2 Şubat 2010 Salı

Sana

Sana bir ad bulmalıyım
Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad
Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında
O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı
Olmadıklarımı da

Sana bir ses buldum
Çiçeklerin içinde ararken adının yerine
Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda
Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı
Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda

Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum
Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor
Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında
Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi
Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında

İnanmalısın… Bir adam niçin vardır
Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur
Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada
Tutar damlaları ona kavuşur gibi
Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında

Ben hiçbir şey söylemedim
Fakat sen anladın
Neredesin sensizliğimin ortasında
Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın
Yoksun ama buradasın hep burada

Uyansam akşam olacak geç kalacağım
Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe
Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya
De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman
Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha

Eskilerde bir suyun başında nöbette
Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu
Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca
Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın
Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda

Sana bir ad bulmalıyım
Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat
Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında
Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan
Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda

Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz
Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir
Her nefesine bir çocuk adı adadığımda
Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer
Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha

Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte
Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız
Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da
Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak
Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara

Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum
Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde
Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha
Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi
Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada

Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın
Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun
Büyüdüğünü görüyorum sonra
Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için
Binlerce kez teşekkür ediyorum sana

Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede
Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule
Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda
Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz
Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta

Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası
Buradayım derken bütün şehirler
Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla
Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi
Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça

Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim
Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok
Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça
Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım
Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında

2007

1 Şubat 2010 Pazartesi

Hiç sevmediğim Fransızca kelimelerden birisin


Seni Paris’te tanımadım. Paris yoktu.

Seni bir İstanbul sokağında, ihtimal yoksul bir sokakta tanıdım. İki bina arasına gerilen çamaşır iplerinden başımı kurtarınca tanıdım seni. Tütsüler içindeydin. Boya, vernik ve çuha kokuları içinde…

Sarmalıyordun. Bacak aramdan başlayan telaşın sınırlarında gezinen parmakların uyluklarımı da sıkıyordu. Canım acıyordu, açtım ve bana doğru geliyordun. Geliyordum. Geliyorduk.
Geldim derken bile ağzın sımsıkı kapalıydı. Gözlerimle bir şeyler anlatmaya çabalarken beni tehdit eden gözlerinle daha da yanıyordu bacaklarım.

Geldim. Burası Paris. Ama sen yoktun. Paris’e geldiğimde şehrin hiçbir uzvu kalmamıştı. Kitaplar en güzel mezarlıklardı. Sahneler yanıyordu ve dansçılar yerden göğe yükselirken bit pazarı şairleri ağlıyordu, çünkü şehir elli yıldır işgal görmemişti. İşgal devri kapanmıştı ve yapılacak başka da bir şey yoktu.

Paris yoktu dediğimde ben varım, demedin. Sustun. Neyini içime çektim bilmiyorum ama bir kafede camlar buğulandı ve gazeteci çocuk sabahın belediye başkanıydı.

Şiirler çoktan lağımlardan akıp gitmişti. Seine, Akdeniz’e, deniz okyanusa, okyanus yarına kavuşmuştu ve gelecekten hiçbir şey ummuyordum, beklemek pazarında çifti elli santimden satılan balinalarla bir işbirliğim yoktu.

Paris’ten kimseyi tanımıyordum. Bu yoksunluk bana bir kimlik kartına bile yol açmadı. Olana verilenler, gidene yağanların zerresi gelene verilmiyordu.

İki yana ayırdım şehri: Olanlar ve gelenler. Her ikisinin de arası bildim bileli açıktı ama çizgi çekilmemişti. Herkes karşı çıkıyordu, olmayana bile.

Bütün saatleri sordum. Topladım sayıları. Çıkanı dünün tarihinden çıkardım ve Pont-Neuf’e böldüm. Son Otobüs Durağı’na ve Mavi Portakal Sokağı’na çıkan caddede yürüdüğüm elli adım şehrin nüfusunun bütün nefeslerine bedeldi. Çanlar anayasasız çalmıyordu artık, gök borsa kapanış saatlerinde kimsesizdi. Üzerinden hiç savaş geçmemiş bir Avrupa kentinde bulundum ve haritalara baktığımda böyle bir kent yoktu.

Paris’te öldürdüm kendimi. İzler bıraktım. Nehrin kıyısına kadar yürüyen öpüşme izleri. Doğan güneşte kurusalar bile hiç sevmediğim Fransızca kelimelerle yazdım ölüm mektubumu.

Halil Gökhan