, siyasi aygıtların iyilik-kötülük diyaloğunun şövalyesi -ya da ses düzeni- olduğunun... Kutsal ya da lanetli, Söz’ün tükendiğinin ve sonsuz tekrar döngüsüne girdiğinin… Bu döngüde başı dönmeyecek olan insanın ifade burgacının kendisidir. İnsan keşifsiz bir çağa girdiğini anladığında meraka dayalı kimyasını da yitirecektir.
Ne var ki mesajlar bunlar bilinmiyormuş gibi gidip geliyor. Bilmek ve bir şeyler arasındaki halat parçası çoktan kopmuş. Gemi cep telefonlarının sireniyle limandan uzaklaşmış.
Mesajlar başıboş. En tehlikelisi de hiçbir şey taşımıyor, kendilerinden ve sermayenin küreselleşmesinden başka.

Tarih Atlası


Tarih Atlası

HALİL GÖKHAN

Bugün bir tarih atlası aldım kendime. Neden bilmiyorum. İçimden öyle geldi. Kaplar, şapkalar ve kılıflar ne işe yararsa atlas o işe yarar, diye düşündüğümden olmalı. Ya da işe gitmeden önce giyinirken, botlarımı giyerken ve kepimi başıma takarken şöyle dediğimden kendime:
“O yıl mı? Neredeydim, sahi ne yapıyordum? Dünya o yıl nasıl bir yerdi?”
Doğduğum ülkenin adına Türkiye, dediler. Adıma Gökhan.
Bir zar atımı kadar cüretkar, caddelerde yıllar öncesinden kalan Sıkıyönetim kadar özgürlüğe mesafeli; çıkılması yasak olan sokaklar kadar boş olan bir ülkede yaşıyordum. Sonrası hiçbir şeydi. Ülkenin sokakları boşsa bir yere gitmenin ne önemi var. Zaten hiçbir yere gitmemenin ülkesi değil mi burası?
Sokağa çıktım. Her taraf çiğ; çiğ bir rutubet... Islak yollarda yürürken yaz mevsiminin haberci sıcak güneşi her yeri ısıtıyor. Havadaki rutubet daha da artıyor. Ama evlerin etrafına örülen çitler kadar değil.
Sokaklar boş. Coğrafi değil siyasi Kuzey Lefkoşa’nın toprak yollarında ilerliyorum ve asfaltı görmüyorum. Birliğim birkaç kilometre ötede; tepelere doğru, kazılmış mevzilerin içinde, toprak tümseklerin gerisinde ağaçsız  bir kışla içinde. Su sadece havada, erimiş olarak var.
Bir türlü toparlayamıyordum kafamı. Her şey bulanıktı. Harekat planları, tatbikatlar, atışlar, teftişler ve eğitim alanlarının sarı tozuyla bütün bildiklerim havalanıp boş bir sathın üzerine konuyordu.
Bu sathın üzerinde daha önceden bırakılmış izler vardı. Sanki benden önce de birileri geçmişti. Ben ilk değildim.
Botlarımı da bu sathın üzerine koydum. Ayaklarım fena kokmuştu şimdiden. Sıcak “kemiklerime” işliyordu. Bu sıcaklar neye yarar, dedim kendi kendime.
Ve oturup “Türkler Geliyor” başlıklı bir şiir yazdım kendime. Yıl 1996’ıydı ve orada, Doğu Akdeniz’in en büyük adasının kuzeyinde bir şehirde üzerime Türkler fena geliyordu. Bir yere kaçamıyordum.
Lefkoşa’nın surları içindeki Türkiye ve oradaki kuşatılmış ülkenin tarihini yaşamak Türkiye’de olmakla eş anlamlıydı. Hatta Güney Lefkoşa sınırını oluşturan boyası çıkmış, yamulmuş, kimisi kireç beyazına boyanmış varillerin çizgisine yaklaşınca evler, sokaklar Mağrip kentlerini andıran bir manzaraya dahil oluyordu.

Sokaklarda ilerlerken, yani bir şehri gezerken o şehre ait olmayan manzaralar da harita üzerinde bizi takip eder.
Haritada açtığımız yolların hiçbir kartografya servisinde kaydedilmediğini bilmek; çıktığımız ve düştüğümüz engebelerin, yüksekliklerin ve çukurların hiçbir topograf tarafından izlenilmediğini hissetmek: Biz bu duyguya bugün kişisel coğrafya diyoruz.
Kişisel tarih var mı? Kişisel coğrafya olduğuna göre o da var. Kaydı olmayan, sadece akıl yoluyla ve hafızayla ulaşılan bu tarih çeşidini Lefkoşa’da kendi adıma kullanırken ülkemden uzaklaşmış oluyorum. Bu uzaklaşma yüzünden Türkiye’yi sevemiyorum.
Bu ülkeyi annem, babam ve kardeşlerim kurtarıyordu. Hepimiz onu zaten yaşayarak, varolarak kurtarıyorduk ve birbirimiz adına ve “hatırına” seviyorduk onu. Sevmek zorunda olduğumuzu sonradan unuttuk. Birbirimize döndük sonra yüzümüzü. Özellikle o sayfiye kasabasında kitaplarımızı yaktığımız eylül’lü günlerden sonra.
Eylül’dü ama havalar sıcak gidiyordu. Üstüne üstlük bizim baca sürekli olarak tütüyordu. Bunun fark edileceğinden korkup su dolu leğenlerde kitapları erittik; bataklıklara geceleri sessizce kitapla dolu naylon torbalar bıraktık.
Bataklığın dibini bulan torbaların içinde yarı yarıya taş vardı. Ve o aydan sonra taşla dolu torba gibi ülkemiz de gerçek yüksekliğine, yani suyun dibine vurdu.
Askerleri evimizin etrafında gördüğüm o günden beri Türkiye’yi sevmiyorum. O askerler gelmeden önce yine sokakları üniformasız olarak dolduran daha beter “askerlerin” şiddeti ve nefreti yüzünden Türkiye’yi sevmiyorum.
Türkiye’yi sevmiyorum, çünkü “babamı öldürdüler, abimi şehit ettiler; amcama suikast düzenlediler, dayıma işkence ettiler, kız kardeşime tecavüz ettiler, oğlumu işten attılar, en küçük kardeşimi doktorsuz ve eğitimsiz bıraktılar, yengemi okula sokmadılar, dedemin emekli maaşını gasp ettiler ve annemin sosyal güvenliğini yok ettiler.” Çünkü hepsi o mağrur devlet için vardı. Hiçbiri benim kardeşim, abim, babam, annem vs. olmadı. Ama bunlar varken ve olurken ben “Türk’tüm”, onlar itaatkâr bir vatandaş sayıyorlardı hepsini. Her şeyi gördüm. Çünkü aslında ben çok değerli bir tanıktım. Bunu anlamadılar ve şimdi kürsüye çıktım, Adalet’e anlatıyorum onları.

Satın aldığım tarih atlasının üzerine çıktım. Botlarımı tekrar çıkardım. Hava en yüksek sıcaklığına ulaştı. Güneşte altmış derece ve rutubet yüzde yüz’ü geçmek üzere. Kuzey Lefkoşa ve Mağusa’ya kadar uzanan ova, yeryüzünün en susuz bölgesi, ama iki matara soğutulmuş su var yanımda.
Çıplak ayaklarımı otların bile bitmediği çöl toprağına batırıyorum. Şimdi her iki ayağım da birer ağaç gövdesi gibi.
Suyu ayaklarımın üzerini örten sıcak toprağa döküyorum. Sıcak havada soğukluğu korumanın en iyi yolu bu. Toprak biz hep korur.
Ayaklarım serinliyor ve ikinci kez uyanıyorum.
Bir oğlum olmuş.


25 Kasım 2011 Cuma

Voltaire’in Çalınan Özgürlüğü


Voltaire’in Çalınan Özgürlüğü
HALİL GÖKHAN
Voltaire’in Felsefe Sözlüğü’nü yeniden yayına hazırlarken iki dosya halinde çevirileri toparlamıştım. İkinci dosya okumadan geldikten sonra son kez okumak için baktığımda bütün maddeler arasında Liberté-Özgürlük maddesinin kayıp olduğunu hayretle gördüm.
Voltaire için borgesvari bir şaşırtmaca mıydı bu, yoksa ünlü filozofun yeni bir oyunuyla mı karşı karşıyaydık. Kabul ediyorum, yeni “edit” (Türkçesiyle edisyon) çok gecikmişti; yayıncı burnundan soluyordu iki senedir ve tam da sonuna gelmişken bu kayıp olacak şey miydi?
Orijinal kitabın gelmesini bekleyemedim ve kendimi sanal âleme attım. Nafile.
Voltaire orada ne gezer? Hele de sözlüğü… Küçük bir araştırmayla bir dostumdan rica ettim. Uygun bir dosya olarak varmış, Fransızca’sını hemen bana attı.
LIBERTÉ-ÖZGÜRLÜK
Ya ben bal gibi yanılıyorum ya da Locke özgürlüğü iktidar anlamına gelen bir şekilde çok iyi tanımlamış. Hâlâ yanıldığımı düşünüyorum, sanki Londra’nın ünlü sulh yargıcı Collins bu fikri derinliştiren tek filozof ve Clarke ise ona bir dinbilimciymiş gibi karşılık verdi. Fransa’da özgürlük üzerine ne yazıldıysa, işte aşağıdaki küçük diyalog bunun en iyi özeti.
A. — Bakın, bir topçu bataryası kulaklarımızın dibinde atış yapıyor; onu işitme ya da işitmeme özgürlüğünüz var mı?
B. — Şüphesiz yok, çünkü onu işitmemi engelleyemiyorum.
A. — Bu topların sizin ve birlikte geziye çıktığınız karınızla kızınızın başlarının yerinden almasını mı istersiniz?
B. — Bu ne biçim tavsiye böyle? Heyecanlı biri sayılsam da böyle bir şeyi isteyemem. İmkânsız bu.
A. — Tamam. Zorunlu olarak top seslerini duyuyorsunuz ve gezi sırasında ailenizle birlikte ölmeyi de istemiyorsunuz; anlaşılan o ki ne bu sesleri duymama ne de burada kalmayı isteme gücünüz var.
B. — Bu çok açık.
A. — Toplardan korunmak için yaklaşık otuz adım kadar ilerlediniz. Bu adımları benimle atma gücünüz de var mı?
B. — Her şey hâlâ çok açık.
A. — Eğer felçli olsaydınız bu bataryanın atış yapmasına engel olamayacaktınız; sesleri duydunuz zorunlu olarak ve bir mermi size isabet etti diyelim ve bu yüzden de hayatınızı kaybettiniz…
B. — Bundan daha doğru bir şey olamaz.
A. — O halde birey olarak sahip olmadığınız bir güçten kaynaklanmıyorsa özgürlüğünüzün dayandığı şey nedir?
B. — Kafamı karıştırıyorsunuz ama; özgürlük kendi istediğim şeyi yapmaktan başka bir şey değil midir?
A.— İyi düşünün; o zaman özgürlüğün başka anlamlara da geleceğini göreceksiniz.
B. — Bu durumda av köpeğim benden daha özgür olmuyor mu? Bir tavşan gördüğünde ona doğru koşma özgürlüğü var ve koşma özgürlüğüne de sahip, eğer ayaklarında bir rahatsızlık yoksa. O halde ben köpeğimden daha özgür değilim.
A. — İşte sizi yetiştiren zavallı bilginlerin zavallı bilgileri. Siz köpeğiniz gibi özgür olduğunuz için hastalıklısınız. Benzer davranışlar içinde yemek yiyorsunuz, uyuyorsunuz ve ürüyorsunuz. Burnunuzun sahip olduğu koklama duyusundan fraklı bir şeye sahip olmak ister miydiniz? Peki neden köpeğinizden farklı olarak özgür olmak istiyorsunuz?
B. — Benim mantık yürüten bir aklım var, köpeğimse asla düşünemez. Düşünceleri basittir onun, benimse binlerce metafizik fikrim var.
A. — Evet ondan bin kez daha özgürsünüz, yani ondan bin kez daha güçlüsünüz, fakat sizin özgürlüğünüz ondan daha farklı değil.
B. — Ne! Özgür olmadığımı mı söylemek istiyorsunuz?
A. —Özgür olmaktan anladığınız nedir?
B. — Herkes ne anlıyorsa ben de onu anlıyorum. Her gün söylendiği gibi özgür irade diye bir şey yok mudur?
A. — Herkesin söylediğine mantıklı demek imkânsızdır. Daha iyi bir açıklamanız olmalı.
B. — Dilediğim gibi özgür olduğumu çıkarıyorum bundan
A. — İzin verirseniz bunun bir anlamının olmadığını söylemek istiyorum. “İstemek istiyorum” sözü sizce biraz gülünç kaçmıyor mu? Size sunulmuş olan fikirler dahilinde isteyebilirsiniz. Evlenmek istiyorsanız evet ya da hayır diyebilirsiniz.
B. — İkisini de istemediğimi size söylesem?
A. — Şu şekilde söyleyenler gibi cevap vermiş olurdunuz: “Kimileri Kardinal Mazarin’in öldüğüne inanır, kimileri de yaşadığına, ama ben ikisine de inanmıyorum.”
B. — Peki o zaman evlenmek istiyorum.
A. — Ne güzel cevap veriyorsunuz. Neden evlenmek istiyorsunuz peki?
B. — Çünkü âşık olduğum genç kız güzel, tatlı, zengin, çok güzel şarkı söylüyor, ailesi çok namuslu insanlar; onun beni sevmesi için her şeyimi veririm.
A. — İşte bir neden. Görüyorsunuz ki bir nedeniniz olmadan isteyemezsiniz. Evlenmekte özgür olduğunuzu söylüyorum size, imza atma ya da atmama, düğün yapma ya da yapmama, karınızla sevişme ya da sevişmeme özgürlüğüne sahipsiniz.
B. — Ne yani? Nedensiz isteklerim olamaz mı? Peki “İstediğim şey nedenimdir” atasözüne ne buyuruyorsunuz? İstiyorum, çünkü istiyorum.
A. — Bu çok saçma sevgili dostum. Nedeni olmayan bir şeyin sadece etkisinden söz edebiliriz.
B. — Ne? Çift-tek oyunu oynarken çiftten çok teki mi seçmeliyim?
A. — Evet, kuşkusuz öyle.
B. — Peki bu nedenin ne olduğunu duyabilir miyim sizden?
A. — Tek düşüncesi sizin aklınızda karşıt fikirden başka bir şey olarak yer etmiştir. Hem isteme nedeninizin bulunduğu için istediğiniz durumların ve hem de bir neden bulunmadığı için istediğiniz durumların olması gülünç olabilir. Evlenmek istediğiniz zaman kuşkusuz o nedenin egemenliğini hissediyorsunuz, fakat çift-tek oynarken bunu hissetmiyorsunuz ve buna rağmen ikisinde de seçenek sayısı aynı.
B. — O halde bir kez ben özgür değilim, öyle mi?
A. — İradeniz özgür değil, ama eylemleriniz özgür. Muktedir olduğunuz durumlarda istediğinizi yapmakta özgürsünüz..
B. — Peki eylemsizlik özgürlüğü üzerine şimdiye kadar okuduklarım?..
A. — Eylemsizlik özgürlüğünden ne anlıyorsunuz?
B. — İstediğim yere tükürmeyi, yatağın istediğim tarafında uyumayı, dört ya da beş kez gezinti yapmayı…
A. — Çok gülünç bir özgürlüğünüz var bu durumda! Tanrı ne kadar da cömert davranmış size! Bunda böbürlenecek bir şey göremiyorum doğrusu! Tanrı size önemsiz durumlarda kullanılacak kadar bir güç vermiş! Gülünç olan istediğiniz yere tükürme konusunda kendinizi özgür hissetmeniz. Sadece bu isteme iradeniz saçma olmakla kalmıyor, aldırışsızlık olarak adlandırdığınız bu beş eylem sizi gayet iyi ele veriyor. Bu eylemlerde diğerlerinden daha çok özgür değilsiniz. Fakat bir kez daha söylüyorum her zaman özgürsünüz, her yerde, yapmak istediğinizi yaptığınız zamanlarda.
B. — Haklı olduğunuzdan kuşkuluyum. Bunu bir düşüneceğim ama.

Yüksek Kültür ve Sanat Daireleri, Kapıcıları ve Ofis Eşyaları


Yüksek Kültür ve Sanat Daireleri, Kapıcıları ve Ofis Eşyaları




HALİL GÖKHAN


1.

Geçenlerde, hanidir almak istediğim, ama nedense duraksadığım bir aylık derginin yeni sayısını aldım. Derginin adı “Ba…”. İlgimi daha çok, sonradan bir müzik markette gördüğüm yabancı bir CD’nin kapağından yapılmış dergi kapağı çekmiş olmalı ki, CD kapağını gördüğümde gülümsemiş ve bir dergi için zaten çok fazla bir çalışma olduğunu düşündüğümü hatırlamıştım. Sözünü ettiğim CD olağanüstü bir çalışma değildi. Belli ki dergi, kapağı çok beğenmiş ve tekrarlamakta bir sakınca görmemişti. Aslında dergide bu kapak çalışması fena da durmuyordu.
Gelgelelim dergi naylon poşetinde 3-4 gün boyunca gezdi durdu çantamda. Tatilime ara verip İstanbul’a gelmiş ve hızlı bir iş hayatı diliminin içinde bocalayıp duruyordum.
En sonunda beklenen an, yani naylonun yırtılma anı geldi çattı. Dergiyi çıkardım, önce her zaman yaptığım gibi okumadan sayfalarını çevirdim. Yazı ve konu oranlarını anlayarak derginin türünü çıkarmaya çalıştım. İlkin kafamda bir müzik dergisi olduğu fikri uyandı. Bu fikre güvenmeksizin başlığını beğendiğim bir-iki yazıyı okumaya çabaladım. Künyeyi en başta okumuş olduğum için, oradaki isimlerin genellikle yabancı olması beni belirsiz bir heyecana zaten sürüklemişti. Bu bakımdan yazılara başlarken bende peşin bir beğenme arzusu zaten hâkimdi. Sayfa boş olsa bile, yani yazı olmasa bile okuduğumu beğenmeye hazırdım. Tamam belki sürprizler peşinde değildim, ama ne olursa olsun içinde yaşadığım dünya ve hayat için kafasına vurulan, bastırılmaya ve susturulmaya çalışılan kalemlerin yeryüzüne çıktığı ışık sızan bir delik arıyordum ve bulduğumu sanıyordum.
Derginin sonuna kadar bütün yazıları okumayı denedim.
Hiçbir yazı başlamıyordu. Sanki yazılmamışlardı. Bir dilleri vardı, Türkçe’ydi, artık çok rastladığımız üzere Osmanlı, Fars ve Arapça sözcük seçenekleri fazlaydı, kulağa hoş geldiği düşünülen bu seçenek arenası içinde başka yazarlarda olduğu gibi yazı en azından fonetik olarak akmalıydı, ama olmadı.
Yazı yoktu. Sadece matbaa hareketleri içinde ciltlenmiş 6-7 forma, dörtgen biçime yakın bir dergi parmaklarımın arasında kalakalmıştı.
Ait olmadığım bir yere girmiş olma hissi… Bu da tam açıklamıyordu yaşadığımı. Yazılı ve basılı bir nesne parmaklarımın arasından kayıp giderken, gelecekle ilgili bir soru işareti de kafamda yok oluyordu.
Hayal kırıklığı kavramı da açıklamıyordu yaşadığımı. Çünkü bir şey beklemiyordum. Bir serinlik, evet, belki…
Pencere kapanmış ve ortalığı çok rutubetli bir hava basmıştı. Nefes alamıyordum. O hep belirsiz olan gelecek artık yoktu sanki. Onu hissetmiyordum. Bu da artık beni sokağa bile çıkarmayacak yeni bir durumdu.
O güne kadar ben hep konuşmuş ve başkalarının beni dinlediğini sanmış olmalıydım. Onca şey yazmıştım ve başkalarının beni okuduğunu sanmıştım. Hatta yazar olduğumu hissetmemi sağlayacak kadar yaptığım sanat da içinde olmak üzere hep, miras olarak aldığıma inandığım, kesinlikle günlük konuşmadan arındırdığım, dilbilgisi ve sözdizimiyle biçim verdiğim, retorik ve prozodiyle beslediğim bir yazıya inanmıştım. Genel ve yaygın gazetecilik dilinin hâkim olarak kullanıldığı magazin dergilerinin sınırından da öteye pek gitmediğim için yaşadığım bu okuyamama deneyimini o an kavramam son derece zordu. Üstelik düşünme yetim de felç olmuş gibiydi. Belki de o güne kadar doğrusal okuma içinden muhalif ses ve düşünceleri algılamaya alışkın olduğumdan, okuyamadığım bir yazıyı anlayabilmem neredeyse imkânsızdı.
Tuzağa düşürülmüş gibi hissediyordum kendimi. Tuzağı kuranlar kesinlikle okuyamadığım yazıları yazanlar değillerdi, fakat onlara karşı bir acıma da belirmedi bende. Ya birileri onların yazabildikleri konusunda yalan söylemiş ya da başkaları onları okudukları konusunda dürüst davranmamıştı.

Şimdi, okuyamadığım metinlerden örnekler vermek, onları yargılamak içimden elbette gelmiyor, zira o şaşkınlık ve aptallık halini kaybetmek istemiyorum. Bu hal belki bundan sonra hiç geçmeyecek. Tıpkı üzerinde bir an bile olsa yedi rengi gösteren bir cam parçası gibi sarılıyorum bu hale ben. Durgunlukların, krizlerin, anomalilerin çağında bunu daha çok istiyorum. Hayal kırıklığı çağı bitti. Zevk çağı zaten bitmişti.
Bu okumama etkinliğimi teşhis edememenin verdiği rahatsızlıkla kıvranırken yaşadığımı daha çok hissetmemi sağlayan kültür bakterilerine selam olsun. Daha çok hastalık yaratmak zorunda bıraktı, büyüttüğünüz sağlık canavarı. Adını koyup gittiniz. Ve şimdi siz adını koymadan bile ben etkinliği zar zor anlatabildim iki sayfada. Sonrasında adını koymanın artık anlamı var mı? Anlayan anladı. Bu deneyimi yaşayanlar belki de artık hayal kırıklığına bile uğramadıklarının farkında değiller. Onlara sözüm yok.
Bütün bunlar günün birinde okumayı okumamaya çevirecek deneyimi, deyim yerindeyse çok önceden yaşamama neden oldu. Bu deneyimin erken doğumu, yazı etkinliğinin zamanımızda prematüre yazarlar ve ölüm sonrası okurlardan söz edebileceğimiz bir kültür potasının bahsinden söz açmamızı gerektiriyor gibi. Saray, sadece soytarıya ve gülme eylemine indirgenmiş sanki. Varlık koşulları ve nedenleri görmezden gelinmiş bir kültür düzeyinin günümüz “yazar”ları tarafından yağmalanması en basit deyimle masum bir fırlamalık mı? Yazı etkinliğini her türlü sosyal ve ahlaki “boyunduruk”tan soyutlayan yeni soytarı düzeni, kültür sarayının bandosunu da kurmaya başlamıştır kuşkusuz. Bu bandonun ağalarını babalarını yaygın basınımızın köşelerinde zaten çoktandır görmeye alıştık bile. “Harbi” jargonlardan taşan fazlalık kelimeler, neo-ironik üslupların, 9-8 ritmini aratmayan yazı denemelerinin usturasında tarihlerinde görmedikleri kıyımlara uğruyor hanidir. Bunların yanına en hızlı pop trenine yangından kaçar gibi eklenmiş, sürprizli de olsa kabul edilmiş “yeni google yazarları” da bindiriliyor.
Bilginin yaygınlaşmasını, ucuzlaması olarak algılayan tekboynuzlu atların manejinde kum ve talaşların arasında muhtemelen taze boklar da dumanlarıyla boy gösteriyor.

2.

Konuşur gibi yazmayı tarihimizde çok kalem denedi, ama yazdığı gibi konuşmayı becerebilenlerin olup olmadığı bir yana böyle bir denemeyi düşünmek bile akılları epeyi zorlar, bundan eminim. Artık saklamak istemiyorum, böyle birisini çok yakından tanıyorum. Bu işin nasıl başladığını sanırım o da bilmiyor, fakat bugün gördüğümüz onun yazdığı gibi konuştuğu üzerine bir tespitten daha da ötesi: Apaçık bir gerçek. Onun yazarken konuştuğunu sanıyorum, konuşurken de yazdığını. Onun bu imkânsız “diyalektiği”, okuma konusunda büyük şüpheler edinmeme yol açıyor ne zamandır. Kendime engel olamıyorum.
Onun okuma referanslarının görkemi hepimizi yıllardır büyüledi.
Onun konu yelpazesi, ansiklopedi kavramının tarihsel sınırlarını sürekli olarak zorladı.
Onun kendisini bir ansiklopedi içinde öldürmek istemesine hiçbirimiz karşı çıkamadık.
Ve en sonunda yazdığı gibi konuştuğu zamanlardan birinde gitmesini bekliyoruz.
O yazdığı gibi konuşmaya başladığında okuma, yani yazı saydamlaşıyor. Söz bulanıklaşınca onu okumaya başlıyoruz ve konuşma da saydamlaşıyor. Sözün ve yazının klasik sınırlarını kendine göre değiştirme çabası, bu sınırın ufuk çizgisi olduğunu göremeyecek kadar egometrop oluşu -bu terimi eminiz duymamıştır, ona armağan ediyoruz, bunu kullanmak çok hoşuna gider- bandoda onun da şef olarak yer almasını sağladı ve birçok soytarı yetiştirdi. En ahlaki eylemin kendine gülme olarak yer etmesini sağladı.
Ve onun tek gidiş bileti bir yazı şablonu olacak biliyoruz. Üzerinde sadece onun beylik edat, tümleç ve zamirlerinin yer aldığı; konu değiştikçe özne, yüklem ve nesnelerin sokulup çıkarılacağı bir otomatik yazı makinesi. Özdevinimsel yazı değil.
Bu biletin kesilmesinden sonra artık herkes yazardır.

3.

Ortada hiç marş yok ve bando çalmaya devam ediyor. Ama şef olup bitenlerin farkında, her şey kontrol altında ona göre.
İnternet’teki forumlar, yorumlar, bloglar, kişisel siteler… Okurların yazarlardan intikamı mı?
Belli ayrım ve sınırlar yüzünden okur tarafında kalmaya mecbur olanlar için bu intikam çok insani görünüyor, çünkü yazmak İnternet’e kadar otokratik ve bulanık bir eylem olarak okurların başında sallandı durdu, fethedilemeyen gizemler kalesine dönüştü. Gizem yazarı oluşturdu, yazıyı sakladı, retorik ve onun büyü imkânları da kaleyi yüzyıllarca korudu.
İnternet’i matbaanın icadından, hatta volumenden kodekse geçişten daha az önemli bir devinim -devrim değil- yapan şey, onun araçsal değil ağsal oluşudur. Bilginin roketle uzaya çıkışı gibi bir şey. Üçüncü boyutunu, yani gezi imkânını yakalayan bilgi de İnternet’te kendisini değil, kendisine erişilmeyi ucuzlaştırdı, çünkü onun nasıl ve nerede kullanılacağını bilmek hala en pahalı edimlerden birisi. Daha çok bilgiye erişim, gerçeğe en yakın yorum ve analiz demek, oysa son on yıldır kimse bunu yapmıyor. Çünkü herkes “pazar”da.
Okuldan, evden, camiden, devlet dairesinden, meclisten çıkan herkes bu pazarda buluştu.

4.

Marş bitti, bando paydos. Bu ne zaman olacak?
Herkes kendi başına çaldığı zaman. Düzen yoyosu bizi hep bandoyu toplamaya, ortak bildiğimiz düzenin içindeki eleman olarak ortak bir marşı çalmamızı çağırıyor.
Herkes, kendi bildiği gibi kendi başına düzensiz bir şekilde yazabilir mi?
Yazı her şeyden önce kutsal kitap demektir, kanun, senet, çek, loto kuponu, tahvil, bono, hesap cüzdanı, hesaplar, hesaplar, hesaplar…
Televizyon sesi ve görüntüyü yıllarca destekledi; tanıttı, övdü, kullandı ve şimdi İnternet kazanına attı. Müzik endüstrisi kendi ölümünü görüyor. Sinemanınki kapıda. İnternet erişim hızına bağlı her şey.
Yazı için henüz böyle bir tehlike yok.
Yazı her şeyden önce kutsal kitap demek, kanun, senet, çek, loto kuponu, tahvil, bono, hesap cüzdanı, hesaplar, hesaplar…

5.

Kaybolmaya yüz tutanlar: Kavramların ses, sanat ve fikir değerleri.

6.

Sonra: Yüksek sanat ve kültür daireleri, kapıcıları ve ofis eşyaları…



Borges ve oyunun kuralı


Borges ve oyunun kuralı

Halil Gökhan

“Her şey ötekinin, Borges’in başına gelir. Ben, Buenos Aires’te gezinirim, alışkanlıkla bir geçidin kemerini ya da bir avlunun demir parmaklığını seyretmek için oyalanırım; postadan Borges’in haberlerini alırım ve adını bir profesörler kurulunda ya da bir biyografi sözlüğünde görürüm. Kum saatlerini, yerküre haritalarını, 18. yüzyıl tipografisini, kahvenin tadını, Stevenson’ın düzyazısını severim; öteki de bu seçimleri benimle paylaşır, ama kasıntılıkla ve oyunculara yakışır bir şekilde. İlişkimizin hasımca olduğunu ileri sürmek abartılı olur; ben yaşıyorum ve yaşamaya bırakıyorum kendimi, Borges yazınını dokusun ve bu yazın beni geçerli kılsın diye.”
Edebiyatın psikolojisi ve sosyolojisi genellikle tarih içinde okur-yazar ya da yazar-yazar ilişkileri çerçevesinde gelişen bir dokuyu oluşturmaya çalıştılar hep. Okur-yazar ilişkilerinin her türlü pratik verilerini elde etmeye çalışan ve bundan yazar adına dersler ve ahlaklar manzumesi çıkarmaya çalışan çabaların yanı sıra, yazarın iç dünyasını, soyut yazı odasını ve odalarını bir imge olarak görüntülemeyi başaran ve ama tek boyutlu bir fotoğraftan öteye gitmeyen çalışmalar da oldu.
Yukarıya, Jorges Luis Borges’in “Borges ve Ben” adlı denemesinden alıntıladığımız bu parça, sanırım edebiyatçının üzerine yaklaşan metinsel kameranın görüntü elemanlarını daha değişken biçimlerde biraraya getirerek yeniden yorumlayacak bir “oyun kuralı”nın da habercisi...
Buenos Aires’te doğup İsviçre’de yetişmiş, çocukluğundan itibaren İngiliz edebiyatıyla haşır neşir olmuş, önce belediye kütüphanesinde asistan olarak ardından Buenos Aires milli kütüphanesinde müdürlük yapmış olan Borges bu denemede kendisini “Borges ve ben” olarak ikiye ayırırken aslında dünyayı da bir’e indirgiyor. Dünyayı, bir yazı dünyası da yaratarak bölen, üstelik özel hayatları kadar bu dünyayı çoğaltan yazar tipinin aksine ben’inden tek bir dünyada birleşmek uğruna ayrılan ama bunu bir hasımlıktan koparıp aksine ironik bir dostluğa büründüren bir yaklaşımdır bu. Belki de bir metafor denemesi olarak saptanabilecek bu “ben” yorumunun sahibi Jorge Luis Borges, bu bakımdan çağdaşları ve eleştirmenler tarafından Latin Amerikalı olarak kabul edilmiyordu; onlara göre Borges, Latin Amerika toprağına özgü o ruhu ve tutkuyu taşımıyor, dilsel akıcılıktan ve coşkudan uzak düşüyordu. Ayrıca fazlaca akılcıydı ve fazla dipnot kullanıyordu yazdıklarında.
1970 yılında yayınlanmış ve geçtiğimiz aylarda Türkçe’de de çıkan “Borges” adlı yapıtında E. Rodriguez Monegal(*), 50’li yıllarda zaman zaman açık saldırılara da dönüşen bu eleştirileri şöyle cevaplıyor:
“Oysa Avrupalı ve Latin Amerikalı eleştirmenler onu okumuş olsalardı Borges’in her şeyden önce kişisel bir bakış açısını ve kişisel bir mitolojiyi ifade ederek kullandığı bir dil yaratmış olduğunu göreceklerdi.”
Borges’in tekil dünyası ve yazısı, almış olduğu İngiliz ve Fransız eğitimlerinin etkilerine olduğu kadar yazarın popüler Arjantin dili üzerinde genç yaşta yaptığı çalışmalara ve ilk yazı denemelerinde kullandığı eski İspanyol klasiklerinin barok dilinden kaynaklanmaktadır.
Borges’i, Latin Amerika edebiyatında oynanan “fantastik gerçekçilik”, “latin ruhu ve coşkusu” oyunundan söküp alan etkiler onu Jungcu psikanalizin bulgularını kullanmak yoluyla metaforlara dayalı bir simgeler dizisi yaratmaya yönlendirmiştir. Bu simgelerden söz açacak olursak, başka ülke edebiyatlarında örneklerine pek rastlanmayan simgelerdir bunlar: Ayna, kaplan ve labirent gibi... Borges’in Kaplanları (**) kitabının yazarı Demir Özlü’ye göre “Borges metinlerinin büyülü simgeleridir labirent, labirentler. O metinleri anlamlı kılan simgelerdir. Ama biçimin oluşmasını sağlayan simgeler değil, bizzat anlatılan, sözcüğü kullanmaya cesaret edersek, bizzat metnin ‘özünü’ oluşturan simgeler. Öyle ki onda zamansal, sırf zaman olan görünmez labirentler de vardır. İnsanlar cılız varlıklarıyla, önceden belirlenmiş olarak ya da büsbütün rasgele, o labirentlerde buluşurlar. Garip kaderlerini yaşarlar.”
Peki, günümüzde genç yazarlar üzerinde büyük bir etkisi olan Borges’in bu büyüsü nereden geliyor? Sanırız son derece avangardlaştırdığı kendi kültürünün büyüsü değildir bu etkinin kaynağı... Ya da onun tekil mitolojisinde sıklıkla yer alan kaplan, labirent ve ayna gibi simgelerin çoğunu bolca kullanan beceriksiz taklitçiler ve tıpkıbasımcı yazarlar tarafından dünyada oluşturulan çalıntı Borges vitrininin iştah açıcılığı da olamaz... Öyleyse, kendini düzenli olarak “öteki Borges”e atfeden Buenos Aires Milli Kütüphanesi müdürü Jorge Luis Borges’in sırrı nedir?
Borges’in Victor Hugo, Dante ve Berkeley hakkında bildiklerinin birçok Avrupalıyı şaşırtacağını söyleyen Monegal, Borges’in bu çokkültürlü ortamını kendini evinde hissetme durumu olarak yorumlamaktadır. Ancak bir Arjantinlinin sahip olabileceği dünyasal bir imtiyazdır bu. Ama Borges için bu konum sadece bir başlangıç noktasıdır. Borges “Buenos Aires’ten hareket ederek hiçbir coğrafyaya ve tarihe ait olmayan, fakat kelimelere ve bütünüyle kendisinin olan bir yazınsal mitolojiye ait bir evrene doğru yola çıkar.”

(*) Borges, E. Rodriguez Monegal, Türkçesi: Şule Demirkol, Gendaş Kültür Şubat 2001
(**) Borges’in Kaplanları, Demir Özlü, YKY, Ekim 1997

24 Kasım 2011 Perşembe

Kültürümüzde “kültür” var mı?


Kültürümüzde “kültür” var mı?

Kültürel hassasiyetlerimizin otel odalarında ifşa olması hiç de manidar değil aslında. Cesareti densizlik, iyiliği görgüsüzlük ve erdemi de cehalet derecelerinde eriten bir kültürün egemenliğinde 21. yüzyıldaki Türk uygarlığının bütün hücreleri sızım sızım sızlıyor.
Bu coğrafyada kötüye doğdu gidişat hiç de yabancı değil. Eskiden bu duyguyu simetrik yaşar giderdik. Ne güzel alışmıştık. Yapanın yanında kalmıyordu. İktidara geçeceğimiz günü bekleyip sabrediyorduk. Fakat 2002 senesinden bu yana Türkiye’de kökeni ne olduğu belli olmayan, kültürümüzün bütün insaf noktalarını zorlayan, kırıp deviren bir kalkışma ile karşı karşıyayız. Suskunluğumuzun tek nedeni ise şaşkınlık. Şok hali geçmiş değil. Şoka girdiğimiz için demokrasi çalışmıyor, kurumlar kurumla tıkalı. Cumhuriyet bacası çekmiyor. Vicdanlar kör, bakışlar ise duygusuz.
Bütün bunları hak etmediğimizi biliyoruz. Tıkanıp kaldığımız nokta da bu. Özeleştiri, hata yapmış olmakla başlar. Kendi eleştirimiz için dayanak noktası bulamıyoruz. Anladığımız tek konu, her türlü “işgal” durumunda içimizdeki işbirlikçi yüzdesinin devreye girmesi. Bunu zaten biliyoruz. Son derece normal. Beş kardeşin beşi de bir olmaz. Ama sorumlu ve mülkiyetli çoğunluk neden bu denli suskun, eylemsiz?
Her şey bir asimetri baskınında yatıyor. Simetride karşıda tanıdığın, bildiğin birisi vardır. Asimetride ise gene aynı kişi karşındadır, hiçbir şey yapmaz, sadece gülümse ve sen dünyanın bütün dayaklarını o manzara karşısında şok içinde yersin. Sorumlu belli değildir, suç yoktur, ama suçlu sensindir. Çünkü orada artık olman istenmez, devrinin geçtiği söylenir, bunun için de hazırda olan ve olmayan bütün eleştiriler boğazına bir yumruk gibi tıkanır. Ve boğazından ihanet, hain gibi sözcükler asla çıkamaz. Dilin dönmez. Şok devam ediyordur.
Ortak yaşamın çoğulcu göstergesi olan kültür de konuşurken biz dememizi sağlayan tek etkendir. Kültürümüzün çatlaması, kendimizi artık tanımamamız, bu felaketin başımıza nasıl geldiğini anlayamamamız, kültürümüzde kültür olup olmadığı sorusunu da yanında getiriyor zorunlu olarak. Biz gerçekten olduğumuzu düşündüğümüz toplum muyduk? Biz gerçekten bizi öteki kılan ve bundan çıkardığı siyasi, finansal getirilerle kendi topluluğunu kıskançlıktan taşı çatlatacak maddi sarhoşluklara savuran bu “kesim”i neden tanıyamadık ve öngöremedik. Biz gerçekten biz miydik?
Her şey bazen adını koymak değildir. Ve her şey bazen adını koyunca, tespit edince de bitebilir.