30 Kasım 2011 Çarşamba

Melek Zamanı


Melek Zamanı

Dün gece sabaha karşı, odamın duvarı olduğunu bildiğim bir beyazlığa bakarken birdenbire onu gördüm.
Bir yerden geliyordu.
Henüz gün ağarmamıştı. Geceden boyadığım sözler kurumamıştı.
Astığım çamaşırlar nemliydi ve gözlerim nemliydi. O yoktu.
Gitmişti.
Dağlar, denizler ağlıyordu.
Sesimi duymayan kalmadı. O duyamazdı. O çok uzaklara gitti.
Birdenbire o boş beyazlıkta, gündüzleri duvarım geceleri yalnızlığım olduğunu söyleyen beyazlığa bakarken onu gördüm.
İnce bir boynu vardı.
Çok yaşamış genç bir boyun. Kemikli zarif bir burun.
İnsanı andıran, kanatsız bir meleği, yeryüzüne düşmüş bir kadını andıran ince gövdesiyle çok yaşamış genç bir kadın.

En çok kaybolduğumuzda susarız.
Suskunluğunu buna veriyordum. Kesik kesik soluk alıyordu ve incinmişe kırılmışa benziyordu.
Bütün algılarımla onun bir melek olduğunu, ama asla içimizden herhangi birisi için gelmiş gönderilmiş bir melek olmadığını biliyordum.

Ve o meleğe ben ilk başta korkularımı verdim.
İçi acıyordu belli, bir melek gibi durmuyordu, ama hepsini kabul etti.
Kaygılarımı verdim. Nefretlerimi,  hüzünlerimi, geçmişimdeki bütün kötü olayları…
Hepsini kabul etti. İtiraz etmedi.

Ve ben o meleğe her şeyi anlattım.
Ben anlatırken gözlerinde anlatmadığım şeylerin geçtiğini gördüm.
Söylemediğim şeyleri görüyordu ben konuşurken.
İçinde çırpındığı dikenli telleri görmezden gelerek anlatıyordum. Her yeri kanıyordu; ama o bir başkasının yarası için şifalı ot arayan bir merhemci gibi davranıyordu. Kanlar içindeydi ve başkalarının yaralarını sarıyordu.

Ve ben o meleğe sordum:
“Olmayan şeyleri neden ararız?”
- Olmadıklarını kabul edemeyiz.

Ve ben o meleğe sordum:
“Benim yanıma neden geldin?”
- Sen beni arıyordun.

Ve ben o meleğe dedim:
“Seni aramadım, çağırdım; çünkü O, çok uzaklara gitti. Ne yapacağım?”
-  Aradığın benim. Hiç kimse uzaklara gitmedi.

Duraksadım bu sözler üzerine. Kendime bile tanıklık yapamam ben. Kaldı ki bir melekten ne yapacağımı öğreneceğim.
Herkese yardım taşıyordu. Bir  ruhun içinden bütün bedenlere; bir bedensizliğin içinden bütün ruhlara, aynı anda, eşit ve adil.
Herkesin yarasını sarıyordu ve ben ona sitem ediyordum; neden ben değil amacın? Neden benimle, sadece benim yaralarımla ilgilenmiyorsun? Sen benim meleğimsin.

Herkesin yardımına koşuyordu. Özellikle  istemeyenlerin ve görmeyenlerin. Körlere su veriyordu, yaşlılara umut ve yeni doğanlara nefes.
Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Bir kelebeğin aksak uçuşu, suyun kaçak akışı, rüzgârın zoraki fısıldaması, gönüllülerin gönülsüz çalışması, okun ters topuğa saplanışı…
Hepsini “olmadan” önce görüyor ve düzeltiyordu.
Ve   bunları  yaparken ellerinde sadece bir taş parçası ve bir iki dal vardı. Ve biraz da defne yaprağı…
Onun bensiz yolculuğuna tanık oldukça cevap bulamadığım sorularımı unutuyor ve yeni sorular buluyordum: “Hayatı kim başlattı? Sonsuzluğu kim buldu? Dünyanın inşasını kim bitirdi? Savaşları kim kaybetti? İnsan neden öldü?”
Bu soruları sormak cevap bulamamaktan daha da yakıcıydı.
Beni görmediğini düşünmek bile istemiyordum.
Belli ki benim zamanım gelmemişti. Beklemeliydim.
Muhtaçken bile bir bilge mi olmam gerekiyordu?

Ve sonra O’nun o olduğunu anladım. Susarak. Uzaktan bakarak. Anlayarak.
Ona bakmak yeryüzünün bütün dağlarına götürüp getiriyordu beni. Çöllerine.  Susuz  vadilere, sel havzalarına, kasırgalara, toprağın bilinmediği ağır şehirlere.
Ona bir türlü bakmaktan başka bir türlü bakmaya geçerek arındım. Hiçbir şey yapmadı bana. Çağırmadım. Çağırmadan gelmedi.
Devamlı onu gözleyerek iyileşen ve umut vaat eden bir hasta gibiydim.
Tedavisi yarıda kalmış insanlığın gıpta ettiği. Açlık içindeki kıtalara günün birinde gideceğini bilerek, düşünmeyi unutmuş ve ahlakını kaybetmiş ülkelerde günün birinde olacağını görmezden gelerek baktım baktım ona.
Ve bütün hayatı ve geçmişi bir mektuba çeviren sözleri o sırada söyledim:
-Seni görmeyi öğrendim, senin gözlerinle toprağa ve yüzlere bakmayı… Ve seni istemeyi. Sen olmayan bir bedende bile seni bulmayı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder