6 Ağustos 2007 Pazartesi

Aforizmalar 1 (HG)

Bir tek ölüm söz verir hayat söz veremez.

Bana onuru ve gururunu kullanmadan savaş açacak adama mağlup olmaya hazırım.

Ahlakçılık, vasatların üstünlere karşı oynadığı etkisi geçici bir oyundur.

Adalet için gözlerimi bağla, özgürlük için çöz, seni görmem için kapat.

Kadınlar biyolojik erkeklerse sosyal bir takvime göre yaşarlar. Erkeğin kafası genelde zihni ile bedeni arasına sıkışmıştır. Kadınınsa hormonları ve rahmi arasında.

İki ilkel bedeni ve beyni bir arada tutacak alışkanlıklar ve korkudur: kaybetme korkusu.

O giysilerin kitapların ve kimliklerin arasından adem ve havva hala bağırıyor.

Edepsiz bir hastanın çaresizliği ahlaktan üstündür.

Yazarla okurun farkı akıntıya kapılmış adamla onu izleyen adamın farkı gibidir

Duygularımızdan ve samimiyetimizden kazanır, inceliklerimizden kaybederiz....

Taklit değil benzerlik öldürür.

Unutmayı beceremeyen kavga etmesin.

2 Ağustos 2007 Perşembe

ANLAMINI BİLMEDİĞİM KELİMELER

Adamla kadın bir mağazada karşılaştılar.

Adam unutmamıştı. Kadınsa unutulmamıştı. Kadının gözleri kupkuruydu ve içi ağlıyordu. Adamsa onu “ağlıyordu”.

Kaybettikçe kazanılan ve kazandıkça kaybedilen bir dünyada, bir mağazada sessizlik içinde karşılaştılar.

‘Birisini unutmak yoluna devam etmektir,' diyordu içinden kadına bakarken.

Onda kaybettiğini sandığı, unuttuğu kişiyi bulduğunu düşündü.

Bir bulut nasıl güneşe benzerse o kadar ona benziyordu.

Güneş yoksa bulut yok çünkü ışık yok.

Yüzündeki ışık onu içine çekivermişti.

Bir ağacın önce gövdesini fark ederiz. Mevsim ne olursa olsun meyveler en sonda gelir. İşte tıpkı böyleydi görülen durum. Adam kadının ince dudaklarında, ortadan ayrılmış saçlarında ve ensesine uzanan saçlarında, kenarları kalın siyah çizgilerle belirginleşmiş gözlerinde, gülümsemesinde, beyaz dişlerinde uzun zamandır görmediği bir rüyayı gördü ve bir rüyadan ilk kez uyanıyormuş gibi ayakta uyandı.

"Merhaba, ona çok benziyorsunuz."

"Anlatın."

"Anlatamam. Deminden beri onu düşünüyordum, sonra sizi görünce o sandım birden. Sanki o konuşuyor, ama aslında ben ondan kaçıyordum."

"Anlatın."

Adam, onun kızacağını düşünmüştü. Birisine benzetilmek, birisi sanılmak: Yanlış bir defineyi bulmak gibidir birisini ötekine benzetmek. Bazen yanlış, yersiz bir tokattır. Adam kadının sakinliğine inanamadı. Ya oydu, ya da kendisi. Ama kendisi bu kadar gerçek olamazdı. İnanmaktan başka çaresi yoktu adamın. Sızlanmayı bırakıp anlatacaktı. Anlatmak istediği için değil, o "anlatın" dediği için. Bu sesin geldiği yere ansızın çekilivermişti. Gözler aynı güneş ama başka bir sıcaklık. Kendisi olan bir sıcaklık. Güneş sadece bir giriş kelimesiydi belki. Bir davet.

Kadının çok az vakti vardı. Oradan geçiyordu, derken bir haber aldı, beklemesi gerekiyordu biraz daha, arkadaşları geçerken onu alacaklardı.
Adam geçecek olan bu sürenin bir yüzyıl olmasını diledi. İçinde, anlatması yüzyıllar sürecek kadar çok şey birikmişti.

Ama anlatamadı.

Gözlerini ondan alamıyordu. Onun kendisine dönüşmesini büyük bir merakla izlerken ağzından duymadığı, anlamlarını bilmediği kelimeler çıkıyordu.

*

Kal. Buradasın. Gitme. Nasıl olur. Nerdesin. Sen. Bizimle.

Bu kelimeleri anlamıyordu ve artık bilmiyordu. Kadına bakarken nerede olduğu bilgisini yavaş yavaş yitiriyordu. Ve sonunda bitti bu farkında oluş.

Artık bir adadaydılar. Onları getiren tekne, tanıştıkları tekne kıyıda yan yatmıştı batmış gibiydi. Bütün bunlar o adadan dönmeyecekleri anlamına mı geliyordu. Son yolculuk muydu?

Kıyı boyunca tek başlarına yürüdüler. Yan yana görünüyorlardı ama yalnız gibiydiler. Her şey değişmişti. Kadın kendisi olmuştu, ama bir adadaydı ve adada zaman anakaradan farklı akıp gidiyordu. Adam ise farkındaydı, adalarda erkekler ağaçların, ışığın ve toprağın kölesiydiler. Adalarda erkekler adamdı, erkek değil.

Yanlış yerde değillerdi ama, zira bu adada biraz daha az ağaç vardı ve biraz fazla kadın.

Adam hiç kimseyi görmüyordu. Yalnız kıyı ve kıyı boyunca ıslak kumları çizerek giden kadını.

Adam kesinlikle onu düşünüyordu.

Arkasından gelmemişti, onu takip etmemişti. Aynı yere gitmeleri ne anlama geliyordu. Üstelik de bir adaya. Kadının daha kadın olduğu, yükseldiği ve erkeğin toprağa yaklaştığı bir ottan farkı olmadığı, güneş altında ırgat olduğu bir kara parçasına.

Kadın için seçilmiş bir yer olduğu söylenemezdi, erkek için de. Ama oraya kaçtıkları kesindi. Gerçek dünyadan. Onları izleyen hayaletlerden ve hatıralardan.

Hatıralardan kaçamadıkları için değil belki de soyunamadıklarından o hayaller önünde.

Bu yüzden ıssız bir kumsalı seçtiler belki de. Sadece ikisine ait hikâyeler önünde soyunabilmek için. Bu ıssız kumsal ona bu hikâyeyi versin diye.

*

Hikâyemizin yeni bölümünde kadınla adam bir adada karşılaştılar bu kez. Girit'e benzeyen bu adada kadın üç katlı bir evin bodrum katını tuttu. Evinin kapısı girişten görünmüyordu, ama arka bahçesi denize kadar uzanan bir tarlaya bakıyordu. Adamsa o tarla içinde, korkulukların sebze gibi dikildiği, ama hiçbir şeyin yetişmediği -belki deniz tuzu yetişebilirdi- o tarladaki ahşap kulübeyi kiraladı.

Şimdilik bir sezonluk anlaştılar evsahipleriyle. Evsahipleri yıllardır boş duran, belki de onları bekleyen bu evlerin tutulmasından çok hoşnuttular. Yalnızlıklarının bozulmasına aldırmadan bu yeni komşularının, birbirlerinden başka şeyle ilgilenmeyen bu komşuların tadını çıkarmaya başladılar.

Deniz tuzları kadar yalnız o tarla, tarlaya bakan evinde kadın. Adam şimdilik sadece denizle ilgileniyordu. Yanında kâğıtlar getirmişti. Kalemi olduğu görünmüyordu, çünkü cebinden hiç çıkarmıyordu, sadece boş kâğıtlara bakıyordu, sonra tarlaya, korkuluklara ve bahçeli evine kadının.

Birbirlerine önce günler boyu baktılar. Aralarında deniz tuzlarının üzerinde yükselen korkuluklar, korkuluklar arası gerili ipler varken uzun uzun seyrettiler birbirlerini. Bu bakışmalarda araştırdıkları tek nokta özlemin sürekliliğiydi.

Adam kadını özlüyordu, o bodrum kattaki kadını. O tarlaya denize açılan bahçesinde küçük masanın etrafına dizdiği sardunya saksılarında yazgının dizilişini arayan kadını. En küçük saksılar kümesi çocukluğu olmalıydı, ortancalar ilkgençlik ve en iri saksıdaki en yüksek sardunyalar ve en gösterişli çiçekleri olan sardunyalar şimdiki halini temsil ediyor olmalıydı.

Adam kalemi günler sonra ilk kez cebinden çıkardı ve en boş kâğıdı buldu tomarların arasından. Kâğıtların hemen hepsi buruşmaya yüz tutmuştu, beyazlıkları sarıya çalıyordu artık.

Kâğıda bir şeyler karalayıp buruşturdu. Havaya attı. Rüzgâr buruşturulmuş kâğıdı biraz ötedeki korkuluğun yanına kadar attı. Sonra kağıdı yerden aldı, açtı tekrar bir şeyler karalayıp havaya fırlattı, rüzgar bu kez kağıdı geriye doğru sürükledi; kadının bahçesine doğru.

*

Kadın mutfakta yemek yapıyordu. Üç kişilik bir masa hazırlamıştı, ama kimseyi davet etmemişti. Her akşam yemek vaktinde tekrarladığı bu ayin için yaptığı hazırlık sırasında gene her zamanki gibi heyecanlıydı. Gelecek misafirleri uzun zamandır görmediğinden değil de sanki misafirlerden birisine karşı duyduğu özel ilgiden olmalıydı.

Fakat yine kimse gelmedi. Kadın yemeğini tek başına yedi. İki kişinin boş tabaklarına yine baktı. Yıllar önce giden birilerinin günlük yasını tutması sona erince boşalmış ve boş tabakları topladı, ertesi sabah yıkamak üzere evyenin üzerine bıraktı ve okuma odası haline getirdiği yarı loş yarı aydınlık odaya çekildi. Odanın penceresinden kararmakta olan havada, gökyüzündeki korkuluk siluetlerine baktı. Korkuluk tarlası geceye hazırlanıyordu.

Adam başka bir adaya gitmişti ve birkaç gündür ortalıkta yoktu. Okuma masasının üzerindeki lambayı yaktı ve masa üzerinde günlerdir duran buruşturulmuş kağıtları yeniden gözden geçirdi.

Kağıtlarda bir adres, isim ve not vardı. Mavi bir kurşun kalemle yazılmıştı hepsi de.

Gidiyorum. Gelmezsem. … adası. Mavi pansiyon.

Kadının hiçbir şey sakladığı yoktu, ama masaya koyduğu iki kişilik boş tabakları her sabah özenle yeniden yıkıyor ve mutfak dolabına yerleştiriyordu. Tabakların anlattığına göre birisi bir deniz kazasında ölen küçük kardeşi, diğeri de giden ama dönmeyen sevgili içindi. Onlar olmadan boğazından bir şey geçmemesi bir yana soluk bile almıyordu. Belki de bu yüzden korkuluk tarlasına kadar gidiyor ve öteye geçemiyordu.

Rüya bitti


RÜYA BİTTİ

Bütün bunları o yaşayabilsin diye yazıyorum.

El arabasıyla dik bir yokuştan tırmanıyordum. Çantam, bir kolinin içinde saklı kitaplarım ve birkaç parça eşya daha vardı arabanın içinde. Evimden artakalan eşyaları taşıyorum ya da birisinin evinden taşınıyordum. Nereye? Bir bilsem.

Yol daralırken sağa kıvrılıyor ve beton, yerini Arnavut kaldırım taşlarına bırakırken taşlar daha da ufalıyor ve yuvarlaklaşıyordu. Ve bitiyordu yol. Sonrasında arabayı bırakıp eşyalarımı boyumu aşan yükseklikteki duvar şeklinde devam eden yolun kalan kısmına taşıdım. Bu sırada onu gördüm. U şeklindeki dönemecin kıyısında kalan teras katı dairesinin kapısının önündeki güneşli boşlukta bikinisiyle yerde yatıyordu. Bir havlu üzerinde. Yeşilli kırmızılı havlu üzerinde beyazlığı kaybolmakta olan teni, siyah güneş gözlükleriyle, kısa sarı saçları, ince dudakları ve boynuyla rüyamdaki kız.

Âşık olmayı neredeyse unutmak üzere olduğum son yıllarda onu tıpkı çocukluğumda olduğu gibi rüyamda bulabileceğim aklıma bile gelmezdi. Onu görmeden ona âşık olacağımı mı biliyordum yoksa? İmkânsızdı bu. Onu gördüğümde, yokuş çıkmaktan ve eşya taşımaktan, biraz da şehrin beni itip kakmasından yorulmuş bedenim nefes nefeseydi ve bir sigara yaktım. Ateşini istedim ondan. Bir nefes çekip dumanı gökyüzüne üfledim. Doğrulup kenara kaldırıma oturdu. Gözlüklerini çıkararak bana gülümseyen gözlerle baktı. Aşk geliyordu. İşte. Ordaydı. Yeryüzünün en dar sokağında en büyük aşk vardı. Tarif etmekte artık usta olduğum ve ustalaştıkça benden kaçan aşk rüyamda benden kaçamıyordu. Rüyamdan önce ya da sonra, yani gerçek hayatta kadınlar ve aşk arasındaki bağıntı sürekli olarak ölme eğilimindeydi. Sanki yumurta kırılıyor ve içinden başka şeyler çıkıyordu. Posta kutusu açılıyor ve içinden bir kova dolusu sarı boya akıyordu. Tutturamıyorduk. Bir şeyler eksikti.

Öyleyse, sabahın beşinde beni uykumdan uyandırıp saatlerce yatakta oturtan kız kimdi? Neydi? Tekrar uyursam adım gibi biliyordum yeniden o rüyaya dalacağımı ama bunu yapamadım. “O rüyadaki bir kadın ve asla gerçek değil,” diyordum kendi kendime. Aşk kadar gerçekti. Aşkını rüya sonrasına taşıyabildiğime göre asla gerçek olmamasında doğruluk payı fazla yoktu.

Arada geçenleri yazmıyorum. Sonra kapıyı açışı, içeriye girmemiz, kardeşinin gelişi, terasa çıkışımız. Eşyalarımı ona bırakıp şehrin herhangi bir yerindeki şimdi hatırlamadığım bir işim için çıkıp gidişim.

Saatler sonra çıkıp evine geldiğimde gene yorgundum yol yürümekten. Bu kez giyinik sayılırdı. Bikini yerine uzun bir elbise giyinmiş ve süslenmişti. Bakışları onunkilere benzeyen üç kız arkadaşı da salondaydı. Hepsi de beni bekliyor gibiydiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Aramızda geçen kısa ama yoğun tanışma, anlamlı bakışmalarımız, içimden geçirdiklerim, eşyalarımı ona bırakışım zaten gerekli her şeyi anlatmıştı ve sanırım son testten geçmem kalmıştı geriye. Kadın arkadaşlarının görüşleri sevgilisinin ne olduğundan daha önemlidir bir kadın için. Bunu acı deneyimlerden değil mutlu tesadüflerden ve doğru davranışlardan öğrenmiştim. Hiçbir kadın yalnız değildir aslında. Bir kadın sevgilinse asla sadece onunla olmazsın. Gardırob, beden, ruh onun olabilir, ama kadın, o salonda gördüğün diğer kadınların bir bileşkesidir.

Bütün bunları o yaşayabilsin diye yazdım. Rüya bitti çünkü. Rüyadan buraya gelemezdi. Uyandıktan hemen sonra saatlerce onu düşündüm. Sürekli hatırladım. Unutmamak için, her ayrıntıyı.

O yaşasa. Rüyadan dönse. Âşık olurdum. Aslında âşığım hâlâ ona.

Ama onun yüzünü bile hatırlamıyorum.


Aşk bir yüzden mi ibarettir?

G-STRING ya da Erkeğin "Yeniden" Özgürleşmesi

Batı toplumlarında ve akademilerinde şöyle bir görüş yaygındır: "Dünyayı sarsan, halkı ve sanatçıları sokaklara döken, ruhlarında büyük coşkulara yol açan akımlar, moda ve hareketler akademilerde tez olarak yazılmaya ve ders olarak okutulmaya başladığında bitmiş demektir."
Doğu'da yani özel ve çok öznel anlamıyla ülkemizde yaygın olan inanç ise üç aşağı beş yukarı şudur: "Nasıl olsa en az bir "rub-ı asır" kadar sonra topraklarımıza intikal edecek olan bu moda ve akımlar bizde ise pazara düşünce başlar ve asla bitmezler."
Öyleyse kimdir bu Türkler? Neden sözde merkezlerden, avant-garde oluşum ve aygıtlardan bu kadar uzakta yaşarlar ve Dünya'nın bütün fanilerini bir araya getirecek kadar geniş toprağı ve cömert ruhu nereden bulmaktadırlar?
Bu soruların cevaplarının sanıldığı kadar tarihsel ve antropolojik olmadığını sanıyoruz ama şimdi burada, bu sorulara cevap arayacak değiliz. Soruları sadece derdimizi anlatma zemini oluşturma için kullandık.
Öyleyse derdimiz nedir? Biraz Türk erkeğinin yeni sorunları olabilir; yani kadınların yeni veçhe ve çehreleri...
G-String, yani "G" harfi modelindeki iç çamaşırı... Bir iç çamaşırı üretici ve pazarlamacısının sözleriyle son birkaç yıl içinde satışlarında büyük patlama yaşanan (% 80) ve arka kısmı kadın poposunun arasına girerek, etek ve pantolonlarda külot izini yok eden, neredeyse "wonder-bra" sutyen devrimini aratmayan buluş...
Her ne kadar kadın -ve aynı zamanda erkek- iç çamaşırı kreasyonlarında yıllardır bulunan bu modelin ülkemiz kadınları arasında son derece popüler oluşunu neye bağlayacağız? Yeni bir özgür popo kültünün doğuşuna mı delalet ediyor bu artış, yoksa erkek bakışındaki incelişi ve boyun egzersizlerinde dikey hareketi keşfedişini mi?
Etek ya da pantalonun altına kumaş izi yapmadan iç giyimi tamamlayacak ve dış görünümde de dikkat çekmeyerek, kalçaların yuvarlaklığını pürüzsüzce tamamlayarak çağdaş bir giyim kusursuzluğunu vaat edecek olan G-String “olayı”

*

Z.A.ya sorduk: "Neden G-String?" Fırtınalı bir evliliği çok gerilerde bırakmış olan ve hayata yeniden bu kez kendi ayakları üzerinde tutunmaya çalışan Z. şöyle cevap verdi: "Anlamıyorum. Ben ne zamandır G kullanıyorum."
- Peki o zaman nereden peydahlandı bu cazibe artışı kadınlarda? Yoksa popolarını yeni mi keşfettiler?
"Bence bu popoların keşfi değil! Dış giyimini tamamlayan Türk kadını iç giyimine de önem vermeyi öğrendi. Ben G giydiğimde, kadın-erkek fark etmez, hepsinin gözünde daha estetik olduğumu düşünüyorum. Hemcinslerimin G giymiş hallerini de estetik buluyorum."
- Peki Türk kadını "ayıp" kelimesini, estetik arayışıyla mı aştı sizce?
"Bence Türk kadını bakış açısını değiştiriyor. Bunun nedeni de yeni bir sosyal konum arayışıyla gelen kültürü. Erkekler de iç çamaşırlarına dikkat etmeli."
- Peki erkeklerin böyle bir sergileme şansı yok. Bunu nasıl anlayacağız?
"Gereksiz bir soru. Bu dış giyimden kolaylıkla anlaşılabilir. Şalvarlı bir kadın istediği kadar G giyebilir. Önemli olan kafaların iyi giydirilmesi. Kurumları ne kadar özelleştirirseniz özelleştirin (Z. burada sanırım Özelleştirme İdaresi'nde yaşanan 'don giymeme yasağı' skandalına göndermede bulunuyor.) kafalar özelleşmedikçe vücutlar ve ruhlar da özelleşemez."
- O zaman sokaklarda çıplak dolaşalım..?
"Siz bunu deneyebilirsiniz. Ama hiçbir şey değiştiremezsiniz. Türk kadınları ya da erkekleri, sokaklarda yaşama kültürünü benimsemedikleri sürece hiçbir şey değişmeyecektir. Sokaklar işe gitme ve eve dönme sahası değil sadece."
- G-String artışının erkeklerin cinsel özgürlükleri üzerindeki etkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?
"Adım adım düşünürsek, erkeklerin gözleri, kadınların arkasından bakarken bir kademe daha yükselmiştir. Elbise eteklerinden popoya doğru yani... Ama burada kalmamalı elbette... Medeni ölçüler içinde ve kadının da kendini daha da estetikleştirmesiyle, sırta, saça ve başa çıkmalı... Belki de bu sayede erkekler kadını bir bütün olarak görebilir ve yakın bir zamanda belki de -hiç sanmıyorum ama- onun beynini keşfederler."
- Konuyu iyice dağıtıp, tam da kadınların yaptığı gibi istediğiniz yere çektiniz. Ee bravo yani.. Hiç değişmeyecek misiniz?
"Yapmayın beyefendi. Genellikle burada olduğu gibi, soruları hep erkekler soruyor hayatta. Sonu gelmeyen soruların sorulup yanıtların alınmadığı birçok TV programında olduğu gibi. İlginç tesadüfler zinciri sonucu sunucular genellikle erkek. Bana göre erkekler G ile başlayan bütünü gördüklerinde bizler sokaklarda daha özgür yürüyebileceğiz.”

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Bayan Alıntı

Siz doğmadan kendimi varolmuş saymayacağım. Rüyalarımızın şehrinden gelmeseniz de bir yerlerde mutlaka yazılısınız.
Ey deniz kıyısında, surlarla çevrili bir kovanın içindeki küçük kürek. Sarı rengin bana onu hatırlatıyor.
Dalgalar onu getirse bir gün her şey daha yazılı olacak. Kayıklara. Midye kabuklarına. Başını kaldıran sarı başaklara.
Tanrı, beş günde yaratırken okyanusları kime ithaf edeceğini düşünmüş mü? Karalar bu ithafın yazısı olmasın sakın…
Sizin yolunuzu tarif ettikten sonra tam beş kuruş saydım köydeki çocuğa. Kördü ama daha önce ordan geçmeyenlerin bile nereye gittiğini biliyordu.
Bezelyenin içinde çıkan her taneye bir ağaç kadar özen gösteren tabiat, sözcükler karşısında neden bu kadar sessizdir.
Sizi oluşturan sözlere bakması ve konuşması için rüzgâra, yağmura işbirlikçilik teklif etmiştim. Bir kelimeyi dalından bile kesemedi.
Çünkü yapraklar yeryüzünün harfleri değildir. Harfler birleşir kelimeler düşer yapraklarsa kururlar…

Geldim ama çıkamıyorum, dönmüş olsam da şehrime. Şehrimin üstünde bir ismin harfleri duruyor ve okuyamıyorum. Okuyunca kaybedeceğim korkuyorum.

Bruno Sachs: Bir doktor!

Hastalıklarla, tıp kitaplarındaki hastalık tanımları ve vakalarıyla uğraşmayı bırakıp "hastalarla" ilgilenen onları tedavi etmeye çalışan özgür doktor tipi Bruno Sachs'ın yaratıcısı Fransız yazar ve doktor Martin Winckler (Marc Zaffran) ile evrensel hasta haklarından, ilaç endüstrisinin zararlarından (ilaçlardan önce) konuştuk... Doktor ve hastası olarak değil de yazar ve editörü olarak...

İlk kez başımıza gelmedi ve son da olmayacak.
Dünya ilaç endüstrilerinin dezenformasyonları zaten ilaçbilimi alanında "deneysel" bir dönem geçiren çağımızın -ki bazı bilim adamlarına göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle altmışlı yıllarda patlak veren farmakolojik ilerlemeler ve devrimlerin bilinemeyen yan etkileri ancak 40-50 yıl sonra ortaya çıkacak; yani 2000-2010 yıllarında- insanı için son derece ciddi tehlikeler oluşturuyor. Bir televizyon kanalı yöneticilerinden ve bir borsa yetkilisinden farklı davranmak zorunda olduğu halde ilaç endüstrisini bir pazar haline getiren bu tavırlar, elbette hastaları ve dünya hasta haklarını ilgilendirdiği kadar bu konuda etik olarak hastalar ile işbirliği yapmak durumunda olan doktorlar için de bir dikkat konusu. Ne var ki ilaç firmaları; peynir, yoğurt ya da şekerleme pazarlayan şirketleri kıskandıracak "promosyon" çalışmaları sürdürerek, bu ahlaki işbirliğini kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda bozma çabası içindeler.
Bu sorunlar içinde dünyada, yazdığı "Sachs'ın Hastalığı" adlı romanla "hekimler" tarafından verdiği sesle dikkatleri çeken ve doktorların sesini güçlendiren bir doktor-yazar, hiç gündemden düşmeyecek bu konuların önemli bir militanı konumunda artık.
Martin Winckler, bir doktor ve dünyaca ünlü bir romancı; 1998 yılında yayınlanan "Sachs'ın Hastalığı" adlı romanı birçok dile çevrildi ve sadece Fransa'da dörtyüz binin üzerinde okura ulaştı. 1998'de ülkemizde yayınlanan bu yıl içinde "Yazmak ve İyileştirmek" (En Soignant et en écrivant) başlıklı yeni bir kitap yayınladı kendi ülkesinde.
"Sachs'ın Hastalığı"nı 1998 yılının sonlarına doğru editörlük yaptığım yayınevinde yayına hazırlarken Martin Winckler'in ya da gerçek adıyla Marc Zaffran'ın bir baba mesleği olarak hekimliği seçmesinin yanı sıra roman kahramanını betimlerken babasından esinlenmesi ilgimi çekmişti. Kabarık basın bülteni ve ulusal-uluslararası başarılarıyla kendini kanıtlamış bir romandan başka bir şey duruyordu önümde. İnsani ve mesleki açılardan özeleştiriyi kendine erdem edinmiş Orta Avrupa ülkelerinin -başta Fransa olmak üzere- büyük ilgi gösterdiği bu romanın yazarının bir doktor olmasıydı "Sachs'ın Hastalığı"nı anlamlı kılan. Bu anlam, roman sanatının ötesinde belki de dünya edebiyat tarihinde ilk kez onurlu Hippokrates Yemini'yle bir romanın açılmasında kendini buluyordu.
"Sachs'ın Hastalığı" bir doktorun insanlık durumunun romanı. Romanın kahramanı genel tıp uzmanı Doktor Bruno Sachs. Hasta-doktor ilişkilerinde her zaman alışıldığı üzere anlatıcı, bu kez doktor değil de Bruno Sachs'ın hastaları. Fransa'da yayımlanır yayımlanmaz edebiyat okurlarından ve eleştirmenlerden büyük övgüler alan Sachs'ın Hastalığı dünyada tıbba farklı bir biçimde yaklaşan ilk edebiyat kitabı. Sachs'ın Hastalığı'nda, romanın perde arkasındaki kahramanı dışında herkes konuşuyor... Doktor Bruno Sachs'ın sekreteri, hizmetçisi, rakip meslektaşları... Hepsi de doktor ve "insan" Bruno Sachs'ı, edebiyat tarihinde ilk kez rastlanan bir tarzda anlatıyor. Hastalar yerine "hasta"yı merkeze alan bu yeni ve olağanüstü roman tarzıyla Sachs'ın Hastalığı, okurlara çarpıcı bir edebiyat terapisi olanağı sunuyor.
Son kitabında babasını şöyle anlatıyordu Winckler:
"Babam bir hekimdi, fakat savaşta dağılan çok mütevazı bir aileden geliyordu. Ona göre hekimlik aristokrat bir konum değildi, tam tersine kişiye hiçbir üstünlük kazandırmıyordu. Bir hekim tedavi ederken kendini de tedavi ederdi ona göre."
Gerçek adı Marc Zaffran olan Martin Winckler, 1955 yılında Cezayir'de dünyaya geldi. 6 yaşında ailesiyle birlikte önce İsrail'e, ardından Fransa'ya göç etti. Küçük yaşta yazmaya başladı. Tıp öğrenimine 1973 yılında Tours'da başladı. 1978-82 yılları arasında Tours ve Mans'da staj yaptı. 1983'te Sarthe kasabasında pratisyen hekimliğe başladı. 1984 yılında Martin Winckler takma adıyla öyküler yazmaya ve yayınlatmaya başladı. İki yıl sonra ilk romanı "La Vacation"u yazmaya başladı ve kitap 1989'da yayınlandı. 1992'de yazmaya başladığı "Sachs'ın Hastalığı" 1997'de bitirdi. Birçok dünya diline çevrilen bu kitap 1998'de Fransa'da Inter Kitap Ödülü'nü kazandı.
Martin Winckler bir doktor olarak politik formasyonunu şöyle anlatıyor:
"Politik olarak biçimlenmem Pratiques'te gerçekleşti diyebilirim.Bu durum politikası, açık açık, dünyayı anlamaya çalışan bir insanın hekimlik durumunu da kapsıyordu. Bu dergide yazılar yazmam beni 'biçimlendirdi' mi ya da tanıdığım ilk uygar hekim olan babamın mirasının bana geçmesini sağladı mı bilmiyorum ama ben bir okurdan başka bir şey değildim: Yaptığım sadece Pratiques'e yazılar göndermekti."
Martin Winckler beş bin nüfuslu Sarthe kasabasına hekim olarak gittiği 1983 yılından itibaren "Prescrire" adlı başka bir dergide yazmaya başladı. "Prescrire" ilaç sanayinin yarattığı sistemli dezenformasyona karşı objektif bir kaynak olmak üzere yaratılmış alternatif bir dergiydi.
Winckler 80'li yıllarda "Doktor, Hastası ve Hastalık" kitabıyla bir ekol oluşturan Michael Balint'in yarattığı Balint Tıp Cemiyeti içinde yer aldı.

Martin Winckler ile 13-14 Kasım günlerinde gece ve sabaha karşı birkaç elektronik posta sayesinde hızlı bir röportaj gerçekleştirdik. Üç haftalık bir Amerika seyahatinden yeni dönen Winckler, sorularımıza hızlı bir şekilde ve şaşırtıcı bir biçimde yanıt verirken belirgin bir içtenlik içindeydi. Kendi arzusu ve ısrarı üzerine (ki bu bir nezaketti aynı zamanda) cevabını beğenmediğimiz (?) ya da kısa bulduğumuz soruları yeniden sorduk ve ortaya bu doyurucu sohbet çıktı.

Türk okurları sizi -Fransa'daki ve dünyadaki kadar olmasa da- Doktor Bruno Sachs'ın hastalarının ve dostlarının gözüyle tuhaf bir doktor olarak anlatıldığı "Sachs'ın Hastalığı" romanıyla hatırlıyor. Bruno Sachs gibi sizin babanız da (ve siz de tabii) doktordu. Sizce Bruno Sachs karakteri, hastalıklar endüstrisi yerine hastalar için mücadele eden azınlıktaki doktorlar için bir simge midir?

Bruno Sachs karakterini yaratırken babam Ange Zaffran'dan esinlendim tabii. İlaçlar ve hastalıklar yerine hastalarla ilgilenen, onları iyileştirmeye çalışan bir hekimdi babam. Bu anlamda, evet, o azınlıktaki doktorlar için bir simgeydi; ve Fransa'da ve dünyanın diğer ülkelerindeki bu hekimler kendilerini bu simgeyle ifade ediyorlar ve bu yüzden de romanımla çok ilgilendiler. Sanıyorum okurlar bu nedenden ötürü kitabımı çok sevdiler. Çünkü romanda tasvir edilen doktor hastalarını dinliyor ve onları konuşmaları için serbest bırakıyor. Romanımda hastaların doktordan daha çok konuştuğunu belirtmeliyim...

"Yazmak ve İyileştirmek", içinde denemelerinizin ve son 20 yılda kaleme aldığınız yazılardan oluşan son kitabınız. Sizce yazarak iyileştirmek mümkün mü? Dünyayı iyileştirmeek için edebiyatın -genel olarak da sanatın- gücüne inanıyor musunuz?

Ben iyileştirmenin VE yazmanın mümkün olduğuna inanıyorum, tabii ikisini de birlikte yapmak zorunlu değil. Doktor daha çok bir "okur"dur, "dinleyici"dir; o "okur" ve hastalarını dinler. Konuşmaz, Evine döndüğünde de, işlerini bitirdikten sonra yazabilir; ve çoğunlukla yaptığı işten esinlenen şeyler yazacaktır. Bütün kültürlerede doktor yazarlar bulunmaktadır; Fransa'da Jean Reverzy, ABD'de William Carlos Williams, Portekiz'de Miguel Torga, İngiltere'de Somerset Maugham; ve kuşkusuz başka ülkelerde de benim tanımadığım birçok doktor yazar vardır mutlaka. Edebiyatın gücü olup olduğunu tam olarak bilmiyorum ama kitapların "iyileştirdiklerine" inanıyorum, çünkü kitaplar bilgiyi, duyguları ve deneyimleri paylaşma aracıdır. Bu anlamda, dünyayı değiştirmemize yardımcı olur kitaplar. İyileştirmek ve yazmak, paylaşmaktır.

Dünyada ve sizin kişiliğinizde ilaç endüstrilerine (genelde tıp endüstrisine) karşı verilen mücadeleler hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek istiyorum. Bu endüstriler son derece ticari bir davranış içindeler ve bazı ilaçların zararlarını kamuoyundan saklıyorlar. Az önce de sözünü ettiğim gibi "hasta hakları" için mücadele eden bir idol olarak Doktor Bruno Sachs durumu var mı tam olarak? Ve romanınızı da bu anlamda, büyük kitlelere ulaşarak bu mücadeleyi idealize eden ve hasta haklarını gündeme getiren ilk kitap olarak değerlendiriyorum...

Hükümetlerin, ilaç şirketlerini halkı doğru bilgilendirmeye zorlamaları gerektiğini düşünüyorum. Dünyadaki ilaçların ölçülemeyen zararlarının en temel nedeni ilaç şirketlerinin doktorları ve halkı yeterince bilgilendirmeyişleridir. Kötü bilgilendirilen doktor kötü reçete yazar ve bu pahalıya patlar; hastalar da hiçbir yararı olmayan ilaçları alırlar. Bu onlar için çok zararlıdır. Birçok hükümet, Fransız hükümeti de dahil olmak üzere; doktorların, ilaç laboratuvarlarının pazarlama yöntemlerinin etkisi altında kalmadan ilaçları tanımaları için tıp öğrenimi değiştirmek zorundadırlar. "Hasta hakları", "endüstriyel çıkarlar"dan daha da önce gelir; vatandaşların görevi de hükümetlerini bu konu hakkında kararlar almay azorlamaktır.

"Sachs'ın Hastalığı"nın ikinci cildinin "La Formation de Sachs" (Sachs'ın Öğrenimi) adıyla yazıldığını öğrenmiştim yayıncının web sitesinden. Bu roman ne zaman yayınlanacak? Biraz sözeder misiniz?

"La Formation de Sachs", "Sachs'ın Hastalığı"nın ne tam olarak devamı ne de bir ikinci cilt. Aslında bu kitap da Bruno Sachs'ın kahramanı olduğu üçüncü kitap. İlk romanım hatırlarsınız, "La Vacation"du ve o kitabımda da Bruno Sachs, bir doktor olarak roman kahramanıydı."La Formation de Sachs", Bruno Sachs'ın tıp öğrenimini gördüğü ve doktor olduğu dönemi anlatıyor. Elbette bu roman da teme olarak hastanelerdeki tıp eğitimini anlatan bir kitap olacak. Fakat ne zaman yayırnlanacağını bilmiyorum, zira onu bitirmedim henüz. Şu sıralar babam hakkında bir kitap yazıyorum; bu kitap da bir-iki yıl içinde yayınlanacak.

Ünlü bir yazar olmak hayatınızı değiştirdi mi? Ya da hayatınızdaki yazarlık uğraşı doktorluk hayatınızı etkiledi mi?

Hayatımın değiştiği tek nokta, ailemi geçindirmek için artık günde 15 saat çalışmak zorunda olmayışımdır; ama yine de çalışmam gerekiyor yaşamak için. Bunun dışında hayatımda hiçbir değişiklik olmadı. Ve tabii doktorluk hayatımda da bir değişme olmadı. Zaten yedi yıldır bir hastanede aile planlaması ile ilgili bir görevde çalışıyordum. Kitabımın kazandığı başarı hayatımda hemen hemen hiçbir değişiklik yapmadı anlayacağınız.

Peki bu başarı dünya görüşünüzü nasıl etkiledi?

Romanımın kazandığı büyük başarı dünya görüşümü asla değiştirmedi. Tam tersine inançlarım daha da güçlendi. Özellikle de insanların hayatları karşısında giderek yoğunlaşan olgunlukları ve düştükleri büyük yanılgıları önleme konusundaki tutumları üzerine...
Bütün vatandaşlarla paylaştığıma inandığım bazı duygularımı ve sorugulamalarımı yazma arzum da kesinlikle azalmadı. Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin sözcüsü değilim; ama inanıyorum ki benim hissettiğim ve ifade ettiğim şeyleri başkaları da hissediyor ve ifade etmek istiyor. Ve inanıyorum ki söz alma, birşeyler söyleme etkinliği bir hak değil, aynı zamanda vatandaşlık ödevlerinden birisi.

---------------------------
Sachs'ın Hastalığı, Martin Winckler, 1998, Türkçesi: Gülçin Balamir Coşkun, Güncel Yy.

Şair öldü


Yitip gitmek bir alacakaranlık başlangıcıysa, 19 Nisan 1998 günü ölüm karşısında yeni bir güneş daha oluştu. Pazartesi sabahı Mexico’nun önde gelen solcu gazetelerinden La Jornada’nın Şair öldü sözcüklerine bürünen başlığı Paz için sürmekte olan tarihin ritim aralıklarından biriydi sadece. 1914 yılında doğan Octavio Paz, çocukluğundan başlayarak kendini edebiyatın ve siyasetin içinde buldu. Zapata’ya yakın bir avukat olan babası Meksika devrimi sırasında Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek zorunda kaldı. Octavio’nun bütün çocukluğu ve ergenliği Mexico’nun güneyindeki bir kenar mahallede, kızılderili romanları yazan ve Fransız kültürü tutkunu dedesinin evinde geçti.
23 yaşında, Yucatan’da bir halk okulu kurmak için şiir dergisini ve hukuk öğrenimini terk eden Paz’ı çok yakın bir zamanda yüzyılın tarihi bekliyordu. İspanya iç savaşı sırasında antifaşist yazarlar kongresine davet edildiği Valensiya’da Ehrenbourg, Neruda ve Tristan Tzara ile karşılaştı. Mexico’ya geri dönen Paz, Taller dergisinin yazarları arasına katıldı. 1943 yılının sonunda Gugghenheim vakfının bir bursu üzerine Berkeley’e gitmek için Mexico’yu terketti. Paz, 1945 yılında Meksika adına diplomatik göreve başladı. İlk görev ona Paris’te verilmişti. Paz, Paris’te Peret ve Breton gibi gerçeküstücülerle tanıştı ve onların etkinliklerine katıldı. Onun Paris yılları yazınsal gelişiminin de doruk noktasına çıktığı yıllardı. Fransa’da yayımlanan şiir kitapları ününü artırdı. Özellikle Aigle ou Soleil (Güneş mi Kartal mı) kitabından sonra Latin Amerika’nın önde gelen ustaları arasında sayılmaya başlandı.

İnsan Yalnızlığının Gizi: Yalnızlık Dolambacı

Düzyazı ve denemelerini, iki şiir arasındaki boşluğu doldurmak için kaleme aldığını söyleyen Paz, Meksikalı kimliği üzerine Yalnızlık Dolambacı adını verdiği kitabı 1949 yılında yazmaya başladı. Roland Barthes’ın Mythologies’sinden on yıl önce bitirilen bu kitapta Paz, kızılderili kültürü ve batı dünyası arasında bocalama geçiren Meksika toplumunun çağdaş sorunlarını ve antik mitlerini sorguluyordu. Bu sorgulama Meksikalının ulusal karakterini ve yaşam öyküsünü anlatma biçiminde gelişirken, Meksika’yı Meksika yapan ‘o kapalı ve suskun ruha’ yaklaşıp onu deşiyordu. Bu kitap Meksikalı kültürün bilinçaltı katmanlarını çözümleyen bir inceleme antropolojik, sosyo-psikolojik, tarihsel, siyasi ve yazınsal bir inceleme olmasının yanında insan yalnızlığının evrensel gizini de araştıran bir belgeseldi. Öyle ki Yalnızlık Dolambacı batı çevrelerinde Ortega y Gasset’nin Yığınların Başkaldırısı’ndan sonra çağdaş İspanyol düşüncesinin en güçlü belgeseli sayıldı.

Tartışmalar

Meksika’nın bu yalnız güneşi öldüğünde kuşkusuz az düşmanı yoktu. 1968’te diplomatik hayatını sona erdiren Paz, aynı yıl ülkesine dönerek yeni ve polimekli bir hayatı da başlatmış oldu. 1971’de Plural dergisini çıkarmaya başladı. 1976’da Vuelta adını alan bu dergide Paz Soljenitsin’i savunan yazılar yayımladı; Sovyetler’e başkaldıran yazarlara ve Andre Glucksmann’la birlikte ‘yeni felsefeciler’e yer verdi Latin Amerika entelejansiyasının büyük bölümünün düşmanlığını kazanan Octavio Paz yanında marksizmin düş kırıklığına uğrattığı Perulu Mario Vargas Llosa’yı bulmasına rağmen antimarksist çabasını Lima’lı kardeşi kadar uzağa götürmedi. Paz’ın 1990 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması tavırlarına daha da resmiyet kazandırdı.

Yalnızlık Dolambacı’ndan Türk Kimliği’ne

Yalnızlık Dolambacı’nın çevirmeni Bozkurt Güvenç, kitabın ilk baskısına yazdığı önsözde “Paz’ın Meksika’ya adadığı gibi bir yapıt neden Türkiye’ye armağan edilmesin?” diyordu. Böylesi kutsal bir serüvenin üstesinden ancak ozanların gelebileceğine inanan Güvenç, yıllar sonra (ozanlardan umudu kesmiş olmalı ki) Türk Kimliği adı altında bu kutsal serüveni kendi topraklarında aradı. Önce Kültür Bakanlığı Yayınları’nda yayımlanan bu kitap daha sonra bağımsız bir yayınevinin kanatları altına alındı (Remzi Kitabevi). Bozkurt Güvenç fetheden-fethedilen ortaklığında gördüğü Türkleri ve Meksikalıları bir noktada yol ayrımına getiriyor. Güvenç’in yorumuna göre her iki toplumun da bayramlarının fazla olmasına karşın Meksikalılar yalnızlığı fiestalarda uyuturken Türklerse çoğu bayramında kendi gurbetçiliğinin seyircisi durumunda. Bize uzak ve yabancı bir toplumun kimliğinin anlatıldığı Yalnızlık Dolambacı’nın 1978 yılından bugüne Türkiye’de dördüncü baskıya ulaştığını, Türk Kimliği’ninse bugün sadece beş baskıda kaldığını görünce seyirci kaldığımız gurbetliğin aslında bir uyku halinden başka bir şey olmadığını görüyoruz.

Miras ve Yapıt

Octavio Paz, organik olarak artık bir miras kadar uzağımızda ve bir yapıt kadar da yakın bütün okumalarımıza. Aklın hala sürdüğüne inanmak istediğimiz altın çağının düşünürlerinin bize bıraktığı miras çağının alacakaranlığına daha gelmedik. Aklın en basit sonuçlarından biri olarak kavramlarla düşünme; sözcükleri ve dolayısıyla dili kavramsal bir yapıya kavuşturma eğilimi sonlanmadan Paz gibi düşünce adamlarının giderek azaldığını görüyoruz. Geçmişte tamamlanacak bir yapıt olarak tasarlanmış bir düşünce sistematiğinin varlığı üzerine hala büyük kuşkularımız var. Octavio Paz ‘hem güneş hem bir kartal’ olarak ve her anlamıyla düşünmeye devam etmenin en melez yöntemlerinin bir habercisi olarak zamanımızın ve tüm zamanların en büyük ustalarından biri.Ve hep öyle kalacak, şu iki dizenin ondan gelmiş olduğunu bildiğimiz sürece:
“ Bir tarihim ben
Kendini yaratan bir bellek.”

Saint-Exupery: Sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi.


Felaketlerin, savaşların, çöküşlerin, globalizmin ve teknolojinin çağı olan 20. yüzyılın tam başında 29 Haziran 1900 günü doğdu Antoine de Saint-Exupéry. Onu evrensel bir tanınmışlık düzeyine çıkaran yapıtın Küçük Prens olduğunu çoğumuz iyi biliriz. Pek azımızın da onun iyi ve öncü bir havacı, bir posta pilotu ve mucit olduğundan haberi vardır. Saint-Exupéry'yi –bundan böyle onu Saint-Ex olarak anacağız- bir yeryüzü yazarı haline getiren, Küçük Prens'in Kitab-ı Mukaddes'ten sonra dünyada en çok okunan kitap olduğu bilgisi değil sadece; felsefesi, edebiyat içine yedirilmiş özlü ve herkesçe anlaşılır bilgeliği, olağanüstü keşif duyarlılığı, duygusu ve icat yeteneği. Kısaca Saint-Ex, en az İsa, Musa ve Muhammed kadar (ki Sezar, Konfüçyus, Fâtih ve Mustafa Kemal kadar) Yeryüzü'nü günün birinde Evren'de temsil yeteneğine sahip “dünyalı” ilk birkaç kişiden birisidir.
Kanımca Küçük Prens'ten sonra ve en az onun kadar Saint-Ex'in en özgün biçimde ve yazarlık yeteneğini, dehasını en özlü bir içimde ortaya koyduğu yapıtı İnsanların Dünyası'dır (La Terre des hommes). Nedir İnsanların Dünyası? Bir roman? Bir anlatı? Deneme? Hepsinin de üzerinde, Gece Uçuşu'nun ve Güney Postası'nın organik ve yazgısal düzeylerinde dolaşan, bu iki havacılık başyapıtını düşünsel bir zirve ekleyen ve az önce Saint-Ex için yakıştırdığımız evrensel temsilcilik yeteneğinin yazarlık düzeyinde sergilendiği, kanıtlandığı bir kitap İnsanların Dünyası. Kitaptan alıntılan şu cümleler, Saint-Ex'in ait olduğu her konum ve durumuyla bağlantı kurduğu yeryüzü kavramıyla bir hesaplaşmasıdır adeta:
“Yeryüzü, bize bütün kitaplardan daha çok şey öğretir. Çünkü o bize direnir. İnsan, engellerle karşılaştıkça kendini keşfeder. Ama kendine ulaşması için bir araç gereklidir.”
Saint-Ex, bu araçların üzerinde ve içinde ilk öncülerden biriydi. Insanoğlunun teknikte aşırı ilerlemesinden korkanların amaç ile aracı birbirine karıştırdığını söyleyen Saint-Ex, yalnızca dünya nimetleri için savaş verenlerin, yaşanmaya değer hiçbir şey elde edemeyeceğine inanıordu. İnsanların Dünyası'nın yaratıcısına göre makine amaç değildi; uçak bir amaç değildi, tıpkı saban gibi bir araçtı. 20. yüzyıl insanını yeni oyuncaklarına hayran kalan ve ilerlemeye tutsak olmuş genç barbarlar olarak niteleyen Saint-Ex, uçak yarışlarının da bu anlam içinde değerlendirdiğini belirtirken yolların yüzyıllardır insanları nasıl yanılttığını şu cümlelerle açıklıyordu:
“Uçak bir makinedir kuşkusuz ama aynı zamanda çok yetkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurttu. Gerçekten de yollar yüzyıllardır bizi yanılttı. Kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benziyorduk. Dalkavukları, onu aldatmak için yolunun üstüne birkaç güzel dekor koydular, parayla figüran tutup orada dansettirdiler. Bu yol gösterici ince kraliçe, ülkesinin hiçbir yerini göremedi ve kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemedi.”
Gece Uçuşu'nda Saint-Ex'in yarattığı Bay Rivière, disiplini ve ödev duygusunu sevgi de dahil olmak üzere her şeyin üzerinde tutan bir karakterdir. Toprağın çok üzerinde, doğa kurallarını hiçe sayarak uçan insanın kendi özgürlüklerini ödev duygusuna değiştiği, keyfiyeti sorumluluklara bıraktığı bir alandan yazınsal alana kayan bir karakter havası taşır Gece Uçuşu.
Saint-Ex'in ikinci romanı olan Gece Uçuşu hakkında André Gide şunları söylüyor: “Saint-Exupéry bunları görmüş geçirmiş bir insan olarak anlatıyor. Sürekli bir ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşamak, kitabına benzeri olmayan sağlam bir tat kazandırıyor. Biz epeyce yetenekli kişilerce yazılmış, ama gerçek serüven adamlarıyla gerçek savaşçıları gülümseten bir sürü savaş ya da serüven romanı okuduk. Edebi değerine de hayran olduğum bu anlatı, ayrıca bir belge niteliğinde ve hiç umulmadık biçimde biraraya gelen bu iki nitelik, olağanüstü bir önem kazandırıyor Gece Uçuşu'na.”
Saint-Ex 1941 yılında New York'a yerleşti. Savaş Pilotu adlı kitabı ilk olarak “Flight to Arras” adıyla İngilizce olarak orada yayımlandı. Kitap ertesi yıl Fransa'da çıktı ve sonraki yıl da Alman işgal kuvvetlerince yasaklandı.
1943'ün nisan ayında ilk başlarda bir çocuk kitabıymış gibi görünen ama kesinlikle büyüklere de seslenen, hatta son kertede sadece büyükler için yazıldığı anlaşılan Küçük Prens, kendine özgü desenleriyle yayımlandı. Saint-Ex bu kitabı Leon Werth'e adarken, Küçük Prens'i bir yetişkine adadığı için küçüklerden özür dilemeyi de ihmal etmiyordu. Fakat bunun için geçerli bir nedeni vardı. Çünkü bu yetişkin onun yeryüzündeki en iyi dostuydu. Bir başka nedeni ise şuydu bu adamanın: “Bu yetişkin kişi, çocuklar için yazılmış kitaapları bile anlayabilir. Üçüncü özrüm bu yetişkin kişinin aç ve susuz kaldığı Fransa'da oturuyor olması. Avutulmaya çok gereksinim var onun. Eğer bu sıraladığım özürler yeterli olmazsa bu kitabı, bu yetişkin kişinin kişinin eskiden yaşadığı çocukluğa adıyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. (ama içlerinden pek azı bunu anımsar) :u yüzden sunuş yazımı şöyle değiştiriyorum: Bir zamanlar çocuk olan Leon Werth'e.”
1999 sonlarında Fransa'da yapılan bir ankette Küçük Prens yüzyılın on kitabı arasına girmeyi başarmıştı başarmasına ama kitap kendi dilinin yurdundan yayımlandığında ortada ne Küçük Prens vardı ne de Saint-Ex. Küçük Prens kitabın bitmesiyle birlikte zaten yine dünya değiştirmiş, Saint-Ex ise 1944 yılının temmuz ayında Güney Fransa üzerindeki bir keşif uçuşu sırasında, tıpkı çölde altın sarısı saçlı dostunun yaptığı gibi, sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi.

Paris kimindir?

I.

Paris kimindir?
“Türk Edebiyatında Paris” bu soruya bir yanıt arama çabasının ortasında durmamasına karşın, kendi varlık nedeninden ötürü yanıtlardan biri konumuna geliyor: Çoğul Paris. Paris çok değil, çoğuldur. Bir şehir bazen içinde birden çok şehir barındırır. Şehir-kent ayrımının uçlarında durulduğunda, bir şehrin mekân boyutu dendiğinde kent adını aldığı; insanlarına (özellikle de kadınlarına) ve yaşama kültürüne girildiğinde şehir adına yerleştiği söylenecektir. Bu ayrımdan hareketle Türk Edebiyatı’nın ilk gözağrısı, yabancı şehri ve kenti Paris’tir. Paris, edebiyatımız için öykülerin, yazıların yazıldığı çatı odaları, üniversite kitaplıkları ve yazarlığın rüşdünün kendisi demektir. Yıllardır sadece bir sözcükten ibaret olan Paris Nedim Gürsel’in dilinde gerçek yüksekliğine çıkar:
“Güzel Paris... Yalnızca bir başkent gibi değil, yabancı bir kadın gövdesi gibi hâlâ keşfedilmeyi bekleyen...”

*

Bir Türk ve bir Fransız yazarın Paris yazılarını bir araya getirme çabasının Türkçe ayağı elinizdeki kitapta toplandı. Birçok fotoğraf ve resmi barındıran bu kitaba rağmen, sanki Türkçe yazının yükü, fotoğrafların -belki de Paris turizminin sıradanlaştırdığı görüntüler yüzünden- Paris için taşıdığı düşünsel yükten daha fazla çekicilik taşıyor bana göre; görüntülerin Paris’i sanki sadece Türkçe yazıyla “taşınıyor”. Paris’in her bakımdan birçok yazı(n)sal imgede taşındığını; üstelik birçok imgenin de metaforlar yardımıyla Paris’i yüklendiğini unutmuyorum.
Paris’in üzerine çevrilmiş bir yazarlar turizmi olduğu, bu turizmden geride, büyük oranda edebiyatın kapsamına giren bir yapıt toplamı bulunduğu apayrı bir gerçek. Bunun ötesinde Paris’i, edebiyatın ve düşünsel kıvraklığın izin verdiği ölçülerde keşfetmek, yazarlık serüveninin kentlere dönük yüzünde önemli bir dönemeç.

*

Mimarların, şehir planlamacılarının, belediyecilerin, postacıların ve memurların Paris’inde ortak yönler, daha doğrusu ortak ve anonim bir Paris bulmak üç aşağı beş yukarı mümkün. Ancak Türk yazarlarının Paris’i yapıların, çizimlerin, hizmetlerin, mektup adreslerinin ve mesailerin çok ötesinde bir yerde… Türk Edebiyatı’nın Paris’i, “tesadüflerden başıbozuk güncelere, adına Abbas da denilen Paris yolcusundan Paris sevdasına akan toprak seyrelmesine” uzanan bir çizgide değişmenin, farklılaşmanın ve çoğulluğun mekanı… Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den Enis Batur’a kadar kendi manzaramıza Batı’dan bakmayı öğrenmeyi ve bu karışık düzeyde nostalji öğretimini de içeren bir şehir Paris. İlhan Berk’e “yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz” dedirten o dişi şehir, Ahmet Haşim’de o bilinen ‘delaleti’ ortaya çıkarıyor. Seyahatin bir yalnızlık mektebi olduğu öğretiyi, “Paris Tesadüfleri”nde Ahmet Hamdi Tanpınar’a yazdırıyor Paris. Tanpınar’a göre, Paris’te kendi manzaramız ilgi ve dikkat çekici. Gerçek ise şu: “Edebiyatımızın bugünkü manzarası, merkezi bilinmeyen bir vilayet manzarasıdır.” Paris, ayrı bir yazarlar coğrafyasının dönemsel bir başkenti.
Türk yazarının Tanzimat’tan Cumhuriyet dönemine kadarki bozbulanık Paris serüveni de, kendini bir başka kentte yeniden bulma ile, sözcüklerle bir kentin yeniden inşası arasında bir yerde açıklanabilir. Paris’in ağır ve yüksek edebiyat zevklerinden, çilelerinden bir an için sıyrılmak üzere son sözü yine de Enis Batur söylemektedir:
“Bu şehir kadar hiçbir kadın heyecan vermedi bana.”


II.

Paris ile ilişkilerin ilk ayağı diplomatiktir. Osmanlı elçileri 18. yüzyılda Paris’i keşfetmişler ve Frankların başkentiyle geniş bağlar kurarak mimari, ticari ve teknik zenginliklerden, yeniliklerden yararlanmışlardır. Gerçekte, Doğu’nun en büyük Müslüman imparatorluğunun temsilcilerinin asıl amaçları Gâvurların bilimsel üstünlüğünün sırrını öğrenmek ve hükümdara askeri, idari ve eğitimsel reform önerileri sunmaktır ki bunun için 1839 Tanzimat fermanını beklemek gerekecektir.
Öte yandan Parisliler de bu vesileyle Türkleri ilk kez görme fırsatınıı bulmuş olurlar. 1720 yılında basında çıkan yazılardan ya da kimi mektuplaşmalardan öğrenildiği kadarıyla, birkaç asır önce Viyana kapılarında durdurulmuş olan asırlık düşman Müslümanlar, ya da Akdeniz muhaberebelerinin savaşçıları artık birer gezgine dönmüşlerdir. Garip bir değişimdir bu...
İbrahim Şinasi’den bu yana birbirleri ardına düzenli bir ritimle Paris’e giden yazarlar gerçekte turistlerden sözetmemişlerdir. Kültürün yerinden oynatılamaz başkentinin “ikonlarının” altını çizmek için gitmişlerdir oraya.
Paris bütün erdemlerle bezenmiştir; öğrencilere ya da asker kaçaklarına, modernliğin bütün teminatlarını sunar. Memlekete dönhüşte hepsinin de yanında bir Fransız modeli mevcuttur.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar, 6 Nisan 1953 günü Adalet Cimcoz’a mektup yazarken henüz başına geleceklerden haberi yoktur. Tıpkı onun gibi Paris’e gelen Türk yazarların çoğunda Paris üzerine bir saptamalar ve izlenimler çevrimi mevcuttur. Bu çevrim kendini keşif boyunca seyahatin hakikatine erişmekle sonuçlanır: Huzursuzluk ve bıkkınlık, küçük rahatsızlıklar ve kızgınlık.
Olumsuz bir gelenekten sözedilecek olursa, bu geleneğin tam da ortasında Ahmet Haşim’in portresinin durduğu söylenebilir. Fransız edebiyatını yakından tanıyan bir yazar olarak 1928’de Paris’i ziyaret eden Haşim, yazılarında erken-varoluşçu bir vizyon ortaya koyarkan klişelere kaptırmaz kendini. Yeterince ölçülü bir biçim altında iki savaş arasındaki Fransa’nın kötü cinlerini sergiler, yerleşik yabancının Fransa saplantısının ve Yahudi düşmanlığının tırmanışını ifşa eder. Ama hepsi bu değildir.
Karamsar Haşim, Paris’in çevre mahallelerinde ya da Jardin des Plantes’da, en koyu mürekkebin içine batırılmış düşüncelerinin eksiksiz bir metaforunu bulur.
Rainer Maria Rilke’yi andırmasa da bu yolcunun başkalarına benzemeyen gezileri Malte Laurids Brigge’ninkilere benzer. Böylelikle Haşim, kendini Paris sıkıntısına kaptıran birçok Türk yazarına da yol açmış olur.
1950’lerden sonra başka büyük melankolikler bayrağı teslim alırlar. Ziyaret ve buluşmalarla dolu programına rağmen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın seyahatten seyahate ilgisinin zayıfladığı görülür. 1953 yılında üç günlüğüne Paris’e gelen ve memleket hasretine dayanamayan Sait Faik için de aynı durum geçerlidir: Paris’in otelleri, bulvarları ve restoranları Burgaz adasının sakinlerinin ve Karaköy börekçilerinin yerini tutamaz. Ne var ki durum Ilhan Berk için daha derinlerde seyretmektedir. 1964 yılındaki birkaç aylık ziyaret sırasında tuttuğu günlükta şair, Paris’i açıkça reddettiği bir çöl geçişini yansıtmaktadır bize. Ilhan Berk şehrin yeni ve karanlık bir portresini çizerken, kısmen de olsa bir kadının varlığını yansıtır; ne var ki o da kendisi gibi yabancıdır bu büyük ve işgal edilmiş Babil şehrinde... Ona göre Paris bir yalnızlıktır. Zaten Lautréamont ve Sade’dan esinlenmiş bir gezgin şairden ne beklenebilir ki?

*

Günün birinde herkes yurduna dönecektir nasıl olsa; işte tam da bu yüzden Paris büyük bir nostalji anlamına gelir. Memlekete dönüşte, Beyoğlu’daki bir tavernada, büyük bir otelin barında ya da Beyazıt meydanına yakın bir kahvede çay yudumlarken dinleyenlerin hevesini kırmadan konuşmaya şöyle başlanabilir: “Ben Paris’teyken...” Bu sırada dinleyenler bilir ki konuşmacı hayallere dalmıştır. Kimse ondan gerçekleri anlatmasını beklemez; sözkonusu olan daha çok Frengistan’a girişi sağlayan bir bismillah’tır. Bu ritüel sırasında Doğu ve Batı’nın en büyük geçiş yerlerinden birisi oluşur, ki yazarların çoğu buradan düzenli olarak geçeceklerdir...
Zira Paris, artık tek model değilse bile, yazarların en çok sözünü ettiği şehir olarak kalır; ne var ki 1980’lerden sonra ortaya çıkan belirgin bir kendini beğenmişlik genç yazarların Paris yorumlarının ortaya çıkmasını engelleyecektir. Yazılar, notlar, özel ya da gazetelere yazılmış mektuplar Nedim Gürsel’e kadar birbirini izler. Gürsel’in 1985’te yayınlanan Yerel Kültürlerden Evrensele adlı kitabı son tarihsel noktayı koyacaktır. En sonunda esin perisinin suyu çekilmiştir.
Ama sonuç olarak turistik bir Paris’i yorumlamayı reddeden yazarlar da vardır: Ferit Edgü ve Tahsin Yücel gibi; ki bu yazarlar elinizdeki kitap için
ilk kez Paris üzerine yorumlarını dile getirdeler, klişelerden sakınarak. Acaba onlar için tehlike, adı çok anılan bu şehrin söylen ya da kartpostal olarak yinelenmesi midir? Onların Paris’i tüm bunların berisindedir.

*

Yine de 70’li yıllar boyunca eğer siyasal çekicilik, yani özgürlüklerin Fransa’sı karşısında büyülenme, üstün gelse de (Attilâ İlhan ya da Özdemir İnce’de olduğu gibi) artık tek ölçüt değildir.
Özgürlük ne güzeldir! Geleneksel yerini çoktan terketmiş olsa bile... Bu yüzden büyük siyasal sorunların ötesinde, Paris’in bu anlamdaki yıkılışı kimi yazarlara esin vermeyi sürdürecektir: Örneğin Ataol Behramoğlu, “Paris söyleninin ölümü” üzerine en iyi metinleri vermiştir. Enis Batur ölçülü bir lirizmi seçerek 20. yüzyıl başının büyük şiirine ulaşmak için geçmişin labirentlerinde gezintiye çıkmıştır. Düşlerdeki Paris’in bu çöküş süreci aklın Fransa’sındaki yoğunluk azalmasını çok iyi açıklamaktadır.


*

Nedim Gürsel 70’lerin başlarından bu yana Paris’te oturuyor. O artık bir ziyaretçi değil bir yerleşik. Kesintisiz bir şekilde Paris’te yaşayan ve yavaş yavaş Parisli olan ilk Türk yazarıdır. Onun için Paris için artık platonik olmanın uzağındadır: Seine’in kıvrımları, şehrin parkları duygusallığın yeni bir haritasını oluşturmaktadır ve Türk romancısı bu kadınsı figürü baştan çıkarmaktan başka hemen hemen hiçbir şeyle uğraşmaz.
Hôtel du désir’de, anlatıcının genç sevgilisi Pınar’da Türkiye’yi yeniden buluruz: Bu, çağdaş, melez, Strasbourg Saint-Denis semtinde yaşanan ve anlatıcı kafasını karıştıran bir Türkiye’dir. Anlatıcının dünyanın yeni bir coğrafyasını tanıdığı bu mahallede birbirinden üç bin beş yüz kilometre uzakta iki ülke aynı anda belirli noktalarda iletişim kurmaktadır.
Örneğin Prado pasajı. Ve ardından İlhan Berk’in “yalnız Paris’te kendinizi unutursunuz, oralı oluverirsiniz” cümlesi doğrulanır. Bu söz aynı zamanda bütün Fransız, İspanyol, İrlandalı ya da Türk yazarlar için doğrudur.

Halil Gökhan, Timour Muhidine
Nisan 2000, Istanbul-Paris