26 Şubat 2010 Cuma

Je t’ai trouvé un son


Je dois te trouver un nom.
Un nom qui lorsque je le dis t’apporte bien, de moi plus de choses
C’est avec ce nom que tu dois tourner la tête regardant vers moi
Ce son doit me raconter, raconter ce que je ne sais
Et raconter ce que je ne suis pas

Je t’ai trouvé un son
Au lieu du nom en cherchant dans des fleurs
Par une vallée, en faisant passer les souvenirs de toi
Un son qui est doublure du passé et signification d’un avenir
Tu as été crée et j’ai disparu dans cette signification-là

En appelant ton nom j’aime au soleil tourner
Mon visage…. Lorsque mon visage et ton visage s’unissent naît une “lune”
La terre tremble jusqu ‘à sa moelle, après
Je me rappelle de mes années antérieures comme si tu existais déjà
Autour d’un cercle, d’une plaine et d’un mont j’errais

Tu dois comprendre….pourquoi un homme existe
Pourquoi il vide ses mains lorsqu’il pleut
Qu’attend il d’une rêverie née d'entre ses sourcils
Il retient les gouttes comme s’il la retrouvait
Il la trouve dans un passé qui n’a pas eu lieu et un futur qui ne vit

Moi je n’ai rien dit
Mais toi tu as compris
Où es-tu au milieu de mon silence, à quel endroit
Où est mon cœur dans cet amour pas même ressenti
Tu n’es pas là et c’est pourquoi tu es là toujours là

Si je me réveille il fera soir je serai en retard
Du soleil qui naît de toi quand je ferme les yeux
A l’atome cru d’une goutte infinie, dans la lueur naissante : tes yeux
Dis “j’ai soif” tu étais là mais j’étais seul, alors
A t’embrasser et t’embrasser jamais ne s'éteindra la fragrance de tes lèvres feu

Dans l’ancien temps de garde devant l’eau
Même les jours pas encore nés de demain sont pleins du bonheur des ceux venus et passés
Je te vois grandir quand je regarde hier
Tu es bien plus présente que si tu te trouvais près de moi
Chaque matin dans mon lit je trouve une promesse chère

Je dois te trouver un nom
Plus vif que le son qui se dit sans l’épeler un titre immortel
Comme le bruit de vagues pas nées venant de la mer
Ayant vécu toute ma vie couvrant mon après vie
Ce nom doit se répercuter quand je me terre

Que demeure à demain nos actes amoureux
Me perdre dans ta chair est comme me plonger dans ta mer
Quand je voue un nom d’enfant à chacun de tes souffles
Ma voix surpasse cette rivière où nous nous baignons nus
L’homme dans ton cœur sera oasis sur tes lèvres sèches

Tu n’es pas et devrais être une étoile dans la voûte céleste
Une étoile filante que je ne vois quand je tourne la tête
Ou qui brille avant que le jour ne s’éclaire chaque matin à ma fenêtre
Que ta lumière amène mon manque de toi c’est comme ça que je survivrai
A ton absence au temps à la distance entre nos êtres

Plus le temps passe plus je suis en toi
Plus j’attends plus je me perds dans ma voûte qui est toi
Les nuages deviennent oiseau, oiseaux une invite pas éclose, jusqu’au matin
Sans dormir je délire comme si tu étais
Parlant à un bouquet de lavande que je n’ai pas humé demain

Quand tu dis raconte moi un conte, je te raconte
La valeur de l’existence dans tes yeux
Je vois grandir ta peur
Je te prends par les mains et pour cette valeur que tu as donnée
Milliers de fois sois remerciée de cette faveur

Avant que tu ne sois dans ma vie dans aucun jardin
Il n’y avait de fleur dans aucune ville de tour
Et dans les arbres quelques fruits douteux
Nos corps enlaçant les troncs d’arbres
Purifiant des péchés dans le lit tortueux

Aucun panneau ne disait viens ici
Alors que toutes les villes disaient je suis ici
Demandant où est le commencement de ce halo naissant
Je vois notre mer cette mer où nous proliférons vers les rivages
En regardant tes yeux qui sont serments à mes égarements

Je ne t’ai pas promis de choir du plus haut point du plaisir
Pas de parole donnée pour amplifier et cacher tes désirs
Tant que je ne suis la plus chaude eau de mer et ne m'y suis baigné
Je ne reconnaîtrai pas de vent ayant ton nom
Et me tiendrai telle une majestueuse montagne devant toi dressé


(Traduit du Turc par Hamiyet Yıldırım)

2 Şubat 2010 Salı

Sana

Sana bir ad bulmalıyım
Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad
Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında
O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı
Olmadıklarımı da

Sana bir ses buldum
Çiçeklerin içinde ararken adının yerine
Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda
Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı
Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda

Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum
Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor
Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında
Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi
Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında

İnanmalısın… Bir adam niçin vardır
Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur
Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada
Tutar damlaları ona kavuşur gibi
Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında

Ben hiçbir şey söylemedim
Fakat sen anladın
Neredesin sensizliğimin ortasında
Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın
Yoksun ama buradasın hep burada

Uyansam akşam olacak geç kalacağım
Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe
Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya
De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman
Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha

Eskilerde bir suyun başında nöbette
Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu
Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca
Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın
Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda

Sana bir ad bulmalıyım
Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat
Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında
Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan
Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda

Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz
Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir
Her nefesine bir çocuk adı adadığımda
Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer
Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha

Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte
Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız
Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da
Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak
Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara

Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum
Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde
Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha
Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi
Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada

Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın
Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun
Büyüdüğünü görüyorum sonra
Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için
Binlerce kez teşekkür ediyorum sana

Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede
Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule
Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda
Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz
Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta

Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası
Buradayım derken bütün şehirler
Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla
Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi
Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça

Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim
Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok
Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça
Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım
Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında

2007

1 Şubat 2010 Pazartesi

Hiç sevmediğim Fransızca kelimelerden birisin


Seni Paris’te tanımadım. Paris yoktu.

Seni bir İstanbul sokağında, ihtimal yoksul bir sokakta tanıdım. İki bina arasına gerilen çamaşır iplerinden başımı kurtarınca tanıdım seni. Tütsüler içindeydin. Boya, vernik ve çuha kokuları içinde…

Sarmalıyordun. Bacak aramdan başlayan telaşın sınırlarında gezinen parmakların uyluklarımı da sıkıyordu. Canım acıyordu, açtım ve bana doğru geliyordun. Geliyordum. Geliyorduk.
Geldim derken bile ağzın sımsıkı kapalıydı. Gözlerimle bir şeyler anlatmaya çabalarken beni tehdit eden gözlerinle daha da yanıyordu bacaklarım.

Geldim. Burası Paris. Ama sen yoktun. Paris’e geldiğimde şehrin hiçbir uzvu kalmamıştı. Kitaplar en güzel mezarlıklardı. Sahneler yanıyordu ve dansçılar yerden göğe yükselirken bit pazarı şairleri ağlıyordu, çünkü şehir elli yıldır işgal görmemişti. İşgal devri kapanmıştı ve yapılacak başka da bir şey yoktu.

Paris yoktu dediğimde ben varım, demedin. Sustun. Neyini içime çektim bilmiyorum ama bir kafede camlar buğulandı ve gazeteci çocuk sabahın belediye başkanıydı.

Şiirler çoktan lağımlardan akıp gitmişti. Seine, Akdeniz’e, deniz okyanusa, okyanus yarına kavuşmuştu ve gelecekten hiçbir şey ummuyordum, beklemek pazarında çifti elli santimden satılan balinalarla bir işbirliğim yoktu.

Paris’ten kimseyi tanımıyordum. Bu yoksunluk bana bir kimlik kartına bile yol açmadı. Olana verilenler, gidene yağanların zerresi gelene verilmiyordu.

İki yana ayırdım şehri: Olanlar ve gelenler. Her ikisinin de arası bildim bileli açıktı ama çizgi çekilmemişti. Herkes karşı çıkıyordu, olmayana bile.

Bütün saatleri sordum. Topladım sayıları. Çıkanı dünün tarihinden çıkardım ve Pont-Neuf’e böldüm. Son Otobüs Durağı’na ve Mavi Portakal Sokağı’na çıkan caddede yürüdüğüm elli adım şehrin nüfusunun bütün nefeslerine bedeldi. Çanlar anayasasız çalmıyordu artık, gök borsa kapanış saatlerinde kimsesizdi. Üzerinden hiç savaş geçmemiş bir Avrupa kentinde bulundum ve haritalara baktığımda böyle bir kent yoktu.

Paris’te öldürdüm kendimi. İzler bıraktım. Nehrin kıyısına kadar yürüyen öpüşme izleri. Doğan güneşte kurusalar bile hiç sevmediğim Fransızca kelimelerle yazdım ölüm mektubumu.

Halil Gökhan